Grimm Masalları

Geçenlerde “” adında bir film gösterime girmişti. Bazen şizofrenik oluyorum, assosiasyon bozukluğu neticesinde düşünce akışması gerçekleşiyor. Önce filmi ünlü korku klasiği “The ”in yeniden uyarlaması zannettim fakat Clint Eastwood’un bu filmi, zannettiğim filmin aksine gerçekten “bebek değiştirilmesini” anlatıyor. Bir kadın oğlunu kaybediyor ve kısa bir sürede buluyor. Fakat eve gelen oğlunun gerçekten kendisinin olmadığını hissediyor. Aslında amacım bu filmden bahsetmek hiç değil, ben asıl bu mitin kaynağı olan Grimm masallarına ve Avrupa folklörüne değinmek istiyorum.

Halk, hangi zamanda olursa olsun kendi canavarlarını yaratıyor. Gelenek ve göreneklerine sahip çıkma, kendilerinden sonrakilere adap usül bırakma yolunda, çeşitli masallar uyduruyor. Ortaçağ Avrupası’nın karanlık zamanında, bir tür oto-kontrol oluşturma amacıyla yaratılan bu canavar, öcü ve bilumum cadılar, hem çocukların kâbusu hem de eğlencesi oluyor. İşin garip tarafı, tüm anlatılanların altında bir nebze gerçek payının da yatması. Buraya neden geldik? Çünkü “Changeling” (hadi artık şuna değiştirilmiş çocuk diyelim) bu dönemlerden kalmış, Grimm kardeşler tarafından halkın ağzından derlenmiş bir mit.

Jacob ve Wilhelm Grimm, 1800’lü yıllarda, Alman halk öyküleri ve masallarını derleyip yazılı haline getiren iki kardeş, aslında akademisyen ve dilbilimciler. Şu an her yerde rastladığımız masalların çoğunu bu kardeşlere borçluyuz. Efsaneler o kadar derin ve dallı budaklı ki, kitaba aktarırken biraz kırpıyorlar. “Değiştirilmiş çocuk” da bu efsanelerden biri. Avrupa’da halk, bebeklerini kaybetmekten çok korkuyor. Ellerinde olmayan nedenlerle kaybedilen, ölen bebekler olabildiğinden, akıllarınca buna bir açıklama getiriyorlar. Mesela bir şekilde ölen veya kaybolan bir çocuğun hayali yaratıklarca kaçırıldığını düşünüyorlar. Bu bazen bir Pixie oluyor ya da Elf. Biz bu yaratıkları modern edebiyatın yansıttığı şekilde yani hoş sevimli şeyler olarak biliyoruz. Mesela Peter Pan’ın Tinkerbell’i ve Disney’in fragman maskotu, küçük kızıl saçlı peri, işte bu çocuk kaçıran Pixie’nin ta kendisi oysa. Hele Yüzüklerin Efendisi’ndeki karizmatik Elflerin aslında hayli haylaz cinler olduğunu bilmek hayallerimizi yıkabilir. Ama doğrusu bu ve Elfler gösterildiği kadar da güzel yaratıklar değil, özellikle erkekleri. Avrupa’nın karanlık çağlarında anneler bu yaratıklardan çektiklerini hiçbir mahlûktan çekmemiş. Şimdiki aklımızla bebeklerin başına gelenlere belki cevap verebilirdik. Mesela bir anne bebeğinin değiştirildiği fikrine, çocuğun karakterinin değişmesi, daha çok ağlaması, daha yaramaz olması nedeniyle kapılıyor. Belki de bu çocukta metabolik bir sorun vardı, bazı sendromlarda tiz sesli ve rahatsız edici ağlamalar ve geri zekâlılık vardır. Anne, durmadan ağlayan çocuğu nedeniyle çıldırmanın eşiğine geliyor ve muhtemelen tedavi edilmediği için ölen çocuğunun aslında bir yaratık bebeği olduğunu zannediyor olabilir. Zamanımızda bile “ani bebek ölümü” diye bir olgu varken, eski zamanlarda bunca cehaletin içinde, pembe yanaklı bebeklerinin ölüsünü bulan aileler, kuruntu eseri yaratıklar uydurmakta haklı olabilirler.

Sonuçta, aileler çocuklarını yitirmekten korkuyorlar. Dış dünyada kendilerinin bile isim veremedikleri birçok tehdit var ve bunları akla uygun hale getirerek çocuklarına aktarıyorlar. Ki çocukları değiştirilmesin, kaçırılmasın, öldürülmesin ve derisinin altındaki yağdan uçma iksiri yapılmasın! Evet, hayal gücü sınır tanımıyor. Halk edebiyatının revaçta karakteri cadılar, çocukları kaçırıp yağlarından yaptıkları iksirle uçuyorlar ve geceleri Sabbath’a gitmek için yararlanıyorlar. Yalnız kaçırılan çocuğun vaftiz olmaması gerekiyor (bakın burada din de işin içine girdi). Hemen bir filmden örnek veriyoruz: Warlock filminde Julian Sands’in canlandırdığı şeytan, salıncakta sallanan yalnız bir çocuğun yanına yaklaşıyor. Çocuğun vaftiz edilmediğini öğrenince yüzünde bir gülümseme oluşuyor. Bir sonraki sahnede, bir kamp ateşi üzerinde, küçük bir teneke kap içerisinde yoğun bir sıvıyı karıştırdığını görüyoruz!

Peki, Grimm kardeşler ne yapıyor; işte bu verileri alıp düzenli bir hale getiriyorlar. Çocuğun bir yaratık tarafından kaçırılıp yerine kendi yavrusunu koymasını engellemek için “koca karı tavsiyesi” diyeceğimiz bazı şartları sıralıyorlar. Mesela yeni doğmuş bir çocuğun asla yalnız bırakılmamasını, eğer bırakılacaksa yanında bir anahtar bırakılmasını öneriyorlar. Bu anahtar, şeytanları bebekten uzak tutacaktır. Doğumdan sonraki ilk altı hafta, çocukların kaçırılmaya karşı en korunmasız olduğu zamanlar. Bu dönemde annenin uyuması bile yasak, hadi uyudu diyelim, mutlaka beşiğin yanına kocasının bir kıyafetini asmak zorunda… Bunun gibi folklorik ansiklopedik bilgileri ve çok iyi bildiğimiz masalları “Kinder- und Hausmärchen” – Çocuk ve Ev Yaşamı Öyküleri adı altında topluyorlar. Tanımlamalarına göre; bir şeytan eğer beşiğinden gerçek bebeği çalarak yerine kendininkilerden birini koyuyorsa, bu yeni çocuğa Changeling adı verilir. Bir Changeling en fazla yedi yaşına kadar yaşar, 18–19 yaşına kadar yaşayanları da görülmüştür (Genetik metabolik hastalık tanısı kuvvetleniyor). Changeling mitine sadece Germenlerde değil, Avrupa’nın birçok bölgesinde rastlandığının altını ayrıca çiziyorum.

Hemen bu esnada bir kitaba değinmek istiyorum, son zamanlarda moda olan “tarihi bilgilerle zenginleştirdiğim ve heyecanlı polisiye gerilimimi bu temele oturttuğum kitabım çok satsın” formülünü başarıyla uygulayan bu kitabın adı: Brother Grimm (Kanlı Masallar / Graig Russel). Kitabın tanıtımını yapacak değilim, cinayetlerine mizanseni veren bir kiralık katili anlatan roman çok güzel bir konuya da parmak basıyor. Masalların işlenmemiş, çiğ halleriyle ne kadar dehşet verici olduğunu hatırlatıyor. Kitapta da verilen misallerden ve Uyuyan Güzel’in aslında aynı rivayetten kaynaklandığını duymak ilginç olabilir. Bu iki masalda gerçek olabilecek bir zengin adam, bir üvey anne ve kıskanılan genç kız vardır. Üvey anne kızı izole edebilmek için bir kuleye kapatır veya büyüyle uyutup bir sarayda bırakır. Bundan sonra, olaylar beklediğimiz gibi gelişmez. Anlatıldığı bölgeye veya zamana bağlı olarak bu genç kızlar evlilik dışı bazı ilişkilere girerler. Uyuyan güzel bu yıllarca süren uykusu esnasında, bir kral / prens / (hatta gerçek babasının) tecavüzüne uğrar! Üstelik uyurken hamile kalır ve gayrimeşru (veya ensest ilişki ürünü) çocuklarını doğurur. Bebeklerinden bir tanesi memesini bulamaz ve genç kızın parmağını emer. Böylece eline batan diken çıkar ve kız yıllar sonra uyanır. Romantik bir prensin öpücüğüyle gözlerini açmaz yani! daha da edepsizdir, her ne kadar kuleye hapsedilse de zindanından aşağı indiğinde, yanında doğurduğu çocukları da vardır!

Bu öyküler büyük bir ihtimalle gerçek bir olaydan köken alıyorlardı. Evlilik dışı ilişkisinden bebeği olan nüfuzlu bir kadın çıkış noktası olabilir. Kulaktan kulağa aktarılırken değişmiştir muhtemelen. Grimm kardeşler derledikleri öykülerdeki bu “erişkin” öğelerin farkındaydılar. Masallarda kan vardı, dehşet, ensest, cinsellik vardı. Bunları bir miktar yumuşatarak kaleme aldılar. Acaba gerçek şekilleriyle bozulmadan kalsalardı ne olurdu? Yine de belli bir miktar alışkanlıkla, algıda seçicilikle masallardaki bu alt metinleri göz ardı edebilirdik. Üvey kızının kalbini çıkarıp yemek isteyen anneleri, evlerine girdikleri yaşlı kadını canlı canlı sobada yakan kardeşleri, karşılaştığı küçük kızı korkuttuğuyla yetinmeyip bilhassa evine kadar takip edip büyükannesiyle beraber mideye indiren kurtları, minik dimağlara aktarırken bir beis görmüyoruz. Orijinal masallar için de bir yolunu bulurduk herhalde.

Başlığımız Grimm masalları ama Charles Perrault (1628–1703) ustayı da anmamak çok ayıp olur. Yine halk masallarından yararlansa da özgün özellikler kazandırarak yazdığı masallarla, edebiyat tarihinde “masal” diye bir olgunun yerleşmesine vesile olmuştur. Grimm kardeşler bu Fransız ustadan yararlanmış ve bazı masallarının Germen versiyonunu yazmışlardır. Fakat Perrault bu ortak öyküleri, dönemin kibar hanımlarının nabzına göre daha rafine hale getirmiş, gelgelelim Grimm kardeşler aynı masalların daha sert versiyonlarını yazmıştır. Mesela Sinderella’nın bizim bildiğimiz versiyonunda olduğu gibi; üvey kızkardeşler ayakkabıya ayaklarını uydurabilmek için topuklarının bir kısmını kesmişlerdir. Perrault’nun midesi masalın bu halde devam etmesini kaldıramamıştır.

Eğer bir öyküden bahsedeceksek, bu masalların cinsel alt metnini daha iyi kavramış ve serbest yöntemle yorumlamış ’dan söz etmek istiyorum. Bu arıza kadın “The Bloody Chamber” adlı kısa öykülerden oluşan kitabında, işin korku ve cinsellik içeren yönlerine nasıl hâkim olduğunu gösteriyor. 10 öyküden oluşan kitabın içeriği şöyle: The Bloody Chamber (Mavi Sakal uyarlaması), The Courtship of Mr Lyon ve The Tiger’s Bride (Güzel ve Çirkin uyarlaması), Puss-in-Boots (Çizmeli Kedi), The Erl-King (aynı adlı bir hayali kahraman, bir orman goblini), The Snow Child ( uyarlaması), The Lady of the House of Love (Uyuyan Güzel uyarlaması), Wolf-Alice ( ve Alice karışımı bir öykü), The Werewolf ve (Kırmızı Başlıklı Kız uyarlamaları).

The Company of Wolves adlı öykü muhteşem yönetmen tarafından usülüne uygun olarak sinemaya uyarlanmıştır. Yönetmenin en sevdiğim eserlerinden biri olan bu filmde; ergenlik bunalımındaki bir genç kızın rüyası eşliğinde kırmızı başlıklı kız ve efsanesi birbiri içine geçer. Film masal olmasına masaldır ama korku filmi dokusunu da taşır. Genç kızlara yaşlı nineleri tarafından verilen tavsiyeler erkeklerden uzak durmalarıdır. Filmde, kızları doğru yoldan çıkaran erkekler kurt kimliğinde veriliyor. Büyükannenin muhabbeti esnasında bahsettiği vahşi bir kadın da kurt kadın efsanesine temel oluşturmuş gibi görünüyor. Ben, zifaf gecesinde vahşetin çağrısına karşı koyamayan damat öyküsünü ayrıca severim. Kendi köyü dışında, tanımadığı bir erkekle evlenmenin cezasını yıllar sonra başka bir erkekle hayatını birleştirdiğinde gören taze gelin, eski kocasının dehşetengiz ziyaretinden çocuklarını korumaya çalışır. Büyükanne yabancı erkeklerle evlenmeyi hoş karşılamamaktadır. Torununa uygun örnekler gösterir (Kız, anne babasının sevişmelerini gizlice izler. Bu sağlıklı bir ilişkidir). Filmin (rüyanın) en başında, kurtlara kurban verdiği (zihninde aslında bizzat öldürdüğü) ablasının yaptığı hata her yerde karşısına dikilir. Küçük kız, üzerindeki bu sorumluluğu, gizemli bir genç adamın köye gelmesiyle bir yana bırakır. Belki de kırmızı başlıklı kız kurtların saldırısını bizzat istiyordur! Seksüel gelişimini tamamlamaya çalışan ergenlik çağındaki bir kızın çelişkileri ancak bu kadar kanlı olabilirdi…

“Seksüel gelişimini tamamlamaya çalışan ergenlik çağındaki bir kızın çelişkileri ancak bu kadar kanlı olabilirdi.” cümlesi başka bir film için de geçerli. “Ginger Snaps”, bu seksüel değişimi, aynı hastalıklı yöntemle yani kurtlaşmayla açıklıyor. Lisedeki sorunları ve okulun acayip kızı yaftasını alması yetmezmiş gibi; ilk menstruel kanaması esnasında kan kokusunu alan bir kurdun saldırısına uğrar. Bundan sonra gelsin aşırı kıllanma, davranış değişiklikleri ve erkeklere karşı artan libido… Kulağa normal bir bluğ çağı değişikliği gibi geliyor ama aslında kız gitgide kurda dönüşüyor.

Başa dönelim. Grimm kardeşlerin masalları aslında görünmediği kadar korkunç ve kanlıydı. Alt metinleriyle her zaman biraz kuşku uyandıran Disney, Pamuk Prenses adlı ilk uzun metrajında, kötü kalpli kraliçenin değişimini o kadar saklı ama dehşetli verdi ki salondaki kadınlar çığlıklarını tutamadılar. Filmin asıl hedefi olan çocuklar göz önünde bulundurularak, değişim sahnesi bulutların arkasında bir gölge şeklinde gösterildi. Sesi gittikçe çatlaklaşan kraliçenin izleyicilere döndüğündeki yüzü tüyler ürperticiydi. Bazı masalları anlatmak daha kolaydır. İş görsel olarak aktarmaya gelince olayın şiddet boyutu birden görünür hale gelir. Pamuk Prenses’in elma yedikten sonra ölmesini göstermek çok sert olacağından Disney bu olayı, genç kızın yere düşen eliyle gösterebildi.

Aynı masalın daha gerçekçi bir uyarlaması da Snow White: A Tale of Terror’dur. Nedense gözden kaçan bu gotik dramada haçlı seferleri zeminine oturtulmuş bir tarihte, evlendiği derebeyinin kızını kıskanan bir üveyanne anlatılır. Tabii ki büyü, konuşan ayna, zehirli elma gibi unsurlar vardır fakat atmosfer daha doğrudur. 7 cüce de cüce değil, altın madencisi 7 normal adamdır. Bu versiyon, gerçek masala biraz daha sâdıkmış gibi gelir bana.

Masallar anlatmaktan (Jabberwocky, Time Bandits, Baron Munchausen’in Maceraları ve bir Alice uyarlaması olan Tideland) hoşlanan yönetmen , Grimm kardeşlerin gizemli hayatına komedi macera unsurları katarak yeni bir yorum getirdiği filminde, iki kardeşin masallarının gerçek kökenleri anlatılır. Hatta kendileri de bir masalın kahramanları olurlar ve Rapunzel-cadı-kraliçe karışımı bir kötü karaktere karşı savaşırlar. Komedi unsurları içerse de özellikle kraliçenin gençlik tutkusunun verdiği ürkütücü olaylar, bir yandan masalların karanlık yönüne temas etmektedir.

İşte bir anda aklıma gelenler… Bazen, keşke masallar gerçek haliyle kalsalardı diye hayıflanıyorum; yazılı olmadıkları için gerçek metinlere ulaşmak da mümkün değil. Bari sözümü The Changeling’deki küçük Joseph’in sözleriyle bitireyim: “My medaaal… my hooome.”

…………………………………………………………………………………………………………..

Changeling (2008) Y: Clint Eastwood – Oyn: Angelina Jolie, John Malkovich

The Changeling (1980) Y: Peter Medak – Oyn: George C. Scott, Trish Van Devere

Kinder- und Hausmärchen / Jacob ve Wilhelm Grimm 1812- 1815

Kanlı Masallar (Brother Grimm) – Graig Russell 2006 / Doğan Kitap 2007

Tales and Stories of the Past with Morals (Histoires ou Contes du Temps passé) (1697), alt başlık: Tales of Mother Goose (Les Contes de ma Mère l’Oie = Anne Kazdan Öyküler) Charles Perrault

Angela Carter, The Bloody Chamber (Croydon: Vintage, 1979) / Kanlı Oda (Everest Yayınları)

The Company of Wolves (1984) Y: Neil Jordan Oyn: Sarah Patterson, Angela Lansbury, Stephen Rea

Ginger Snaps (2000) Y: John Fawcett – Oyn: Emily Perkins, Katharine Isabelle, Mimi Rogers

Snow White and the Seven Dwarfs (1937) Y: David Hand

Snow White: A Tale of Terror (1997) Y: Sigourney Weaver, Sam Neill, Monica Keena, Gil Bellows

The Brothers Grimm (2005) Y: Terry Gilliam – Oyn: Matt Damon, Heath Ledger, Monica Bellucci, Lena Headey, Jonathan Pryce

Yazan: Wherearethevelvets

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar

15 Yorum on "Grimm Masalları"

  1. alfa on Sal, 23rd Ara 2008 12:20 am 

    Hansel ve Gretel, Pamuk Prenses, Rapunzel ve daha unutulması çok zor bir yığın masalı derleyen halkbilimci, filolog, kütüphaneci ve dilbilimci kardeşler… Çok farklı coğrafyaların bu ürünleri bizi ve elbette ki birçok dünya ülkesini nasıl bu kadar içten etkilemiş olabilir? Bunun cevabını tam olarak bilmeyi çok isterdim açıkçası. Masalların fonksiyonel olarak, hatta strüktürel açıdan ortak özellikler taşıması bunun yanıtı olabilir mi? Sanırım biraz bundan… Herşey bir yana bu kadar güçlü ve ele avuca sığmaz bir malzemeyi, bu kadar esrarengiz bir evreni derleyip toparlamak, yazıya geçirmek gerçekten zor olmalı. Ama Grimm Kardeşler bunu başarmışlar. Etki güçleri de buradan kaynaklanıyor bence.

    Aydınlatıcı, duru bir çalışma. Teşekkürler…

  2. wherearethevelvets on Per, 25th Ara 2008 11:39 pm 

    İlk önce okuduğun için teşekkür ederim. Grimm kardeşler ülkemizde hakkıyla tanınmıyor gibi geliyor bana. Masal deyip geçiyoruz. Kendi dil ve edebiyatlarına yaptıkları katkı küçümsenemez. Ben burada daha çok masallarındaki temalara değindim, onların nasıl aktarıldığından çok…

  3. persona on Cum, 26th Ara 2008 3:20 am 

    Grimm masallarının arketipi, vahşi kırsal yaşamın izlerini sürdüğünden midir bilinmez, yazar tarafından belirtildiği gibi öyle çok tospembe değildir. Masallar -eğer çift anlamlı konuşmuyorsak- çocuklara anlatılır, rüyalara dalmalarını kolaylaştırmak için bir güvence sayılırdı. Bugün de öyle midir, güleceğim geliyor :) Grimm’ler derledikleri masallardan oluşan ilk kitablarının sadece çocuklara değil, erişkinlere de hitap ettiğini ifade etmişlerdi. Ne demişler: “Masal deyip geçme!”…

    Çok teşekkür ederiz wherearethevelvets.

  4. wherearethevelvets on Cum, 26th Ara 2008 7:24 pm 

    Teşekkürler persona
    Bugüne kadar anlattığımız masallar meğer “masalmış”…

  5. azaplanca on Cum, 26th Ara 2008 11:16 pm 

    Bu tarz yazılara pek rastlayamıyoruz. Tamamıyla Sanatlog’a yakışan, çok entelektüel bir yazı. Tabii konunun sinema ile ilişkilendirilmesi, örneklerle zenginleştirilmesi konuya egemen olunduğunun çok açık bir kanıtı.

    Keyifle okudum.

  6. wherearethevelvets on Cts, 27th Ara 2008 5:57 pm 

    Çok teşekkürler azaplanca. Elimden geleni yapmaya çalıştım…

  7. Hakan Bilge on Paz, 28th Ara 2008 4:17 pm 

    Bu arada bu nefis incelemedeki görsel materyal seçimi yazar dostumun kendisine aittir. Normalde bütün yazılar için gerekli görselleri kendim seçiyorum fakat bu yazı için geçerli değil :)

    Dostumun zekasına sağlık!

  8. kusagami on Paz, 28th Ara 2008 6:57 pm 

    filmi izleyip, film hakkında bir kaç cümle anlattıktan sonra yazılan yazı ancak bu kadar güzel olur.savaş filminde savaş görmemek, soygun filminde soygun görmemek gibi. elinize sağlık.

  9. captain on Paz, 15th Mar 2009 11:29 pm 

    bir solukta okudum, böyle yazıları görmek beni mutlu ediyor.

  10. Sandy on Sal, 30th Haz 2009 10:05 am 

    çok şey öğrendim, teşekkürler.

  11. wherearethevelvets on Pts, 21st Eyl 2009 5:58 pm 

    “Kırmızı Başlıklı Kız” motifi sinemada ne kadar da çok kullanılıyormuş meğer. Şimdiden iki örnek daha buldum. Masalın karşıt unsurlarını konu edinen bu sembolik filmlerden ilki “The Wolves of Kromer” (1998, Will Gould)

    Bir İngiliz taşrasında geçen öyküde “kurt” olma durumu eşcinselliği sembolize etmek için kullanılmış. Yalınayak dolaşan, hırsızlık yapan, takma bir kuyruk ve giydikleri kürk kaban dışında tamamen normal insanlar olan bu yaratıklar önyargılı ve muhafazakar köy halkı tarafından pek sevilmiyor. Henüz “kurtluğunu” yeni keşfetmiş olan Seth, Gabriel adlı hayli çekici bir kurdun eğitimiyle cemiyete girmeye çalışıyor ama aklı çok karışık. Bu arada o toprakların sahibinin torunu olan genç ve güzel Polly tarafından baştan çıkarılıyor (genç kurda asılan kızın üzerinde kapüşonlu bir kırmızı mont var!). Eve attığı gençle Polly arasında değişik bir diyalog geçiyor. Kız tarafından öpücüklere boğularak yavaş yavaş soyulan Seth, odadaki aynada kendini görüyor:

    Seth— “Gözlerim neden bu kadar büyük?”
    Polly— “Beni daha iyi görebilmek için.”
    Seth— “Ellerim neden bu kadar büyük?”
    Polly— “Bana daha iyi sarılabilmek için.”
    Seth— “Peki ağzım neden bu kadar büyük?”
    Polly— “Beni daha iyi öpebilmek için!”

    İkinci filmimiz eli yüzü düzgün bir gerilim filmi; “Little Erin Merryweather” (2007, David Morwick).

    Amerika’da bir üniversite kampüsünde geçen bu seri cinayet filminde kırmızı başlıklı kız, genç erkekleri yakalayıp bir güzel doğruyor, iç organlarını boşalttığı karınlarına da taş dolduruyor! Benzerlerinin aksine, oyuncuların gayet normal gençlerden oluşması (yani kaslı gürbüz delikanlılar ve her an soyunabilecekmiş gibi duran silikonlu hatunlardan değil), olayların gayet parlak ve aydınlık sahnelerde gerçekleşmesi (karanlığın gizemine sırtını dayamamış) ve katilin kim olduğundan çok (zaten en baştan belli), cinayetlerin neden işlendiği üzerinde durması nedeniyle ilgi çekici bir örnek olan bu filmi ve “Kromer’in Kurtları”nı izlemenizi tavsiye ederim.

  12. elif on Cts, 7th Kas 2009 1:42 pm 

    yazınızı bir çırpıda okudum. gerçekten güzel bir inceleme. izlediğim bir yabancı diziden dolayı bu yerel efsanelere ilgi duyuyorum bu ara. masalların da değiştirildiğini duymuştum, acaba bu masalların orijinal hallerinde yayınlandığı bir kitap biliyor musunuz? teşekkürler…

  13. Hakan Bilge on Pts, 16th Kas 2009 7:12 am 

    Jeanne: Ben Kırmızı Başlıklı Kız’ım, sen de kurtsun. Ne kadar güçlü kolların var!

    Paul: Osuruğumu senleyken tutmak için!

    Jeanne: Ne uzun tırnakların var!

    Paul: Kıçını daha iyi tırmalamak için.

    Jeanne: Ah, ne de çok tüyün var böyle!

    Paul: Yengecini içerde saklamak için.

    Jeanne: Aa, ne uzun bir dilin var!

    Paul: Şey için…arkanı delmek için, kelebek.

    Jeanne: Bu ne için?

    Paul: O senin mutluluğun…benimse mutlu-çubuğum.

    Jeanne: Kraker mi?

    Paul: Schlong. Wienerwurst. Cazzo. Bitte. Diken! Eklem!

    Jeanne: Bu eğlenceli. Evcilik oynamak gibi. Burada sanki çocukmuşum gibi hissediyorum.

    (Bernardo Bertolucci’nin Ultimo tango a Parigi [Paris'te Son Tango] adlı 1972 yapımı filminden… Çok seviyorum bu filmi… Ne zaman izlesem içimi sızlatıyor. Paul rolünde Marlon Brando, Jeanne rolünde de Maria Schneider… Aşk başladığında bu kaçınılmaz olarak erkeğin ölümünü de beraberinde getiriyor. Ödipal çözümleme için ideal bir seçim aslında. Paul-Jeanne birlikteliğine paralel kurgulanmış Leaud’un yönetimindeki “film içindeki film” de tamamlanmış oluyor böylece… Biten bir şey yok, başlayan yeni bir hayat var. Bu bana Godard’ın Serseri Aşıklar’ındaki trajik sonu anımsatmıştır hep…)

  14. Neşe on Per, 18th Eki 2012 4:32 am 

    Yüzüklerin Efendisi’ndeki elfler, Tolkien’in yaratmış olduğu fantastik dünyaya ait bir ırktır. Onlarla bu miti aynı kefeye koymak saçma olmuş.

  15. wherearethevelvets on Paz, 21st Eki 2012 8:33 pm 

    Herhalde ikisinin birbiriyle alakası yok demek istiyorsun Neşe. Çünkü Tolkien hiçbir şeyi yoktan yaratmadı. Aynı Orklar ve Troller gibi Ortadünya’daki Elfler de Avrupa mitolojisi kökenlidir. Söylediğin şey Andersen’in Küçük Denizkızı (İng. Little Siren) masalı ile Yunan mitolojisindeki Sirenlerin alakası yok demekle eşdeğer olmuş.

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz...
Yorumunuzda avatar çıkması için gravatara üye olmalısınız!