İstanbul Edebiyatında Bir İstanbul Klasiği: Selim İleri

Arka Oda Toplantıları devam ediyor…

İstanbul Edebiyatında
Bir İstanbul Klasiği: Selim İleri
Haydar Ergülen
12 Nisan 2012 Perşembe, 18.30

Arka Oda Toplantıları İstanbul Edebiyatı dizisinde Haydar Ergülen bu kez bir İstanbul klasiğini, Selim İleri’yi ağırlıyor. Sohbet konusu Selim İleri’nin İstanbul’u…

Son kitabı Yaşadığım İstanbul ile Aydın Doğan Ödülü’nü kazanan İleri, adeta tek başına bir “İstanbul Edebiyatı” oluşturuyor. İstanbul üzerine 8 kitabı bulunan yazar, bir “İstanbul Klasiği” olarak adlandırılmayı da hak ediyor.

Bugünün İstanbulu’nda gökdelenler, “rezidans”lar arasında kendini bir “dinozor” olarak gördüğünü belirten İleri, kendi İstanbulu’nda, yazarları, kahvehaneleri, pastaneleri, mevsimleri, semtleri, sokakları, insanları, çiçekleri, filmleri, yemekleri, görgüsü ve incelikleriyle yaşadığı İstanbul’u anlatacak.

Etkinlik ücretsizdir.

Orhan Pamuk – Boğazın Suları Çekildiği Zaman

İbni Zerhani: Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.

Boğaz’ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi? Sanmıyorum. Bayram şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla birbirimizi öldürdüğümüz bugünlerde hangimiz bir şey okuyup dünyadan haberdar oluyor ki? Köşe yazarlarımızı bile, dirsekleştiğimiz vapur iskelelerinde, kucak kucağa yuvarlandığımız otobüs sahanlıklarında, harflerin tir tir titrediği dolmuş koltuklarında yarım yamalak okuyoruz. Ben haberi bir Fransız jeoloji dergisinde okudum.

Karadeniz ısınıyor, Akdeniz soğuyormuş. Bu yüzden esneyerek yayılan deniz sahanlıklarının dibindeki muazzam mağaralara deniz suları boşalmaya, aynı tektonik kıpırdanmalar sonucu da Cebelitarık, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının tabanı yukarı çıkmaya başlamış. Boğaz kıyısında konuştuğumuz son balıkçılardan biri, eskiden demirlemek için bir minare boyu zincir attığı sularda şimdi teknesinin karaya oturduğunu söyleyerek sordu: Başbakanımız bu konuyla ilgilenmiyor mu hiç?

Bilmiyorum. Bildiğim giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin yakın gelecekteki sonuçlarıdır. Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar ‘Boğaz’ dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak.

Ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden ‘Boğaziçi” denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahallelerden söz ediyorum: Gecekondulardan, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından ve kapkaççı plastik atölyeleriyle naylon çorap imalathanelerinden.. Bu kıyametimsi kargaşanın içinde Şirketi Hayriye’den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve denizanası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum. Ama asıl hazırlıklı olmamız gereken şey, bütün İstanbul’un koyu yeşil lağım şelaleleriyle sulayacağı bu lanet çukurda, tarih öncesinin yeraltından fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan ve kılıç leşleri ve yeni cennetlerini keşfeden fare orduları içerisinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. Biliyorum ve uyarıyorum: O gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup biten felaketler hepimizin içine işleyecek.

Bir zamanlar, Boğaz’ın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabı seyrettiğimiz balkonlardan gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. Boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliğini koklayarak rakı içtiğimiz masalarda çürüyen ölülerin genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız. Balıkçıların sıra sıra dizildiği o rıhtımlarda Boğaz akıntılarının ve bahar kuşlarının huzur veren şarkılarını değil, bin yıl süren genel aramaların korkusuyla denize dökülmüş çeşit çeşit kılıçları, hançerleri, paslanmış pala ve tabanca tüfekleri ele geçirip ölüm korkusuyla birbirine girenlerin haykırışları duyulacak. Bir zamanlar deniz kıyısındaki köylerinde yaşayan İstanbullular, akşam evlerine yorgun argın dönerlerken yosun kokusunu duymak için otobüs pencerelerini fayrap açmayacaklar; tam tersi, çürümüş ölü ve çamur kokusu sızmasın diye alevlerle aydınlanan aşağıdaki o korkunç karanlığı seyrettikleri belediye otobüslerinin pencere kenarlarına gazete ve kumaş parçaları sıkıştıracaklar. Baloncu ve kâğıt helvacılarla birlikte toplaştığımız kıyı kahvelerinde, bundan sonra, donanma şenliğine değil, meraklı çocukların kurcalayıp kendileriyle birlikte havaya uçurdukları mayınların kan kırmızısı aydınlığına bakacağız. Ekmek paralarını, fırtınalı denizin kumsallara getirip attığı Bizans mangırları ve boş konserve kutularını toplamakla kazanan lodosçular, bir zamanlar sel sularının kıyı köylerindeki ahşap evlerden kopartıp Boğaz’ın derinliklerine yığdığı kahve değirmenlerinden, kuşları yosun tutmuş guguklu saatlerden ve midyelerin zırhıyla kaplanmış kara piyanolardan çıkaracaklar artık. İşte o günlerin birinde ben, dikenli teller içinden, bu yeni cehennemin içine kara bir Cadillac’ı bulmak için bir geceyarısı süzüleceğim.

Kara Cadillac, bundan otuz yıl önce ben, bir acemi muhabirken serüvenlerini izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki İstanbul resmine hayran olduğum bir Beyoğlu haydutunun (“gangster” demeye dilim varmıyor) caka arabasıydı. Arabanın İstanbul’da birer eşi o zamanların demiryolu zengini Dağdelen ile tütün kralı Maruf’ta vardı. Son saatlerini bir hafta tefrika ederek hikâye ettiğimiz ve biz gazetecilerin efsaneleştirdiği haydutumuz bir geceyarısı polis tarafından sıkıştırılınca, sevgilisiyle, bir iddiaya göre esrar sarhoşluğundan, bir iddiaya göre de bilerek atını uçuruma süren eşkıya gibi Akıntı Burnu’ndan Cadillac’ıyla birlikte Boğaz’ın karanlık sularına uçmuştu. Dalgıçların deniz dibi akıntısında günlerce arayıp bulamadıkları, gazetelerin ve okuyucuların da kısa bir süre sonra unuttukları Cadillac’ı nerede bulacağımı ben şimdiden kestirebiliyorum.

Orada, eskiden ‘Boğaz’ denilen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri ve deme kemikleri ve bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği çamurlu bir uçurumun aşağılarında, elmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyla kaplı yamaçların gerisinde bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş eroin laboratuvarının ve kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin kova kova kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluğun az ötesinde olacak.

Eskiden ‘Sahil Yolu’ denilen, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyen asfalttan geçen arabaların kornalarını dinleyerek indiğim leş kokulu bu karanlığın sessizliğinde arabayı ararken, içlerinde boğuldukları çuvallardaki iki büklüm durumlarını hala koruyan saray kumpasçılarının ve haçlarını ve asalarına sarılı Ortodoks papazlarının bileklerine gülle bağlı iskeletlerine rastlayacağım. Tophane rıhtımından Çanakkale’ye asker gönderen Gülcemal vapurunu torpillemek isterken, uskuru balıkçı ağlarına, burnu da yosunlu kayalara çarptıktan sonra deniz dibine çöken İngiliz denizaltısının soba borusu gibi kullanılan periskobundan çıkan mavimsi dumanları görünce, oksijensizlikten ağzı açık kalmış İngiliz iskeletlerinin temizlendiği ve kadifeyle kaplı albay koltuğunda Çin porselenleriyle akşam çayını artık Liverpool tezgâhlarında imal edilmiş yeni yuvalarına huzurla alışan vatandaşlarımızın içtiğini anlayacağım. Karanlığın içinde, daha ötede Kayzer Wilhelm’e bağlı bir zırhlının paslı çapası olacak; sedefleşmiş bir televizyon ekranı bana göz kırpacak. Yağmalanmış bir Ceneviz hazinesinin artıklarını, ağzı çamurla tıkanmış kısa namlulu bir topu, yıkılıp kaybolmuş bazı devlet ve kavimlerin midyeyle kaplı tasvir ve putlarıyla burun üstü duran pirinç bir avizenin patlak ampullerini göreceğim. Gittikçe aşağılara inerek, çamur ve kayalar içinde yürürken, zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğim. Yosun ağaçlarından sarkan gerdanlık. Gözlük ve şemsiyelere dikkat etmeyeceğim belki; ama inatla hala ayakta dikilen muhteşem at iskeletlerine bütün silah, zırh ve takım ve taklavatlarıyla binen Haçlı şövalyelerine bir an dikkat ve korkuyla bakacağım. Üzeri midyelerle kaplı sembol ve silahlarıyla Haçlı iskeletlerinin hemen yanıbaşlarında duran Kara Cadillac’ı beklediklerini o zaman korkuyla anlayacağım.

Nereden geldiği anlaşılamayan fosforlu bir ışıkla arada bir belli belirsiz aydınlanan Kara Cadillac’a ağır ağır, korkuyla, yanıbaşındaki Haçlı muhafızlarından izin alır gibi saygıyla yaklaşacağım. Cadillac’ın kapısının kulplarını zorlayacağım ama baştan aşağı midye ve deniz kestaneleriyle kaplı araç bana geçit vermeyecek, sıkışmış ve yeşilimsi pencereleri yerlerinden hiç oynamayacak. O zaman, cebimden tükenmez kalemimi çıkarıp sapıyla camlardan birini kaplayan fıstıki yeşil yosun tabakasını yavaş yavaş kazıyacağım.

Geceyarısı, bu korkunç ve büyülü karanlıkta kibritimi yakınca arabanın Haçlı zırhları gibi hala parlayan güzelim direksiyonunun, nikelajlı sayaçlarının, ibre ve saatlerinin madeni ışığında haydutla sevgilisinin bilezikli ince kollarıyla ve yüzüklü parmaklarıyla birbirlerine sarılarak ön koltukta öpüşen iskeletlerini göreceğim. Yalnız iç içe geçen çene kemikleri değil, kafatasları da ölümsüz bir öpüşle birbirine kaynaşmış olacak.

O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.

 Orhan Pamuk – Boğazın Suları Çekildiği Zaman

(Yazarın Kara Kitap adlı postmodern romanından bir bölüm)

Orhan Pamuk Son Kitabını Güney Amerika’da Tanıttı

Aralık 23, 2011 by  
Filed under Duyurular, Edebiyat, Etkinlik, Roman, Sanat, Sanatsal Etkinlikler

Leave a Comment

NOBEL ödüllü yazar Orhan Pamuk, son kitabı ’Saf ve Düşünceli Romancı’nın tanıtımı için Güney Amerika’daydı…

Brezilya, Şili, Uruguay ve Arjantin’de çeşitli konferanslara ve söyleşilere katılan Pamuk, ziyaret ettiği tüm ülkelerde okurlarının yoğun ilgisiyle karşılaştı.

Pamuk yolculuğunun ilk durağı Brezilya’da Sao Paolo ve Porto Alegre şehirlerinde, Fronteiras do Pensamento (Düşüncenin Sınırları) grubunda iki konferans verdi. Fronteiras do Pensamento grubu, 2006 yılında Brezilyalı aydınlar tarafından kuruldu, daha sonra kültür bakanlığının da desteğiyle Brezilya kültür dünyasının önemli referanslarından biri haline geldi. Bugüne kadar Terry Eagleton, Mario Vargas Llosa, Alain de Botton, David Linch, gibi birçok aydının 100’den fazla konferans verdiği grupta ilk defa bir Türk yazar katılımcı olarak yer aldı.

Şili Katolik Üniversitesi ve Uruguay’da birer konferans veren Pamuk’un son durağı ise Arjantin’di. Her zaman hayranı olduğunu söylediği Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in dul eşi Maria Kodima tarafından da kabul edilen Pamuk, okurlarıyla Latin Amerika Sanatları Müzesi MALBA’da buluştu.

Orhan Pamuk, DHA’ya gezi izlenimlerini şöyle aktardı:

“1.5 yıldır Güney Amerika ülkelerini ziyaret etmeyi planlıyordum. Latin Amerika’yı Borges, Garcia Marquez, Cortazar’ın eserleriyle tanıdım. Gençliğimde kendilerinden birçok şey öğrendiğim Carlos Fuentes ve Vargas Llosa’yı da çok okurdum. Bir yeri tanımaya başlamak için en iyi yöntemlerden biri olmasına rağmen tabi ki edebiyatın tek başına koskaca bir kıtayı keşfetmek için yeterli olmadığının farkındayım. Latin Amerika’da beni en fazla etkileyen ve hoşuma giden şey insanlarındaki canlılık ve insancıllık oldu.

Gezdiğim ülkeler arasında Brezilya ve Türkiye arasında çok büyük benzerlikler gördüm. Kalkınma ve gelişmeyle birlikte orta sınıfın kendi kültür ve tarihine sahip çıkma çabaları Türkiye ile benzerlikler gösteriyor.

Güney Amerika şehirleri, özellikle bağımsızlarıyla birlikte moderniteye aynı anda evrilen ve aynı zamanda ekonomik problemler ve çeşitli askeri diktatörlüklerden muzdarip olmalarıyla İstanbul’la ve bazı Türk şehirleriyle benzerlikler taşıyor Çürümeye karşı mücadele ederken, yeni modernimizi kurma arzusundaki insanlar. Belki de bu yüzden İstanbul, Latin Amerika’da en fazla satan kitabım oldu.

Güney Amerika ekonomik ve demokratik gelişmelerin yanında futbolun da kıtası. Brezilya’da yayıncım beni Corintians- Palmeiras maçına götürdü. Tam da o gün Corintians’ın efsane oyuncusu doktor Sokrates ölmüştü. Statta hep birlikte Sokrates anısına durulan saygı duruşu heyacan vericiydi. Biliyorsunuz Brezilya her renkten insanın yaşadığı büyük bir ülke. Maç öncesi sahaya oyuncuların ’Irkçılığa Hayır!’ pankartı ile çıkması beni çok etkiledi.”

www.sanatlog.com

Duygu Asena Roman Ödülü

Leave a Comment

ÖDÜL YÖNETMELİĞİ

MADDE I - ÖDÜL DALI
Doğan Kitap Duygu Asena Roman Ödülü

AMAÇ:
Bu ödül, yazdıklarıyla Türkiye’deki kadınların sorunlarına büyük bir duyarlılık gösteren Duygu Asena’nın anısına bir saygı duruşudur. Onun Türkiye’ye mal olmuş eseri Kadının Adı Yok’tan yola çıkmakta, ülkemizde kadınların yaşadığı zorlukların hâlâ sürmekte olduğuna vurgu yaparak, farkındalığı artırmayı da amaçlamaktadır. O yüzden de: “Kadının Hâlâ Adı Yok.”

Türkiye’yi kadın hakları özgürlük ve eşitlik konularında “ilk”lerle tanıştıran değerli yazarımız Duygu Asena’nın anısına, edebiyat dünyasında başarıları ödüllendirmek amacıyla 2007 yılından başlayarak yılda bir kere verilmektedir.
Yıl içinde yayımlanmış tüm romanların başarılarını ödüllendirmek amacıyla düzenlenen bir roman ödülüdür.

MADDE II - ADAYLIK 
Doğan Kitap Yönetim Kurulu, başvurmaları için adaylara açık çağrıda bulunur. Ödül için adaylar bizzat başvurabilirler. Yayınevleri adaylar için başvuru yapabilirler. Ödül jürisi aday sunabilir. Tüm bu ilgili kişiler, adaylık için gerekli genel koşulları yerine getirmek zorundadırlar.
Adaylar Duygu Asena Ödülü’ne roman türündeki eserleriyle başvurabilirler.

MADDE III - ADAY OLABİLMENİN GENEL KOŞULLARI, YARIŞMAYA KATILIM ŞARTLARI
a) Ödüle aday olmak ya da başvurmak için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalıdır.
b) Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazanan bir kimse daha sonraki yıllarda ödül için başka eseri ile yeniden başvurabilir ya da aday gösterilebilir.
c) Eser Türkçe yazılmış ve yayımlanmış olmalıdır.
d) Eser söz konusu yıl içinde Türkiye’de faaliyet gösteren bir yayınevi tarafından basılmış olmalıdır.
e) Başvuran eserlerin Türkiye’de kadının yerini sorgulayan, hayata kadınların penceresinden bakan, yaşanan zorlukları edebiyata taşıyan eserler olması gerekmektedir.
Eserin roman olması başvuru için yeterlidir.
Başvuran eserden 15’şer adet kitap kopyasının, açıklanan tarihlerde Doğan Kitap Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim edilmesi gereklidir.
f)Başvurular basılmış eserler için yayınevleri tarafından yapılıyorsa; eser sahibi yazarın kısa özgeçmişi, posta bilgileri, telefonlarının yanı sıra 15 adet kitap kopyası Doğan Kitap Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim edilmeli veya gönderilmelidir. Basılmış eserleri için yazarlar kişisel olarak da başvuru yapabilirler. Bu başvurular için de aynı koşullar geçerlidir.
g) Adaylık için başvuru süresi, 15 Şubat 2012 tarihi akşamı saat 17.00’de sona erer. Postadaki gecikmelerden ve kaybolmalardan yarışmayı düzenleyen kurum sorumlu değildir.
h) Kolektif çalışmalar ödüle aday olabilir. Çalışmayı gerçekleştirenler ortak aday sayılır. Eseri meydana getirenlerin aralarından bir kişiyi aday göstermeleri halinde, ödül sadece bu adaya verilir.
ı) Seçici Kurul üyelerinden birinin kolektif çalışmayı gerçekleştirenler arasında bulunduğu çalışmalar, aday gösterilemez. Seçici Kurul yayımlanmış eserlerin yayınevlerine, yazarların kendilerine ödüle aday olmaları konusunda çağrıda bulunabilir.
i) Başvuru tarihi itibariyle sağ olmayan kişiler aday gösterilemez. Adaylık için başvurmuş bir kişinin aday olduktan sonra hayatını kaybetmesi durumunda, başvurusu değerlendirmeye alınır, kazanırsa ödül tutarı yasal mirasçılarına ödenir.
j) Ödül için Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne takma isimle başvurulamaz.
k) Yarışmaya gönderilen kitaplar iade edilmez.

MADDE IV - SEÇİCİ KURULUN OLUŞTURULMASI
Doğan Kitap Yönetimi, ödül için en az 10 üyeli bir Seçici Kurul oluşturur.
Seçici Kurul, üniversite, akademi ve yüksek öğretim kurumları üyeleri, meslek ve sivil toplum kuruluşu üyeleri yazarlar ve gazetecilerden oluşabilir.
Seçici Kurul’a kimlerin davet edileceği ve Seçici Kurul üyelerinin sayısı, Doğan Kitap Yönetimi tarafından saptanır, değiştirilebilir. Seçici Kurul adaylarına çağrı, Ödül Sekreterliği tarafından yapılır.

MADDE V - BAŞVURULARIN KOŞULLARA UYGUNLUĞUNUN İNCELENMESİ
Ödül Sekreterliği başvuruları, bu yönetmelikte belirtilen koşullara uygunluğu bakımından inceler; koşullara uygun olmayan başvuruları belirler.
Şekil açısından yönetmeliğe uygun olan tüm eserler, yine Seçici Kurul tarafından bir ön elemeden geçirilerek 8-10 ya da 15 adete indirilir.

MADDE VI - SEÇİCİ KURUL’UN ÇALIŞMASI 
Seçici Kurul Doğan Kitap Yönetimi’nin belirlediği tarihte çalışmalarına başlar; kendilerine sunulan eserlerle ilgili karara varmak üzere Doğan Kitap’ın önerdiği mekân ve zamanda tamamen bağımsız olarak çalışma düzenlerini saptar.
Seçici Kurul’un üyeleri ödüle aday olarak gösterilemez.
Kararlar, üye tam sayısının yarıdan bir fazlasının oyuyla alınır. Örnek olarak: 7 üyeden oluşan Seçici Kurul’da kararlar en az 4 üyenin oyu ile alınır.
Seçici Kurul başkanının da tek ve eşit oy hakkı vardır. Oylamalarda Seçici Kurul’un kendi belirlediği karara göre gizli ya da açık oy yöntemi uygulanır.
Seçici Kurul, ödülün bir kişiye verilmesini kararlaştırabileceği gibi, ödüle değer aday görmemesi durumunda o yıl birincilik ödülü verilmemesi kararını alabilir.
Seçici Kurul tarafından kabul edilecek mazereti sebebiyle oylama günü toplantıya katılamayan Seçici Kurul üyesi, oyunu kapalı bir zarf içinde Seçici Kurul başkanına verebilir veya gönderebilir. Bu şekilde verilen oy geçerlidir.

Duygu Asena Roman Ödülü için başvuranlarla Seçici Kurul görüşmeleri, Doğan Kitap Duygu Asena Roman Ödülleri Yönetimi tarafından kamuya açıklanmaz.
Seçici Kurul’un kararları kesindir, itiraz üzerine yeniden değerlendirme yapılmaz.
Seçici Kurul’un kararı 9 Nisan 2012 tarihinde kamuoyuna açıklanır.

MADDE VII – ÖDÜL TUTARI 
Her yıl verilecek ödül miktarı Doğan Kitap Yönetim Kurulu tarafından saptanır.
2012 yılı için belirlenen ödül tutarı toplam 10.000 TL’dir

ÖDÜL 
Birincilik ödülü:……………..10.000 TL
MADDE VIII - ÖDÜLÜN DAĞITIMI 
Ödül tek bir esere verilir, bölüştürülemez.
Birincilik ödülü dışında başka ödül istenirse Doğan Kitap Yönetimi tarafından verilebilir.

MADDE IX – YARIŞMA SONUÇLARININ AÇIKLANMASI VE ÖDÜL TÖRENİ
Yarışma sonuçları 9 Nisan 2012 tarihinde basın yolu ile kamuoyuna duyurulacak ve ödüller sahiplerine 19 Nisan 2012 tarihinde yapılacak tören ile verilecektir.

Taahhütname: 
Adaylar Duygu Asena Roman Ödülü’ne roman, türündeki eserleri ile başvururlar.
-Ödüle aday olmak için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak zorunludur.
-Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazanan bir kimse daha sonraki yıllarda ödül için başka bir eseri ile yeniden başvurabilir.
-Eser Türkçe yazılmış olmalıdır. Eser Türkçe yayımlanmış olmalıdır.
-Başvuru sahibinin, eserin basılmış 15 kopyasını Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim etmesi veya göndermesi gerekir.
-O yıl içinde yayımlanmış bir roman ile başvuru yapılmışsa 15 adet kitap kopyası, kısa özgeçmiş yazısı, posta bilgileri ve telefonların yanı sıra taahhütnamenin onay imzası ile birlikte Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim edilmesi veya gönderilmesi gerekir.
-Başvurular yazar adına yayınevleri tarafından yapılıyorsa; 15adet kitap, kısa özgeçmiş yazısı, posta bilgileri, telefonların yanı sıra taahhütnamenin onay imzası ile birlikte Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim edilmesi veya gönderilmesi gerekir.
-Postadaki gecikmelerden ve kaybolmalardan yarışmayı düzenleyen kurum sorumlu değildir.
-Seçici Kurul’un kararları kesindir, itiraz üzerine yeniden değerlendirme yapılmaz.

Başvurular için teslim adresi:
19 Mayıs Caddesi Golden Plaza No: 3 Kat:10 – 34360 ŞİŞLİ - İSTANBUL

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Bir Portre: Marcel Proust

Kasım 28, 2011 by  
Filed under Biyografi, Edebiyat, Roman, Ustalara Saygı

Fransız yazan (Paris,1871 - Paris,1922)

Babası hekim olan ve zengin bir burjuva ailesinden gelen Marcel Proust, aşırı duyarlığına ve yaşamının sonuna kadar çekeceği astım krizlerine rağmen, kendisine gösterilen sevgi ve özen içinde mutlu bir çocukluk geçirdi. 1886’da Condorcet Lisesi’ne girdi

Sorbonne’da Bergson’un derslerini izledi. Zamanını, Combray, Normandiya plajları ve sosyete davetleri arasında geçiriyordu. Rahat bir yaşamı vardı ve dış görünüşü bakımından havai olan bu yaşam aslında acılarla, sıkıntılarla doluydu. Sonsuz bir çözümleme ve deneyimden başka şey olmayan yaşantısında “aylaklık çağı”nın damgasını taşıyan bu dönemde ilk edebiyat eleştirisi olan les Plaisirs et les jours (Zevkler ve Günler, 1896) ile 1952’de basılan ve tamamlanmamış olan bir romanın, yani Jean Santeuil’ün büyük bir bölümünü yazdı. 1900’de Venedik’e gitti ve estetik sorunlarıyla ilgilendi. Bible d’Amiens’i (Amiens İncili, 1904) ve derinlemesine etkisinde kaldığı John Ruskin’in Sesame and Lilies (Susam ve Zambaklar, 1906) adlı kitabını fransızcaya çevirdi. 

Annesinin 26 Eylül 1905’te ölümü Proust’u sarsmıştı. Bu tarihten sonra, haftalık yüzünden daha da güçsüzleşti ve Paris’teki dairesine çekilerek büyük yapıtı A la recherche du temps perdu’nün (Geçmiş Zamanın Peşinde) yazılması sonucunu verecek olan çalışmaya bütün yaşamını adadı. Artık, korkunç bir çalışma ile hastalık içiçe geçiyordu ve Proust 1911’de şöyle yazıyordu: “Kitaplar da, tıpkı artezyen fışkırmaları gibi ancak, döküldükleri yüksekliğe kadar çıkabilirler. Ve tıpkı benim gibi, edebiyatın, yaşamın en son anlatımı olduğuna inananlar, eğer hastalık bu kitabı yazmanıza yardımcı olmuşsa, bu esin dolu yardımcıyı öfkelenmeden karşılamanız gerektiğini düşüneceklerdir.” Birinci cilt Swann’ların Semtinden (Du cote de chez Swann) yazarın parasıyla 1913’te yayımlandı ve ilgi görmedi. Ama 1918’de, ikinci cilt olan A l’ombre des jeunes filles en fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde) Proust’a büyük ün kazandırdı ve bir yıl sonra Goncourt Akademisi ödülünü kazandı. Proust’u insanlar arasına karışmaktan alıkoyan hastalık, onu yalnızlık içinde tutuyordu. Az zaman kalmıştı artık. Proust, yaşamının son yıllarında ve aylarında olağanüstü bir çalışmaya girişti: 1920’de le Cote de Guermantes (Guermantes’ların Semti), 1922’de Sodome et Gomorrhe (Sodom ve Gomorra) yayımlandı. Titizlikle hazırlayıp bıraktığı son ciltler ölümünden sonra basıldı: la Prisonniere (Tutsak Kadın, 1923), ilk başlığı Albertine disparue (Kayıp Albertine) olan la Fugitive (Kaçak, 1925) ve le Temps retrouvâ (Kavuşulan Zaman,1927). Böylece, “anının uçsuz bucaksız anıtım” oluşturan yedi cilt yayımlanmıştı.

YAZARLIĞI

Dış görünüş bakımından Proust, züppeliğini ve yalınkatlığını betimlediği yozlaşmış bir toplumun öykücüsüdür. Ama veriminin önemi bir başka yerden gelmektedir. “Bir uzay geometrisinin olduğu gibi, bir düzlem ruhbiliminin hesaplarının doğruluğunu yitirdiği bir zaman ruhbilimi de vardır.” Gerçekten de, Proust’un verimi, ruh-bilimsel nitelik taşıyan derin bir yaşantıdan doğmuştur. Benliğinde, birçok ve ayrışık “ben”lerin art arda ortaya çıktığını gördüğü için, boğuntunun egemenliğindeki insan, gizlenmiş durumdaki saplantılı ölüm düşüncesini ve ölümün, kendi varlığında gün gün ilerlediğini fark etmektedir. Ama aynı insan, bir kendinden geçmeye benzeyen ve bu boğuntuyu ortadan kaldıran ayrıcalıklı durumlar yaşamış olmaktan da geri kalmıyordu.

Çözümleme ve gözlemleme sonunda Proust, bu ayrıcalıklı anların sırrını çözecekti. Bilinçli düşünmenin aralarında bir bağ kuramadığı ve farklı çağlarla “ben”lerin allak bullak edici bir anlamıyla yüklü gerçekliklerin biçim değişiminden başka şey olmayan bu anlar, bilinçdışı bir hatırlamanın mucizesiyle ansızın birbirine yaklaşıyordu. Proust, yapıtının ünlü sayfalarında (çaya banılan çörek, kırda görülen üç ağaç, Martinville çan kuleleri, Guermante’ların avlusundaki zemin taşları) işte bu ayrıcalıklı durumları betimlemişti. Proust, geçmiş, kaybolmuş zamanı aramaya, işte bu “yoğun gerçeklik” duyumunu yeniden bulmak için çıktı.

Böyle davranırken, yakalanmaz bi geçmişi ele geçirmekten çok, içsel bi doğruluğun (hakikatin) adım adım ilerleyen araştırılmasına yöneliyordu. Bu doğruluk, bellekte oluşan bir doğruluktu (“Gerçek cennetler, kaybedilmiş cennetlerdir”). Proust’un yolculuğu gerçekten de yeni bir Odysseia’ dır; barlar âleminin, sevilen kişilerin maddesel nesnelerin karmakarışık bir biçimde yaydıkları ve bilincin saptadığı işaretleri irdeleyen ve anlamlarını çözmeye çalışan bir ruhun Odysseia’ sıdır.

Bu işaretleri yorumlamak, anlamlarını, yasalarını ve daha doğrusu özlerini ortaya çıkarmak sanatın ve sanatçının görevidir. “Böylece, dünyanın yayımladığı karışık sözleri çözen simgeci yazarların amaçlarını” (Marcel Raymond) benimseyen Proust’un veriminin derin anlamı da belki buradadır.

A la recherche du temps perdu’ye özel havasını kazandıran “ben”, yani anlatıcı, bütün görümleri öz deneyiminin alanıyla sınırlayarak yapıta merkez bilinci olarak ortaya çıkar. Böylece, anlatıcının adım adım bulduğu görünümlerin, tutkulann, insanların ve toplumların, romanın “dokusu”nu oluşturmaktan çok, dehası “yansıtılan olayların ve gerçeklerin içkin niteliğinde değil, yansıtma gücünde” kendini gösteren eşsiz duyarlıklı ve zekâlı bir insanın bu varlıklara çevrilmiş bakışının, romana dokusunu oluşturduğu söylenebilir. Bundan ötürü, Proust’un özgün görümü örneksemeli edebiyat eğretilemesine dayanır. “Gerçek, yazar, farklı iki nesneyi ele alıp, bunlar arasında bilim dünyasındaki biricik nedensellik bağıntısına benzeyen sanat dünyası bağıntısını ortaya koyduğu ve bu nesneleri güzel bir üslubun gerekli örgüsüyle sarmaladığı zaman başlar ancak.”

A la recherche du temps perdu’yu oluşturan alışılmamış ve yeni dil, işte buradan kaynaklanmaktadır (“Son cildin son bölümü, ilk cildin ilk bölümünün hemen ardından yazılmıştı ve bu ikisi arasındakilerin hepsi daha sonra yazıldı”). Bu dilin dolambaçlı sözdizimi ve üst üste yığılan eğretilemeleri, bilincin içeriğinin edebi başkalaşımına sürekli olarak yönelen çabayı yansıtır (taklit eder); bu doğruluğun bulunmasına açık olan imgelerle ve sözcüklerle donatılmış bu ağ, yapıtın yapısını oluşturan dilin yakalanmasını sağlar.

GH; 9.Cilt, s: 3347-3348  

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »