Anasayfa / Sinema / Kült Filmler / Kirli Harry’den Ejder Kapanı’na: Şiddet Toplumu & Silahlara Övgü

Kirli Harry’den Ejder Kapanı’na: Şiddet Toplumu & Silahlara Övgü

Uğur Yücel’in Ejder Kapanı (2010) adlı çalışması, Hollywoodtecimsel sinemasının soluk bir kopyası görünümünde. Whodunit (Katil kim?) mottosu üzerine kurgulanan öykü, seri katilin izini süren polislerin İstanbul sokaklarındaki araştırması, “yukarılardan” baskı gören emniyet personeli, travmatik suçlu psikopatolojisi ve her şeyden önemlisi, devlet affının etiği üzerine bir öyküdür, denebilir. Seri katil imajı ise yöntemlerini bir başına hâlleden emniyet personeli açısından çözümlenmeye çalışılıyor. BülentEcevit başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinin çıkardığı ve yazılı ve elektronik medyada “Rahşan Ecevit Affı” olarak anılagelen tutuklu affının akabinde, adalet mekanizmasına olan güvensizliği yüzünden intikamcılığa soyunan Ensar (Nejat İşler) ve yine aynı ölçüde travmatik, işini MichaelWinner’ın Death Wish’indeki (1974, Öldürme Arzusu) Charles Bronson veya Don Siegel’in Dirty Harry’sindeki (1971, Kirli Harry) Clint Eastwood, veyahut Harry Brown’daki (2009) Michael Caine gibi kendi yöntemleri ile hâlleden bir emniyet personeli olan AkrepCelal (Kenan İmirzalioğlu) tiplemeleri temel olarak adalet sistemine güvensizliği ifade eden tiplemelerdir. Ama kuşkusuz her sıradan vatandaş ya da demokratik eğilimleri olan biri adalete karşı kuşku geliştirebilir. Liberal yasalara karşı bir güvensizlik geliştirebilir. Hükümetin tutum ve politikalarına karşı inançsızlık besleyebilir. Ama iş bu denli basit değil. Adını andığımız filmlerde adalete karşı salt bir güvensizlik söz konusu değildir. Öncelikle emniyet teşkilatına dönük bir inançsızlık mevcuttur. Polis gücü vatandaşı koruyamamaktadır. Suçlular adalete teslim edilememektedir. Ve noktayı koyan şu durum: Tecavüzcüler, çocuk katilleri, karısını boğazlayanlar ele geçirilip yargıç önüne konulsalar bile bu kez hükümetlerin çıkardıkları af yasalarıyla serbest kalabilmektedirler. Ya da delil yetersizliklerinden, emniyet teşkilatının saçma sapan uygulamaları ve acemiliklerinden dolayı ellerini kollarını sallayıp rahatça gezebilmektedirler.. İşte Ensar veya Akrep Celal’i tetikleyen motivasyon aşağı yukarı budur. Death Wish, Dirty Harry, Harry Brown ve Ejder Kapanı filmleri tematik olarak farklı meselelere odaklanmış olsalar dahi, özünde değişik karakterleri inceleme fırsatı bulsalar dahi, farklı ülkeleri anlatsalar dahi (Death Wish ve Dirty Harry Amerika’yı, Harry Brown İngiltere’yi, Ejder Kapanı ise elbette Türkiye’yi, İstanbul’u masaya yatırıyor.) temel bir düzlemde kesişiyorlar. Şu: İşini aksatan ve suçluları ele geçiremeyen güvenlik güçleri varoldukça; yargı mekanizması doğru düzgün işlemedikçe her birey intikamını bireysel olarak alabilmelidir. “Kısasa kısas” yasaları… “Göze göz, dişe diş” hâlet-i ruhiyesi… Orman kanunları da denebilir buna.

Death Wish’de geçen şu diyaloga bakınız:

Daha çok polise ihtiyaç var.

O zaman vergi ödeyen kalmaz.

Toplumun düzeni ve güvenliğini düşünürken bile sermayeyi (kapital) olumlayan bir kalın kafalılık…

Kore Savaşı’nda “özel tim” olarak görev yapmış olan Charles Bronson, neredeyse polis devletinin prensiplerini benimseyecekmiş izlenimini verir. Hatta bununla da yetinmez. Yavaş yavaş profesyonelleşir ve soğukkanlı bir katile dönüşür. Filmdeki western filmi çekimi, sorunlarını bireysel olarak çözen “vahşi batı”nın kanlı figürlerini gözlemlememizi sağlar. Bronson, artık gizemli bir katildir; “vahşi batı”daki efsanevi öncelleri gibi… Belkide bu, Amerika’nın eskiye dönük bir özlemidir, bilinmez. Hollywoodvari bir nostaljik numaradır ya da… John Ford’un western mirasının bir kısmı da herhâlde bu nostaljik noktada aranmalıdır.

Ama elbette ileri kapitalist (post-kapitalist) bir Amerika’dan bahsediyoruz. 70’ler Amerika’sı. Gökdelenlerin bulutlarla öpüştüğü bir Amerika. Fakat bu Amerika kusurlu bir ülkedir Death Wish’de. Daha çok polise ihtiyaç vardır. Emniyet güçleri yeterince iyi çalışmamaktadır. Suçlular kol gezmektedir. Soyguncular, tecevüzcüler, katiller… Post-endüstriyel evredeki Amerika ve onun üstyapısal tamamlayıcısı neo-liberalizm, yeni bir kavram yaratmıştır: Vigilantism(Kanuni yetkisi olmadan kendi fikrine göre zorla düzen sağlamaya çalışma.) Şiddet, gösteri ve tüketim toplumuna dönüşen Amerika’da garip şeyler yaşanmaktadır.

Onlar ne biliyor musun? Polis kayıtlarında birer istatistik. Annem, Carol ve daha binlercesi. Bu olayların önüne geçmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Carol’ın kocası –Bronson’ın damadı– noktayı bu şekilde koyacaktır. Vigilantism de yasallaşacaktır böylelikle.

1. Görsel: Clint Eastwood (Kirli Harry)

2. Görsel: Charles Bronson (Death Wish)

3. Görsel: Kenan İmirzalioğlu (Ejder Kapanı)

Ve yorumum: Silahı tutan el değişse de “kalın kafalılık” değişmiyor… Bir de şu: Bu üç adam da beyaz perdedeki çam yarmaları olarak sâfi kastan ibarettirler. “Gerçek” oyunculukla, sözümona sanatla manatla ciddi bir alakaları yoktur… (Kimse kızmasın bana…)

Liberal polis güçlerine olan güvensizlik, yani sisteme karşı geliştirilen temel güvensizlik, geleceğe dair umutsuzluk; sokakları pisliklerden temizleyen katil-bireyler yaratmaktadır. Bronson’ın basında ve kamu nezdinde yüceltilmesi, akla hiç kuşkusuz Martin Scorsese’nin Taxi Driver’ını (1976, Taksi Şoförü) getiriyor. Travis Bickle (Robert de Niro) ile Charles Bronson benzer motivasyonlara sahiptir. Yaratılan kahraman mitosu gelenekçi, sağcı ve muhafazakârdır. Death Wish’de savcıların, kamuoyu nezdinde reaksiyon yaratacağını bildiklerinden, Bronson’ın yakalanmamasını istemeleri ve emri altındaki polis şefine onu serbest bırakmasını emretmeleri kayda değer bir parametredir. “Liberalizmin çöküşü” aşağı yukarı budur. Sistem, kendi pisliklerini bu şekilde temizlemektedir. Faşizme giden yol da buradan geçmektedir bir bakıma. Şiddeti özendiren, yücelten, ölçüsüz ve az çok gerikafalı bir film ise de, “uyarı” adı altında kendi yöntemlerini / önerilerini açıklar Death Wish. Bu, faşistçe bir öneridir; ama topun atıldığı kurumlar liberal kurumlardır kuşkusuz. Bunu Death Wish’le birlikte Dirty Harry’nin de omuzladığını görüyoruz. Her iki filmin de en mantıklı yaklaşımları gene budur. Yani liberal yasaların yetersizliği meselesi. Gerekçeleri kabullenebilir olsa da, polis devleti yaklaşımları ve otoriteryan yönleri yöntemlerini geçersiz kılmaktadır.

Polis bizi koruyamıyorsa, belkide kendi kendimizi korumalıyız.

der savaş gazisi Bronson. Durum ve yaklaşım biçimi apaçık ortadadır…

Öyleyse sormalı: Death Wish ve Dirty Harry gibi filmlerin neden tonla devam filmleri yapıldı? Bunun yanıtı senindir sevgili okuyucu…

Bu bağlamda Ejder Kapanı’ndaki seri katil imajı, Amerikan sinemasındaki ortajen sinemasal kodlarda rastlandığı üzere travmatik bir kişilik olarak çizilmiştir. Kızkardeşinin intikamını almak isteyen ve Ecevit affının ardından serbest bırakılmış eski mahkûmları sadistik işkenceler tezgahından geçiren Akrep, emniyet teşkilatını ve mesai arkadaşı Çerkez Abbas’ı (Uğur Yücel) ve sevgilisi Ezo’yu da (Berrak Tüzünataç) kullanmaktan çekinmeyecektir…

Sonuç olarak; bütünüyle gerici bir yapıya sahip bir filmdir önümüzdeki. Öykü iskeleti Hollywood örneklerinin birebir kopyası gibidir. Türkiye koşullarına içkin özgül (spesifik), sorunları daha derinlemesine kavrayan ve daha ayağı yere basan bir senaryo ile çok daha yetkin bir polisiye çekilebilirdi elbette. Film ekibinin neden bunu denemediğini sorabiliriz değil mi? Evet, evet sorabiliriz…

Ya Akrep? Daha asalak ve gerikafalı öncelleri var bu adamın. Harry (muhafazakâr ve eli silahlı ClintEastwood) mesela; 5 filmlik seride magnumuyla “küçük vatandaş”ın alnının orta yerinden mıhlayan… Yetmedi mi? Bir Charles Bronson var ki alimallah yanına yaklaşmak bile istemezsiniz! Hani adı geçtiğinde tahtaya vurduğunuz tahta kafalılardan!…

Hakan Bilge

Ayrıca şu sitede yayımlandı. 

www.sanatlog.com

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

12 Yorum

  1. Evvela, bir sinema asigi olarak yaptiginiz kritikler ve bundan dolayi ayirdiginiz zaman icin sizi takdir ediyorum. Fakat bence bu elestirinizde büyük bir yanilgi icindesiniz. Dirty Harry filmini gericikle suclayabilirsiniz, ki bu görüse katilmiyorum. Ama sinemaya büyük katkilari olan usta oyuncu Clint Eastwood´u tek bir filmle yargilayip, oyunculugunu yerlere vuramazsiniz. Ayrica sizin tabirinizle “gercek oyuncu” nedir veya kimdir, orasini tam cözebilmis degilim. Bunu da aciklarsaniz, memnun kalirim. Ve Charles Bronson`u da hor görmüssünüz. O meseleye hic girmeyeyim, ki bana göre Bronson cok iyi bir oyuncudur. Üzülerek söylemeliyim ki, sinemaya karsi tek yönlü bir bakis aciniz var. Sinemayi sanat ve eglence diye ayirmak cok büyük bir yanlistir. Bu mevzulari sabahlara kadar tartisabiliriz. Fakat bu yanilgiya sözüm ona “sanatsever” film elestirmenlerinin yazilarinda siklikla rastliyorum. Neyse konuyu uzatmak istemiyorum, herkesin görüsü kendine. Ama insanlari da yanlis bilgilendirmemek lazim. Sanat nedir, ne degildir? Sinema sanati nasil bir sanattir? Bu sorulari iyice düsündükten sonra cevaplayalim.

  2. Öncelikle gerçekten bu türün belli kalıplarını ortaya çıkarmak adına oldukça aydınlatıcı bir yazı olmuş. Arigato gozarimaşta.

    Kirli Harry serisi dahil olmak üzere bu tür polisiye gerilim ve karakter odaklı filmlerin amacı bana göre tek tip bir kahraman yaratmaktır. Her ne kadar sisteme karşıt bir alan içerisine girse de -kahramanlar sürekli bulundukları yozlaşmış sisteme karşı gelirler ve onu sorgulama amacı güderler- tek amaç yine sisteme hizmet etmektir. Ve bunun tek çözümü çiğ şiddet ve kendi kanunlarını uygulamaktan geçmektedir.

    Kirli Harry serisinden ’73 yapımı Magnum Force filmini hatırladığımızda Harry’den farklı olarak polis merkezi içerisinde örgütlenmiş başka bir polis grubu görürüz. Bu polis grubu da aynı şekilde Harry gibi kanunları kendi yollarıyla çözümlemekte, şehirdeki bütün büyükbaş yasadışı insanları imha etmektedir. Kahramanımız bu grubu kendi etik kurallarına göre yanlış bulduğu için ortadan kaldırır. Bu bir anlamda şu anlama gelir. ‘Kahraman olmak istiyorsanız tek başınıza olmaya çalışın’… Böylece sizleri daha iyi öğütebilelim.

    Ergün Y. arkadaşımın sorusuna bizzat cevabı Sergio Leone’den alıntılayarak vermek istiyorum.

    ”Michelange meşhur Davud heykelini yapmaya başlamadan önce taş ocağına gider. Ocak sahibi en temiz mermer bloklarını sunar usta heykeltıraşa. Ancak Michelange ocağın bir köşesinde duran ve pek de iyi görünmeyen bir mermer bloku seçer. Kendisine neden onu seçtiği sorulduğunda “Ben o mermerde Davud’u gördüm” cevabını verir. Hikâyeden pek anlam çıkartamayan gazeteci “yani” diye sorar. Leone cevap verir: “Ben de Clint’te mermeri gördüm.”

    Clint Eastwood’un oyunculuğu konusunda görüşleri sorulduğunda ise cevabı nettir: “Clint Eastwoo’un iki yüzü vardır. Biri purolu, biri purosuz.”

    Bahsettiğimiz karakterlerin B tipi filmlerden devşirme olduğunu unutmamak gerek, ancak bu onların kötü bir oyuncu olduğu anlamına gelmiyor. Açıkçası bu aktörlerin filmlerini izlemek bizlere haz verebilir (şahsım adına ben de keyif alıyorum). Ancak bu konuda daha objektif bir tutum sergilenmesi gerektiğine inanıyorum. Gözlerini kısıp puro ağızda ve herkesten daha hızlı silah çekerek iyi oyuncu olunmuyor maalesef. Ki bu oyuncuların en büyük handikapları Sergio Leone ile çalışmaları ve orda yaşadıkları deneyimleri ve edindikleri kişisel birikimlerini sürekli bu yönde harcamalarıdır. Ya da her zaman öyle miydiler diyelim.

  3. Sevgili kusagami,

    Bana öyle geliyor ki, bir kavram karmasasi icindesiniz. Zira yazdiklarinizdan cevaplanmasi gereken birkac soru doguyor. Hangi karakterler B tipi filmlerden devsirmedir? Bu ne demek oluyor? Ve size göre B filmler, hangi tür filmlerdir? Bu konuda cok fazla bilgi kirliligi var. B filmleri tarihini özetleyecek degilim burada. Fakat söylemek istediginiz seyi tam olarak anlamis degilim.

    Neyse, gelgelelim Sergio Leone`den yaptiginiz alintiya. Simdi sizin teorinize göre, Leone`nin oyunculuk hakkinda cok üstün bilgileri var. Nitekim Leone`nin Eastwood`un oyunculugu hakkindaki iddiasini, tartismasiz bir hakikat olarak sunmussunuz. Ama ayni Leone`nin, yazarimizin kritiginde oyunculugu elestirilen, Bronson`un oyunculuguna olan övgüsünü dile getirmemissiniz. Sizin düsüncenizden yola cikarak Leone`nin büyük bir otorite oldugunu varsayalim ve iddialarini dogrulayalim. O zaman Bronson´un, Eastwood`dan iyi bir aktör oldugu gercegi mi ortaya cikacak? Ne kadar sacma bir noktaya geldigimizi anlamissinizdir herhalde. Leone`nin görüsü kimi insanlari ilgilendirebilir, fakat genel oyunculuk degerlendirmesi icin fazla kisisel bir görüstür.

    Buradan Clint´in iyi bir oyuncu oldugunu ben yineliyorum. Ayrica Leone`nin Bronson hakkindaki görüslerine de katiliyorum. Ve sizin cümlenize cevaben diyorum ki: Evet, bazan iyi oyunculuk sadece puroyu agizda iyi tutup, hizli silah cekmektir.

  4. Öncelikle bu konuda, Leone’nin oyunculuk konusunda çok üstün bilgi teorisini ele alalım. Bu bilgiye nereden ulaştığınızı ben anlamış değilim. Leone örneği Eastwood’un çıkış yaptığı dolar üçlemesine atfen yapılmıştır ve demek istediğim Eastwood’un oyunculuğuna bu filmlerden sonra hiçbir şey katmadığıdır. bunun için oyunculuktan anlamak gerekmiyor sanırım. Leone’nin tam da söylemek istediği, filmleri için böylesine bir oyuncuya ihtiyaç olduğudur. Leone’nin bir an için gerçekten filmlerine ne kadar akıllıca oyuncu seçimi yaptığına bakarsak dolar üçlemesinde Eastwood’u Bir zamanlar Batıda filminde ise Charles Bronson’u oynatması sadece tesadüf değildir. Ve her iki oyuncunun ortak bir paydada 70’lerin muhafazakar rollerde polisiye-aksiyon (bu belli oranda B film özelliklerini de içerir,) filmlerinde rol aldıklarının da altını çizelim.

    Örneklem açısından konuyu zenginleştirelim. Bildiğimiz üzere ‘Bir Avuç Dolar İçin’ filmi aynı zamanda Kurosawa’nın Yojimbo filminin bir yeniden yapımıdır. Diğer filmdeki Mifune’nin performansı ile karşılaştırdığımızda Eastwood’un performansı oldukça sönük görünür. Bu oyuncudan değil, yönetmenin tarzından kaynaklanan bir durumdur. Burda altını çizmek istediğim şey, Eastwood’un oyunculuğunu bir adım ileri götürmesi ve tarzını sonraki filmlerine de taşımasıdır. Bu oldukça doğaldır, çünkü Eastwood’un yapabileceği en fazla şey budur. Ben Bronson filmlerine Bronson yerine Eastwood’u koyarsam ya da tam tersi Eastwood filmlerine Bronson’ı koyarsam arada hiçbir fark görülmeyecektir. Çünkü her iki aktör de aynı zihniyetin ürünleridir. (Leone filmlerinde her iki aktörün isminin olmaması da tesadüf değildir sanırım. Her ikisi de lakaplarıyla biliniyor.)

    Ancak Leone filmlerinden Eastwood’u çıkarırsam oldukça şey fark edecektir. Çünkü yönetmenin sineması buna izin vermeyecek kadar yakın çekimler ve grotesk sahnelerle doludur. Once Upon Time In The West yazımı incelerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı sanıyorum. En azından uzun uzadıya yazmaya gerek yok.

    Oyunculuk yalnızca puroyu ağızda iyi tutup, hızlı silah çekmek ise, bunu yapabilmek için ayrıca bi yeteneğe sahip olmaya gerek yok. Siz de aynısını yapabilirsiniz.

  5. aslında yapılan yorumlarla bence yazının kapsamı dışına çıkılmış biraz. şiddet toplumu ve ataerkil toplumların simgesi olan silah teşbihi üzerinden yaklaşmalıyız meseleye…

    şiddet her zaman güncel bir konu oldu. sinemada da bu mesele sürekli ele alınıyor. kirli harry örneği ve özellikle serinin diğer filmleri şiddet övgüsüyle doludur. bunu gözden kaçırırsak, birer “küçük kirli harry” gibi davranmamız kaçınılmaz olacaktır. ayrıca hakan’ın yazısında kapitalizm ve liberalizm eleştirisi de var. bu konuları ve şiddete övgü bahsini kirli harry ve öteki filmler (ejder kapanı) üzerinden ele almış kanımca. yanlışım varsa düzeltiniz…

    bence clint eatswood, kusagami ile hemfikir olduğumuz üzere, dolar üçlemesinde ve benzer filmlerde adeta rolüne cuk oturmuştur. kirli harry serisi ise hızlı silah çeken anti-hero’nun şehir versiyonudur fikrimce. westernlerde bencildir bu anti-kahraman modeli. ama kirli harry’lerde toplumsal ile bağlantı kurar. ama bunu şiddeti sürekli vurgulayarak halledemezsiniz. bu bağlamda hakan’ın “faşizm” vurgusu çok önemli.

    bir de yazının sahibi clint’i genel olarak değil de sadece kirli harry’i örneklem alarak eleştiriyor gibime geliyor. yanlış mı okudum ben yazıyı?

    bu arada bronson b movie’lerin 80’lere kadar as oyuncularındandır bu konuya da katılıyorum. zaten death wish super-production değildir. bütün seri görece küçük bütçelidir. ama bu konu bence önemli değil. önemli olan bronson’ın perdedeki kişiliği. ne clint önemli ne bronson. bunların perdedeki temsil ettikleri kişilikler ve ideolojik yansımaları önemli. zaten hakan’ın bu konuya odaklandığını sanıyorum. sadece eli silah tutan üç aktör verilerek kısaca bi eleştiri yapmış. ne ki ergün’ün yazıyı tam okumadığını düşündüm ben. sinema sanatına sadece oyuncu açısından bakamayız. asıl bu tek yanlı bi bakış açısı olmaz mı? sanırım ergün arkadaşı kapitalizm, liberalizm veya şiddetin toplumsal görüngüleri ilgilendirmiyor, sadece aktörler ilgilendiriyor…

    ayrıca sanırım hakan da bizi cevaplayıp konuyu netleştirecektir??

  6. yazının dışına çıkmamızın nedeni bir nevi, Ergün Y. arkadaşımızın sempati duyduğu oyunculara toz konduramaması diyelim.

    yoksa yazı bu konuda bence yeterince ne istediğini bilen bi yazı ve bunu ifade ediyor.

  7. Bir aktörün iyi olup olmadığı kişiye göre değişir bence. Adı geçen kişiler bence rollerine cuk oturmuştur. Ama biraz şuurlu düşünürsek, ne kadar hayran olursak olalım şöyle demeliyiz “evet kötü oyuncular ama ben onları seviyorum”. Aksi takdirde dünyada kötü oyuncu diye bir tabir kalmayacak. Clint Eastwood, Charles Bronson ve Kenan İmirzalıoğlu iyi aktörlerse kötü aktörler kimlerdir? Görüldüğü gibi sonuçsuz bir problem yaratıyoruz.

    B movie nedir ne değildir diye de düşünmeye gerek yok. A sınıfı bir buzdolabıyla B sınıfı bir buzdolabı arasındaki fark kadar kolaydır bu sınıflandırma. Kriter, kalite yoksunluğudur ve kurallar yazılı değildir. Yani yoruma açıktır. Biri bu film B sınıfıdır derse öyledir. Başkası A sınıfı derse A sınıfı olur. Fazla zorlamaya gerek yok.

    Hakan’ın yazıda ne demek istediği konusunda kafam karışmış olabilir, tam olarak anlamadım galiba. Özellikle son yıllarda yargıya karşı gelişen güvensizlikle bazı tepkiler vermek bence oldukça doğal. Tamam iyi değiller ama şiddet ve öldürme dürtüsü doğal hislerdir. Bunu kabullenmek zorundayız. Ama kişisel eğitim ve sevgiyle bu dürtüler kontrol altına alınmalıdır. Eğer düzen sana zarar verene gerekli cezayı vermezse, çok ümitsizsen ve özellikle de çaresizsen (çaresiz insan en korkunç insandır) yapacağın şeyler senin kalın kafalı olduğunu göstermez. Sadece sistemin çöktüğünü gösterir. Farka dikkat edelim lütfen. Bu intikam duygusu bir tür misyona dönüşecekse işte o kalın kafalılıktır (bırakınız bu kalın kafalılığı devlet yapsın).

    Bahsedilen filmler istismar sineması örnekleridir ve istismar filmleri doğal olarak “siyaseten yanlış”tır. Zaten onun için sömürü filmidir. İtiraf edelim ki bu “intikam alan tek tüfek” filmlerini izlerken görünmez bölgelerimizde bazı hislerimiz tatmin oluyor. Öyleyse bırakalım tatmin olsun. Ama elimize silahı alıp sokağa dökülmeyelim değil mi? Fakat yine de içimdeki doğrucu insan dürtüklüyor; eğer film doğru olanın bu kişisel intikam olduğunu söylüyorsa orada bir sorun vardır elbette.

    Amaaan, bu konu beni aşıyor 🙂

  8. Hakan,
    Senin bir yakınını biri öldürürse ya da ona tecavüz ederse ya da başkaca benzer bir zarar verirse ve bu kişi DEVLET tarafından AF edilirse, o zaman gel gene konuşalım canım seninle bu konuyu silbaştan…

  9. Ergün’ü anlayabiliyorum aslında. Bu nedenle iyi oyuncu-kötü oyunucu standardizasyonunu evrenselleştiremeyiz. Ama şunu yapabiliriz: Adrenalin saçan kaslı ve iş bitirici “erkek”ler, “erkek” filmlerinde oynayagelmişlerdir. Bronson ve Eastwood dışında Stallone, Segal, Norris, Bruce Lee, Dudikoff, Jackie Chan, Van Damme, Terminatör’ün Kaliforniya Valisi ve daha düzinelercesi “iyi oyuncu” değildir. Perdede hareket eden figürlerdir. Bunu neye dayanarak söylüyorsun, sen kriter mühendisi misin, derseniz, size yanıtım şudur: Evet, ben de her sistemi eleştiren, kapitalizmi hicveden, ataerkilliği ve faşizmi yere batıran herkes gibi bir kriter mühendisiyim. Ben sadece kriter mühendisiyim; ama Bronson ve Eastwood, Amerikan sağcı, gerici, faşizan, ataerkil dayatmalarını perdede dünya halklarına sunan “erkek oyuncu”lardır. Propagandanın bir parçasıdırlar. Bunların karşısında, bu dayatma kültürünün karşısında, kusura bakmayın ama kalkıp da oyunculuk görecelidir, sinema ve eğlence aynı şeydir, diyemem.

    Leone’nin, filmlerinde, Bronson’ı ya da Eastwood’u oynatması iyi oyuncu oldukları anlamına gelmiyor bence. Biz de bu konuda söz hakkı sahibiyiz. Godard’ın bazı filmlerinde sadece repliklerini okuyan gençler vardır ama filmleri harika ötesidir. Dolayısıyla bir filmi iyi yapan unsur oyuncu değildir sadece; filmin bütünüdür. Leone’nin westernleri gerçekten iyidir ama onların sanat eseri olmasındaki unsur Bronson veya Eastwood değildir. Filmleri yargılarken iyi oyuncu-kötü oyuncu tarzında etiketlemeler şu popüler sinema dergilerindeki toy delikanlılardan kalma bir alışkanlık. Bu vizyonun sinemaseverleri etkilemiş olması üzücü. Filmleri iktidar, sistem, din ve ideoloji açısından yıllardır okuyorum, okumaya çalışıyorum. Hiçbir yazımda, eleştirimde “iyi oyuncu-kötü oyuncu” nicelik sıfatlarını bulamazsınız. Yukarıdaki yazıda olduğu gibi bu mevzuya çok çok az değinmişimdir. Zaten bu yazıda Bronson’a veya Eatswood’a kötü oyuncu demedim. Kas gösterisi ve adrenalin saçan ideolojik figürler olduklarını düşünüyorum. Buna ne idüğü belirsiz (yanlış anlaşılmasın, oyuncu mu, erkek güzeli mi, manken mi, reklam oyuncusu mu, o açıdan söylüyorum) İmarzalioğlu da dahildir.

    Elbette burada Laurence Olivier, John Gielgud, Orson Welles, Charlie Chaplin, Buster Keaton, Marcello Mastroianni, Humphrey Bogart gibi oyuncu ötesi oyunculardan söz açıp, iyi oyuncu-kötü oyuncu düzleminde mukayese yapmak, anlamsızdır ve konuyla da doğrudan ilintili değildir. Nihayetinde bu yazının tematiği kapitalizme ve faşizme içkin gösteri dünyasını, suç psikopatolojisini irdelemek.

    Şiddeti olumlamak, kapitalist iktidarları da kısa yoldan olumlamak demektir. Bunu da daha sonra başka yazılarımda ele alacağım.

    Yazıyı okuyan ve “düşünen” herkese teşekkür ediyorum…

  10. Tek itirazım var;

    Ennio Morricone’siz bir Dolar Üçlemesi nasıl düşünemiyorsak, Clint Eastwood’suz da bir Dolar Üçlemesi düşünemiyoruz. Kaba şiddeti yorumlayan bir aktör Clint, tamam, kabul ama en azından Bronson’a göre kendini geliştirmiş bir oyuncu.

    Bu arada bahsettiğimiz oyuncular olmasaydı, onların yerine Kirli Harry’de, Death Wish’de silahını çekmeye devam edecek bir sürü aktör olacaktı. Yani sorun, Hollywood’un sorunu, tek tek oyuncuların değil. Bu oyuncuların sürekli aynı rollere çıkması durumu ciddileştiriyor biraz da. Benzer rollere sıkışıp kalmışlar. Belki bu açıdan oyunculukları eleştirilebilir. Bu yönden iştirak ediyorum zaten sana.

    Bence de iyi oyuncu ve kötü oyuncu ayrımı yapabiliriz. Mesela Türk televizyonlarındaki dizilerde bol bol kötü oyuncu var. B movie’lerde tonla kötü oyuncu var. İtalyan seks komedilerinde ve Türk işi taklitlerinde, pornolarda yığınla salak var. Var oğlu var.

  11. Yazının amacı ne olursa olsun kişisel görüşleri “tabu” şeklinde sunmak bence yanlış.Eleştirirken / yorumlarken okuyuculara sunulan cümlelerin “kesin ve tartışılamaz” yargılar olduğunu hissettirmeniz “eleştirinin” ve “sanatın ruhuna” bence aykırı; sonuçta sanat denen şey “kesin” olmayan durumlarla yaşar.

    Keza C.Bronson,C.Eastwood ve K.İmirzalıoğlu konusunda siz ne derseniz deyin. Kenan’ı diğer ikisine göre genç olduğu için bir kenara koyarsak eğer bu adamlar iyi oyuncular olmasaydı ve yaptıkları iş “bayağı” olsaydı filmlerinin üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen ne siz yorumluyor ne de biz sizi yorumluyor olurduk.

    Zaten yazını ilginç kılan en önemli unsurlar “asalak ve gerikafalı,faşist” diye nitelediğiniz bu oyuncular,roller,filmler…

    Not: Herkesin keşke filmler şöyle çekilse ,oynayanlar hep şöyle oynasa,filmlerin konusu/amacı şöyle olsa diye favorileri var. Ama bu işin içinde olanları istediklerimizi yapmıyor diye küçümseyip kalıplara sığdırmak sanatın ve sinemanın bence ruhuna aykırı.

  12. Yeni bir şey ekleyeceğimi sanmıyorum bu konuyla ilgili olarak… Bir tür “kısırdöngü”ye saplandık kaldık…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort