Postmodern Bir Hikâye Anlatıcısı: Jeanette Winterson

   Hikâyelerin gücü hakkında modern bir masal olan ‘Fener Bekçisi’, neredeyse hep aynı yazınsal formül üzerinden, aynı cinsiyetsiz dil, aynı metinsel oyunlar, aynı otobiyografik paralelliklerle kurulmasına rağmen keyif alarak okunan bir kitap.

Toplumsal cinsiyet ve tarih ilişkisi üzerinden kurgulanan ‘Vişnenin Cinsiyeti’ Türkçeye 1995 yılında ilk çevrildiğinden beri takip ediyorum Jeanette Winterson’ı. Pınar Kür’ün mükemmel çevirisi sayesinde tanıdığım yazarı 1997’de yine bir Kür çevirisi olan ‘Tutku’yla izledim. 2000’de dilimize kazandırılan ‘En İyi İlk Roman’ dalında Whitbread ödüllü ‘Tek Meyve Portakal Değildir’i okurken bir kat daha hayran kalmıştım bu kadına. Klasik romana, hiyerarşik kurguya, kahraman stereotiplerine karşı duran, zaman, din, kültür, çocukluk ve ergenlik gibi kavramlara takıntılı, eril dili dönüştürerek kullanabilme hassasiyetine sahip, cinsiyet kutuplaşmaları ve cinsel kimlik konularına değinen, algısı çok farklı bir yazar olduğu kanaatine sahiptim artık. Sonra diğer kitaplarını; sanal bir aşkı anlatan ‘Dizüstü’nü (2002), Atlas ile Herakles mitini çağdaş bir söylene dönüştürdüğü ‘Atlas’ın Yükü’nü (2007) ve hikâyelerin gücü hakkında modern bir masal olan ‘Fener Bekçisi’ni, neredeyse hep aynı yazınsal formül üzerinden, aynı cinsiyetsiz dil, aynı metinsel oyunlar, aynı otobiyografik paralelliklerle kurulmasına rağmen müthiş bir keyif alarak okudum.

Avrupa’nın bilinçdışı

Hikâye anlatmak onun için zamandan, mekândan, gelenekten koparak özgürleşmek, yeni bir evren yaratmak demek. Evreni açıklarken açıklanmamış bırakmanın, onu zaman içine tıkıştırmadan canlı bırakmanın bir yolu hikâyeyi dilediğimiz hale getirmek. Bir hikâyeyi anlatan herkes farklı anlatır üstelik, herkesin onu farklı şekilde gördüğünü bize hatırlatmak için. Okurun zihnini, dikkatini sürekli canlı tutmayı, hikâyenin ilk başladığı zamana her dönemeçte eklediği yan hikâyelerle şaşırtmayı ve sınamayı seven Winterson’ın romanlarında anlatıcıyla birlikte çevresini saran karakterlerin hikâyeleri, zamanı sorgulayan bir üslupla arka arkaya tahkiye edilirken, diyalektik biçimde birbirinin nedeni ve sonucu olarak iç içe geçmeye, bütün oluşturmaya başlar. Önümüzdeki hikâyeler labirentinde bir karakterin hikâyesinden başka bir karakterin hikâyesine atlayarak, onları birbirine ulayarak ilerleyen anlatıcı, kendi hikâyesini arar bir yandan da. Kendini bir mekâna, merkezi bir noktaya sabitleyemeyen karakterler hep yol ayrımlarıyla karşı karşıyadırlar. Arayış ve yolculuk bitmez. Yaratılış efsanesini tersyüz eden ‘Boating for Beginners’de, dogmalar ve tabularla çatışarak arayış içinde savrulan bir kadını, Gloria’yı anlatır Winterson. Hıristiyanlık ve Batı kültürü tarihine, mitolojiye göndermeler, ‘Tek Meyve Portakal Değildir’den itibaren metinlerinin vazgeçilmez özellikleri olur. Psikiyatristlerce Avrupa’nın ortak bilinçdışını yansıttığı ileri sürülen ünlü Parsifal efsanesini kendine özgü bir yorumla yerleştirmişti ilk romanına. 

‘Fener Bekçisi’nde ise işadamı Josiah Dark’tan kulenin anısına Babil adını verdiği oğluna, hayatları boyunca fenerde yaşayan Pew’lerden kuşaklardır inşaat mühendisliği yapan bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Robert Stevenson’a, Tristan ile Isolde’nin ölümsüz aşk öyküsünden Darwin’in kuramlarına kadar yaratılışı, aşkı, bedeni, dini, zaman olgusunu sorguluyor. ‘Atlas’ın Yükü’, başlı başına bir mitin yeniden yorumu… Yine bir hikâyeler silsilesinin ardından, Atlas ve Herakles’ten sonra kendine, çocukluğuna, anne-babasına döner Winterson. Otobiyografik ilk romanında evlat edinilmiş bir kızdır Jeanette, ‘Vişnenin Cinsiyeti’nin Jordan’ı gibi. ‘Fener Bekçisi’nde babası zaten hiç olmayan Gümüş, annesi de ölünce Cape Wrath’deki fenerin bekçisi Pew’un yanına verilir yarı çıkar, yarı evlatlık. Anne babalık kurumunu metinleri üzerinde de bertaraf eder böylelikle. Masalları, mitleri, otobiyografik yan hikâyeleri harmanlayarak dilini özgünleştiren Winterson’ın tarih, zaman, yaratılış olgularını sorguladığı, yıkıp yıkıp yaptığı, kendinin ve başkalarının hikâyelerini yeniden yazdığı romanlarında altüst ettiği bir başka yasa, toplumsal cinsiyet kategorisi. 

Gözden düşen bir kız çocuğu

Altı yaşındayken Pentakostal (Evanjelik Hıristiyanlık içinde bir hareket) bir aile tarafından evlat edinilerek Hıristiyan misyoneri olacak şekilde bir eğitim almaya, sekiz yaşında, kilise toplantılarında dağıtacağı ilahileri yazmaya başlamış Jeanette Winterson. Ailesinin, İncil dışında başka bir kitap okumasına izin vermediği bu çocuk, kütüphanede bulduğu Mallory’nin ‘Arthur’un Ölümü’ sayesinde hayal gücünü geliştirecek yazma yeteneğini keşfetmiş. On altı yaşına geldiğinde, ailesine lezbiyen bir ilişki yaşadığı açıklayarak evinden ayrılmış. İlk romanı ‘Tek Meyve Portakal Değildir’, yazarın çocukluğu ve cinsel kimlik mücadelesiyle hesaplaşması bir bakıma. Bağnaz ve militan dindarlık anlayışına sahip bir anne, pasif bir baba ve önceleri annesinin cemaatinin sadık bir üyesiyken, sonradan aykırı eğilimleri nedeniyle gözden düşen bir kız çocuğu… Tanrı’nın izinde yetiştirilmek üzere evlat edinilen romanın kahramanı Jeanette, arkadaşı Melanie ile her zamanki gibi İncil okudukları bir gün, tanrıya onları bir araya getirdiği için şükran duydukları bir an yakınlaşır, tüm yasaklara rağmen duygusal bir boğulma hissederler. Şeytanın büyüsüne kapıldığı, içine ifrit girdiği gerekçesiyle şeytan çıkarma ayinine tabii tutulur Jeanette; Melanie ise üniversitede ilahiyat okumayı düşünmesine rağmen evliliği seçer naçar. Başka bir kadına karşı romantik sevgi günahtır: “Şeytan bana en zayıf noktamdan saldırmıştı. Cinsiyetimin kısıtlamalarını anlayamayışım.”

Sevgilisiyle ilişkisinden esinlenerek yazdığı ‘Written on the Body’de isimsiz ve cinsiyetsiz bir anlatıcı vardır. Kimliklerin ancak gerçek dünya bedenindeki kısıtlamaların yapay ortamda aşılmasıyla düzenlenebileceğini vurguladığı postmodern romanı ‘Dizüstü’nde, evli kadın sevgilisinin kendisini kocasıyla aldatmasına bozulan anlatıcı kimliğinden hızla sıyrılarak, ‘lezbiyen kadın yazar’ olarak okurun karşısına geçer. Kendini Queer olarak tanımlıyor. Toplumsal cinsiyetin hikâyenin sadece başlangıcı ama sonu olmadığını, durumla biraz eğlenmemiz gerektiğini düşünüyor. Cinsel kimlik ve genel anlamda kimlik kavramlarının hiyerarşik olabileceğini dile getiren, kimliklerin verili, doğal ve sabit olmayıp inşa edildiğini ifade eden Queer kuramı, doğallaştırılan heteroseksüelliği, parodi unsurunu kullanarak içten dönüştürmeye çalışır. 

Türkçede Jeanette Winterson:

 Vişnenin Cinsiyeti, Çev: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1995

 Tutku, Çev: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1997

 Tek Meyve Portakal Değildir, Çev: Sevin Okyay, İletişim Yayınları, 2000

 Dizüstü, Çev: Zeynep Mercan, İletişim Yayınları, 2002

 Atlas’ın Yükü, Çev: Dilek Şendil, Turkuvaz Kitap, 2007

 Kapri Kralı, Çev: Gökçe Ateş Aytuğ, Güzel Kitaplar, 2007

FENER BEKÇİSİ: Jeanette Winterson

Çeviren: Zarife Biliz - Turkuvaz Kitap

2010 - 200 sayfa - 15 TL.

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com 

Jack Kerouac’ın Kayıp Romanı “The Sea is My Brother” Yayımlandı

Kasım 25, 2011 by  
Filed under Duyurular, Edebiyat, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Ünlü Amerikalı yazar Jack Kerouac’ın kayıp olduğu sanılan ilk romanı, ölümünden 40 yıl sonra yayımlandı. Beat Kuşağı akımının kurucusu Kerouac’ın birkaç mektubunda sözünü ettiği romanın kayıp olduğu düşünülüyordu.

Beat Kuşağı akımının kurucusu ve ”Yolda (On The Road)” adlı kült romanın yazarı Kerouac, 20 yaşındayken yazdığı, ”The Sea is My Brother” adlı ilk eserinde denizci olarak geçirdiği yıllarını anlatmıştı.

Kitabın editörlüğünü üstlenen Dawn Ward, eserin Kerouac’ın yazma sürecini nasıl geliştirdiğini gösterdiği için özel bir öneme sahip olduğunu açıkladı.

Yazarın, arkadaşı Sebastian Sampas’a yazdığı mektuplardan oluşan eser, kayınbiraderi tarafından Kerouac’ın arşivinde bulunmuştu. 1922 yılında doğan Kerouac, genç yaşta yazmaya başlamış, meslek olarak yazarlığı seçmeden önce spor muhabirliği, inşaat işçiliği ve denizcilik yapmıştı.

”The Town and the City” adlı ilk kitabını 1950′de yayımlayan Kerouac’ın en etkili ve ünlü kitabı ”On the Road” adlı eseriydi.

Kerouac, ABD’yi baştan başa dolaşmak için çıktığı yolculukta başından geçenleri ve arkadaş çevresini anlattığı romanını sadece üç haftada tamamlamıştı.

Kerouac, şair Allen Ginsberg ve William Burroughs’un da aralarında bulunduğu bir grup yazar tarafından kurulan Beat Kuşağı akımının sesi olarak ün kazanmıştı.

1969 yılında 47 yaşındayken hayata veda eden Kerouac’ın yayımlanmış diğer eserleri arasında ”Visions of Cody”, ”Visions of Gerard”, ”Big Sur” ve ”The Subterraneans” bulunuyor. 

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

“Ölüm Pornosu” Davası Başladı

Kasım 19, 2011 by  
Filed under Duyurular, Edebiyat, Kitaplar, Roman, Sanat

Ayrıntı Yayınları yöneticisi Çıplak ile çevirmen Uncu’nun “Ölüm Pornosu” romanını çevirip yayınladıkları için yargılandıkları dava başladı…

ABD’li yazar Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu isimli kitabını Türkiye’de yayınlayan Ayrıntı Yayıncılık’ın Genel Müdürü Hasan Basri Çıplak ile çevirmen Funda Uncu dün hâkim karşısına çıktı.

İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde “müstehcen yayınların yayınlanmasına aracılık etmek” suçundan 6 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan yayıncı Çıplak, kitabın dünya dillerinin yarısına çevrildiğini belirterek, şunları söyledi:

“Chuck Palahniuk ABD’de yaşayan 100 önemli yazardan biri. 2002’den bu yana 10 kitabını yayınladı. Yazar sokak dili ve argo kelimeler kullanır. Bu da müstehcen yayın değildir. Kitap edebi bir eserdir. Kitapta bahsedilen konu erkek ve kadının meta unsuru olarak ele alınmasını eleştirmektir. Kitap çocuklar için yazılmadı. Yaş sınırı koysak çocukların ilgisini çekerdi. Toplumun ahlak yapısı ülkeden ülkeye değiştiği gibi bir ülkenin içinde bölgeden bölgeye de değişebilir. Bölgeye göre mi kitap basacağız?”

Çıplak, kitabın akademisyenlerden oluşan bir bilirkişi heyetince incelenmesini de istedi. Araya giren hâkim Onur Özsaraç, kitabı önce kendisinin okuyacağını sonra bilirkişiye gönderip göndermeyeceğine karar vereceğini söyledi.

Kitabı çeviren Funda Uncu ise “Chuck Palahniuk’un 8 kitabını çevirdim. Mesleğimi icra ediyorum. Kitabı olduğu gibi çeviriyorum. Kitabın basımını ve yayınını ben yapmıyorum” diye konuştu. Duruşma ertelendi.

Uncu, duruşma çıkışında gazetecilere yaptığı açıklamada, Türk halkının namusuyla oynuyormuş gibi suçlanmasının kendisine komik geldiğini söyleyerek, “Çünkü kitabı ben yazmadım” dedi.

İddianamede, kitabın toplumun ahlak yapısıyla bağdaşmadığı, müstehcen bulunduğu, hiçbir uyarı yapılmadan satışa sunulduğu, çocuklara ulaşmasını engelleyecek hiçbir önlem alınmadığı iddia ediliyor. 

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Jerzy Kosinski - Adımlar

Kasım 9, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Kitaplar, Roman, Sanat, Ustalara Saygı

Leave a Comment

Jerzy Kozinski’nin “Adımlar” isimli romanından bir bölüm…

Savaş sırasında güçlükle iş bulunabiliyordu; tarlalarda çalışamayacak kadar çelimsizdim, köylüler çiftlikte çocuklarını ya da yakınlarını çalıştırmayı yeğ tutuyorlardı. Yersiz yurtsuz biri olarak herkesin şamar oğlanıydım. Sonunda yanında iş bulduğum çiftçi, eğlenmek için gömleğime yapışarak beni çekiyor ve dövüyordu.

Ara sıra kardeşleriyle dostlarını çağırıyor, birlikte oyun oynuyorlardı: Onlardan birkaç adım ötede durup gözlerimi açarak ileri bakarken yüzüme tükürüyorlar, gözüme kaydedecekleri isabet sayısı üzerine bahse tutuşuyorlardı. Bu tükürük oyunu köyde çok yaygınlaşmaya başlıyordu. Kızların, oğlanların, çiftçilerin, karılarının, sarhoşların ya da içmeyenlerin, herkesin hedefiydim.

Günün birinde mantardan zehirlenen bir çocuğun, köyün en zengin çiftçilerinden birinin çocuğunun cenazesinde bulundum. Herkes bayramlıklarını giymişti, iyi ve alçakgönüllü görünüşleri vardı. Çukurun başında dikilen yıkılmış babaya bakıyordum. Yeni sürülmüş toprak gibi sapsarıydı yüzü, gözleri şiş ve kırmızıydı. Karısına yaslanıyor, bacakları bükülüyor, adamı güçlükle taşıyabiliyordu. Tabutu çukurun kıyısına bıraktıklarında, cilalı kapağın üstüne kendisini attı, çocuğun kendisiymiş gibi tabutu öpmeye ve onunla konuşmaya koyuldu.

 Çiftçinin ve karısının yakarmaları sessizliği yırtıyordu, sanki boş sahnede bir trajedi korosu hiç durmaksızın haykırıyordu. Köylülerin çocuklarına duyduğu sevginin, hayvanlar arasında yayılan ateş gibi denetlenemeyen bir güç olduğunu anladım. Sık sık çocuklarının ipeksi saçlarını okşayan anneleri, çocuklarını havaya atıp tutarak eğlenen babaları görüyordum. Tombul bacakları üzerinde sendeleyen, rüzgârın tokatladığı ayçiçeklerini dik tutan güçten destek alır gibi yuvarlanıp yeniden doğrulan çocukları görüyordum. Sonra bir gün, umutsuz memeleriyle koca sürüyü birbirine katan, debelene debelene, ağır ağır can veren bir koyun gördüm.

Köylüler, hayvanın otlarken bir olta iğnesi ya da cam parçası yutmuş olabileceğini söylüyorlardı. Aylar geçti. Bir sabah, sığırtmaçlığını yaptığım sürüden bir inek, komşulardan birinin çiftliğine daldı ve ürüne zarar verdi. Durum patronuma bildirildi. Tarlalardan döndüğümde beni bekliyordu. Beni ambara sürükledi, bacaklarım kan içinde kalana dek kırbaçladı. Sonunda, hırsından böğürerek deri kayışı suratıma fırlattı. Atılan olta iğnelerini toplamaya ve ambarın arkasına gömmeye koyuldum. Çiftçiyle karısı kiliseye gittiğinde gizli yerime süzülüyordum. Taze somunlardan aldığım ekmek içiyle topaklar yapıyordum; her birine de iki olta iğnesiyle cam tozu koyuyordum.

Çiftçinin üç çocuğundan en küçüğüyle oynamayı severdim. Onu sık sık avluda bulur, kurbağa ya da leylek taklidi yaparak kahkahalarla güldürürdüm. Bir akşam küçük kız göğsüme sokuldu. Ekmek içinden yaptığım topaklardan birini aldım, tükürüğümle ıslattım ve ağzına attığı gibi yutmasını istedim. Durakladığını görünce, bir elma dilimi alıp ağzımın içine koydum, işaret parmağımla ittim ve yuttum. Küçük kız da benden gördüğünü yaparak ekmek topaklarını birbiri ardına yuttu. Yüzüne bakmamak için başımı çevirdim ve babasının kırbacının yakıcılığından başka şey düşünmemeye kendimi zorladım. O andan sonra, zalim patronlarıma korkmadan bakmaya, sille tokat girişip kötü davranmalarına yol açmaya başladım. En ufak bir acı duymuyordum. Yediğim her kırbaç darbesini, benimkinden yüz kat beter bir acıyla ödeyeceklerdi. Artık kurbanları değildim: Onların hem yargıcı, hem de cellâdı oluvermiştim. Bölgede ne doktor vardı, ne de hastane.

En yakın demiryolundan da, kırk yılda bir yük treni geçerdi. Gün doğarken gözyaşları içindeki ana baba, soluyup duran çocuklarını kiliseye, kutsaması için papaza götürdüler. Alacakaranlık çökerken, daha da umutsuz, ölüm halindeki çocukları büyü yapan sihirbazların uzaklardaki kulübelerine taşıdılar. Ama ölüm inatla haracını alıyor ve çocuklar teker teker ölüyordu. Köylülerin bazıları Tanrıya lanet okuyor, fısıldayarak tek evladı Hazreti İsa’yı, böylesine gaddar bir dünya yaratmakla işlediği günahın kefaretini ödemek için kendi eliyle çarmıha gerdiğini söylüyorlardı. Bazı köylüler de, bombalanan şehirlerden, savaşlardan, kamplardan ya da gece gündüz içinde insanların yakıldığı fırınlardan uzak durmak için ölümün gelip köylere yerleştiğini savunuyorlardı. (…)

Jerzy Kozinski

Adımlar 

Gülşah Elikbank’ın “Günebakan Üçlemesi”nin 1. ve 2. Kitabının Yeni Baskıları Yayımlandı…

GÜLŞAH ELİKBANK’IN GÜNEBAKAN ÜÇLEMESİ’NİN GENÇLER İÇİN FENOMEN OLAN İLK KİTABI “SİYAH NEFES” ve İKİNCİ KİTABI “MAVİ DAĞ”IN İKİNCİ BASKILARI POSTİGA YAYINLARI’NDAN ÇIKTI…

Edebiyatın genç kalemlerinden Gülşah Elikbank’ın Günebakan Üçlemesinin ilk iki kitabı Siyah Nefes ve Mavi Dağ kitaplarının ikinci baskısı Postiga Yayınları tarafından yayınlandı. Kısa sürede büyük bir başarı yakalayan genç yazara usta isimlerden de destek geldi.

 

Usta yazar Sadık Yemni arka kapakta, genç meslektaşını anlatırken, Elikbank kendine has bir dil, fantastik oyun alanı ve karakterler yaratmış. Modern  anlatımla esrarlı bir masal kozası örmüş. Bu türü sevenler için gerçek bir okuma şöleni, diyor. Gençlerin beğeniyle takip ettiği Metal Fırtına’nın yaratıcısı Orkun Uçar, Gülşah Elikbank, hayal diyarının askerlerinden biri. Güçlü anlatımını, hikayeci yönüyle desteklemiş. Bir üçleme kurgulamak en az kitabın kendisi kadar ilginç bir macera yolculuğudur. Ona bu yolculukta eşlik etmek okura çok şey katacaktır, diye özetliyor Günebakan Üçlemesinin önemini.

Gülşah Elikbank, İstanbul Tüyap Kitap Fuarında okuyucularıyla buluşacağını belirtirken, takipçilerine bir de yeni bir aşk romanı müjdesi veriyor. Postiga Yayınevi standında, 12 ve 13 Kasım tarihlerinde, saat 15.00 / 17.00 arasında genç yazar okurlarıyla buluşup kitaplarını imzalayacak.

GÜLŞAH ELİKBANK

1980 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1999’da Nazilli Süper Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. Ardından yüksek lisans eğitimini Marmara Üniversitesi’nde Yönetim ve Çalışma Psikolojisi üzerine yaptı. Üniversite son sınıftan bu yana iş dünyasının içinde yer alırken bu sürenin son yedi yılında Türkiye’nin üç bölgesinde faaliyet gösteren bir turizm ve inşaat firmasında üst düzey yönetici olarak çalışmasını sürdürmektedir. İş hayatına olan bağlılığının yanında şiir yazmak, tiyatro oyunu ve roman yazmak çocukluğundan beri tutkuyla bağlandığı bir diğer yandır. Yazma tutkusuna ek olarak okumak, sinema ve tiyatro etkinliklerine katılmak da vazgeçilmezleri arasında yerini almaktadır.  Varlık, Ayraç Kitap Tahlili ve Temrin dergilerinde ve bir kişisel gelişim dergisi olan Martı dergisinde kitap eleştiri yazmaktadır. Bodrum Kent Tv’de Kitapkolik adında bir program sunmaktadır.

Derin hayal gücünün etkisiyle ilk kitap denemesini fantastik tür üzerinde gerçekleştirdi. Bir üçlemenin ilk kitabı olan “Siyah Nefes, Günebakan Üçlemesi 1” ’i bitirerek Ocak 2010’da okuyucularla buluşturdu. Üçlemenin ikinci kitabı Mavi Dağ’da Nisan 2011’de raflardaki yerini aldı.  Her iki kitap da Postiga Yayınlarından Ekim 2011’de ikinci baskısını yaptı.

Gülşah Elikbank evli ve bir kız bebek annesidir. Kızı Rüya doğduktan sonra İstanbul’daki iş yaşamını bırakıp Bodrum’a yerleşmiş ve bir aile pansiyonu işletmeye başlamıştır.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:

E-mail: gulsahelikbank@yahoo.com

Web: www.gulsahelikbank.com 

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »