Sanatın Öyküsü

” ‘Sanat’ diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır.”

Böyle başlar Gombrich Amca ünlü “Sanatın Öyküsü” (1) kitabına. Aslında “dede” desek daha doğru. Tüm kitap boyunca süren mütevazı, ama bir o kadar da yoğun olduğunu hissettiren samimi üslup, yazara “dede” dememizi haklı çıkarıyor. Başlangıç cümlesindeki gibi “kesin yargı” barındıran cümleler hemen hemen hiç yok 688 sayfada ya da okuyucu hissetmiyor. Eserin en büyük özelliği 1950’de basılmış olmasına rağmen, 1997’ye değin güncellenmiş olması ve neredeyse bir asır boyunca yenilenmesi ki bu asır modernizmden post-modernizme geçişi barındırır ve öyle bir asırdır ki “değişim” ana temadır. Sanat artık “dezenformasyon”un dibine varıldığı bir ortamın eşiğinde, eleştirinin korkaklık derecesine yükseldiği garip bir dönemde vuku bulmaya başlar son yüzyılda. Bir yandan eski sevgilim gibi, Picasso’nun ideal çizmeyi başaramadığından ötürü kübist saçmalıklara soyunduğunu düşünen sözde sanatbilenler ile her gördüğü saçmalığı “Sanat” diye damgalayan sanatbilmişlerin; diğer yandan sanatı hala ideolojik formlardan ayıramayan antika eleştirmenler ile “bana hoş gelen her şey benim için sanattır” söylemlerinde dolaşan popüler kültürden sıyrılamamış kitlenin sardığı bir çağda, kapitalist bir ilişki içerisinde var olmaya çalışan sanatı, tüm eksenlerden koparıp sanatçının kendisine yönelmemize çabalar Gombrich dedemiz. Amacı bizi büyük bir sanat bilgini yapmak değil, sanattan daha çok zevk almamızı sağlamaktır. Mona Lisa’yı popülerliğinden dolayı değil, barındırdığı dehayı görerek sevmemizi ister. İlkel kabilelerin bize bıraktığı tahta oymaların komplike olmadıkları için üstünlüklerini kaybetmeyeceklerini, tam tersine birçok yönden kimi rönesans ürününe kafa tutabileceklerini görmemizdir dileği. Bir binaya baktığımızda “gotik” veya “barok” olduğunu tahmin etmeye çalışarak sanat züppeliğine düşmemizi engelleyip, o binanın kendisindeki ayrıntıları fark etmemizi sağlar. Gombrich tüm bu yönleriyle “bilgelikle” dolu bir beyinden, basit cümlelerle bilgeliğini paylaşan ve “büyük S ile başlayan sanatı” değil de “sanatçıların günümüze taşıdığı sanatı” ayaklarımıza getiren belkide en nadide sanat tarihçisidir. Ölene kadar da bu özelliğini sürdürür.

Ben bu kitabı Yunanlıların “idealleştirme” tutkularını geviş getirircesine dile getiren yazılara güvenmezliğimden ötürü okumaya başladım. Tabii anlayamadığım “sanatçılar arasında kurulan üstünlük” meselesi de vardı. Kendi kendime sorduğum sorular şunlardı: Hiç kimse çağını aşamıyorsa ve her çağ bir öncekinin üzerinde diyalektik ve nedensellik bağlamlarıyla filizleniyorsa, bu “idealleştirme” felsefesi de nerden geldi? Bir ikinci sorum ise neyin örneğin Da Vinci’yi, benim kapı komşum yusuftan üstün kıldığıydı? Bu sorular size çok gereksiz ve hatta aptalca gelebilir, ama şunu söyleyebilirim ki Gombrich’den önce bu sorulara akla yakın bir açıklama getirebilen bir kitap görmedim. Diyebilirsiniz ki “işin gücün yok mu kardeşim, kafayı buna mı taktın?” Valla öyle.. Bir ara işim gücüm yoktu ve kafayı işim gücüm olmamasına değil, buna taktıydım.

Öncelikle belirtmek gerek, kitabın daha başlarında sanatın hiçbir dönemde doğayı birebir resmetmek olmadığını kavramaya başlıyor okuyucu. Eski Yunanlı sanatçıların dahi derdi, doğayı birebir yansıtmak değil, günün koşullarına göre oluşan “ifade etme” ihtiyacını karşılamakmış. Bu ifade ediş tarzını, sanatçı, süreklilik içerisinde geliştiriyor ve günün beğenisine göre üretiyor. Günün beğenisini karşılayamayan “eser ya gelecek nesile kalmıyor, kalsa da ancak gelecek nesiller tarafından “sanat” diye ilan ediliyor. Diğer yandan sanatın üretimini sürdürdüğü yerin refahı arttıkça, eserler de o oranla şatafatlaşıyor, süsleniyor. En basit örnek olarak arkaik dönem Yunan ile klasik sonrası Yunan eserleri arasındaki “işlemecilikteki ayrıntıların” artışı verilebilir (bkz. Resim 1 ve 2).

Resim 1. Yunan Arkaik - Resim 2. Yunan Klasik

Aynı ilişki gotik öncesi kiliseler ile gotik dönemi katedraller ve barok dönemler arasında da kurulabilir. Burdaki mesele Sanat Eserini ayrıntılardaki fazlalıklar ile değerlendirmeyip, günün içerisinde saklı ifadeleri ne kadar iyi yansıttığına bakmaktır. Yukarıdaki örnekte, biriniz arkaik dönem kirişini seversiniz, diğeriniz klasik dönem işçiliğini. Önemli olan hem arkaikteki sadeliğin güzelliğini algılamanız, hem de klasikteki işçiliğin içinde kaybolabilmeniz. Birini diğerinden (kişisel olarak üstün tutmaktan bahsetmiyorum) üstün tutmadan her ikisindeki sanattan da zevk alabilmeniz.

