Anasayfa / Kitabiyat / Araştırma Kitapları / Livius’un Roma Tarihi, Efsaneler, Mitler ve Kurtlar Vadisi

Livius’un Roma Tarihi, Efsaneler, Mitler ve Kurtlar Vadisi

İsa kendi halkı tarafından çarmıha gerileceğini ve ölümünden iki yüzyıl sonrasında öğretisinin Roma topraklarında kök salacağını tahmin etmiş miydi bilinmez; ancak Roma MS. dördüncü yüzyılda Hıristiyanlığı kabullenmek zorunda kaldı. Yurtseverliğe dayalı ve eski pagan kültlerinden oluşan veRoma Tarihi esasında karmaşık bir din ile yaşayan Roma’da Hıristiyanlığın nasıl olur da bu denli kısa sürede, doğduğu yerden epey uzakta kök saldığı belki de Roma şehrinin kuruluş hikâyesinde aranabilir.

Bu hafta size sunacağım kitap, Titus Livius’un Roma Tarihi serisinin ilki olan ve şehrin kuruluşunu anlatan birinci kitabı. Livius’un öngördüğü ve kitabın sonuna dek izlediği anlatı belirli bir diyalektik barındırır aslında. Ona göre dışarıdan gelen ve Troyalıların torunları olan insanlar erkler sisteminde bir denge içerisinde olan Kuzey İtalya’ya (Adriyatik denizinin en kuzey ucu) vararak bir siyasi irade oluştururlar (elbette ki bu siyasi iradenin oluşumunu da efsanelerle anlatır). Bu siyasi irade zamanla kendi topraklarında gelişir ve geliştikçe de gereksinimleri artar. Gereksinimlerini karşılamak üzere komşularına başvurur ve bu gereksinimler karşılanmadığında, silah gücüyle komşularından birinden istediklerini alır. Bu gücün ihtiyaçlarını karşılamak için komşularını tehdit ettiğini gören diğer siyasi iradeler, Roma’ya saldırır. Roma kazandıkça güçlenir ve güçlendikçe kendi gücüne dair düşmanlar sürekli karşısına çıkar. Bu devinim şehrin kuruluşundan imparatorluğa uzanan döngüdür. Bu döngünün içinde iktidar kavgaları, saltanatların el değiştirmeleri sürekli bir biçimde görülür. Ve yine bu devinimde, benim durak noktaları dediğim, her savaş arasındaki barış aralıklarında, sosyal hayatın biçimlendirildiği görülür. Bir çizgi içinde anlatırsak; gereksinim artışı, gereksinimlerin komşudan sağlanması, korkan başka bir siyasi iradenin saldırısı, saldırıları def ettikçe büyüyen Roma şehri ve büyüdüğü için belli bir zaman için kendisine saldıracak kimsenin olmadığı barış dönemleri, önceki savaşlardan elde edilenlerin paylaşımı üzerine çıkan dini, ahlaki, ve yasal düzenlemelerin yapılması, yeni gereksinimler… ve döngü başlar…

İsa & MeryemLivius, Roma’nın kuruluşunda bizim için bir mitler yumağı olabilecek bir hikâye anlatır. Amulius babası Proca’yı sürerek, onun isteklerine karşı çıkar ve taht için seçilmiş Numitor’u da def eder. Numitor’un kızı Rhea Silvia’yı şeref bahanesiyle Vesta rahibeliğine tayin eder (böylece ölene değin bakire kalıp, yeni bir varis getiremeyecektir). Ancak bir müddet sonra kızcağız kaçırılır ve ikiz doğurur. İnsanlar ikizlerin babasının harb tanrısı Mars olduğuna inanırlar. Bunu duyan kral, kadını zindanlara attırır, ikizlerin ise Tiber nehrine atılmasını buyurur. Ancak ne hikmettir ki ikizler Musa gibi nehrin sularından kurtulur ve kıyıya sürüklenir. Türklerin Bozkurt efsanesini andırır bir biçimde, kıyıda dişi bir kurt tarafından bulunup emzirilirler. Daha sonrasında da Faustulus adında bir adam ikizleri bulur ve onları karısı Larentia’ya verir. Tahmin edeceğiniz üzere ikizler büyür ve serpilirler. Bir şekilde kralın kardeşinin torunları oldukları ortaya çıkar ve kralı öldürüp dedelerini başa getirirler. Dede de Roma’nın yedi tepesinden birini onlara bir şehir kurmaları için tahsis eder. Ve Roma şehri inşa edilmeye başlanır (1).

Başta da belirttiğim gibi bizim için tam bir mit yumağıdır bu hikâye. Efsanede İsa’nın babasız doğma mucizesini, Musa’nın nehirden kıyıya çıkmasını ve kıyıda bulunmasını, Türklerin Bozkurt efsanesini bir arada görürüz. Bir çocukluk hikâyesini dinler gibi Livius’tan, bizden bin yıllar önce olmuş olayları dinleriz. Çoğu yönüyle bu olaylar bize tanıdıktır ve okurken tarih değil, ninemizin anlattığı eski bir öyküyü okuduğumuzu hissederiz.

İsa’nın dininin bir biçimde (özellikle de Roma mitleri biçiminde), Filistin’de değil de Roma İmparatorluğu’nda yayılmasını ve güç bulmasını yadırgamaktan artık vazgeçebiliriz. “İsa’nın babasız doğduğunu ve hatta babasının tanrı olduğunu iddia eden” söylem, Filistin topraklarında pek inandırıcı gelmese de Roma topraklarında inandırıcıdır.

Göğe Yükseliş

Hikâyenin sonrasında, başa geçen iki kardeşten biri diğerini öldürür ve tek başına iktidar olur. Roma ismi ondan gelir. Yani Romulus’tan. Romulus’un başından geçenlerden çok ölümü ilginçtir. Efsaneye göre ulu bir savaştan sonra, tepenin birinden, kendisini kaplayan bir bulutla beraber göğe yükselir. İnsanlar onu tanrı ilan eder (2).

Roma’nın kuruluş hikâyesinde teslisin üç yönünden ikisinin bulunması (belki diğeri de vardır, ama ben bilmiyorumdur), Romalıların Hırisiyanlığı seçmesinde elbet bir rol oynamıştır. Ancak bu rol bilinçsizce yerine gelmiştir. Bir anlamda Roma’daki inanışların söylemlerindeki “subtext” (3), İsa söylemlerine denk geliyor ve bu nedenle Hıristiyanlığı anlatmaya çalışan misyoner, Çin’de karşılaştığı diyalog zorluğunu yaşamıyordu. Kısaca şöyle denilebilir; misyonerlerin söylemleri Romalılar için anlaşılır ve kabul edilebilirdi. Hıristiyanlıkta Eski Ahit’in kabulü, Romalılar için pek de uzak değildi. Ne de olsa Roma’nın kuruluşunda bir Musa hikâyesi barınmaktaydı.

Kurtlar VadisiHıristiyanlığın Roma’da yayılması gösteriyor ki, yeni bir söylemin gelişebilmesi ve yaygınlaşması, bu söylemin alt içeriklerinin görsel, sözsel veya kurgusal (oluş sıralamaları) “gösterenler”inin (signifiers) (4) olmasına dayanır. Ergenekon Davası bu sebeple Kurtlar Vadisi’nden sonra gelebilmiş, halk tarafından tartışmaya kabul görülebilmiş, kimilerince desteklenmiş, kimilerince kötülenmiştir. Bu destekleme veya kötüleme söylevlerinin en ilginç tarafı, “Kurtlar Vadisi” dizisine -veya dizi içerisindeki karakterlere- yapılan övgüler veya eleştirilerle benzerlikleridir. Bu benzerlikler, altta yatan içeriğin benzeştiğine dair bize bir fikir sunmaktadır.

KonseyYirmi sene öncesinde, askeri cunta tarfından içeri alınıp işkence edilmiş, zorlanmış, sürülmüş entellektüellerin; bu askeri cuntanın getirileriyle başa geçmiş ve istedikleri gibi at koşturmuş insanların, devleti bir askeri cunta ile devirecekleri söylentisi büyük paralar ile propaganda edilseydi dahi; bu propaganda kitaplar, diziler yani kısaca oluşmuş belirli popüler kültür imgeler buketlerine dayanmadıkça başarıya ulaşmazdı. Yani söylemin kendisi hem savcılar, hem siyasiler, hem de halkın kendisinde herhangi bir tesir sağlayamazdı.

Kurtlar ComicsDoğal olarak gelebilecek ilk karşı çıkış, bu “gösterenlerin” diziden önce var olması gerektiği, aksi halde dizinin bu denli popüler olamayacağı gerçeğidir. Ancak, diziden önce yaygınlaşan (korsan kitaplar sayesinde her kademeye ulaşan), komplo teorileri kitapları unutulmamalıdır. Kurtlar Vadisi dizisi, olgular, kitaplar ve medya üçlemesi ile oluşmuş algıları belirli bir kurguya sokarak ve subtextlerin bütünlüğünü sağlayarak, tüm toplumda bu konunun diyalogunu belirli bir tabana sıkıştırmış oldu ve Türkiye yakın tarihini geri dönülemez bir biçimde tarih olmaktan çıkararak, “alt içerikleri aynı” sözlü öyküler haline getirdi. Diğer bir deyişle, dizi Türkiye yakın tarihini yapmayı mümkün kılan olayları, kurgudan ibaret bir imgeler bütünü ile kaplayarak bu gerçeklerin anlamlarına yön verdi. Gelecek nesile tarih yerine hikâye anlatarak, olmayan bir tarihi de mümkün kıldı. Nasıl ki Livius Roma’nın kuruluş hikâyesini kendine aktarılmış kurgu, mit ve efsaneler ile algıladı ve aktardı; gelecek nesiller de bizim onlara hediye etmiş olduğumuz diziler ile geçmişi algılayacak, hatırlayacak ve aktaracaklar.

Yazan: Emin Saydut

Notlar:

(1) Livius, Titus. Roma Tarihi I. Kitap. Çev. Şenbark, Sabahat. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yay., 1992. 27-28

(2) Livius, Titus. Roma Tarihi I. Kitap. Çev. Şenbark, Sabahat. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat yay., 1992. 46

(3) Subtext, kabaca sesli ve görsel iletişimin altında yatan içeriğe denir. Ayrıntılı bilgi için en kolay yoldan şuraya bakabilirsiniz.

(4) Signifier için imleyen diye bir çeviri mevcut, ama “gösteren” daha çok kişi tarafından anlaşılabilir. Ayrıntı için tıklayınız.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.
@hakan_bilge

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti

The Birds/Kuşlar filminin açılış jeneriği kuş sesleriyle beraber ilerler. Bu jenerikte kanarya sesi yalnızca Tippi ...

8 Yorum

  1. Kitap tanıtımı merak uyandırıcı, elinize sağlık diyorum; ancak günümüzün kendi gençliğini yaratmış dizideki (….) kişilerle kendini özdeşleştirip “ne buluyorsunuz bu filmde? ” diye sorulduğunda:

    “Türkiye gerçeğini anlatıyor kardeşim (!), diyen insanlara biraz daha ayrıntılı olarak son bölüm eleştirilerinizi geniş tutabilirdiniz.

    Gerçi sunulan iki karikatür cuk oturmuş zaten, teşekkürler..

  2. eleştiri bölümü ayrıntılı olsaydı, iş biraz “çamur atma” boyutuna gelir gibi olurdu diye düşünüyorum. diğer yandan esas amacım, bir kitabın tek başına birçok modern konuya açıklık getirebileceğini göstermekti. ister din, politika ya da ekonomi olsun, insanlar arası dinamikler hep aynı. roma’nın kuruluşu ve sonrasındaki döngüler, isa’nın orda yayılışını anlatıyor; kurtlar vadisi ise “türkiye gerçeklerinin” gerçek dışı bir kurguda tartışılmasına olanak veriyor.

    neyse dediğim gibi, bu bir kitap tanıtımıydı, köşe yazısı veya sosyolojik inceleme değil.

    yorumunuz için ayrıca teşekkür ederim.

  3. metafor kullanımı oldukça ilginç aslında, herşeyin kökünde mitolojik anlam arama biraz zorlama geliyor. dinlerin kökenindeki totem dinlerin varlığı da yadsınamaz filhakika. güzel ve açıklayıcı bir yazı hocam. eline sağlık.

  4. Elifin Günlüğü

    Mitoloji ve gelecek ilişkisi üzerine günlüğüme düştüğüm mayıs girdilerinden birine, “Geleceği özellikle uzay üzerinden tasarlayan kitapların, filmlerin ve hatta çocukların düşlerini biçimlendiren çizgi filmlerin kahramanlarının mitolojik nitelikler taşıması tesadüfî değildir. Uzak geçmiş, geleceği besler; çünkü, insanların hayalleriyle düşündükleri dönemleri kapsar.” diye başlamışım; “‘Yarın’, en iyi ‘dün’le okunur çünkü.” diyerek kapamışım. Şimdi sizin bence kayda değer tanıtımınızı okuyunca anlıyorum ki, yarın aynı zamanda en iyi de dünle dokunur.

  5. Çok ilginç bir konu. Emin Saydut’un yazıları gerçekten insanı heyecanlandırıyor.

    Ben birkaç konuya katılmıyorum (bunun dışında herşey çok güzel). Şöyle ki:

    Roma’da Hristiyanlığın neden hızla yayılabildiği sorusuna bulunan cevap beni tatmin etmedi. Çünkü Hristiyanlığı kabul etmeden önce Roma zaten imparatorluk olmuştu. Fakat heterojen bir yapıya sahipti. Irk, dil ve din bütünlüğü yoktu. Eski Yunan’ın panteonundan aldıkları tanrılarla oluşturdukları çok tanrılı sistem, tarihin (bence) ilk faşist oluşumu olan Roma için yeterli değildi. Bir din bütünlüğü istiyorlardı.

    Eski Yunan, dini veya yaşayış biçimiyle daha çok anaerkil özellikler taşıyordu. Roma ise ataerkil yapıdaydı. O tarihte Hristiyanlığı kendisine yakın hisseden Constantine, her faşist liderin yapacağı gibi, tüm halkının bu dine inanmasını istedi. Fakat bir sorun vardı. İnsanlar kendi geleneklerine uymayan bu dini kabul etmeyeceklerdi. Onun için kurulan bir konsülle şu an bildiğimiz Hristiyanlık oluşturuldu. İsis, Mithra, Dionyssoss, Hermes veya Easter gibi değişik kültürlerin inançlarından yeni hibrid bir tanrı yarattı: İsa. (eski Hristiyanlığa İsevilik deniyordu ve Musevilikle ana tanrıça kültünün bir karışımıydı). Böyle olunca Hristiyanlık kolaylıkla yayıldı.

    Kurtlar Vadisi mevzusuna gelirsek; Susurluk kazasından sonra iyice aşikar olan “derin devlet” oluşumunu halka sevdirmek için çekilmiş bir propaganda filmidir. Ben faşist kökeni dışında Roma’ya pek bağlayamadım!

    Bunlar benim düşüncelerim…

  6. Yazıyı kısa tutmak için bazı yerleri kaçırmışım sanırım.

    Hıristiyanlık birinci Constantine’den önce Roma’da geniş kitlelere ulaşmış durumdaydı zaten. Ki wherearethevelvets’in görüşünü kanıtlar bir biçimde (faşist) Roma birinci Constantine’e değin Hıristiyanlara zulmeder. Roma’daki yayılımı MS. 64’te başlatırsak (bunu Nero’nun şehrin yakılışı konusunda Hıristiyanları suçlamasından öğreniriz; demek ki büyük bir yıkımın yüklenebileceği ve korkulan bir “öteki” olma konumuna bu tarihte gelmişler.), MS. 331’e dek Roma’daki aristokrasi Hıristiyanlığı reddeder, hatta baskılamak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Bu kabul edişten bir asır sonrasında ise düşüş başlar ve imparatorluk ikiye bölünür.

    Constantine’in elbetteki din alanında iktidar olma isteği vardı ve buna göre kendi iktidarını da destekleyecek (katolikliği) biraz da kendine göre şekillendirerek değiştirmiştir. Ancak dinin (bu bağlamda) yayılışının sebebi iktidarın imparatorluğu bütünleştirecek bir dini ileri sürmesi olamaz. Din zaten tüm engellemelere rağmen yayılmıştı (özellikle alt tabakada -ki bu da nüfusun yüzdelik olarak çoğunluğunu oluşturur). İmparator ya kabul edecekti ya reddedecekti. Reddetmek yerine (zaten halihazırda biraz da ilgi duyduğu) dini kabul edip kendi iktidarı için kullanmayı seçti.

    Teslis ise MS. ikinci yüzyılda teolojik olarak tartışma içerisinde ve bu görüşün en çok taraftarı da Roma’da olur. Neden yakındoğu ve hatta uzakdoğuda değil de Roma’da? sorusuna cevap ararken böyle bir yazı çıktı. Gerçi bunun cevabı tek bir şey olamaz. Bunların yanına ekonomik ilişkileri, sosyal yaşamdaki değişimleri vs. de koymak gerek. Benim söylediklerim sadece bir tarafı. Kısaca şöyle: Hıristiyan doktrini için “algısal kapasite” Roma’da vardı. Çünkü doktrinin alt metinleri varsayılabilecek mitler ve efsaneler yumağına haizdiler. Bu nedenle Hıristiyanlık dünyanın başka bir tarafında değil (örneğin Hindistan’da), Roma’da yayıldı.

    Yorumun için ayrıca teşekkür ederim.

  7. Hah, şimdi kafamda bazı şeyler oturdu. Teşekkürler.

  8. Çok başarılı bir inceleme olmuş, eleştiri konusunda wherearethevelvets’e katılıyorum. Kaleminize sağlık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir