Ahmet Şık ve “Faşizmin Ordusu”

1 Nisan 2011 Yazan:  
Kategori: Dergi & Fanzin, Edebiyat, Sanat

Bağımsız mizah ve karikatür dergisi Leman, 1010. sayısında, Gazeteci Ahmet Şık’ın toplatılan “İmamın Ordusu” kitabı dolayımında Türkiye’deki gerici bünyenin prototipini kapağına taşıyarak polis devleti ve faşizmden bir enstantaneyi de görselleştirmiş oldu…

Geri kafalı AKP iktidarı, topu yargıya atsa da, hiçbir ülkede iktidarın haberi olmadan kuşun dahi uçmayacağını Mısır’daki sağır sultan bile biliyor. Bebeler bile biliyor.  Öğrencileri coplayan polisler bile biliyor. Satılmış bürokratlar da…

Fakat “cihana bedel” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her zamanki gibi hiçbir şey umurunda olmadığı için,  daha iyisi, balık hafızalı oldukları için bu hazin meselenin nihai anlamı da geniş kitlelerce önemsenmemiş görünüyor. Düşünce özgürlüğü nedir, kim özgürdür, gazetecilik hangi koşullarda yapılır gibi hayati sorular yine arada kaynamış durumda…

Basın erbabı ve medya çalışanları ise, gazetedeki köşelerini yalakalığa ayıran entel-dantel liboşlar ise (örnek: Mehmet Barlas) büyük ölçüde kafalarını kuma sokmuş durumda. Kendilerine dokunmayan yılan bin yaşasın havalarında çoğu. Kendileri tutuklanana dek farkında olmayacaklar anlaşılan… Kendi karıları ve çocukları cezaevi kapılarında değiller ya, ne önemi var efenim bunların. Hiç ama!…

Nedim Şener, Ahmet Şık… Veya Uğur Mumcu. Ya da Hrant Dink. Ve dahi Turan Dursun. Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Memeç, Abdi İpekçi… Sahi bu isimler cidden ama cidden medyanın umurunda olmuş muydu? Sadece ölüm yıldönümlerinde haber yapmak anlamlı mı?

Gazetecilik, Karl Marx’ın, taaa 19. yüzyılda işaret ettiği gibi kendi özgürlüğünü baltalayan bir kurum olagelmemiş midir?

Faşizmi dolaylı yoldan evetleyen ama kusana kadar demokrasi diye bağıran AKP’li milletvekillerine, basın-yayın çalışanlarına,  medya patronlarına “bir gün”, hiç ummadığınız bir anda yatağınızdan uyandırılıp bilgisayarınıza el koyulacağı günü beklemelerini öneriyorum.

Bekleyin, görün…

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Kirli Harry’den Ejder Kapanı’na: Şiddet Toplumu & Silahlara Övgü

Uğur Yücel’in Ejder Kapanı (2010) adlı çalışması, Hollywoodtecimsel sinemasının soluk bir kopyası görünümünde. Whodunit (Katil kim?) mottosu üzerine kurgulanan öykü, seri katilin izini süren polislerin İstanbul sokaklarındaki araştırması, “yukarılardan” baskı gören emniyet personeli, travmatik suçlu psikopatolojisi ve her şeyden önemlisi, devlet affının etiği üzerine bir öyküdür, denebilir. Seri katil imajı ise yöntemlerini bir başına hâlleden emniyet personeli açısından çözümlenmeye çalışılıyor. BülentEcevit başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinin çıkardığı ve yazılı ve elektronik medyada “Rahşan Ecevit Affı” olarak anılagelen tutuklu affının akabinde, adalet mekanizmasına olan güvensizliği yüzünden intikamcılığa soyunan Ensar (Nejat İşler) ve yine aynı ölçüde travmatik, işini MichaelWinner’ın Death Wish’indeki (1974, Öldürme Arzusu) Charles Bronson veya Don Siegel’in Dirty Harry’sindeki (1971, Kirli Harry) Clint Eastwood, veyahut Harry Brown’daki (2009) Michael Caine gibi kendi yöntemleri ile hâlleden bir emniyet personeli olan AkrepCelal (Kenan İmirzalioğlu) tiplemeleri temel olarak adalet sistemine güvensizliği ifade eden tiplemelerdir. Ama kuşkusuz her sıradan vatandaş ya da demokratik eğilimleri olan biri adalete karşı kuşku geliştirebilir. Liberal yasalara karşı bir güvensizlik geliştirebilir. Hükümetin tutum ve politikalarına karşı inançsızlık besleyebilir. Ama iş bu denli basit değil. Adını andığımız filmlerde adalete karşı salt bir güvensizlik söz konusu değildir. Öncelikle emniyet teşkilatına dönük bir inançsızlık mevcuttur. Polis gücü vatandaşı koruyamamaktadır. Suçlular adalete teslim edilememektedir. Ve noktayı koyan şu durum: Tecavüzcüler, çocuk katilleri, karısını boğazlayanlar ele geçirilip yargıç önüne konulsalar bile bu kez hükümetlerin çıkardıkları af yasalarıyla serbest kalabilmektedirler. Ya da delil yetersizliklerinden, emniyet teşkilatının saçma sapan uygulamaları ve acemiliklerinden dolayı ellerini kollarını sallayıp rahatça gezebilmektedirler.. İşte Ensar veya Akrep Celal’i tetikleyen motivasyon aşağı yukarı budur. Death Wish, Dirty Harry, Harry Brown ve Ejder Kapanı filmleri tematik olarak farklı meselelere odaklanmış olsalar dahi, özünde değişik karakterleri inceleme fırsatı bulsalar dahi, farklı ülkeleri anlatsalar dahi (Death Wish ve Dirty Harry Amerika’yı, Harry Brown İngiltere’yi, Ejder Kapanı ise elbette Türkiye’yi, İstanbul’u masaya yatırıyor.) temel bir düzlemde kesişiyorlar. Şu: İşini aksatan ve suçluları ele geçiremeyen güvenlik güçleri varoldukça; yargı mekanizması doğru düzgün işlemedikçe her birey intikamını bireysel olarak alabilmelidir. “Kısasa kısas” yasaları… “Göze göz, dişe diş” hâlet-i ruhiyesi… Orman kanunları da denebilir buna.

Death Wish’de geçen şu diyaloga bakınız:

Daha çok polise ihtiyaç var.

O zaman vergi ödeyen kalmaz.

Toplumun düzeni ve güvenliğini düşünürken bile sermayeyi (kapital) olumlayan bir kalın kafalılık…

Kore Savaşı’nda “özel tim” olarak görev yapmış olan Charles Bronson, neredeyse polis devletinin prensiplerini benimseyecekmiş izlenimini verir. Hatta bununla da yetinmez. Yavaş yavaş profesyonelleşir ve soğukkanlı bir katile dönüşür. Filmdeki western filmi çekimi, sorunlarını bireysel olarak çözen “vahşi batı”nın kanlı figürlerini gözlemlememizi sağlar. Bronson, artık gizemli bir katildir; “vahşi batı”daki efsanevi öncelleri gibi… Belkide bu, Amerika’nın eskiye dönük bir özlemidir, bilinmez. Hollywoodvari bir nostaljik numaradır ya da… John Ford’un western mirasının bir kısmı da herhâlde bu nostaljik noktada aranmalıdır.

Ama elbette ileri kapitalist (post-kapitalist) bir Amerika’dan bahsediyoruz. 70’ler Amerika’sı. Gökdelenlerin bulutlarla öpüştüğü bir Amerika. Fakat bu Amerika kusurlu bir ülkedir Death Wish’de. Daha çok polise ihtiyaç vardır. Emniyet güçleri yeterince iyi çalışmamaktadır. Suçlular kol gezmektedir. Soyguncular, tecevüzcüler, katiller… Post-endüstriyel evredeki Amerika ve onun üstyapısal tamamlayıcısı neo-liberalizm, yeni bir kavram yaratmıştır: Vigilantism(Kanuni yetkisi olmadan kendi fikrine göre zorla düzen sağlamaya çalışma.) Şiddet, gösteri ve tüketim toplumuna dönüşen Amerika’da garip şeyler yaşanmaktadır.

Onlar ne biliyor musun? Polis kayıtlarında birer istatistik. Annem, Carol ve daha binlercesi. Bu olayların önüne geçmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Carol’ın kocası –Bronson’ın damadı– noktayı bu şekilde koyacaktır. Vigilantism de yasallaşacaktır böylelikle.

1. Görsel: Clint Eastwood (Kirli Harry)

2. Görsel: Charles Bronson (Death Wish)

3. Görsel: Kenan İmirzalioğlu (Ejder Kapanı)

Ve yorumum: Silahı tutan el değişse de “kalın kafalılık” değişmiyor… Bir de şu: Bu üç adam da beyaz perdedeki çam yarmaları olarak sâfi kastan ibarettirler. “Gerçek” oyunculukla, sözümona sanatla manatla ciddi bir alakaları yoktur… (Kimse kızmasın bana…)

Liberal polis güçlerine olan güvensizlik, yani sisteme karşı geliştirilen temel güvensizlik, geleceğe dair umutsuzluk; sokakları pisliklerden temizleyen katil-bireyler yaratmaktadır. Bronson’ın basında ve kamu nezdinde yüceltilmesi, akla hiç kuşkusuz Martin Scorsese’nin Taxi Driver’ını (1976, Taksi Şoförü) getiriyor. Travis Bickle (Robert de Niro) ile Charles Bronson benzer motivasyonlara sahiptir. Yaratılan kahraman mitosu gelenekçi, sağcı ve muhafazakârdır. Death Wish’de savcıların, kamuoyu nezdinde reaksiyon yaratacağını bildiklerinden, Bronson’ın yakalanmamasını istemeleri ve emri altındaki polis şefine onu serbest bırakmasını emretmeleri kayda değer bir parametredir. “Liberalizmin çöküşü” aşağı yukarı budur. Sistem, kendi pisliklerini bu şekilde temizlemektedir. Faşizme giden yol da buradan geçmektedir bir bakıma. Şiddeti özendiren, yücelten, ölçüsüz ve az çok gerikafalı bir film ise de, “uyarı” adı altında kendi yöntemlerini / önerilerini açıklar Death Wish. Bu, faşistçe bir öneridir; ama topun atıldığı kurumlar liberal kurumlardır kuşkusuz. Bunu Death Wish’le birlikte Dirty Harry’nin de omuzladığını görüyoruz. Her iki filmin de en mantıklı yaklaşımları gene budur. Yani liberal yasaların yetersizliği meselesi. Gerekçeleri kabullenebilir olsa da, polis devleti yaklaşımları ve otoriteryan yönleri yöntemlerini geçersiz kılmaktadır.

Polis bizi koruyamıyorsa, belkide kendi kendimizi korumalıyız.

der savaş gazisi Bronson. Durum ve yaklaşım biçimi apaçık ortadadır…

Öyleyse sormalı: Death Wish ve Dirty Harry gibi filmlerin neden tonla devam filmleri yapıldı? Bunun yanıtı senindir sevgili okuyucu…

Bu bağlamda Ejder Kapanı’ndaki seri katil imajı, Amerikan sinemasındaki ortajen sinemasal kodlarda rastlandığı üzere travmatik bir kişilik olarak çizilmiştir. Kızkardeşinin intikamını almak isteyen ve Ecevit affının ardından serbest bırakılmış eski mahkûmları sadistik işkenceler tezgahından geçiren Akrep, emniyet teşkilatını ve mesai arkadaşı Çerkez Abbas’ı (Uğur Yücel) ve sevgilisi Ezo’yu da (Berrak Tüzünataç) kullanmaktan çekinmeyecektir…

Sonuç olarak; bütünüyle gerici bir yapıya sahip bir filmdir önümüzdeki. Öykü iskeleti Hollywood örneklerinin birebir kopyası gibidir. Türkiye koşullarına içkin özgül (spesifik), sorunları daha derinlemesine kavrayan ve daha ayağı yere basan bir senaryo ile çok daha yetkin bir polisiye çekilebilirdi elbette. Film ekibinin neden bunu denemediğini sorabiliriz değil mi? Evet, evet sorabiliriz…

Ya Akrep? Daha asalak ve gerikafalı öncelleri var bu adamın. Harry (muhafazakâr ve eli silahlı ClintEastwood) mesela; 5 filmlik seride magnumuyla “küçük vatandaş”ın alnının orta yerinden mıhlayan… Yetmedi mi? Bir Charles Bronson var ki alimallah yanına yaklaşmak bile istemezsiniz! Hani adı geçtiğinde tahtaya vurduğunuz tahta kafalılardan!…

Hakan Bilge

Ayrıca şu sitede yayımlandı. 

www.sanatlog.com