Sanata Dair
Estetiğin duyuşla birleştiği yerde başlar “sanat”. İnsanlığın çok eski tarihlerinden çıkıvermiştir güzellik, güzel olan her şey. O güzel olan, tırmalamıştır bizleri asırlardır gözlerimizden, ellerimizden, beyinlerimizden, fikirlerimizden… Haksızlık edemeyiz ona, o ki bizleri eğitmiş, ehlileştirmiştir.
Farklılıktır sanat. Kah usta bir eleştiri kah ustaca ortaya çıkan bir ürün. Her ruhtan beslenmez öyle körü körüne, basitçe; zordur. İlhamın ruhta yansımasının tezahürüdür özgürce bağımsız bir şekilde uçan albatros misali. Sanatçı kuralsızdır, sıra dışıdır. Hayata karşı ustaca bir duruşu vardır. Tabii ki bu ustalığın gölgelendiği zamanlar yok mudur? Nicedir eski kafalar var sanata karşı aşırı tepkili ve ön yargılı. Hem de öyle böyle değil. Bu tür insanlar bütün bilmişliklerini üzerlerine alarak ortaya konan sanat eserlerini hayâsızca parçalamaya çalışırlar. Nasıl mı? “ben böyle sanatın içine tükürürüm.” “bu da sanat mı?” gibilerinden söylemlerle ve ortaya konan bazı sanat eserlerinin siyasi baskılara uğrayarak ortadan kaldırılmaya çalışılmasıyla. Patlamaya hazır bir bomba gibi çıkıverirler nesnel ve gerçekçi (!) olur mu hiç böyle bir eleştiri diyorum. Bu şekilde bir eleştiri; üstada, usta olana, sanatçıya layık görülebilir mi diyorum, kızıyorum içimden bütün öfkemi kâğıtları yırtarcasına yazar şekilde. Gülüyorum (!), anlamlandıramıyorum, nicedir şekillendirmeye çalışıyorum niçinleriyle kafamda.
Sanat, sanatçının işidir. Ortaya çıkan eserler kitleleri etkiler, şekillendirir ve onları kendine hayran bırakır. Toplumun aksayan, kangren olmuş yanları bir bir çarpar sanatçının gözüne. Sürrealisttir sanatçı. Beynindeki gerçeği gerçeküstü gösterir farklı bakış açılarını ortaya koyma adına. Sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir? Soruları yıllardır sorulmuştur bu toplumda. Gerçek yoktur ortada. Gerçek olan zaten sanatın ta kendisi değil midir? Bu sorular neden sorulmuştur? Neden sanatçılar ve toplum bu “olasılıksız” sorunun peşine düşmüştür? Sorunun cevabını ilk satırlarında verdiğimi düşünüyorum yazımın. Sanat bir farklılıktır ortaya konan eserlerle algılayabildiğimiz. Bu farklılık, insanın görmüşlüğünün yaşanmışlıkla yorumlanabilmesidir. “Leyla ile Mecnun’u” ele alalım. Yıllardır bu eser çeşitli edebiyat pirlerinin elinde yoğruldu ve şekillendirildi. Ama bir tanesi var ki bu esere gerçek ruhunu veren odur. Leyla ile Mecnun, Fuzuli’nin elinde ayrı bir hamur ayrı bir tat bulmuştur. Bu eser, şairimizin elinde ölümsüzleşmiş ve bütünleşmiştir. Aşkın gözünün kör olduğunu bu eserde ortaya koymaya çalışan şairimiz, aslında kendi ebedi ‘ilahi’ aşkını da bulduğunun farkındadır. Okuyucular da bu durumu bu şekilde görmüş ve yorumlamaya çalışmıştır. Aşkın gözünün kör olduğunu bu eserde gören bir kişi için “aşk” nedir sorusunun sorulması belki de aşka dünya üzerinde yüzyıllarca ulaşılamayacak büyük bir mana yükleyecektir. İşte Fuzuli’nin büyüklüğü de bu noktada ortaya çıkmayacak mıdır? Yani aşka yeni anlamlar yüklemesi ve her okuyan kişi için yeni anlamların oluşması gibi. Aşka yüklenen her yeni anlam da yeni bir sanat demektir. Her yeni sanat da yine her yeni sanatın ortaya çıkışı olacaktır.
“Eğer dünya açık, aydınlık olsaydı sanat olmazdı.” der Albert Camus. Ne güzel söylemiş üstat. Sanatı karanlığa tutulan büyük bir ışık gibi görenler bu ışığın tesirinden korkmaz; aksine bu ışığa tutunmaya çalışır. Bu, öyle bir ışıktır ki kör noktaların ışık sızdırmaz dediğimiz yerlerine kadar iner. Bunun en keskin örneğini II. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Almanlarda görmemiz mümkündür. Yakılmış yıkılmış bir Almanya’yı ayağa kaldırmak için yapılan ilk işlerden biri de sanat ve kültür değerlerini ayakta tutacak çalışmalara büyük bir hız verilmesidir. Aydınlık, karanlığa karşı elimize aldığımız büyük bir silahtır. Ne yazık ki zihinleri kararmış, klasik bir tabir olan “örümcek beyinli” dediğimiz insanlar bu güzelim dünyayı çekilmez hale getirirler verdikleri akıl almaz kararları ve açgözlülükleriyle.
Bir sanat eseri nasıl ortaya çıkar, ne gibi durumlarda kendini tamamlar? Bu soruların cevapları yıllardır sanatçıların kendilerinde ve hayatlarında saklıdır. Örneğin bir Aziz Nesin, kirasını bile ödeyemediği çoluklu çocuklu o zor yıllarda
ortaya çıkartmaya çalışmıştır büyük bir emek ve özveriyle eserlerini. Örneğin Dostoyevski yine aynı şekilde aristokrat bir aileden gelmesine rağmen zor bir hayat sürerek; yokluklar içinde ölmüş ve ölmeden önce de “Raskolnikov’un” ruh bulduğu o ölümsüz eseri olan “Suç ve Ceza’yı” ortaya çıkartmıştır. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi güçlü olan, yılmayan, mücadele eden bir ruhtur sanat. Yüzyılların ötesine taşır kendini tüm olumsuzlukların çemberinden bir bir geçirerek. Burada sanatın özverili ve meşakkatli bir uğraş olduğundan dem vurmaya çalışmam eserlerin niteliğinden çok niceliğini vurgulamaya çalışmaktan kaçındığımdandır.
İki satır bir şeyler karalayabilmek, havada süzülen bir güvercinin resmini çizebilmek bile insana büyük bir haz verir.
Sanat, tabiattan da beslenir tıpkı bir bitkinin suyla beslendiği gibi. Suyunu almalı her daim kana kana; büyüyüp gelişmesini sürdürmeli…duyarsız kalmamalı insanlar tabiata ve onun kendisinde uyandırdıklarına: yazmalı çizmeli, karalamalı…ürünler ortaya koymalı kendinden geçercesine, kendini gerçekleştirmeli nihayete ermeden bu kısa dünyada ömrünü uzatırcasına.
Balçıklarla dolu bir kör kuyuda kalmamalı sanat. Dört bir tarafı yeşillenmiş bir kır bahçesi olmalı, tabiatı süsleyen..
Yazan: Epepe
Türkiye’nin AB Adaylık Sürecinin 50′nci Yılında Belgesel Film Gösterimi
Temmuz 23, 2009 by Editör
Filed under Belgeseller, Sanat, Sinema, Türk Sineması, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
“Neyse Halim, Çıksın Falim”
Türkiye’nin 31 Temmuz 1959’da başlayan ve bu sene 50. yılını kutlayan Avrupa Birliği’ne adaylık sürecini eğlenceli bir bakış açısı ile mercek altına alıyoruz. Bu serüvene, günlük hayatımızın en önemli iletişim araçlarından biri olan kahve falı ile yaklaşan, “Neyse Halim, Çıksın Falim” adlı belgesel filmin ilk gösterimi 30 Temmuz Perşembe günü saat 19.00‘da Pera Müzesinde gerçekleştirilecek.
Neyse Halim, Çıksın Falim / Coffee Futures
Yapım Yılı: 2009
Yapım: Umut Gürsel & Zeynep Devrim Gürsel
Görüntü Yönetmeni ve Montaj: Ebru Karaca
AB Danışmanı: Cengiz Aktar
Uluslararası İletişim Danışmanı: Zeynep Göğüş / TR Plus Centre for Turkey in Europe
**********
Film Hakkında;
“Neyse Halim, Çıksın Falim”, kendine has kuralları ve üslubu ile günlük hayatın vazgeçilmez ritüellerinden biri haline gelen kahve falı imgesinden yararlanarak Türkiye’nin 31 Temmuz 2009’da 50. yılına girecek olan Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinden kısa kesitler sunuyor. Film, falcının karşısında kaderinin ne olacağını öğrenmeyi bekleyen birinin psikolojisiyle Türkiye’nin AB karşısındaki belirsiz durumunu harmanlayarak Türk toplumunun bekleyiş sürecini ve bu bekleyişin toplum üzerinde yarattığı baskıyı eğlenceli ve biraz da absürd bir dille izleyiciye aktarıyor.
Yönetmenler Hakkında;
Zeynep Devrim Gürsel, Yale Üniversitesi’nde Edebiyat bölümünde tamamladığı lisans eğitiminden sonra, California Üniversitesi, Berkeley’de Antropoloji dalında doktorasını yaptı. Belgesel dünyasıyla 2000-2001 yıllarında Zeugma Yalnız Değil belgeselinde çalışarak tanıştı. Ayrıca, hayalperest küçük bir kız olan Camille Millecuori’nin okula alışma surecini anlatan Pronta Per La Scuola (Edizioni Lapis, 2006) adlı bir çocuk kitabı yazdı. Gürsel, halen Michigan Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.
Ebru Karaca, Hanau, Almanya’da doğdu. 2004 yılında The University of Applied Sciences (Mainz/Germany)’da Medya Tasarımı üzerine master derecesini tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşti. Karaca, halen Türkiye’de kısa film ve belegesel film çalışmalarını sürdürmekte ve TV reklamlarında yardımcı yönetmen olarak, post-production yönetiminde ve uluslararası televizyonlarda çalışmaktadır. Ayrıca video art, belgesel ve haber programlarında montaj yapmaktadır.
SanatLog Haber
SanatLog-Şirin Pancaroğlu Röportajı
Temmuz 21, 2009 by Editör
Filed under Arp Sanatı, Arpistler, Şirin Pancaroğlu, Büyük Besteciler, Gösteriler & Topluluklar, Klasik Müzik, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Röportajlar, Röportajlarımız, Sanat, Türk Sanatçılar, Virtüözler
Arp sanatının uluslararası simalarından Arpist Şirin Pancaroğlu ile son albümü Telveten ve sanat yaşamının yanı sıra projeleri ile yürüttüğü çalışmalar üzerine söyleştik. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, 30. sanat yılını saygıyla kutluyoruz.
İyi okumalar.
SanatLog: Efendim, öncelikle yeni albümünüz Telveten için sizi kutlamak istiyoruz. Kendi adımıza albümü defalarca coşkuyla dinledik…
Şirin Pancaroğlu: Çok teşekkür ederim. Ne mutlu bana!
SanatLog: Telveten’de Doğu ve Batı müziğinin bireşimine ulaştığınız söylenebilir; fakat sizce de albümde Batı etkisi daha belirgin değil mi?
Şirin Pancaroğlu: Aslında ben doğu-batı gibi keskin ayrımlardan sakınıyorum, söz konusu kültürler olunca. Neyin doğusu ya da nereye göre batı? diye sormak geliyor içimden. Bu ayrımlar dünyanın bir merkezi olduğunu varsayıyor, oradan hareketle batı veya doğu deniyor, dikkatli olalım derim bu durumda. Bir genelleme olarak müziğin zaten kendi içinde melez olduğunu düşünüyorum. Telveten’de farklı müzik geleneklerinde yoğunlaşmış müzisyenlerin birikimlerini her bir parçaya akıttığını söyleyebiliriz. Melodiyi ben çaldığım için klasik müzik repertuvarını tabii ki kullandım, ama orada da müziklerin geleneksellikle önemli, kopmayacak türden bağları olanlarını seçtim.
SanatLog: Telveten’i öteki albümlerinizden ayıran nüans nedir? Bu albüm Şirin Pancaroğlu sanatında yeni bir basamak, yeni bir aşama sayılabilir mi?
Şirin Pancaroğlu: Telveten benim 4. albümüm. Ne ilginç ki, aslından planlamadan, albümlerim solo-ikili-solo-ikili şeklinde ortaya çıktı. Sadece geleneksel müzikle uğraşan birisi ile ilk defa çaldım, bu anlamda evet yeni bir aşama yakıştırması bana doğru geliyor.
SanatLog: Telveten’de sizin dışınızda İsrailli perküsyoncu ve besteci Yinon Muallem’i ve İran Tebriz’den, Azeri kemançede eşlik eden Arslan Hazreti’yi görüyoruz. Bu üçlü nasıl biraraya geldi?
Şirin Pancaroğlu: Buluşma Yinon’un beni bulması ile start aldı. İstanbul’da. İlk albümüm “Hasret Bağı” (Kalan) nı dinledikten sonra etkilenmiş ve bir öneri ile kapımı çaldı, albüm için değil tabii. Sadece birşeyler yapabilir miyiz birlikte acaba diye sordu. Ben de her zaman perküsyon ile çalmak istemiştim ama nasıl bir perküsyon olacağını kestiremiyordum. Yinon’un elindeki alet çeşitliliği beni cezbetti, hemen birkaç parça denedik ve çıkan sonuçları ilginç bulduk. Sonra birkaç konserimiz oldu, en sonunda Mayıs 2008’de albümü kaydettik. Arslan da İstanbul’da yolumun kesiştiği bir müzisyen oldu. Yinon ile farklı projelerde birlikte çalmışlardı. İstanbul, önemli bir buluşma noktası, buna artık herkesin ikna olması gerekiyor. Verimli bir coğrafya özellikle sanatçılar için.
SanatLog: Evet, çok sesli, uluslararası bir çalışma gerçekten de. Kimi kez kompleks ama daha çok ritimleri kolay ayırt edilebilen çalışmaları yorumlamışsınız. Fakat Albeniz’in lakonik bir üsluba dayalı Asturias’ını da kusursuz bir biçimde yorumlamışsınız…
Şirin Pancaroğlu: Öyle avantgarde bir şey yapmaya çalışmadık, müziğin içinde olanla oynadık sadece. Asturias’ı beğendiğinize sevindim. Ben özellikle çalmak istedim onu, hep gitardan bilinir, oysa arp ile de muhteşem sonuçlar alınabilen bir parça, bunu göstermek istedim, çok ihtişamlı bir parça…
SanatLog: Söyleşinin rotasını değiştirerek sormak istiyoruz: Kurucusu olduğunuz ve başkanlığını yürüttüğünüz Arp Sanatı Derneği’nin faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?
Şirin Pancaroğlu: Derneğimizin amacı ülkemizde arp sanatına katkıda bulunmak. Hali hazırdaki düzeyi geliştirmek ve arpı yaygınlaştırmak. Şu an öncelikli olarak geçtiğimiz ay Rio/Air France uçak kazasında kaybettiğimiz sevgili arkadaşım ve meslektaşım arpist ve eğitmen Ceren Necipoğlu anısına yapacaklarımızla ilgileniyoruz. Zaten derneğimizin amacıyla onun amaçları çok benzeşmekte. Öncelikle imkanı yetersiz çocuklara gönüllü arpistler tarafından verilecek bir “Ceren Necipoğlu Arp Eğitimi Projesi”sini hayata geçirmeye çalışıyoruz. Ceren’in son mesleki arzusu 4. Uluslararası Rio de Janeiro Arp Festivali kapsamında seslendirdiği yapıtlarından bir albüm yapmaktı. Bunu, onun adına bizler gerçekleştireceğiz ve Ekim ayında İstanbul’da Ceren Necipoğlu’nu anma gecesini düzenleyeceğiz. Bu yılki Uluslararası Bodrum Gümüşlük Klasik Müzik Festivali Ceren’e adandı. Burada benim 9 Ağustos’ta bir konserim, Ceren’in öğrencilerinin ve benim öğrencilerimin ve diğer kursiyelerin katılımıyla, 7 Ağustos’ta Gümüşlük’te konserlerimiz olacak ve bu konserlerde Ceren’i anacağız. 2011 Dünya Arp Kongresi de (Vancouver) dernek tarafından anısına düzenlenecek, konserde Ceren’in öğrencileri, ben ve benim öğrencilerim çalacağız. 19 Temmuz’da “Harpists for Peace” oluşumu altında tüm Dünya’da farklı ülke ve şehirlerde aynı anda barış onuruna arp çalınacak. Derneğimizin bünyesindeki arpistler bu oluşumu Türkiye’de gerçekleştirecek.
SanatLog: Bu dernek, Türkiye’de arp sanatının tanıtılmasına ne gibi katkılarda bulundu ve aynı konsept dahilindeki uluslararası derneklerle ne gibi bağlantıları var?
Şirin Pancaroğlu: Şimdiye kadar gerçekleştirdiğimiz etkinlikler arasında farklı mekanlarda konserler var, bu sayede birçok insanı arpın sesiyle tanıştırdık. Bu yıl ağırlıklı olarak AB fonlarını araştırdık, derneğimize bir mekan kazandırmak için çalışıyoruz. Mart ayında yurt dışından bir arp teknisyenini Türkiye’ye davet ettik, Ankara-Eskişehir ve İstanbul’daki arpların bakımı yapıldı. Arp öğrenmeye başlamak isteyenleri henüz bünyemizde ders veremediğimizden arp dersi veren eğitmenlere yönlendiriyoruz. Şu an Avrupa Birliği programlarına başvuru için hazırlanıyoruz, bu süreçte Avrupa’dan birçok dernek, üniversite ve arpistlerle iletişim halindeyiz. Müzisyen üyelerimizin tamamına yakını Dünya Arp Kongresi üyesidir. Ayrıca Avrupa Arp Festivali’ni gerçekleştirmemiz için bizimle irtibata geçildi ve 2012 Avrupa Arp Festivali’ni Türkiye’de gerçekleştirmeyi planlıyoruz.
www.myspace.com/arpsanatidernegi
www.arpsanatidernegi.com
SanatLog: Uluslararası bir sanatçı olarak geniş bir vizyonunuz var. Uluslararası medyada sizin hakkınızda çıkmış yazılar, övgü dolu sözler var. Sanatınızın ve çalışmalarınızın Türkiye’de yeterince ilgi gördüğünü düşünüyor musunuz? Gerçi her türün meraklısı arzu ettiği müzik dalına ulaşıyor ama…
Şirin Pancaroğlu: Ben ilgiden memnunum ama tabii daha iyi olmalı diye düşünüyorum. Büyük bir nüfus var, yaptıklarımız ne kadarına ulaşabiliyor? Ülkenin genel durumundan tabii ki biraz nasibini alıyor, ama kesinlikle tatminsiz bir ortamdan söz edemem. Konserler bunun en önemli göstergesi, genelde salonlar hep dolu. Bu çok güzel bir his tabii.
SanatLog: Sanata ve sanatçıya değer verilmediği, yozlaşmış bir ülkede yaşadığımız düşüncesine katılır mısınız? Tabirimizi mazur görünüz lütfen ama mesela biz sizi yazılı ve elektronik medyada Demet Akalın’dan daha fazla görmek isterdik…
Şirin Pancaroğlu: Demet Akalın kim, tanımıyorum? Sanatçılara değer verilmediğini söyleyemem ama değerlendirme sistemimizde bir sorun var. Kaliteyi anlayamıyoruz. Burada basına önemli bir görev düşüyor ama orada da herkes çok tembel ve çoğu yetersiz…daha çok eleştiri yayınlanmalı, kütür sanat sayfaları daha dolu dolu olmalı, pek çok gazetenin böyle bir sayfası bile yok!! Basın insanların nabzına göre şerbet verdiğini söylüyor, ben bu ülkenin insanlarına basının da verebileceği çok daha iyi şeyler olduğunu düşündüğüm için TV ve gazete ile ilişkimi internet üzerinden bir-iki kültür sayfasıyla sınırlı tutuyorum. Mümkünse, herkese de öyle tavsiye ederim.
Sanatlog: Eğitimci kimliğiniz hakkında SanatLog okuyucularını bilgilendirir misiniz?
Şirin Pancaroğlu: İlk arp dersimi 15 yaşlarımdayken vermiştim. Cenevre’deyken hocam bana yirmi yaşlarında yeni başlayan yetişkin bir öğrenci göndermişti. Öğrenci ilk derse mandallı arpı ve bir de sarı metot ile çıkagelmişti. Kelt arbı geleneğini öğrenmek istiyordu. İlk o zaman farketmiştim, tipik enstrüman dersi formatının öğrenci ile öğretmeni ne denli yakın konumladığını. Yıllar sonra bu “yakınlığın” öğrencinin psikolojisi üzerinde büyük bir rol oynadığını, dışa tamamen kapalı bu eğitim biçiminin olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabileceğini de öğrendim tabii ki. Pedagoji, öğrencilik yıllarımda bir aşamadan sonra ilgimi çekmeye başladı. Eğitim şimdi kariyerimin konserler kadar önemli bir parçası. Çalmadan öğretemeyeceğimi biliyorum. Öğrencime söylediklerimi kendi üzerimde ve sahnede test etmiş olmalıyım. Öte yandan öğretmeden de çalabilirim ancak konser vermek özünde sosyal bir etkinlik değil. Konserler, yekpare bir kitleyle önemli bir paylaşım alanı. Ben ise daha elle tutulur, bireyler arası bir sosyalliğe de gereksinim duyuyorum. Eğitimci faaliyetlerim, bildiklerime yenisini eklerken, mevcut bilgimi de sürekli olarak gözden geçirme olanağını tanıyor bana. Her düzeyde öğrenciden mutlaka birşeyler öğreniyorum. Bu da tabii ki kendi performansıma olumlu yansıyor. Eğitim ve konserlerim arasında böyle bir içiçelik söz konusu. Birini diğeri olmadan düşünemiyorum. Bu faaliyetlerimi şimdilik özel atölyemde sınırlı sayıda öğrenci ile yürütüyorum. Bugüne kadar eğitim üzerine uluslararası bazı yayınlarda makalelerim yayınlandı, konferanslarda sunumlarım oldu, Japonya, Sırbistan ve Slovenya’da masterclass’lar verdim.
SanatLog: Son olarak yeni projelerinizden de bahsedelim isterseniz…
Şirin Pancaroğlu: En yakın planlanan Ceren Necipoğlu anısına yapacağımız anma etkinliği ve albüm projesi, yine bu yıl sanat hayatımın 30. yılı ve bunu güzel bir kutlama konseri ve konsepte uygun yeni albüm ile bir dizi etkinlik yapmayı planladım, birçok yeni ve farklı konser projem var -web sayfamda (sirinpancaroglu.com) duyurulmakta- Ekim’de Fransa’da Türkiye Sezonu kapsamında “Padişahın Arpları” konseri Paris’te tekrarlanacak , -ilk konser 1 Temmuz’da Nantes’de yapıldı-, 2010 İstanbul Avrupa kültür başkenti kapsamında kabul edilen birkaç projem var hayata geçecek olan, arp için bestecilerimize yeni besteler siparişim devam ediyor, Arp Derneği ve etkinlikleri ile ilgili eğitim ve proje çalışmalarımız aktif olarak devam edecek, yeni ve farklı birçok projem var sırasıyla hayata geçecek olan…
SanatLog: Bu keyifli söyleşi için teşekkür ediyoruz efendim.
Şirin Pancaroğlu: Ben teşekkür ederim.
**********
Söyleşi Soruları: Hakan Bilge ve Operadaki Sessizlik
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge
**********
Ek Bilgi ve Notlar:
Şirin Pancaroğlu’nun XIII-21 Baroque Nomade’in müzik yönetmeni Jean-Christophe Frisch ile birlikte geliştirdiği yeni projesi, 1 Temmuz’da Fransa’nın Nantes şehrinde Festival de Printemps des Arts’da büyük bir beğeniyle gerçekleştirildi. Osmanlı Çeng’i ve Avrupa’daki kardeş çalgısı, arpa doppia’nın etrafında kurgulanmış, kültürlerarası bir müzik diyaloğu, yolculuk, hayal…. Proje, Fransa’da 2009 resmi Türk Kültürel Sezonu etkinlikleri kapsamında desteklenmekte.
Konserin tekrarı, 8 Ekim 2009′da Paris’te Petit Palais’te ve 18 Nisan 2010′da İstanbul Cemal Reşit Rey’de müzikseverlerle buluşmaya devam edecek…
1 Temmuz Fransa Nantes Konserinden 6 dakikalık görüntüye bu adresten, fotoğraflara ise şu adresten ulaşılabilir.
**********
Söyleşi için aracı olan ve Telveten’i SanatLog’a ulaştıran Prodüktör Şule Uslutekin Hanımefendi’ye teşekkürü bir borç biliriz.
İzdiham Kültür Sanat’ın 6. Sayısı Raflardaki Yerini Aldı!
“Cesaretiniz Var mı Tedirgin Olmaya?”
“Gerçekler Tanrı ve bilim içindir
Bana gereken yalanlar.”
diyerek 6. sayının kapısını aralayan kültür sanat dergisi İzdiham, bu sayıda edebiyattan hayata; çocukluktan yetişkinliğe “Korku”yu ele alıyor.
Her sayısında bilindik edebi söylemlerin uzağından, çemberin dışından okurlarına seslenen İzdiham, altıncı sayısında da cümlelerin sınırlarını zorluyor.
Ahmet Can, çocukluğumuzdan itibaren farkında olmadan benliğimizi esir almaya başlayan korku egemenliğini psikolojik olarak irdelerken, kişiyi özgürleştirenin sadece Allah korkusu olduğunu vurguluyor. Dilek Akıcı Tayanç ise “Korkunç Bir Örtü: Vehim” adlı yazısında korkunun tanımı, sosyolojik gelişimi ve birey üzerindeki etkisini inceledi. Özer Turan, hayatın içinde ve bir o kadar da hayata uzak olan arayışın hikayesini temsil eden Kafka’yı anlattı farklı bir pencereden. Edip Zakir, “Aslında Fena Adam Değildi” diyerek, Huzur’un huzursuz yazarı Ahmet Hamdi’nin bilinmeyenine ışık tuttu. “Korku, korkulan objeyle karşılaştıktan sonra etkisi azalan kemiyettir.” diyen Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat, “Korku”nun felsefi derinliğine bizi buyur ederken, Ali Görkem Userin korkunun beslendiği sanat açısından bakarak “Sanatçının Anayurdu”nda incelemelerde bulundu. Bilal Can ise, korkunun hükümranlığına boyun eğmiş büyük yazar Virginia Wolf’un ruhundaki korkulara değindi.
Her sayısında bize farklı bir kitabı, en çapraz açıdan bakarak tanıtan İzdiham bu sayıda Emine Şimşek ile Guy de Maupassant’ın kitaplarındaki karanlığı anlattı.
Sinemada ise, sinefil78, korku deyince ilk akla gelen isimlerden Hitchcock’un sinemasal bakış açısına bir gezinti yaptırdı.
Hakan Göksel, aykırı denemelerinden birini daha kaleme aldı ve “ölüm bana varmak için her defasında yeni bir yol buluyor” dedi.
İzdiham röportaj konuğuyla da yine farkını ortaya koyuyor. Dünyaca ünlü avukat, adaletin yalnız savunucularından Jacgues Verges ile yapılan söyleşi altı çizilecek notlar içeriyor.
İzdiham’ın şiirleri de yeni ve özgünlüğünü koruyor. Özgür Özmeral, Halil İbrahim Polat, Sevda Zeynep Karadağ, Hakan Kartal ve küçük şair Ilgım Anı Aymelek şiirleriyle dergide yer alıyor.
Şairler arasında elbette ki Bülent Parlak yer alıyor ve “Haritası Kayıp” adlı şiiriyle Gazze’ye şiir yazılmaz diyor.
İlk sayısından itibaren sıra dışı duruşunu değiştirmeyen İzdiham, altıncı sayısında da söylenmesi gerekenleri ezberbozan cümlelerle, farklı açılardan söylüyor. Baştan sona edebiyatseverlerin merakla okuyacağı İzdiham, tüm kadrosuyla birlikte taşıdığı, adeta satırlardan sızan heyecanını bize bulaştırıyor ve “Küfür, serserinin sadakasıdır.” diyor.
Biz de hala düşünebilen ve söyleyeceği bir şeyleri olanlara iyi okumalar diyelim…
**********
İzdiham Dergisi satış noktaları için tıklayınız.
SanatLog Haber
Hadashi No Gen / Barefoot Gen (1983, Mori Masaki)
Temmuz 15, 2009 by Editör
Filed under Animasyon, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
Tarih bilinci, bir milleti millet yapan en önemli elementlerden. Bu bilince sahip olmayan ya da olamayan bir milletin ayakta kalması mümkün müdür? Cevap oldukça açıktır. Peki, bu bilinç nasıl ayakta tutulur ya da nasıl edinilir? Bu soruların cevapları oldukça budaklanmıştır, birden çok cevap bulunabilir pekâlâ; o halde buradaki asıl hedef, bu tarih bilincini elde etmektir. “Bunun nasıl olacağının pek bir önemi yok” mantığı da, şüphesiz yanlış bir mantıktır. Bazen ‘yol’un kendisi hedeften daha önemli bir konuma sahip olabilmektedir. Sinema bu duruma verilebilecek en güzel örneklerden biridir. Her film aynı zamanda tarihi bir belge niteliğini taşır. Hal böyle iken gerçeği çarpıtmak, tarihi galebe gelen tarafın bakış açısından alıntılamak ve bir tarih bilinci ortaya çıkarmak yerine tarihi sakat bırakmak olasıdır. Bu durum açıkçası tarih bilinci ortaya koymaktan daha tehlikeli bir durumdur ve sinema bu amaç için hizmet edebilecek en büyük yalancılardan biridir. Tıpkı okullarda dayatılan yanlı tarih gibi. Hazır yeri gelmişken şunu da sormadan edemiyorum. Peki, bilinçli bir seyirci bir filmden ne kadarını kendine mal eder ya da kendine mal ettiği olayların ya da tarihin farkında mıdır? Sinema kimi zaman türlü hile ve illüzyonlarla seyircisini aldatmayı başarır. Bazı şeylerin farkında olsak da bir şekilde imgelerin yağmuruna tutuluyoruz ve bilmeden de olsa bu imgelerin düşüncelerimizi yanıltmasına izin veriyoruz. Konuyu biraz örneklendirelim:
Sinemada yaz sezonları bilindiği üzere gişe filmleri üzerine yaslanmış bir sezondur. Bu nedenle büyük bütçeli filmler bu dönemde vizyona girer ve bizler de salonları doldururuz. Bu yazın iki büyük gişe filmi olan Terminator: Salvation ve Transformers: Revenge of the Fallen uzun zamandan beri beklediğimi itiraf etmeliyim. Ancak karşılaştığım bu filmlerin bir filmden çok tamamen propaganda üzerine kurulmuş görüntü çöplüğünden ibaret olduğunu belirtmeliyim.
Terminator filmini ele alırsak: Bilindiği üzere filmimiz gelecekten gelen robotların John Connor adındaki bir çocuğu korumaya çalışmasıyla başlar. Çünkü John gelecekteki robot-insan savaşında insanlığın kurtarıcısı konumuna sahiptir. Filmin bu son bölümünde, savaşın olduğu gelecekte, yani 2018 yılında kendimizi görürüz. Ne var ki tarihler yanıltıcı olabilir. Dünyayı ele geçirmeye ve insanlığı yok etmeye çalışan skynet (robotların lideri yapay zekâ)’in eylemleri benzer şekilde Hitler’in 2. dünya savaşında yaptığı gibi soykırıma yönelik bir tehdit unsuru taşıyor. Aslında olay; esir alınan insanların, tren vagonlarına benzer kutulara konulmasıdır. Bu imge apaçık bir 2. dünya savaşı tezahürünü akla getiriyor. (Filmlerde sürekli olarak kullanılan Yahudilerin tren vagonlarına bindirilişini hatırlayalım) Skynet apaçık bir şekilde Hitler’in suretidir. Yaratmaya çalıştığı üst robot tıpkı Hitler’in “üstinsan” (über-münch) yaratımının bir suretidir. John Connor ise tipik olarak, Skynet merkezine giren (B,u Alman topraklarıdır şüphesiz) ve buradaki Yahudileri (!) –yani esirleri- kurtaran bir kahramandır. Yani anlayabileceğimiz üzere tarih 2018 değil, 1945’tir.
Transformers filmi ise dini motiflere daha çok ağırlık vermiş bir Siyonist propagandasını aynı şekilde alt metinlerde saklayan bir film. Filmimizin başkahramanlarından ve auto-bot olan Optimus Prime’ın omuzlarına dikkat edelim. Göreceğiniz üzere daha önce dönüştüğü kamyonun egzoz uçları görünürken bu filmde apaçık piramit şeklinde bir üçgen görülebilir. Dolar üzerindeki Siyonist piramidin benzer taklidini Optimus Prime omuzlarında görmek mümkündür. Şüphesiz bu kadarla da kalmıyor, Optimus Prime açık olarak Hz. Musa’nın görevlerinden birini yerine getirmeye çalışıyor. Bu da Firavun’u yok etmek. Başka bir deyişle, Decepticon’ların lideri olan ‘fallen’i yok etmek. Eğer dikkatlice bakılırsa ‘Fallen’ karakterinin elindeki asa firavunların asalarına benzemektedir. Yüz hatları ve sakalın etrafındaki çizgiler ise firavunların taktıkları başlığa vs. Filmdeki dövüş sahnesinin Mısır ülkesinde ve piramitlerin yanında olması, yapımcının isminin Steven Spielberg olması ayrıntıları daha da ilginç kılıyor. Konuyu biraz fazla dağıtmış olsak da, tarih gerçekliği ile sinema gerçekliği arasındaki sınırı tam olmasa da kesik kesik çizmiş oluyoruz.
İkinci dünya savaşı, birçok ülke tarihinde nerdeyse bir milat olarak kabul ediliyor. Bu ülkelerin başında ise Japonya’yı sayabiliriz. 1945 yılında Nagazaki ve Hiroshima’ya atılan atom bombalarından sonra savaştan çekilen Japonya kısa bir süre içerisinde yeniden toparlanma dönemine girmiş ve büyük bir hızla gelişimini idame ettirmiştir. Filmimiz -her ne kadar animasyon olsa da- bu süreci ve sonrasını bir çocuğun gözünden ele alıyor. Türdeşi Hotaru no Haka / Grave of The Fireflies (Ateşböceği Mezarlığı) filmini bu minvalde seyreden diğer bir ikinci dünya savaşı filmi olarak anabiliriz. Bu filmleri diğer türdeşlerinden ayıran özellik ise kurguyu gerçeğin içine yerleştirmeleri ve hiçbir propaganda malzemesi yapmamalarıdır.
2. dünya savaşında Nazilerin, Yahudilere yaptığı soykırımın nerdeyse benzerini Amerikalılar da Japonya’ya 1945 yazında atom bombası atarak yapmışlardır. Almanların toplama kamplarında yapmış oldukları Yahudi tecridi, benzer şekilde Amerika da Japonlara yapmıştır. Ancak filmimiz sadece atom bombasının atılışı ve sonrasını ele almaktadır. Türk müzik grubu Almora’nın bu vaka üzerine yazdığı parçalarının sözleri durumu yeterince açıklıyor sanırım.
Sene 45 mevsim yazdı
Gökyüzünde lanet vardı
Uyumuştu tüm çocuklar
Güneş bile utanmıştıÇok uzakta bir ülkede
Yıllar yıllar önce
Kuşatılmıştı insanlar, karanlığın nefesiyle
Susmuştu bütün şarkılar, bu utanç yağmuruyla
Solmuştu butun çiçekler, kan kırmızı topraklardaSene 45 mevsim yazdı
Gökyüzünde lanet vardı
Uyumuştu tüm çocuklar
Güneş bile utanmıştı1945 – Almora
Hadashi no Gen / Barefoot Gen (Yalınayak Gen), atom bombasının atılmasından kısa bir zaman zarfından önce başlar. Gen ve ailesi mutlu bir şekilde kasabalarında yaşamakta ve mevsim hasadı olan buğdayları toplamakla meşguldürler. Gen’in babası kardeşi Shinji ve Gen’ e dönerek ‘buğday’ hakkında şu bilgiyi verir:
“Yaşamına senenin en soğuk zamanında başlıyor. Yağmur dövüyor, rüzgâr sallıyor. İnsanların ayakları altında eziliyor; ama buğday yine de kök salıyor ve büyüyor.”
Bu sözler, Japonya’nın savaş sonrasındaki toparlanma sürecini özetliyor bir nevi. Gen ve ailesi her şeye rağmen -yiyecek sıkıntısı, annesinin hamile olması, uçak saldırıları vs.- mutlu ve sabırlı bir şekilde yaşamlarını büyük bir sebatla sürdürürler. Burada savaşan askerler ya da ordu kadar halkın da paranoyal durumunun tasvirini görürüz. Etraftaki bütün şehirler bombalanmış olmasına rağmen Hiroshima henüz bir saldırıya uğramamış ancak her an saldırıya uğrama ihtimali halkın sinirlerini yıpratmaktadır.
Gen ve kardeşi annelerinin doğum sancıları tutması üzerine, onu mutlu etmek, sağlığına kavuşmasını sağlamak için absürd ve bir o kadar ilginç fikirler üretirler. Babalarıyla savaşın ne zaman biteceği konusunda yaptıkları konuşmalar filmin de savaşa karşı olan tavrını açıkça ortaya koymaktadır:
— Savaş ne zaman bitecek peki?
— Uzun süremeyecek. Japonya’nın her şeyi var, sadece ordusunu kaybetti.
— Eğer ordumuzu kaybettiysek, neden savaşmayı sürdürüyoruz?
— Neden mi? Çünkü hükümetimizde delirmiş adamlar var.
Savaş ve hükümet karşıtı olan babanın sözleri, hükümetin yaptıklarını desteklemediğini; hatta girilen savaşın oldukça korkakça olduğunu ifade etmesi filmin tavrını da göztermektedir. Bu da filmin ajitasyona rağmen, diğer propaganda filmlerinden nasıl ayrıldığını göstermektedir. Ancak o meşum saat gelip çattığında atom bombası Hiroshima semalarından bırakılır. Yeryüzü ile teması esnasında yaşamın bütün renkleri solar ve bir anlığına hayat siyah-beyaz bir fona dönüşür. Özellikle bombayla birebir temas yaşayan insanların durumlarını yansıtan kareler o dehşetli anları seyircisine yansıtıyor. Atom bombasının atılmasından sonra binlerce insan ölür; ancak daha şanssız olanlar, yaşayanlardır. Ölülerden pek bir farkları olmamasına rağmen cehennemi bir mekânda yaşamaya ya da ölmeye çalışmaktadırlar. Gen’in babası ve kardeşleri de bu felakette hayatlarını kaybederler. Annesiyle birlikte yalnız kalan Gen, annesinin doğum sancılarının nüksetmesi üzerine onun doğum yapmasına yardım eder. Yaşam ve ölüm arasındaki çizgide böylesine bir felaketten sonra verilmiş bir yaşam her zaman bir umut olduğunun göstergesidir. Gen annesi ve küçük kardeşine yiyecek bulmak için şehirde gezmeye başlar; ancak görünen o ki şehrin görünümü iç açıcı değildir. Yaşayan insanların üzerinde çürümüş etlerinin içinde dolaşan kurtçuklar, ölülerin yaymaya başladığı ağır hastalıklar, kamyonlara doldurulan cesetler kıyamet sonrası bir görünüm vermektedir. Cesetleri toplayan askerler, şehre gelen insanlar ve sonraki yıllarda burada ikamet eden insanlar kan kanseri ve ikinci derece kanserlerden etkilenerek hayatlarını kaybetmişlerdir. Bomba atıldığı anda yüz bin insan ölmüş, sonrasında ise ölenlerin sayısı yaşayanların sayısını geçmiştir. Seyirci olarak her şeye Gen ve annesinin gözlerinden bakmaya devam ederiz.
Gen bir askerin ölümüne tanık olur, hastalık belirtisi olarak dökülen saçları, kan kusması gibi bazı belirtileri kendisinde de görür. Radyasyona maruz kalması ve şehirde yayılan bulaşıcı hastalıklar yüzünden ölümün nefesini ensesinde hisseder Gen. Filmin anti-militarist yapısı ve eleştirisi burada bitmez. Amerika, Japonya’ya teslim olması için kesin uyarı vermesine rağmen hükümet Hiroshima’daki zararın raporlarda az görünmesine güvenerek teslim olmayı reddeder. Amerika ikinci bir atom bombasını 9 Ağustos günü Nagazaki’ye atar. Gen, sonrasında ailesinin evine gider ve ailesine ait 3 kafatasını çıkarır. Böylesine verilmiş bir gerçeklik duygusu sanırım duygu sömürüsüne de mahal vermemesi açısından çok önemli bir sahnedir. Seyirci ile gerçek yüz yüze getirilerek durumun sadece duygusal boyutunun değil, aynı zamanda savaşın vahameti üzerine çarpıcı ve görsel bir bağ kurar.
Gen, bildiğimiz Japon animasyonlarındaki çocuk karakterlerin nerdeyse prototipini oluşturuyor. Olaylara karşı bakış açısı, dirayeti, yaşadığı olaylara rağmen neşesini kaybetmemesi, yaşama azmi ve yaşama karşı güçlü duruşu vs. Ancak Gen’i diğer karakterlerden ayıran en önemli nokta kendinsinin bu gerçekliğin içerisinde gerçek bir karakter olarak durmasıdır. Bir anlamda fantastik öykülere sırtını dayamış diğer animelerdeki karakterler gibi değildir, o bizden biridir. Filmimize sonradan eklenen ve Gen’in kardeşine benzeyen karakter ile Gen, iş bulup para kazanmak için kollarını sıvarlar. Sonradan buldukları iş ise, radyasyona maruz kalmış zengin birinin çürüyen bedenindeki kurtçukları temizlemektir. Haliyle her şey bu kadar iyi gitmez, kısa bir süre sonra Gen’in küçük kardeşi ölür; ama buna rağmen yine de dirayetini kaybetmez. Tıpkı babasının ilk başta bahsettiği üzere buğdaylar yine yeşermeye başlar ve kanser yüzünden dökülen saçı da yeniden çıkmaya başlar Gen’in. Ve her şeye rağmen buğday kök salmaya devam edecektir.
Yazan: Kusagami














