Bağımsız Sinemacı: Abel Ferrara

Amerikan bağımsız sinemasının ilginç isimlerinden biri olan Abel Ferrara ülkemizde fazla tanınan bir yönetmen değil. -Bildiğimiz kadarıyla sadece tek bir filminin DVD’si piyasaya sürüldü- Değişik türlerde filmler çevirmiş olan Abel Ferrara’nın filmlerinin ortak özelliği hemen hepsinin çok rahatsız edici olması, büyük bir sıkıntı ve kasvet duygusu içermesidir. İtalyan asıllı sinemacı filmlerinde Amerikan toplumunun kaygılarını, endişelerini ve kabuslarını dile getirmiştir. Ve diğer bir büyük sinemacı Martin Scorsese kadar derinlikli olmasa da bazı filmlerinde içinde yaşadığı ülkenin arka sokaklarının, kenar mahallelerinin sefaletini, çürümüşlüğünü, yozlaşmışlığını ve kokuşmuşluğunu bir yumruk gibi yüzümüze çarpan sertlikte ve acımasızlıkla anlatır. Onun filmleri o kadar karamsar ve tedirgin edicidir ki; kimi seyirciler bu filmlere katlanamayabilir ve izleyemeyebilirler. Bu yüzden Abel Ferrara filmleri her seyirciye göre değildir. Bu filmleri izleyebilmeniz için sağlam sinirlere sahip olmanız ve dayanıklı olmanız gerekir.

1979′da ilk filmini çeker. The Driller Killer (Matkap Katili) adlı gore korku filminin başrolünde kendisi oynamaktadır. Son derece vahşi ve kanlı sahneler içeren bu istismar filminin ardından esas ününü ve ilk çıkışını 1981′deki Angel of Vengeance (Ms .45 - İntikam Meleği) adlı filmle yapar. Tecavüze uğrayan genç bir kızın erkeklerden öç almasını içeren bu film de bir korku filmidir. -Bu film bazı meraklıları için kült film statüsüne erişmiştir- Daha sonra birkaç TV filmi ve 80′li yılların ünlü polisiye dizisi Miami Vice’ın birkaç bölümünü yönetir. Bunların ardından başrolünde Peter Weller’in olduğu (Robocop’daki robot polisi oynayan aktör) Cat Chaser (1989) isimli bir kara film çeker (Ne yazık ki bu film hakkında bilgim yok). Başrollerinde Christopher Walken ve Wesley Snipes’ın oynadığı King of New York’un (1990, New York Kralı) ardından başrolünde Harvey Keitel’in oynadığı Bad Lieutenant’ı (1992, Haşin Polis) yönetir. Bu film Ferrara’nın en iyi filmidir ve çoğu kişi tarafından en önemli filmi olarak kabul edilir. Ancak bu film son derece itici ve sert sahneler içerir; o yüzden pek çok yerde -ülkemiz dahil- sansüre takılır (Show TV on sene kadar önce bu filmi kuşa çevirerek bir kaç kez yayınlamıştı.).

1993 yılında, başrollerini Harvey Keitel ve Madonna’nın paylaştığı Dangerous Game’i (Tehlikeli Oyun) çeker Ferrara ama film fazla ses getirmez. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan Body Snatchers (Vücut Parçalayıcılar) adlı filmi yönetir. Bu film Don Siegel’in 1950 tarihli ünlü bilim kurgu-korku filmininüçüncü ve çok başarılı bir yeniden çevrimidir. -Bu film kendi türünde zirvededir-

1995 yılında en kasvetli ve rahatsız edici filmi olan The Addiction (Tutku) isimli siyah beyaz, tüyleri diken diken eden vampir filmini çeker.

the addiction

Sonraları bizde en bilinen filmleri olan, başrollerinde yine Christopher Walken ve Isabella Rosselini’nin olduğu The Funeral (1996, Cenaze Töreni) adlı mafya filmi ve uyuşturucu bağımlılığı ve şizofreni hakkındaki, başrollerinde Dennis Hopper, Beatrice Dalle ve ünlü manken Claudia Schiffer’ın  oynadığı Blackout (1997, Karartma) filmleri gelir.

the funeral

1998′de şizoid bilim kurgu filmi New Rose Hotel (başrollerde Willem Dafoe, Asia Argento ve Christopher Walken) ve 2000′lerde ‘R Xmas (2001), başrolünde Juliette Binoche’un oynadığı Mary (2005, Meryem) adlı mistik fantastik film (bu film üç sene önce İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti) ve son olarak geçen yıl yine İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Go Go Tales (Striptiz Hikayeleri) -ki bu film kişisel görüşüme göre yönetmenin en başarısız ve niteliksiz filmidir; sıradan bir kara mizahtır- adlı filmleri çeken Abel Ferrara’nın filmografisi her bünyeye göre değil, görüldüğü gibi. Ancak içinde yaşadığımız dünyanın ne denli zalim ve acımasız olduğunu büyük bir sinemasal ustalıkla izlemek, düşünmek ve hayata daha farklı gözlerle -yenilenmiş, farklılaşmış insan olarak- bakmak istiyorsanız ve sinema sizin için sadece bir eğlence aracı değilse ne yapıp edin bu usta sinema adamının filmleriyle tanışın. Dünyaya bakış açınızın değiştiğini göreceksiniz.

(Not: Abel Ferrara filmlerinin çoğunun senaryosunu Nicholas St. John isimli şahıs yazmıştır. Bu şahıs kimi kaynaklara göre Ferrara’nın en yakın arkadaşı, kimi kaynaklara göre ise yönetmenin kendisidir.

Ayrıca bu önemli bağımsız yönetmenin Mary dışındaki filmlerini de yasal olarak DVD raflarında görmeyi diliyoruz.)

Yazan: Ömer Ziya Özkam

John Carpenter Filmleri

Amerikalı yönetmen John Carpenter fantastik sinemanın en önemli isimlerinden biridir. Sinemaya başlamadan evvel rock müzikle ilgilenen ve bir rock müzik şarkıcısı olmak isteyen Carpenter gerçi bu dileğini —bildiğimiz kadarıyla— gerçekleştirememiş ama pek çok filminin müziğini kendisi besteleyerek içindeki müzisyenlik yeteneğini kısmen hayata geçirebilmişdir. Carpenter’ın her filmi aynı düzeyde değildir ama —kendi türünde çok kaliteli ve önemli filmleri de vardır; çok niteliksiz ve değersiz filmleri de— kendi alanında zirvedeki birkaç sinemacıdandır. Carpenter’ın çoğu filminde son derece karanlık, kasvetli ve iç boğucu bir atmosfer egemendir. Hemen tüm filmleri varolan kurulu düzene —özellikle tüketim toplumuna— yönelik bir başkaldırı niteliğindedir. Carpenter kendi ülkesindeki —Amerikada’ki— ve genel olarak tüm dünyadaki, kendisini rahatsız eden, değişmesini istediği yerleşik kalıpları dolaylı da olsa filmlerinde —korku ve bilimkurgu filmlerinde— sergiler. Onun kimi filmleri içinde yaşadığımız dünyanın ne denli korkutucu ve tekinsiz bir yer olduğunu —hatta belki de bir cehennem olduğunu— bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Ve Carpenter’ın filmlerine esas korkutucu nitelik kazandıran da bu durumdur.

Üniversite yıllarında çektiği birkaç kısa filmden sonra 1974 yılında Dark Star (Karanlık Yıldız) isimli ilk uzun filmini çeker. Bu film kişisel görüşüme göre sinema tarihinin en önemli ve karamsar bilimkurgu filmlerinden biridir. —Bizim ülkemizde pek bilinmez bu film— Geçmiş yıllarda okuduğum bir yazı, Samuel Beckett’in dünyaca ünlü Godot’yu Beklerken adlı tiyatro oyunu ile bu film arasında parallelikler kurmuştu.

1976′da çektiği ikinci filmi Assault on Precinct 13 (13. Karakola Saldırı), kimilerine göre Carpenter’ın en iyi filmi sayılır. Carpenter’ın, hayranlığını sıklıkla belirttiği Amerikan western sinemasına —özellikle Howard Hawks’ın westerlerine; Rio Bravo vb.— pek çok göndermeler içeren bu filmden sonra yönetmenin dünyaca tanınmasını sağlayan 1978 yapımı korku filmi Halloween (Cadılar Bayramı) gelir. Bugün korku sinemasının en önemli klasik ve kült filmlerinden biri olarak kabul edilen bu film; tüyler ürperten müziği —Carpenter’ın kendi bestesi—, çok başarılı atmosfer yaratımı, ustalıklı görüntü ve kurgu çalışmasıyla korku sinemasının zirvelerindedir. Halloween’ın büyük başarısının ardından pek çok devam filmi çekilmiş ancak ikinci ve üçüncüsü hariç diğerleri sinemasal açıdan başarılı olamamıştır. —İkincisinin senaryo ortağı ve yapımcısı; üçüncüsünün ise sadece film müziği bestecisi ve yapımcılarından biri olarak Carpenter’ın imzasına rastlarız. Üçüncü bölümden sonra çekilen Halloween’ların yönetmenle hiçbir ilişkisi yoktur—

1979 yapımı The Fog (Sis) yine gerek atmosfer yaratımı ve gerekse de görüntü yönetimi açısından çok önemli bir korku filmidir. —Bu film kişisel görüşüme göre Carpenter’ın en iyi filmidir— The Fog’un birkaç yıl önce bir başka yönetmen (Rupert Wainwright) tarafından bir remake’i (yeniden çevrimi) çekildi (2005).

1981 yapımı Escape from New York (New York’tan Kaçış) John Carpenter’ın ilk yüksek bütçeli filmidir. Geleceğin Amerikasına karamsar bir bakış getiren bu önemli ve artık klasikleşmiş bilimkurgu filmi, yönetmenin yerini artık iyice sağlamlaştırır.

1982 yapımı The Thing (Şey) ise gösterime girdiğinde gerek seyirciler, gerekse eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmasına karşın sonraki yıllarda değeri anlaşılan ve son derece iç karartıcı ve tedirgin edici bir korku filmi klasiğidir. —The Thing aynı zamanda yönetmenin Kıyamet Üçlemesi olarak adlandırılan filmlerinin ilk ayağıdır—

Sonraki iki filmi Christine (1983) ve Big Trouble in Little China (1986, Küçük Çin’de Büyük Bela) yönetmenin filmografisindeki başarısız filmlerdendir.

1984 yapımı Starman (Yıldız Adam) filmi ise kanımca değeri anlaşılamamış naif bir bilimkurgusal aşk filmidir. —Bu film de ülkemizde pek bilinmez—

1987 yapımı Prince of Darkness (Karanlıklar Prensi) yine değeri pek anlaşılamamış, oysaki düşünsel yönden çok gelişmiş —hatta belki de tüm Carpenter filmleri arasında en gelişmişi— ve son derece huzursuz edici, tüyler ürpertici bir korku filmidir. Yine kişisel görüşüme göre bu film ilerici ve sol nitelikler taşıyan bir korku filmidir. —Prince of Darkness, Kıyamet Üçlemesi’nin ikinci ayağıdır—

1988 yapımı They Live (Yaşıyorlar) yine ilerici özellikler taşıyan karamsar ve dar bütçeli bir bilimkurgudur. Sonraki filmi Memoirs of an Invisible Man (1992, Görünmeyen Adamın Maceraları), yönetmenin son anda çevirmek zorunda kaldığı en başarısız ve en az kişisel özellikler taşıyan filmidir.

In the Mouth of Madness (1994, Çılgınlığın Ötesinde) yönetmenin klasik korku yazarı H.P.Lovecraft’dan esinlenerek çektiği ve ne yazık ki yine değeri anlaşılamayan karanlık ve çok başarılı bir korku filmidir (Bu film de Kıyamet Üçlemesi’nin üçüncü ayağıdır).

1995 yılında gösterime giren Village of the Damned (Lanetliler Kasabası), 1960 yapımı eski bir Amerikan korku filminin (yönetmeni Wolf Rilla) çok başarılı bir yeniden çevrimidir. —Bu filmin de değeri pek bilinmemiştir—

1996’da çektiği Escape from L.A (Los Angeles’tan Kaçış) pek önemli olmasa da belirli açılardan ilginç ve nitelikli bir bilimkurgu—macera filmidir.

Carpenter’ın son filmleri Vampires (1998, Vampirler) ve Ghosts of Mars (2001, Mars’taki Hayaletler) ise son derece kalitesiz ve sıradan piyasa filmleridir. —Carpenter son zamanlarda büyük bir düşüş yaşamış ve son derece sığ ve basit filmler çekmiştir. —Umarız büyük usta eski şatafatlı günlerine dönüş yapabilir—

Görüldüğü gibi John Carpenter filmografisi inişli çıkışlı bir süreç izlemiştir. Her filmi değil ama kimi filmleri son derece kayda değer ve kaliteli. Filmlerinin pek çoğunun DVD’si ülkemizde de yasal olarak piyasaya sürülmüş bu fantastik sinema ustasının önemli filmlerini ne yapıp edin izleyin. Fantastik sinemaya yepyeni bir soluk getirmiş usta bir sinemacıyla tanışacaksınız…

Yazan: Ömer Ziya Özkam

Grimm Masalları

Geçenlerde “Changeling” adında bir film gösterime girmişti. Bazen şizofrenik oluyorum, assosiasyon bozukluğu neticesinde düşünce akışması gerçekleşiyor. Önce filmi ünlü korku klasiği “The Changeling”in yeniden uyarlaması zannettim fakat Clint Eastwood’un bu filmi, zannettiğim filmin aksine gerçekten “bebek değiştirilmesini” anlatıyor. Bir kadın oğlunu kaybediyor ve kısa bir sürede buluyor. Fakat eve gelen oğlunun gerçekten kendisinin olmadığını hissediyor. Aslında amacım bu filmden bahsetmek hiç değil, ben asıl bu mitin kaynağı olan Grimm masallarına ve Avrupa folklörüne değinmek istiyorum.

Halk, hangi zamanda olursa olsun kendi canavarlarını yaratıyor. Gelenek ve göreneklerine sahip çıkma, kendilerinden sonrakilere adap usül bırakma yolunda, çeşitli masallar uyduruyor. Ortaçağ Avrupası’nın karanlık zamanında, bir tür oto-kontrol oluşturma amacıyla yaratılan bu canavar, öcü ve bilumum cadılar, hem çocukların kâbusu hem de eğlencesi oluyor. İşin garip tarafı, tüm anlatılanların altında bir nebze gerçek payının da yatması. Buraya neden geldik? Çünkü “Changeling” (hadi artık şuna değiştirilmiş çocuk diyelim) bu dönemlerden kalmış, Grimm kardeşler tarafından halkın ağzından derlenmiş bir mit.

Jacob ve Wilhelm Grimm, 1800’lü yıllarda, Alman halk öyküleri ve masallarını derleyip yazılı edebiyat haline getiren iki kardeş, aslında akademisyen ve dilbilimciler. Şu an her yerde rastladığımız masalların çoğunu bu kardeşlere borçluyuz. Efsaneler o kadar derin ve dallı budaklı ki, kitaba aktarırken biraz kırpıyorlar. “Değiştirilmiş çocuk” da bu efsanelerden biri. Avrupa’da halk, bebeklerini kaybetmekten çok korkuyor. Ellerinde olmayan nedenlerle kaybedilen, ölen bebekler olabildiğinden, akıllarınca buna bir açıklama getiriyorlar. Mesela bir şekilde ölen veya kaybolan bir çocuğun hayali yaratıklarca kaçırıldığını düşünüyorlar. Bu bazen bir Pixie oluyor ya da Elf. Biz bu yaratıkları modern edebiyatın yansıttığı şekilde yani hoş sevimli şeyler olarak biliyoruz. Mesela Peter Pan’ın Tinkerbell’i ve Disney’in fragman maskotu, küçük kızıl saçlı peri, işte bu çocuk kaçıran Pixie’nin ta kendisi oysa. Hele Yüzüklerin Efendisi’ndeki karizmatik Elflerin aslında hayli haylaz cinler olduğunu bilmek hayallerimizi yıkabilir. Ama doğrusu bu ve Elfler gösterildiği kadar da güzel yaratıklar değil, özellikle erkekleri. Avrupa’nın karanlık çağlarında anneler bu yaratıklardan çektiklerini hiçbir mahlûktan çekmemiş. Şimdiki aklımızla bebeklerin başına gelenlere belki cevap verebilirdik. Mesela bir anne bebeğinin değiştirildiği fikrine, çocuğun karakterinin değişmesi, daha çok ağlaması, daha yaramaz olması nedeniyle kapılıyor. Belki de bu çocukta metabolik bir sorun vardı, bazı sendromlarda tiz sesli ve rahatsız edici ağlamalar ve geri zekâlılık vardır. Anne, durmadan ağlayan çocuğu nedeniyle çıldırmanın eşiğine geliyor ve muhtemelen tedavi edilmediği için ölen çocuğunun aslında bir yaratık bebeği olduğunu zannediyor olabilir. Zamanımızda bile “ani bebek ölümü” diye bir olgu varken, eski zamanlarda bunca cehaletin içinde, pembe yanaklı bebeklerinin ölüsünü bulan aileler, kuruntu eseri yaratıklar uydurmakta haklı olabilirler.

Sonuçta, aileler çocuklarını yitirmekten korkuyorlar. Dış dünyada kendilerinin bile isim veremedikleri birçok tehdit var ve bunları akla uygun hale getirerek çocuklarına aktarıyorlar. Ki çocukları değiştirilmesin, kaçırılmasın, öldürülmesin ve derisinin altındaki yağdan uçma iksiri yapılmasın! Evet, hayal gücü sınır tanımıyor. Halk edebiyatının revaçta karakteri cadılar, çocukları kaçırıp yağlarından yaptıkları iksirle uçuyorlar ve geceleri Sabbath’a gitmek için yararlanıyorlar. Yalnız kaçırılan çocuğun vaftiz olmaması gerekiyor (bakın burada din de işin içine girdi). Hemen bir filmden örnek veriyoruz: Warlock filminde Julian Sands’in canlandırdığı şeytan, salıncakta sallanan yalnız bir çocuğun yanına yaklaşıyor. Çocuğun vaftiz edilmediğini öğrenince yüzünde bir gülümseme oluşuyor. Bir sonraki sahnede, bir kamp ateşi üzerinde, küçük bir teneke kap içerisinde yoğun bir sıvıyı karıştırdığını görüyoruz!

Peki, Grimm kardeşler ne yapıyor; işte bu verileri alıp düzenli bir hale getiriyorlar. Çocuğun bir yaratık tarafından kaçırılıp yerine kendi yavrusunu koymasını engellemek için “koca karı tavsiyesi” diyeceğimiz bazı şartları sıralıyorlar. Mesela yeni doğmuş bir çocuğun asla yalnız bırakılmamasını, eğer bırakılacaksa yanında bir anahtar bırakılmasını öneriyorlar. Bu anahtar, şeytanları bebekten uzak tutacaktır. Doğumdan sonraki ilk altı hafta, çocukların kaçırılmaya karşı en korunmasız olduğu zamanlar. Bu dönemde annenin uyuması bile yasak, hadi uyudu diyelim, mutlaka beşiğin yanına kocasının bir kıyafetini asmak zorunda… Bunun gibi folklorik ansiklopedik bilgileri ve çok iyi bildiğimiz masalları “Kinder- und Hausmärchen” – Çocuk ve Ev Yaşamı Öyküleri adı altında topluyorlar. Tanımlamalarına göre; bir şeytan eğer beşiğinden gerçek bebeği çalarak yerine kendininkilerden birini koyuyorsa, bu yeni çocuğa Changeling adı verilir. Bir Changeling en fazla yedi yaşına kadar yaşar, 18–19 yaşına kadar yaşayanları da görülmüştür (Genetik metabolik hastalık tanısı kuvvetleniyor). Changeling mitine sadece Germenlerde değil, Avrupa’nın birçok bölgesinde rastlandığının altını ayrıca çiziyorum.

Hemen bu esnada bir kitaba değinmek istiyorum, son zamanlarda moda olan “tarihi bilgilerle zenginleştirdiğim ve heyecanlı polisiye gerilimimi bu temele oturttuğum kitabım çok satsın” formülünü başarıyla uygulayan bu kitabın adı: Brother Grimm (Kanlı Masallar / Graig Russel). Kitabın tanıtımını yapacak değilim, cinayetlerine masal mizanseni veren bir kiralık katili anlatan roman çok güzel bir konuya da parmak basıyor. Masalların işlenmemiş, çiğ halleriyle ne kadar dehşet verici olduğunu hatırlatıyor. Kitapta da verilen misallerden Rapunzel ve Uyuyan Güzel’in aslında aynı rivayetten kaynaklandığını duymak ilginç olabilir. Bu iki masalda gerçek olabilecek bir zengin adam, bir üvey anne ve kıskanılan genç kız vardır. Üvey anne kızı izole edebilmek için bir kuleye kapatır veya büyüyle uyutup bir sarayda bırakır. Bundan sonra, olaylar beklediğimiz gibi gelişmez. Anlatıldığı bölgeye veya zamana bağlı olarak bu genç kızlar evlilik dışı bazı ilişkilere girerler. Uyuyan güzel bu yıllarca süren uykusu esnasında, bir kral / prens / (hatta gerçek babasının) tecavüzüne uğrar! Üstelik uyurken hamile kalır ve gayrimeşru (veya ensest ilişki ürünü) çocuklarını doğurur. Bebeklerinden bir tanesi memesini bulamaz ve genç kızın parmağını emer. Böylece eline batan diken çıkar ve kız yıllar sonra uyanır. Romantik bir prensin öpücüğüyle gözlerini açmaz yani! Rapunzel daha da edepsizdir, her ne kadar kuleye hapsedilse de zindanından aşağı indiğinde, yanında doğurduğu çocukları da vardır!

Bu öyküler büyük bir ihtimalle gerçek bir olaydan köken alıyorlardı. Evlilik dışı ilişkisinden bebeği olan nüfuzlu bir kadın çıkış noktası olabilir. Kulaktan kulağa aktarılırken değişmiştir muhtemelen. Grimm kardeşler derledikleri öykülerdeki bu “erişkin” öğelerin farkındaydılar. Masallarda kan vardı, dehşet, ensest, cinsellik vardı. Bunları bir miktar yumuşatarak kaleme aldılar. Acaba gerçek şekilleriyle bozulmadan kalsalardı ne olurdu? Yine de belli bir miktar alışkanlıkla, algıda seçicilikle masallardaki bu alt metinleri göz ardı edebilirdik. Üvey kızının kalbini çıkarıp yemek isteyen anneleri, evlerine girdikleri yaşlı kadını canlı canlı sobada yakan kardeşleri, karşılaştığı küçük kızı korkuttuğuyla yetinmeyip bilhassa evine kadar takip edip büyükannesiyle beraber mideye indiren kurtları, minik dimağlara aktarırken bir beis görmüyoruz. Orijinal masallar için de bir yolunu bulurduk herhalde.

Başlığımız Grimm masalları ama Charles Perrault (1628–1703) ustayı da anmamak çok ayıp olur. Yine halk masallarından yararlansa da özgün özellikler kazandırarak yazdığı masallarla, edebiyat tarihinde “masal” diye bir olgunun yerleşmesine vesile olmuştur. Grimm kardeşler bu Fransız ustadan yararlanmış ve bazı masallarının Germen versiyonunu yazmışlardır. Fakat Perrault bu ortak öyküleri, dönemin kibar hanımlarının nabzına göre daha rafine hale getirmiş, gelgelelim Grimm kardeşler aynı masalların daha sert versiyonlarını yazmıştır. Mesela Sinderella’nın bizim bildiğimiz versiyonunda olduğu gibi; üvey kızkardeşler ayakkabıya ayaklarını uydurabilmek için topuklarının bir kısmını kesmişlerdir. Perrault’nun midesi masalın bu halde devam etmesini kaldıramamıştır.

Eğer bir öyküden bahsedeceksek, bu masalların cinsel alt metnini daha iyi kavramış ve serbest yöntemle yorumlamış Angela Carter’dan söz etmek istiyorum. Bu arıza kadın “The Bloody Chamber” adlı kısa öykülerden oluşan kitabında, işin korku ve cinsellik içeren yönlerine nasıl hâkim olduğunu gösteriyor. 10 öyküden oluşan kitabın içeriği şöyle: The Bloody Chamber (Mavi Sakal uyarlaması), The Courtship of Mr Lyon ve The Tiger’s Bride (Güzel ve Çirkin uyarlaması), Puss-in-Boots (Çizmeli Kedi), The Erl-King (aynı adlı bir hayali kahraman, bir orman goblini), The Snow Child (Pamuk Prenses uyarlaması), The Lady of the House of Love (Uyuyan Güzel uyarlaması), Wolf-Alice (Kırmızı Başlıklı kız ve Alice karışımı bir öykü), The Werewolf ve The Company of Wolves (Kırmızı Başlıklı Kız uyarlamaları).

The Company of Wolves adlı öykü muhteşem yönetmen Neil Jordan tarafından usülüne uygun olarak sinemaya uyarlanmıştır. Yönetmenin en sevdiğim eserlerinden biri olan bu filmde; ergenlik bunalımındaki bir genç kızın rüyası eşliğinde kırmızı başlıklı kız ve kurt adam efsanesi birbiri içine geçer. Film masal olmasına masaldır ama korku filmi dokusunu da taşır. Genç kızlara yaşlı nineleri tarafından verilen tavsiyeler erkeklerden uzak durmalarıdır. Filmde, kızları doğru yoldan çıkaran erkekler kurt kimliğinde veriliyor. Büyükannenin muhabbeti esnasında bahsettiği vahşi bir kadın da kurt kadın efsanesine temel oluşturmuş gibi görünüyor. Ben, zifaf gecesinde vahşetin çağrısına karşı koyamayan damat öyküsünü ayrıca severim. Kendi köyü dışında, tanımadığı bir erkekle evlenmenin cezasını yıllar sonra başka bir erkekle hayatını birleştirdiğinde gören taze gelin, eski kocasının dehşetengiz ziyaretinden çocuklarını korumaya çalışır. Büyükanne yabancı erkeklerle evlenmeyi hoş karşılamamaktadır. Torununa uygun örnekler gösterir (Kız, anne babasının sevişmelerini gizlice izler. Bu sağlıklı bir ilişkidir). Filmin (rüyanın) en başında, kurtlara kurban verdiği (zihninde aslında bizzat öldürdüğü) ablasının yaptığı hata her yerde karşısına dikilir. Küçük kız, üzerindeki bu sorumluluğu, gizemli bir genç adamın köye gelmesiyle bir yana bırakır. Belki de kırmızı başlıklı kız kurtların saldırısını bizzat istiyordur! Seksüel gelişimini tamamlamaya çalışan ergenlik çağındaki bir kızın çelişkileri ancak bu kadar kanlı olabilirdi…

“Seksüel gelişimini tamamlamaya çalışan ergenlik çağındaki bir kızın çelişkileri ancak bu kadar kanlı olabilirdi.” cümlesi başka bir film için de geçerli. “Ginger Snaps”, bu seksüel değişimi, aynı hastalıklı yöntemle yani kurtlaşmayla açıklıyor. Lisedeki sorunları ve okulun acayip kızı yaftasını alması yetmezmiş gibi; ilk menstruel kanaması esnasında kan kokusunu alan bir kurdun saldırısına uğrar. Bundan sonra gelsin aşırı kıllanma, davranış değişiklikleri ve erkeklere karşı artan libido… Kulağa normal bir bluğ çağı değişikliği gibi geliyor ama aslında kız gitgide kurda dönüşüyor.

Başa dönelim. Grimm kardeşlerin masalları aslında görünmediği kadar korkunç ve kanlıydı. Alt metinleriyle her zaman biraz kuşku uyandıran Disney, Pamuk Prenses adlı ilk uzun metrajında, kötü kalpli kraliçenin değişimini o kadar saklı ama dehşetli verdi ki salondaki kadınlar çığlıklarını tutamadılar. Filmin asıl hedefi olan çocuklar göz önünde bulundurularak, değişim sahnesi bulutların arkasında bir gölge şeklinde gösterildi. Sesi gittikçe çatlaklaşan kraliçenin izleyicilere döndüğündeki yüzü tüyler ürperticiydi. Bazı masalları anlatmak daha kolaydır. İş görsel olarak aktarmaya gelince olayın şiddet boyutu birden görünür hale gelir. Pamuk Prenses’in elma yedikten sonra ölmesini göstermek çok sert olacağından Disney bu olayı, genç kızın yere düşen eliyle gösterebildi.

Aynı masalın daha gerçekçi bir uyarlaması da Snow White: A Tale of Terror’dur. Nedense gözden kaçan bu gotik dramada haçlı seferleri zeminine oturtulmuş bir tarihte, evlendiği derebeyinin kızını kıskanan bir üveyanne anlatılır. Tabii ki büyü, konuşan ayna, zehirli elma gibi unsurlar vardır fakat atmosfer daha doğrudur. 7 cüce de cüce değil, altın madencisi 7 normal adamdır. Bu versiyon, gerçek masala biraz daha sâdıkmış gibi gelir bana.

Masallar anlatmaktan (Jabberwocky, Time Bandits, Baron Munchausen’in Maceraları ve bir Alice uyarlaması olan Tideland) hoşlanan yönetmen Terry Gilliam, Grimm kardeşlerin gizemli hayatına komedi macera unsurları katarak yeni bir yorum getirdiği filminde, iki kardeşin masallarının gerçek kökenleri anlatılır. Hatta kendileri de bir masalın kahramanları olurlar ve Rapunzel-cadı-kraliçe karışımı bir kötü karaktere karşı savaşırlar. Komedi unsurları içerse de özellikle kraliçenin gençlik tutkusunun verdiği ürkütücü olaylar, bir yandan masalların karanlık yönüne temas etmektedir.

İşte bir anda aklıma gelenler… Bazen, keşke masallar gerçek haliyle kalsalardı diye hayıflanıyorum; yazılı olmadıkları için gerçek metinlere ulaşmak da mümkün değil. Bari sözümü The Changeling’deki küçük Joseph’in sözleriyle bitireyim: “My medaaal… my hooome.”

…………………………………………………………………………………………………………..

Changeling (2008) Y: Clint Eastwood – Oyn: Angelina Jolie, John Malkovich

The Changeling (1980) Y: Peter Medak – Oyn: George C. Scott, Trish Van Devere

Kinder- und Hausmärchen / Jacob ve Wilhelm Grimm 1812- 1815

Kanlı Masallar (Brother Grimm) – Graig Russell 2006 / Doğan Kitap 2007

Tales and Stories of the Past with Morals (Histoires ou Contes du Temps passé) (1697), alt başlık: Tales of Mother Goose (Les Contes de ma Mère l’Oie = Anne Kazdan Öyküler) Charles Perrault

Angela Carter, The Bloody Chamber (Croydon: Vintage, 1979) / Kanlı Oda (Everest Yayınları)

The Company of Wolves (1984) Y: Neil Jordan Oyn: Sarah Patterson, Angela Lansbury, Stephen Rea

Ginger Snaps (2000) Y: John Fawcett – Oyn: Emily Perkins, Katharine Isabelle, Mimi Rogers

Snow White and the Seven Dwarfs (1937) Y: David Hand

Snow White: A Tale of Terror (1997) Y: Sigourney Weaver, Sam Neill, Monica Keena, Gil Bellows

The Brothers Grimm (2005) Y: Terry Gilliam – Oyn: Matt Damon, Heath Ledger, Monica Bellucci, Lena Headey, Jonathan Pryce

Yazan: Wherearethevelvets

« Önceki Sayfa