Sayfalar ilerledikçe sanatsal faaliyetteki teknik gelişmeyi de fark ediyor ve bu gelişimin toplumun isteklerine göre olduğunu anlıyorsunuz. Kimimiz Mısırlı sanatçıların “perspektif” bilmediğini ve hatta birçok nesneyi göründükleri gibi çizemediklerini farz ederiz. Halbuki eski Mısır’da neyin ne şekilde çizileceği katı kurallara bağlanmış, bu nedenle sanatçı kendinden istenileni en iyi şekilde denilen gibi yapmak zorundaymış. Mahareti bu kuralları en iyi şekilde uygulamanın yanında işin içine üslubunu katması ve ancak sanatçının verebileceği ahengi esere katmakta yatıyor. Nasıl ki Rönesansta sanatçıya belirli konular veriliyorsa (aynen ilkokuldaki resim derslerinde bize verilen konular gibi), Mısır’da da belirli kurallar veriliyordu. Bu nedenle baş yan iken, gözler önden çizilir, beden önden görünürken bacaklar ve ayaklar yandan verilir vs.

Bu ve buna benzer birçok örnekle beraber Sanatın Öyküsü devam eder günümüze dek. Çok iyi seçilmiş görsel materyal de öğrenme serüvenimize yardım eder. Kitap bittiğinde, kitaptaki hiçbir ayrıntıyı hatırlayamadığınız için endişelenmeyin. Mühim olan size bıraktıkları olacaktır. Artık günlük gazetenizi okurken fotoğrafların yerleştirilmesinde kompozisyon arıyor, renklerindeki uyumsuzluğu fark ediyor, odanızı dahi bir sanat eseri olarak düşünüyor olacaksınız. Çünkü sanat tarihinin iktidar söylemleri ile bu söylemlerin altında ezilen sanatçının bulduğu en ufak özgürlükten çıkardığı harikalara şahit olmuş olacaksınız. Picasso’yu belki daha iyi anlayacak, Van Gogh’u daha bir seveceksiniz. Sevmediğiniz (ve aslında anlamadığınız) sanatçılara saygı duymayı öğrenecek ve sanatın sadece sergi ve müzelerde olmadığını, günlük yaşayışımızın her alanında bulunduğunu tam anlamıyla idrak etmiş bulunacaksınız. Her şeyden öte bu kitap bittiğinde karşınızdaki insana, hayvana, eşyaya daha dikkatli bakacaksınız ve belkide yaşama aşık olacaksınız.

Cümlelerimin sonuna gelirken, yazıyı baştan okudum da bu kitabı bana okutturan soruların cevaplarını yazmamışım. Oysaki yazının o cevaplar üzerine kurulacağını hesaplamıştım. Ne diyelim? Evdeki hesap çarşıya uymuyor. Kitabı okuyup kendi sorularınızın cevaplarını bulmak da size kalıyor.

Yazan: Emin Saydut

(1) Gombrich, E. H. Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi: İstanbul, 1999

Tuva’dan Yükselen Müzik Pervanesi

Tuva gırtlak solistleri her zaman dünya müziği kulvarında en dikkat çekici unsurlardan biri olmuştur. Dinleyenleri hiçbir zaman büyülemekten geri kalmayan bu tarz müzik hiç şüphesiz kendi başına oldukça etkileyici bir müziksel gelenek. Geleneksel formlar, modern enstrümanlarla harmanlamalar veya elektronik ritimlerle kolaylıkla entegre olan bu müzik biz dünya müziği severlere yabancı değil. Özellikle Ondar, James Whetzel ve Guy Mendilow gibi sanatçıların çalışmaları bu konuda en dikkat çekenleri.

“Güneş Pervanesi” veya “Güneş Işınları” anlamına gelen Huun Huur Tu şu ana kadar ağırlıkla işin daha geleneksel tarafında kalıp, dünya müziği severleri asla mutsuz etmeyen bir düzine albüm çıkarttı. Şu ana kadarki üretimlerinde füzyon sınırlarına sokuldukları iki çalışmaları oldu; bunlar sırasıyla arka arkaya çıkan, 1996 tarihli “Fly Fly My Sadness” ve 1998 tarihli “Mountain Tale”. Ekip her iki albümde de enfes vokallere sahip olan Bulgar kadın vokal grubu Angelite ile çalıştı.

Huun Huur Tu

Dört kişiden oluşan Huun-Huur-Tu Rusya’nın Özerk Cumhuriyeti Tuva’dan gelen bir ekip. Keskin dağların arasında sonsuz yeşil çayırların, bol ormanların bulunduğu bölge Moskova’nın 4.000 km doğusunda, Asya’nın ortasında ve Moğolistan’ın kuzeyinde yer alıyor. Bölgeden gelen müzikler dünyamıza ait en antik ve geleneksel ritimleri ihtiva etmesi ile tanınıyor. Bundaki en önemli faktör ise hiç şüphesiz kullanılan eşsiz enstrümanlar. Tuva geleneksel müziğinde en çok bilinen tarz Moğolistan’dan da aşina olduğumuz gırtlak vokalleri, yani yerel adı ile xöömei. Bu tarzı gırtlaktan çıkan müziksel ses yankılanmalarının mimiksel ve minimal bir çehre içerisinde sunumu olarak tanımlayabiliriz.

1997′de Türkiye’ye gelen ekip o konserinde Bulgar Kadın Korosu Angelite ile konser verdi. Daha sonra 12-16 Şubat 2009’da gerçekleşen İBB Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Kültür Müdürlüğünce organize edilen ve Kültür A.Ş tarafından gerçekleştirilen “Mistik Sanat Festivali” kapsamında Aya İrini Müzesi’nde enfes bir konser verdi. Bu konserde grubun repertuvarı Türk bozkır yaşamını yansıtan Tuva geleneği ezgilerinden oluştu. Performanslarının zirvesinde olan topluluğun gösterisi Aya İrini’nin akustiği ve mistisizmi ile de birleşince tam bir dinsel şölen haline dönüştü ve konsere gelen herkesi ayrıca mest etti. Şamanist olan Tuvalılar gırtlak vokalleri ile söyledikleri şarkıları dini ayinlerinde ve hastalarını iyileştirmek için hala kullanıyor ve bu geleneğe tutkuyla inanıyor. Tek bir davul sesiyle bile transa geçebilen Şamanlar yardımcı ve koruyucu ruhları sayesinde ruhların öte dünyaya geçmesine yardımcı olduklarına, hastaları iyileştirdiklerine ve evleri kötü ruhlardan koruduklarına inanmakta. Huun-Huur-Tu’nun müziğinde de bu dokusal ritimlere bol bol şahit olmak mümkün.

Huun Huur Tu

Daha önce müzik seyyahı Ry Cooder’dan The Kronos Quartet’e kadar birçok grup ve sanatçı ile çalışan Huun-Huur-Tu, bu yeni çalışmasında önceden sokulmadıkları farklı müziksel bölgelere sokuluyor. Niyaz, Ryuichi Sakamoto, Oakenfold, Seal ve son olarak Inbar Bakal’ın albümündeki enfes katkısı ile tanıdığımız elektronist/prodüktör/besteci/müzisyen kişiliklerine sahip Carmen Rizzo bu serüvendeki en yakın yoldaşı. Aslında Carmen Rizzo bu projede sadece grubun birkaç parçasını yeniden aranje etmek için yer alacakken bir anda albümün ortağı oldu. Kendisine teslim edilen parçaları dinleyince sadece aranje etmenin yetersiz olacağını, daha derinlere gidip birlikte harmanlamalara sokulmaları gerektiğine inanan Carmen en kısa zamanda grup ile bir araya gelerek bu amacını açıkladı. Sonuç şu anda yazmakta olduğum albüm…yani Eternal.

Carmen’in Eternal’a katkısı çok aşikâr ancak hiçbir şekilde abartıya kaçmamış. Carmen grubun etnik ritimlerine sadık kalıp sadece saf modern makyajlar ile bu eşsiz diyarlardan gelen geleneksel ritimleri modern bir çerçeve içerisine yerleştirmiş. Bu, aşina olduğumuz aşırı süslemeler ile otantikliğini kaybetmiş bir elektronik albüm değil. Carmen, elektronik ritimler ile sokulduğu müziğe aynı zamanda viyolin, çello, trompet, bas ve cümbüş ile katkıda bulunuyor. Teknik olarak harmanlanan parçalar dans pistinin aksine kesinlikle sakin ortamda dinlenilmek üzere bestelenmiş.

Albüm sekiz parçadan oluşuyor ve 40 dakikanın biraz üstünde. Normalde kısa olmasına rağmen bu sekiz parçanın içerisinde ihtiva ettiği ritimsel skala dinleyenleri çok hoş bir diyara götürüyor. Vurmalı ritimlerin hâkim olduğu ‘Saryglarlar Maidens’, şaşırtmalı ezgilerin her yönden geldiği ‘Orphaned Child’, bir film müziğini andıran ‘Dogee Mountain’ ve daha bir karamsar olan ‘Ancestors Call,’ albümün en dikkat çelenleri arasında. Albüm dinleyeni, gür sinematik ortamlara götürüp sonsuz derin mutluluk ile sarmalıyor. Kırk dakika boyunca nefes kesen bir serüven…

Yazan: Zekeriya S. Şen

Huun Huur Tu:

Kaigal-ool Khovalyg
Sayan Bapa
Radik Tyulyush
Alexei Saryglar

Albümleri:

• 60 Horses In My Herd (1993)
• The Orphan’s Lament (1994)
• Fly, Fly My Sadness (1996)
• If I’d Been Born An Eagle (1997)
• Mountain Tale (1998)
• Where Young Grass Grows (1999)
• Live 1 (2001)
• Live 2 (2001)
• Best * Live (2001)
• More Live (2003)
• Spirits from Tuva (2003)
• Altai Sayan Tandy-Uula (2004)
• Mother-Earth! Father-Sky! (2008)
• Eternal (2009)

Neil Gaiman’dan Mezarlık Kitabı

“I said
She’s gone but I’m alive
I’m alive
I’m coming in the graveyard
To sing you to sleep now.

Dedim ki
O öldü ama ben yaşıyorum
yaşıyorum
Mezarlığa geliyorum
Seni uyutmak için şarkı söylemeye.

Tori Amos (Graveyard adlı şarkısından)

Bahsedeceğim kitap, “Sandman”in ünlü yazarı Neil Gaiman’ın, “Coraline”den sonra yazdığı ikinci çocuk romanı (daha önce birçok resimli kısa öykü yazmıştır). Her ne kadar çocuk kitabı da olsa, yazarın karanlık tarzı, öykünün her tarafından sızıyor ve okuyanın tüylerini ürpertiyor.

1985 yılında, evlerinin yakınındaki mezarlıkta üç tekerlekli bisikletiyle gezen küçük oğlundan ilham alan Gaiman, kitabın temellerini atıyor. Rudyard Kipling’in “The Jungle Book” adlı öyküsünün mezarlıkta geçen versiyonu olarak tanımlayabileceğimiz öyküdeki olaylar da “Orman Kitabı” ile paralellik taşıyor. Öksüz ve yetim bir çocuğun, yaşayan insanlara ait olmayan bir dünyada evlat edinilmesi, dışarıdaki tehlikelerden korunması ve büyüme sancıları her iki kitapta da özdeş.

Mezarlık Kitabı (The Graveyard Book) açılış cümlesiyle (“Karanlıkta bir el bir bıçak tutuyordu.”) neyle karşı karşıya olduğumuzu açıkça belli ediyor. Coraline’de olduğu gibi Gaiman korku öğelerini umarsızca kullanıyor. Ailesi, Jack denen adam (The Man Jack) tarafından hunharca katledilen erkek bebek, emekleyerek komşu mezarlığın bahçesine sığınıyor. Buranın sakinleri yani ölüler tarafından korumaya alınan bebek, yüzyıllar önce ölmüş Bay ve Bayan Owens tarafından evlat ediliyor (yaşarken kendilerinin hiç çocuğu olmamış). Kendisinden başka hiç kimseye benzemediğinden Nobody (hiçkimse) adını alan, kısaca Bod denen çocuk, esrarengiz Beyaz Atlı Hanım (muhtemelen ölümün kişileşmiş şekli) tarafından “Mezarlık Özgürlüğü” bahşedilmesinden sonra buranın bir sakini haline geliyor. Silas adlı siyah pelerinli bir adam Bod’un koruyucusu oluyor. Canlı veya ölü olmayan, ifadesiz suratlı ve yemek yemeyen bu adam muhtemelen bir vampirdir (kitapta bahsedilmiyor). Yüce Koruyucular (Honour Guard)’ın bir üyesi olan Silas’ın olmadığı zamanlarda Bayan Lupescu (ismindeki lupus-kurt köküne dikkat!) Bod’a öğretmenlik yapıyor (genç olduğu halde yele gibi gri saçları olan bu kadın, Hound of God-Tanrı’nın Tazısı’dır).

Lisa adında genç bir cadı hayaleti ve Scarlett Amber Perkins adında yaşayan bir kız ile arkadaşlık kuran Bod, macerası boyunca Gulyabaniler (Ghouls), Gecesıskaları ve yüzyıllardır efendisini bekleyen, karanlık bir mezarın iç duvarını kangal kangal kaplayan Bekçi (The Sleer) ile karşılaşacak; onu öldürmeye çalışan Antik Mısır kökenli gizli grup Elinden Her İş Gelen Jackler (Jacks of All Trades) ile savaşa hazırlanacaktır (Jack aynı zamanda usta anlamına da gelmektedir).

Neil Gaiman’ın sırrı nedir? Her öyküsünü olağanüstü büyülü yapan şey nedir? Bunun için; yazarın literatüre, folklore ve her türlü mitolojik metne akademik düzeydeki hakimiyeti üzerine eklenmiş zeka pırıltıları taşıyan edebi dehasını göz önüne almak gerekir. Daha kariyerinin başında, kendisini kült mertebesine ulaştıran “Sandman” adlı grafik romanının “A Midsummer Night’s Dream” adlı fasikülüyle 1991 yılında World Fantasy Award alması üzerine; bir daha bu prestijli ödülün bir çizgi romana verilmesini engellemek için jüri üyeleri tarafından ayrı bir kategori açılmasına neden olmuştur. Sinemaya da uyarlanan, erişkinler için masal sıfatını taşıyan “Yıldıztozu (Stardust)” romanında da İngiliz folklorü ve edebi literatürüne atıflar vardır. Amerika’ya göç eden her ulusun kendi inancını da buraya taşımasından temellenen sembolik romanı “Amerikan Tanrıları (American Gods)” ile Hugo Award en iyi roman ödülünün yanısıra Locus, Nebula ve Bram Stoker ödülünü almıştır. Birkaç yıl sonra yine Hugo ödülü kazanan “Coraline” adlı çocuk romanı başarılı bir biçimde animasyona uyarlanmıştır. Bahsettiğimiz romanı ise köklü ve prestijli bir ödül olan Newbery madalyası almıştır.

Bir kitabı okumamda, onun aldığı ödüller bir yere kadar rol oynar. Çoğunlukla kitapta yazarın zekasının pırıltılarını ararım. Yukarıda bahsettiğim hayalgücünün sınırlarında dolaşan karakterlerin dışında, çocuk romanlarında okuyanın canını sıkan didaktik öğelerin ne kadar farklı aktarılabileceğini gösteren bir örnek sanki bu kitap. “Kör parmağım gözüne” çıkarımlara rastlamak mümkün değil. Evet bazı dersler veriliyor ama kimseye farkettirmeden. Herhalde bu yüzden Newbery jürisi tarafından son zamanların en iyi genç-erişkin romanı seçilmiş.

Kitabın resimlerinden sorumlu Dave McKean, Gaiman ile uzun süreli iş beraberliğini burada da sürdürmüş. Aynı Coraline’de yaptığı gibi kitabı karanlık ama açıklayıcı eserlerle süslemiş.

Mezarlık Kitabı

Mezarlık Kitabı

Neil Gaiman, insani duygulara ve yaşamın kendisine iç acıtıcı bir şekilde değinir. Çoğu lafı öylesine söylermiş gibi görünür fakat o cümle hayatınızın cümlesi olabilir. Mezarlık Kitabı’nı, ölülerle mutlu mesut yaşayan bir çocuğun anlatıldığı bir kaçış öyküsü olarak görmemeli (Harry Potter gibi çocukların gerçeklikle ilgili bağlarını zayıflatan bir roman değil). Bir bölümde Bod ve Silas arasında bir diyalog geçiyor. Bod artık gerçek hayata atılmak istiyor. Dışarıda kendisini bekleyen tehlikeden korkmadığını söylüyor:

Silas: Aileni öldüren adam, sanırım dışarıda hala seni arıyor. Hala seni öldürmeyi planlıyor.

Bod: Eee? Sadece ölüm bu. Yani en iyi arkadaşlarımın hepsi ölü demek istiyorum.

Silas: Evet. Öyleler. Ve onların çoğunlukla dünyayla işleri bitti. Ama senin bitmedi. Sen “canlısın” Bod. Bu da sonsuz bir potansiyelin olduğu anlamına geliyor. Herşeyi yapabilirsin, herhangi birşey yaratabilirsin, herhangi birşeyi düşleyebilirsin. Eğer dünyayı değiştirirsen, dünya değişir.

Potansiyel.

Öldüğün zaman o yok olacak.

Son.

Yarattığını yaratmış, düşünü düşlemiş, ismini yazmış olursun. Buraya gömülebilirsin, hatta yürüyebilirsin. Ama potansiyel bitmiştir…”

Yazar romanını çok sevdiği bir biçimde bitiriyor. Yani kahraman artık asla eskisi gibi olamayacak denli değişmiştir; bazı güzel şeyler üzücü bir şekilde bitmiştir ama bazı yeni başlangıçlar içinde buruk bir umut yeşertir.

Çocuklarım olsaydı hiç düşünmeden okutacağım bir kitap. Erişkinlere de tavsiye ediyorum.

Yazan: Wherearethevelvets

Mezarlık Kitabı (The Graveyard Book), Neil Gaiman. Çev: Evrim Öncül / İthaki Yayınları / 2009.

SanatLog-Mahsa & Marjan Vahdat Röportajı

Vahdat Kardeşler, Dünya Müziği gündemine ilk defa Norveç’in en prestijli müzik şirketi KKV’nin toparladığı “Axis of Evil” adlı, İran, Irak, Filistin, Afganistan, Kuzey Kore, Suriye ve Küba’dan gelen ninnilerin bir araya getirildiği çalışmada karşımıza çıktı. Mahsa Vahdat ile güzel bir ahenk yakalayan müzik şirketi direktörü Erik Hillestad, bu birlikteliği irdeleyip sürdürmeye karar verdi. Bunun ilk meyvesi “Songs From The Persian Garden” adı altında gerçekleşti. Albüm, İtalyan Konsolosluğunun İran’daki yazlık binasında gizli bir konserin bin bir zorluklarla elde edilen kaydının üretimi. Gizli diyorum, zira İran’da hala kadın solistlerin karma bir seyirci önünde performans gerçekleştirmeleri yasak. Albüm beklenenin üstünde olumlu eleştiriler ile kucaklandı ve bir anda kardeşler konser vermek üzere yurtdışına davet edildi. İranlı kadınların sesi gibi bir öncü misyona soyunan Vahdat Kardeşler 2008 sonunda çıkan “I Am Eve” adlı çalışmalarıyla yine 11. yüzyıl şiirlerine uzanarak Dünya Müziği severleri memnun etmeyi başardı. Türkiye’de prömiyerinin Açık Radyo’da gerçekleştiği bu cesur kadın müzisyenleri İran’da yakaladık ve siz SanatLog okurları için sanal olarak söyleştik… SanatLog.com

SanatLog: Müzik yapmaya başladığınızda uluslararası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Kesinlikle hayır.

SanatLog: Müzisyen olacağınızı ne zaman anladınız, bunu ne zaman fark ettiniz?
Müzik eğitiminin içimizde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu fark ettiğimiz an ve Tahran’da ilk verdiğimiz gizli konserden sonra…

SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?
Türk geleneksel müziği ile rahatlıkla bir bağ kurabiliyoruz; zira her iki ülkenin de müziği benzer kökten çıkıyor, Türk ve Pers müziğinin zenginliği aynı kaynaktan geliyor. Bizim için Türk kültürü ve müziği yüreğimizde tüm samimiyetimizle hissettiğimiz bir unsur. Özellikle Aynur Doğan ve Kardeş Türküler’i çok beğeniyoruz.

SanatLog: İran’daki son durumu göz önüne alırsak sizce kadının toplumdaki varoluşunda iyileşme var mı?
Eğer varsa bile bu kesinlikle kadınların çabaları sayesinde. Rejimden İranlı kadınlara karşı en ufacık bir destek yok.
Gün geçtikçe kadın karşıtı kanunların ve utanç verici sosyal halk sınırlamalarının daha da kötüleşmesine rağmen aile içerisinde kadınlara ve onların haklarına karşı olumlu bir hava esiyor. Zira onlar var olan sorunların daha bir farkında. İran’da var olan tüm yasalar kadını ikinci sınıf bir insan olarak kabul etmesine rağmen kadın aktivistler bunun aksi için oldukça emek sarf ediyor. Bu tür hareketlere artık aile içinden erkekler, toplumun farklı geçmişinden gelen kadınlar, ki bunların arasında dini bütün ailelerden gelenler de var, destek vermekte. Artık birçok erkek dengeli bir toplumun var olabilmesi için kadın ve erkek arasında eşitlik olması gerektiğini algılamaya başladı.

SanatLog: Herhangi bir biçimde politik olarak kızgın mısınız? Yoksa her şeyin sadece sevgi ile çözümlenebileceğine mi inanıyorsunuz?
İran’da kadınlara karşı uygulanan utanç verici tavırdan dolayı elbette kızgınız. Mevcut olan birçok yasanın ne kadar haksız olduğunu gördükçe kızıyorsunuz ancak bu kızgınlık hiçbir zaman meselemizi savunmakta önümüze geçmedi; aksine bizlere öne atılımlar yapabilmemiz için daha bir şevk, motivasyon kazandırdı. Evet, muhakkak karşılıklı sevgi ile bu durum da çözülebilir.

SanatLog: İlk resmi albümünüz “Songs from a Persian Garden”ın doğmasına neden olan, gizlilik içerisinde Tahran’daki İtalyan Konsolosluğunun yazlık bahçesinde verdiğiniz suare canlı konser hakkında ne tür anılarınızı bizimle paylaşmak istersiniz?
Öncelikle unutulması mümkün olmayan muhteşem bir anı oldu bu konser her ikimiz için de. Hayatımızda ilk defa karma bir seyirci önünde herhangi bir kısıtlama olmadan müziğimizi icra edebilmek inanılmaz bir duyduydu. Varsayalım böyle benzer bir konseri halka açık bir yerde vermek isteseydik (ki bu mümkün değil; zira biz kadın sanatçılarız), öncelikle birçok devlet kurumundan, kültür bakanlığından her konuda ve aşama hakkında izin almamız gerekirdi. Okunacak şiirden müziğe, arka planda kullanılacak dekordan en ufacık ayrıntıya kadar resmi kurumlardan onay alınması gerekirdi. Bu haksız kısıtlamalardan dolayı İtalyan Konsolosluğundaki gizli konser için izin almadık ve başımızı örtmek mecburiyetinde kalmadan, istediğimiz ve beğendiğimiz, sadece bizim seçtiğimiz şiirleri okuyup müziği çaldık. İtalyan Konsolosluğu tarafından korunan bu Pers bahçesinde öyle özgür, rahat ve en önemlisi güvendeydik ki bu ilham veren güzel bahçeyi doyasıya yaşadık. O gecenin bir diğer önemli anısı ise ninnilerimizi Norveçli ve İranlı müzisyenlerin desteği ile orada çalışanlara, sokaktan geçenlere, zira konser mekânı açıktı, dinletebilmiş olmaktı.

Mahsa & Marjan Vahdat

SanatLog: Kendinizi İranlı kadınların sesi olarak görüyor musunuz?
Evet, bence birçok İranlı kadının umudu, aşkı, hüznü ve özgürlük duygusu bizim gırtlağımızda.

SanatLog: İranlı bir kadın sanatçı olmanın zorlukları tam olarak nedir?
Çok zor; özellikle ülkeniz içerisinde sizi dinlemek isteyen milyonlarca kulağın olmasına rağmen yasaklanmanız… Kadın sanatçıları engelleyen güç aslında doğa ile kavga içerisinde. Güzellik bir Tanrı vergisi ve bunu yasaklamak gerçek ile kavga etmektir. Ancak inanıyoruz ki kadınlara karşı uygulanan bu utanç verici kanunlar sonsuz olmayacak ve birgün herkes istediği gibi sanatını icra edebilecek. Şunun da hemen altını çizmekte yarar var: Koşullar ne olursa olsun, sanatçı olmak çok güzel bir duygu. Bu sadece bir iş değil, bu yaşadığınız ve var olmanızı sağlayan bir kavram ve inanın hiçbir güç veya kimse bunu sizden koparamaz. Bir sanatçının şarkı söylemesini yasaklamak, bir insanın doğal olarak içinden gelen ağlamasını veya gülmesini yasaklamak gibi. Eğer bir daha hayata gelirsem şu an bulunduğum koşuldan daha kötü bir ortamda dahi yine sanatçı olmak isterdim. Ne kadar üzücü ki günümüz İran’ında ne radyoda ne de televizyonda bir kadın sesi duyamıyorsunuz. Bu, devrimden sonraki İran toplumunda var olan dengesizliklerden sadece biri.

SanatLog: Kadın sanatçıların hiçbir şekilde konser vermesi mümkün değil mi?
Karma bir seyirci önünde solo bir konser vermek hala yasak, ancak bunu sadece kadın matinelerinde yapabiliyorsunuz. Kadın sanatçılar karma bir seyirci önüne çıkabiliyor, ama böyle durumlarda solist her zaman bir erkek olması lazım ve kadının arka planda bulunması gerekiyor. Fakat tüm bunların olabilmesi için yine inanılmaz bürokratik işlemler, izinler gerekiyor.

SanatLog: Ne zaman sınırları aşıp uluslararası bir sanatçı olduğunuzu fark ettiniz?
İran dışında konser vermek üzere prodüktörler tarafından davet edildiğimizde. İran dışındaki müzikseverlerden gelen olumlu eleştiriler bize inanılmaz güven verdi ve böylece birçok farklı milliyetten sanatçı ile çalışma imkanı yakaladık. İlk deneyimimiz Yeni Delhi’de Hintli sanatçılar ile verdiğimiz konserler oldu. Daha sonra “Lullabies from the Axis of Evil” projesinde yer aldık ve bunu Norveçli sanatçılar ile yaptığımız ”Songs from a Persian Garden” albümü ve çok değer verdiğimiz müzik birliktelikleri takip etti.

SanatLog: Müziğiniz her zaman çok renkli, özellikle şiirsel ve mitolojik oldu. Her yeni albümünüzde bir kavram içerisinde kalmak için emek veriyor musunuz?
Çok teşekkürler. Kendimizi yeni bir biçimde ifade etmek için temel kavram içerisinden pek dışarı çıkmıyoruz. Yaptığımız müzik ve proje ile yaşıyoruz ve ilhamımızı geleneksel ve bölgesel müziklerden alıyoruz. Tüm bunları kendi müzik ifademiz ile gerçekleştirmeye çabalıyoruz. Her zaman enstrümantal olarak yeni açılımlar getirmeyi ve Pers müziği repertuvarımızı yeni bir çehre ile ifade etmeyi hedefliyoruz.

SanatLog: Yeni albümünüz “I am Eve” hakkında biraz bilgi alabilir miyiz? Örneğin ne tür koşullarda kaydedildi?
“I am Eve”, müziğimizde denediğimiz yeni açılımlarla hepimiz için müziksel bir serüven oldu. Albüm, Mahsa’nın eşi Atabak Elyasi ile birlikte dört yıllık bir çalışmanın sonucu.
Müziği kendi dilimiz ile nasıl dramatikleştirebileceğimizi denemek istedik ve ilhamımızı her zaman olduğu gibi geleneksel ve bölgesel müziklerden aldık. Tüm vokalleri ev stüdyomuzda, tüm enstrümantal kısımları ise Tahran’da eski bir stüdyoda kaydettik. Albümün son aranjmanları ve mikslenmesi Oslo ve Stockholm’de gerçekleşti. Bu projeye başladığımızda hiç yayınlanabileceği aklımıza gelmedi, zira ilk çıkış noktamız kendi edebiyatımızı müziğimiz ile birlikte korumaktı. Önceliğimiz bu eşsiz eserleri korumak oldu, o zaman bir albüm basılması aklımızda yoktu; ama bu, çalışmamızı hiç engellemedi. Norveçli müzik şirketi KKV bu çalışmalarımızı bir albüme basacağını söylediğinde çok sevindik. KKV’nin müzik zevkini çok takdir ediyoruz, onlar kesinlikle dünyada neler olup bittiğinin farkında olan bir kurum.

SanatLog: Bildiğim kadarıyla Rumi’ye karşı ayrı bir özel ilginiz var?
Nasıl olmasın, onun şiirlerinin yüce bir tutku ile beslendiğine inanıyoruz. Biz onun şiirleri ile büyüdük, ayı zamanda elbette Hafez ve diğer klasik şairleri de okuduk. Onların şiirleri zerre kadar ayrımcılık olmadan tüm insanlık için hayatın özgürlüğü, aşk ve saygı ile dolu. Şiirlerindeki kavram yüzyıllar boyunca var olan tüm riyakarlık ve haksızlığa dayanmış ve dayanabilecek nitelikte.

SanatLog: “Axis of Evil” projesinde uluslararası kadın sanatçılar ile çalışmak nasıl bir duyguydu?
Bahsettiğimiz gibi bu proje bize birçok kapı ve güzel olasılıklar açtı. Diğer ülkelerden gelen kadın sanatçılarla birlikte ninni söyleyebilme imkânı ve müziğin arkasındaki barış mesajını müzikseverlere iletebilmek bizi çok mutlu etti. KKV ve Erik Hillestad ve Knut Riersrud gibi Norveçli eşsiz sanatçılar ile çalışmak ayrıcalıklıydı. Tüm dünyadaki annelerin toplu sesi olup, “ülkeler düşman olsa bile topluluklar dost olabilir” barış mesajını vermek çok yüce bir görevdi. En saf ve doğal müziksel ifade olan ninnilerin yer aldığı bu albüm ile birlikte insani mirasa sahip çıktık.

SanatLog: “I am Eve” yürek söken dönemi ele alıyor. Bu albümle birlikte müzikseverlere ulaştırmak istediğiniz mesaj nedir?
Bir kadının sesini kafeste tutmanın imkânsız olduğunu göstermek istiyoruz. Bundan dolayı yapılan baskılar ve kısıtlamalar saçma. Albümün kapağında da bir mesajımız var, buradaki heykel yüz yıllardan beri ayakta duran bir kadın figürü, hala güzel ve hala sağlam. Geçen yüzyıllar boyunca kadınlığın sembolü olan bu heykel aynı zamanda kadın sesinin sonsuz ve her zaman duyulacağının bir göstergesi.

SanatLog: Müziğinizi bir tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Kendimizi sınıflandırmayı istemiyoruz açıkçası. Bu işi eleştirmenlere bırakmakta yarar var, ancak internette bir sitede bir kritiğin bizim müziğimize “neo-geleneksel” tanımını yaptığını okudum, bu tanım bize sıcak geldi.

SanatLog: Ticari ve promosyonel bir araç olarak internet hakkında ne düşünüyorsunuz, özellikle Dünya Müziği sanatçısı bakımından?
İnsanların müziğimize ulaşmalarının kolaylığı bakımından özellikle çok güzel internet. Dükkanda bulamayacakları albümlerimize internet sayesinde ulaşabiliyorlar ve böylece daha geniş bir seyirci kitlesine ulaşabiliyoruz.

SanatLog: Son olarak Türkiye’ye gelip bir konser verme planınız var mı hiç ufukta?
Hazırda bir şey olmasa bile, elbette Türkiye’ye gelip konser vermeyi çok isteriz. İstanbul özellikle inanılmaz bir şehir ve çok güzel. Müziğimizi olabilecek kadar duyurmak isteriz.

Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen
muzik@tikabasamuzik.com

EK;

Örnek Çalışmalar:

(Flashplayer’ın sağına tıklayarak dinleyebilirsiniz)

1) Mahsa & Marjan Vahdat - Sotooh (Kabootar)

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

2)  Mahsa & Marjan Vahdat - Esharate Nazar

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Mithat Cemal Kuntay ile Cinsiyetçilikte Yolculuk

Ağustos 3, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

“Roman Abdülhamit’in istibdat döneminde başlar ve Ankara Hükümeti’nin kurulduğu yıllarda son bulur. Romanın başkahramanı Adnan’dır. Romanın kapsadığı, Adnan’ın yaşamından da çıkarılabilecek olan 30-40 yıllık bir süreçtir. Eserin başında 20′li yaşlarda olan Adnan, romanın sonunda 50′li yaşlarında ölür. Romanda İstanbul’un üç dönemi (Abdülhamit dönemi İstanbul, İttihat ve Terakki dönemi İstanbul ve milli mücadeleyle önemini kaybeden İstanbul) anlatılır. Bu dönemler Adnan’ın yaşamındaki üç dönemi de kapsar; fakir ve idealist Adnan, zengin ve “önemli” Adnan, hasta ve bedbaht Adnan.” (1)

Yukarıdaki “klişe” tanıtım cümleleriyle devam etmek isterdim. Ancak kusura bakmayın benim derdim başka. Benim derdim uzun zamandır hiçbir kitapta bulamadığım dil zenginliği lezzetini bu kitapta bulmama rağmen, balık yerken damağa takılan kılçık gibi romanın tümünü kapsayan “klasik aşk anlatısı” vakasını da bu kitapta hissetmemdi (2). Kitap oldukça uzun; bu nedenle uzun süre fark edemedim kılçığın tam olarak ne olduğunu. Buldum ve sizinle paylaşayım dedim. Bu kılçık kitabın tümünü sarmış olan geleneksel öykü kurgusundan kaynaklanmaktaymış. Serzenişlere geçmeden, önce her yazının başında söylediğim gibi, tekrardan belirtmeliyim; yazarı tenkit etmek benim haddim değil. Ben sadece eserden bana kalanları aktaracağım..

Meraklar içerisindeyim, aşk neden “kaçan”a kaçar diye bir algılayış var? Elif Şafak’ın Aşk’ından tutun, Ahmet Altan’ın İsyan Günlerinde Aşk’ına; Jean Genet’nin erkek seviciliğinden, Marquise de Sade’ın sapkınlığına “Aşk” her ne olarak tanımlanırsa tanımlansın, hep ulaşılmayana, hep kaçana kaçıyor. Kim ki kendini gizliyor, aşık olunuyor; kim ki samimi bir biçimde aşkını ilan ediyor, var olan aşk sönüyor (kahramanımız Adnan da aşk ilanını duyduktan sonra Süheyla’ya olan ilgisini kaybediyor, kendisine hiç bakmayan Belkıs’aKöşede... aşık oluyor). Hadi bu kadarı belki anlaşılır da ilahi adalet denen semavi dinlerin Allah’ından beslenen rahatlatıcı düşüncenin, gözü kör olan Eros’un oklarına galip gelmesi de nedir? Bu tür kitapların başlıca kurgusunda insanı bezdiren şeyler, “yüzüne bakılmayan kızın eline düşmek” ve “aşık olunan kızın hayırlı çıkmaması” gibi durumlar sürekli karşımıza çıkar. En sıkıcı taraf ise erkek karakterlerin olabildiğince farklılaşması, ancak kadınların birkaç temel tiplemeye sıkıştırılmasıdır.

Diyebilirsiniz ki tüm bunların pek bir değeri yok. Yazar kitabında aşkı sadece sürükleyiciliği sağlamak için kullanmış (ki bunu derseniz kalbimi kırarsınız, hangi yazar aşkı bu denli yüzeysel kullanma cüretini gösterebilir?). Halbuki yazarın esas gayesi memleketin nerden gelip nereye gittiğini anlatmakmış. Bence yazarın ne anlattığı bizi ilgilendirmez. Elimizde olan bize bıraktığı eser. Bu eser okullarda okutuluyor. Kafamıza işleniyor. Kullandığımız dilin temelini oluşturuyor. Ve biz bu eserde “aşık olunmak” için kaçmamız gerektiğini, aşık olsak da aşık olmadığımız birinden hayır göreceğimizi ve bunun dünyanın bir gerçeği olduğunu öğreniyoruz. Üzerine bir de kadın denilen mahlukatın ya “para ve gösteriş düşkünü” bir kayıp, ya “cinselliğe kurban gitmiş” bir afişte, ya da “ince ruhlu bir melek” olduğu safsatasını çok iyi bir retorikle dinliyor ve dünyamızı karartıyoruz.

Belkide bu “olgulara dayanmayan” erkek-kadın ilişkileri genellemelerinden olsa gerek, bu tür edebiyatın bir diğer ortak özelliği “yalnız erkek” kurgusudur. Hemen hepsinde dünyanın kötülükleri karşısında yapayalnız olan ve hayallerini bir kenara koyup ayakları üzerinde durmakla, hayallerinin peşinde koşmak ikilemine düşen; hiçbir kıza aşık olmayan çapkın, ama aşık oldu da mı onu elde edemeyen bahtsız; sonuçta tüm ideallerini yitiren ama ilkelerinden ödün vermemiş garip bir erkek mahlukat kahraman düşüverir kucağımıza. Modern öncesi bu tiplerin hepsi daha güçlüydü, modernizm sırasında güçsüz kılındılar, modern sonrasında da içleri boşaltıldı. Issız adam oluverdiler. Modern öncesi mutlu sonla biterdi hikayeleri, modern devirlerde (Adnan gibi) yarı iyi sonlandı (mutsuz ve bahtsız bir biçimde ezik), modern sonrasında ise iyice yalnız ve boş bitmeye başladı. Ama bu zavallı erkeklerimiz hep tek başınaydılar, hep yalnızdılar.

Gerçekten de bu kadar yalnız mıdır erkekler? Mithat Cemal Kuntay’ın yarattığı dünyadaki gibi, hep dedikoduya, kıskançlığa ve hırsa karşı savunmasız kalan ve bunlarla baş ederek ömürlerini törpüleyen şanssız bedeviler midir? Yoksa özgürlüklerinin değerini bilmeyen, yaşamın girintili yollarında yanlış kararlar veren ve güçlü olmaları gerektiğini zannederek boş amaçlar için uğraşan insanlar mı? Bunların cevabı bende değil ama tek bildiğim böylesi bir yalnızlık “adam” öldürür.

Kitabın arkasında “Türk romanının yapıtaşlarından” diye söz ediliyor “Üç İstanbul” için. Diliyle, kurgusuyla ve anlattığı siyasi alt öyküsüyle gerçekten de böylesi takdire şayan bir kitap. Dilerdim ki yazar erkeği biraz daha normal, kadını da biraz daha insan olarak anlatabilseydi. Nitekim yazar (veya sanatçı) olmak, kalıpların biraz da olsa dışına çıkabilmektir. Var olan kalıbı birebir en güzel ifadelerle anlatmak değil, kalıbın öteki yüzüne bizi götürebilen ve başka bir hayatın olasılığının umudunu yeşertebilmektedir sanatçıdaki maharet. Belkide bu maharet sayesinde biz küçük insanlar da kendi duvarlarımızı yıkabilecek ve öğretilenin dışına çıkarken yazana (sanatçıya) hayır duası edebileceğiz.

Yazan: Emin Saydut

Notlar:

(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9C%C3%A7_%C4%B0stanbul
(2) Kuntay, Mithat Cemal. Üç İstanbul. Oğlak Yayınları: istanbul, 1998

« Önceki Sayfa