Orhan Pamuk Son Kitabını Güney Amerika’da Tanıttı
NOBEL ödüllü yazar Orhan Pamuk, son kitabı ’Saf ve Düşünceli Romancı’nın tanıtımı için Güney Amerika’daydı…
Brezilya, Şili, Uruguay ve Arjantin’de çeşitli konferanslara ve söyleşilere katılan Pamuk, ziyaret ettiği tüm ülkelerde okurlarının yoğun ilgisiyle karşılaştı.
Pamuk yolculuğunun ilk durağı Brezilya’da Sao Paolo ve Porto Alegre şehirlerinde, Fronteiras do Pensamento (Düşüncenin Sınırları) grubunda iki konferans verdi. Fronteiras do Pensamento grubu, 2006 yılında Brezilyalı aydınlar tarafından kuruldu, daha sonra kültür bakanlığının da desteğiyle Brezilya kültür dünyasının önemli referanslarından biri haline geldi. Bugüne kadar Terry Eagleton, Mario Vargas Llosa, Alain de Botton, David Linch, gibi birçok aydının 100’den fazla konferans verdiği grupta ilk defa bir Türk yazar katılımcı olarak yer aldı.
Şili Katolik Üniversitesi ve Uruguay’da birer konferans veren Pamuk’un son durağı ise Arjantin’di. Her zaman hayranı olduğunu söylediği Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in dul eşi Maria Kodima tarafından da kabul edilen Pamuk, okurlarıyla Latin Amerika Sanatları Müzesi MALBA’da buluştu.
Orhan Pamuk, DHA’ya gezi izlenimlerini şöyle aktardı:
“1.5 yıldır Güney Amerika ülkelerini ziyaret etmeyi planlıyordum. Latin Amerika’yı Borges, Garcia Marquez, Cortazar’ın eserleriyle tanıdım. Gençliğimde kendilerinden birçok şey öğrendiğim Carlos Fuentes ve Vargas Llosa’yı da çok okurdum. Bir yeri tanımaya başlamak için en iyi yöntemlerden biri olmasına rağmen tabi ki edebiyatın tek başına koskaca bir kıtayı keşfetmek için yeterli olmadığının farkındayım. Latin Amerika’da beni en fazla etkileyen ve hoşuma giden şey insanlarındaki canlılık ve insancıllık oldu.
Gezdiğim ülkeler arasında Brezilya ve Türkiye arasında çok büyük benzerlikler gördüm. Kalkınma ve gelişmeyle birlikte orta sınıfın kendi kültür ve tarihine sahip çıkma çabaları Türkiye ile benzerlikler gösteriyor.
Güney Amerika şehirleri, özellikle bağımsızlarıyla birlikte moderniteye aynı anda evrilen ve aynı zamanda ekonomik problemler ve çeşitli askeri diktatörlüklerden muzdarip olmalarıyla İstanbul’la ve bazı Türk şehirleriyle benzerlikler taşıyor Çürümeye karşı mücadele ederken, yeni modernimizi kurma arzusundaki insanlar. Belki de bu yüzden İstanbul, Latin Amerika’da en fazla satan kitabım oldu.
Güney Amerika ekonomik ve demokratik gelişmelerin yanında futbolun da kıtası. Brezilya’da yayıncım beni Corintians- Palmeiras maçına götürdü. Tam da o gün Corintians’ın efsane oyuncusu doktor Sokrates ölmüştü. Statta hep birlikte Sokrates anısına durulan saygı duruşu heyacan vericiydi. Biliyorsunuz Brezilya her renkten insanın yaşadığı büyük bir ülke. Maç öncesi sahaya oyuncuların ’Irkçılığa Hayır!’ pankartı ile çıkması beni çok etkiledi.”
Duygu Asena Roman Ödülü
Aralık 4, 2011 by Editör
Filed under Duyurular, Edebiyat, Edebiyat Ödülleri, Etkinlik, Roman, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Ustalara Saygı
ÖDÜL YÖNETMELİĞİ
MADDE I – ÖDÜL DALI
Doğan Kitap Duygu Asena Roman Ödülü
AMAÇ:
Bu ödül, yazdıklarıyla Türkiye’deki kadınların sorunlarına büyük bir duyarlılık gösteren Duygu Asena’nın anısına bir saygı duruşudur. Onun Türkiye’ye mal olmuş eseri Kadının Adı Yok’tan yola çıkmakta, ülkemizde kadınların yaşadığı zorlukların hâlâ sürmekte olduğuna vurgu yaparak, farkındalığı artırmayı da amaçlamaktadır. O yüzden de: “Kadının Hâlâ Adı Yok.”
Türkiye’yi kadın hakları özgürlük ve eşitlik konularında “ilk”lerle tanıştıran değerli yazarımız Duygu Asena’nın anısına, edebiyat dünyasında başarıları ödüllendirmek amacıyla 2007 yılından başlayarak yılda bir kere verilmektedir.
Yıl içinde yayımlanmış tüm romanların başarılarını ödüllendirmek amacıyla düzenlenen bir roman ödülüdür.
MADDE II – ADAYLIK
Doğan Kitap Yönetim Kurulu, başvurmaları için adaylara açık çağrıda bulunur. Ödül için adaylar bizzat başvurabilirler. Yayınevleri adaylar için başvuru yapabilirler. Ödül jürisi aday sunabilir. Tüm bu ilgili kişiler, adaylık için gerekli genel koşulları yerine getirmek zorundadırlar.
Adaylar Duygu Asena Ödülü’ne roman türündeki eserleriyle başvurabilirler.
MADDE III – ADAY OLABİLMENİN GENEL KOŞULLARI, YARIŞMAYA KATILIM ŞARTLARI
a) Ödüle aday olmak ya da başvurmak için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalıdır.
b) Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazanan bir kimse daha sonraki yıllarda ödül için başka eseri ile yeniden başvurabilir ya da aday gösterilebilir.
c) Eser Türkçe yazılmış ve yayımlanmış olmalıdır.
d) Eser söz konusu yıl içinde Türkiye’de faaliyet gösteren bir yayınevi tarafından basılmış olmalıdır.
e) Başvuran eserlerin Türkiye’de kadının yerini sorgulayan, hayata kadınların penceresinden bakan, yaşanan zorlukları edebiyata taşıyan eserler olması gerekmektedir.
Eserin roman olması başvuru için yeterlidir.
Başvuran eserden 15’şer adet kitap kopyasının, açıklanan tarihlerde Doğan Kitap Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim edilmesi gereklidir.
f)Başvurular basılmış eserler için yayınevleri tarafından yapılıyorsa; eser sahibi yazarın kısa özgeçmişi, posta bilgileri, telefonlarının yanı sıra 15 adet kitap kopyası Doğan Kitap Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim edilmeli veya gönderilmelidir. Basılmış eserleri için yazarlar kişisel olarak da başvuru yapabilirler. Bu başvurular için de aynı koşullar geçerlidir.
g) Adaylık için başvuru süresi, 15 Şubat 2012 tarihi akşamı saat 17.00’de sona erer. Postadaki gecikmelerden ve kaybolmalardan yarışmayı düzenleyen kurum sorumlu değildir.
h) Kolektif çalışmalar ödüle aday olabilir. Çalışmayı gerçekleştirenler ortak aday sayılır. Eseri meydana getirenlerin aralarından bir kişiyi aday göstermeleri halinde, ödül sadece bu adaya verilir.
ı) Seçici Kurul üyelerinden birinin kolektif çalışmayı gerçekleştirenler arasında bulunduğu çalışmalar, aday gösterilemez. Seçici Kurul yayımlanmış eserlerin yayınevlerine, yazarların kendilerine ödüle aday olmaları konusunda çağrıda bulunabilir.
i) Başvuru tarihi itibariyle sağ olmayan kişiler aday gösterilemez. Adaylık için başvurmuş bir kişinin aday olduktan sonra hayatını kaybetmesi durumunda, başvurusu değerlendirmeye alınır, kazanırsa ödül tutarı yasal mirasçılarına ödenir.
j) Ödül için Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne takma isimle başvurulamaz.
k) Yarışmaya gönderilen kitaplar iade edilmez.
MADDE IV – SEÇİCİ KURULUN OLUŞTURULMASI
Doğan Kitap Yönetimi, ödül için en az 10 üyeli bir Seçici Kurul oluşturur.
Seçici Kurul, üniversite, akademi ve yüksek öğretim kurumları üyeleri, meslek ve sivil toplum kuruluşu üyeleri yazarlar ve gazetecilerden oluşabilir.
Seçici Kurul’a kimlerin davet edileceği ve Seçici Kurul üyelerinin sayısı, Doğan Kitap Yönetimi tarafından saptanır, değiştirilebilir. Seçici Kurul adaylarına çağrı, Ödül Sekreterliği tarafından yapılır.
MADDE V – BAŞVURULARIN KOŞULLARA UYGUNLUĞUNUN İNCELENMESİ
Ödül Sekreterliği başvuruları, bu yönetmelikte belirtilen koşullara uygunluğu bakımından inceler; koşullara uygun olmayan başvuruları belirler.
Şekil açısından yönetmeliğe uygun olan tüm eserler, yine Seçici Kurul tarafından bir ön elemeden geçirilerek 8-10 ya da 15 adete indirilir.
MADDE VI – SEÇİCİ KURUL’UN ÇALIŞMASI
Seçici Kurul Doğan Kitap Yönetimi’nin belirlediği tarihte çalışmalarına başlar; kendilerine sunulan eserlerle ilgili karara varmak üzere Doğan Kitap’ın önerdiği mekân ve zamanda tamamen bağımsız olarak çalışma düzenlerini saptar.
Seçici Kurul’un üyeleri ödüle aday olarak gösterilemez.
Kararlar, üye tam sayısının yarıdan bir fazlasının oyuyla alınır. Örnek olarak: 7 üyeden oluşan Seçici Kurul’da kararlar en az 4 üyenin oyu ile alınır.
Seçici Kurul başkanının da tek ve eşit oy hakkı vardır. Oylamalarda Seçici Kurul’un kendi belirlediği karara göre gizli ya da açık oy yöntemi uygulanır.
Seçici Kurul, ödülün bir kişiye verilmesini kararlaştırabileceği gibi, ödüle değer aday görmemesi durumunda o yıl birincilik ödülü verilmemesi kararını alabilir.
Seçici Kurul tarafından kabul edilecek mazereti sebebiyle oylama günü toplantıya katılamayan Seçici Kurul üyesi, oyunu kapalı bir zarf içinde Seçici Kurul başkanına verebilir veya gönderebilir. Bu şekilde verilen oy geçerlidir.
Duygu Asena Roman Ödülü için başvuranlarla Seçici Kurul görüşmeleri, Doğan Kitap Duygu Asena Roman Ödülleri Yönetimi tarafından kamuya açıklanmaz.
Seçici Kurul’un kararları kesindir, itiraz üzerine yeniden değerlendirme yapılmaz.
Seçici Kurul’un kararı 9 Nisan 2012 tarihinde kamuoyuna açıklanır.
MADDE VII – ÖDÜL TUTARI
Her yıl verilecek ödül miktarı Doğan Kitap Yönetim Kurulu tarafından saptanır.
2012 yılı için belirlenen ödül tutarı toplam 10.000 TL’dir
ÖDÜL
Birincilik ödülü:……………..10.000 TL
MADDE VIII – ÖDÜLÜN DAĞITIMI
Ödül tek bir esere verilir, bölüştürülemez.
Birincilik ödülü dışında başka ödül istenirse Doğan Kitap Yönetimi tarafından verilebilir.
MADDE IX – YARIŞMA SONUÇLARININ AÇIKLANMASI VE ÖDÜL TÖRENİ
Yarışma sonuçları 9 Nisan 2012 tarihinde basın yolu ile kamuoyuna duyurulacak ve ödüller sahiplerine 19 Nisan 2012 tarihinde yapılacak tören ile verilecektir.
Taahhütname:
Adaylar Duygu Asena Roman Ödülü’ne roman, türündeki eserleri ile başvururlar.
-Ödüle aday olmak için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak zorunludur.
-Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazanan bir kimse daha sonraki yıllarda ödül için başka bir eseri ile yeniden başvurabilir.
-Eser Türkçe yazılmış olmalıdır. Eser Türkçe yayımlanmış olmalıdır.
-Başvuru sahibinin, eserin basılmış 15 kopyasını Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim etmesi veya göndermesi gerekir.
-O yıl içinde yayımlanmış bir roman ile başvuru yapılmışsa 15 adet kitap kopyası, kısa özgeçmiş yazısı, posta bilgileri ve telefonların yanı sıra taahhütnamenin onay imzası ile birlikte Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim edilmesi veya gönderilmesi gerekir.
-Başvurular yazar adına yayınevleri tarafından yapılıyorsa; 15adet kitap, kısa özgeçmiş yazısı, posta bilgileri, telefonların yanı sıra taahhütnamenin onay imzası ile birlikte Duygu Asena Roman Ödülü Sekreterliği’ne teslim edilmesi veya gönderilmesi gerekir.
-Postadaki gecikmelerden ve kaybolmalardan yarışmayı düzenleyen kurum sorumlu değildir.
-Seçici Kurul’un kararları kesindir, itiraz üzerine yeniden değerlendirme yapılmaz.
Başvurular için teslim adresi:
19 Mayıs Caddesi Golden Plaza No: 3 Kat:10 – 34360 ŞİŞLİ – İSTANBUL
Bir Portre: Marcel Proust
Kasım 28, 2011 by Editör
Filed under Biyografi, Edebiyat, Roman, Ustalara Saygı
Fransız yazan (Paris,1871 – Paris,1922)
Babası hekim olan ve zengin bir burjuva ailesinden gelen Marcel Proust, aşırı duyarlığına ve yaşamının sonuna kadar çekeceği astım krizlerine rağmen, kendisine gösterilen sevgi ve özen içinde mutlu bir çocukluk geçirdi. 1886’da Condorcet Lisesi’ne girdi
Sorbonne’da Bergson’un derslerini izledi. Zamanını, Combray, Normandiya plajları ve sosyete davetleri arasında geçiriyordu. Rahat bir yaşamı vardı ve dış görünüşü bakımından havai olan bu yaşam aslında acılarla, sıkıntılarla doluydu. Sonsuz bir çözümleme ve deneyimden başka şey olmayan yaşantısında “aylaklık çağı”nın damgasını taşıyan bu dönemde ilk edebiyat eleştirisi olan les Plaisirs et les jours (Zevkler ve Günler, 1896) ile 1952’de basılan ve tamamlanmamış olan bir romanın, yani Jean Santeuil’ün büyük bir bölümünü yazdı. 1900’de Venedik’e gitti ve estetik sorunlarıyla ilgilendi. Bible d’Amiens’i (Amiens İncili, 1904) ve derinlemesine etkisinde kaldığı John Ruskin’in Sesame and Lilies (Susam ve Zambaklar, 1906) adlı kitabını fransızcaya çevirdi.
Annesinin 26 Eylül 1905’te ölümü Proust’u sarsmıştı. Bu tarihten sonra, haftalık yüzünden daha da güçsüzleşti ve Paris’teki dairesine çekilerek büyük yapıtı A la recherche du temps perdu’nün (Geçmiş Zamanın Peşinde) yazılması sonucunu verecek olan çalışmaya bütün yaşamını adadı. Artık, korkunç bir çalışma ile hastalık içiçe geçiyordu ve Proust 1911’de şöyle yazıyordu: “Kitaplar da, tıpkı artezyen fışkırmaları gibi ancak, döküldükleri yüksekliğe kadar çıkabilirler. Ve tıpkı benim gibi, edebiyatın, yaşamın en son anlatımı olduğuna inananlar, eğer hastalık bu kitabı yazmanıza yardımcı olmuşsa, bu esin dolu yardımcıyı öfkelenmeden karşılamanız gerektiğini düşüneceklerdir.” Birinci cilt Swann’ların Semtinden (Du cote de chez Swann) yazarın parasıyla 1913’te yayımlandı ve ilgi görmedi. Ama 1918’de, ikinci cilt olan A l’ombre des jeunes filles en fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde) Proust’a büyük ün kazandırdı ve bir yıl sonra Goncourt Akademisi ödülünü kazandı. Proust’u insanlar arasına karışmaktan alıkoyan hastalık, onu yalnızlık içinde tutuyordu. Az zaman kalmıştı artık. Proust, yaşamının son yıllarında ve aylarında olağanüstü bir çalışmaya girişti: 1920’de le Cote de Guermantes (Guermantes’ların Semti), 1922’de Sodome et Gomorrhe (Sodom ve Gomorra) yayımlandı. Titizlikle hazırlayıp bıraktığı son ciltler ölümünden sonra basıldı: la Prisonniere (Tutsak Kadın, 1923), ilk başlığı Albertine disparue (Kayıp Albertine) olan la Fugitive (Kaçak, 1925) ve le Temps retrouvâ (Kavuşulan Zaman,1927). Böylece, “anının uçsuz bucaksız anıtım” oluşturan yedi cilt yayımlanmıştı.
YAZARLIĞI
Dış görünüş bakımından Proust, züppeliğini ve yalınkatlığını betimlediği yozlaşmış bir toplumun öykücüsüdür. Ama veriminin önemi bir başka yerden gelmektedir. “Bir uzay geometrisinin olduğu gibi, bir düzlem ruhbiliminin hesaplarının doğruluğunu yitirdiği bir zaman ruhbilimi de vardır.” Gerçekten de, Proust’un verimi, ruh-bilimsel nitelik taşıyan derin bir yaşantıdan doğmuştur. Benliğinde, birçok ve ayrışık “ben”lerin art arda ortaya çıktığını gördüğü için, boğuntunun egemenliğindeki insan, gizlenmiş durumdaki saplantılı ölüm düşüncesini ve ölümün, kendi varlığında gün gün ilerlediğini fark etmektedir. Ama aynı insan, bir kendinden geçmeye benzeyen ve bu boğuntuyu ortadan kaldıran ayrıcalıklı durumlar yaşamış olmaktan da geri kalmıyordu.
Çözümleme ve gözlemleme sonunda Proust, bu ayrıcalıklı anların sırrını çözecekti. Bilinçli düşünmenin aralarında bir bağ kuramadığı ve farklı çağlarla “ben”lerin allak bullak edici bir anlamıyla yüklü gerçekliklerin biçim değişiminden başka şey olmayan bu anlar, bilinçdışı bir hatırlamanın mucizesiyle ansızın birbirine yaklaşıyordu. Proust, yapıtının ünlü sayfalarında (çaya banılan çörek, kırda görülen üç ağaç, Martinville çan kuleleri, Guermante’ların avlusundaki zemin taşları) işte bu ayrıcalıklı durumları betimlemişti. Proust, geçmiş, kaybolmuş zamanı aramaya, işte bu “yoğun gerçeklik” duyumunu yeniden bulmak için çıktı.
Böyle davranırken, yakalanmaz bi geçmişi ele geçirmekten çok, içsel bi doğruluğun (hakikatin) adım adım ilerleyen araştırılmasına yöneliyordu. Bu doğruluk, bellekte oluşan bir doğruluktu (“Gerçek cennetler, kaybedilmiş cennetlerdir”). Proust’un yolculuğu gerçekten de yeni bir Odysseia’ dır; barlar âleminin, sevilen kişilerin maddesel nesnelerin karmakarışık bir biçimde yaydıkları ve bilincin saptadığı işaretleri irdeleyen ve anlamlarını çözmeye çalışan bir ruhun Odysseia’ sıdır.
Bu işaretleri yorumlamak, anlamlarını, yasalarını ve daha doğrusu özlerini ortaya çıkarmak sanatın ve sanatçının görevidir. “Böylece, dünyanın yayımladığı karışık sözleri çözen simgeci yazarların amaçlarını” (Marcel Raymond) benimseyen Proust’un veriminin derin anlamı da belki buradadır.
A la recherche du temps perdu’ye özel havasını kazandıran “ben”, yani anlatıcı, bütün görümleri öz deneyiminin alanıyla sınırlayarak yapıta merkez bilinci olarak ortaya çıkar. Böylece, anlatıcının adım adım bulduğu görünümlerin, tutkulann, insanların ve toplumların, romanın “dokusu”nu oluşturmaktan çok, dehası “yansıtılan olayların ve gerçeklerin içkin niteliğinde değil, yansıtma gücünde” kendini gösteren eşsiz duyarlıklı ve zekâlı bir insanın bu varlıklara çevrilmiş bakışının, romana dokusunu oluşturduğu söylenebilir. Bundan ötürü, Proust’un özgün görümü örneksemeli edebiyat eğretilemesine dayanır. “Gerçek, yazar, farklı iki nesneyi ele alıp, bunlar arasında bilim dünyasındaki biricik nedensellik bağıntısına benzeyen sanat dünyası bağıntısını ortaya koyduğu ve bu nesneleri güzel bir üslubun gerekli örgüsüyle sarmaladığı zaman başlar ancak.”
A la recherche du temps perdu’yu oluşturan alışılmamış ve yeni dil, işte buradan kaynaklanmaktadır (“Son cildin son bölümü, ilk cildin ilk bölümünün hemen ardından yazılmıştı ve bu ikisi arasındakilerin hepsi daha sonra yazıldı”). Bu dilin dolambaçlı sözdizimi ve üst üste yığılan eğretilemeleri, bilincin içeriğinin edebi başkalaşımına sürekli olarak yönelen çabayı yansıtır (taklit eder); bu doğruluğun bulunmasına açık olan imgelerle ve sözcüklerle donatılmış bu ağ, yapıtın yapısını oluşturan dilin yakalanmasını sağlar.
GH; 9.Cilt, s: 3347-3348
Postmodern Bir Hikâye Anlatıcısı: Jeanette Winterson
Hikâyelerin gücü hakkında modern bir masal olan ‘Fener Bekçisi’, neredeyse hep aynı yazınsal formül üzerinden, aynı cinsiyetsiz dil, aynı metinsel oyunlar, aynı otobiyografik paralelliklerle kurulmasına rağmen keyif alarak okunan bir kitap.
Toplumsal cinsiyet ve tarih ilişkisi üzerinden kurgulanan ‘Vişnenin Cinsiyeti’ Türkçeye 1995 yılında ilk çevrildiğinden beri takip ediyorum Jeanette Winterson’ı. Pınar Kür’ün mükemmel çevirisi sayesinde tanıdığım yazarı 1997’de yine bir Kür çevirisi olan ‘Tutku’yla izledim. 2000’de dilimize kazandırılan ‘En İyi İlk Roman’ dalında Whitbread ödüllü ‘Tek Meyve Portakal Değildir’i okurken bir kat daha hayran kalmıştım bu kadına. Klasik romana, hiyerarşik kurguya, kahraman stereotiplerine karşı duran, zaman, din, kültür, çocukluk ve ergenlik gibi kavramlara takıntılı, eril dili dönüştürerek kullanabilme hassasiyetine sahip, cinsiyet kutuplaşmaları ve cinsel kimlik konularına değinen, algısı çok farklı bir yazar olduğu kanaatine sahiptim artık. Sonra diğer kitaplarını; sanal bir aşkı anlatan ‘Dizüstü’nü (2002), Atlas ile Herakles mitini çağdaş bir söylene dönüştürdüğü ‘Atlas’ın Yükü’nü (2007) ve hikâyelerin gücü hakkında modern bir masal olan ‘Fener Bekçisi’ni, neredeyse hep aynı yazınsal formül üzerinden, aynı cinsiyetsiz dil, aynı metinsel oyunlar, aynı otobiyografik paralelliklerle kurulmasına rağmen müthiş bir keyif alarak okudum.
Avrupa’nın bilinçdışı
Hikâye anlatmak onun için zamandan, mekândan, gelenekten koparak özgürleşmek, yeni bir evren yaratmak demek. Evreni açıklarken açıklanmamış bırakmanın, onu zaman içine tıkıştırmadan canlı bırakmanın bir yolu hikâyeyi dilediğimiz hale getirmek. Bir hikâyeyi anlatan herkes farklı anlatır üstelik, herkesin onu farklı şekilde gördüğünü bize hatırlatmak için. Okurun zihnini, dikkatini sürekli canlı tutmayı, hikâyenin ilk başladığı zamana her dönemeçte eklediği yan hikâyelerle şaşırtmayı ve sınamayı seven Winterson’ın romanlarında anlatıcıyla birlikte çevresini saran karakterlerin hikâyeleri, zamanı sorgulayan bir üslupla arka arkaya tahkiye edilirken, diyalektik biçimde birbirinin nedeni ve sonucu olarak iç içe geçmeye, bütün oluşturmaya başlar. Önümüzdeki hikâyeler labirentinde bir karakterin hikâyesinden başka bir karakterin hikâyesine atlayarak, onları birbirine ulayarak ilerleyen anlatıcı, kendi hikâyesini arar bir yandan da. Kendini bir mekâna, merkezi bir noktaya sabitleyemeyen karakterler hep yol ayrımlarıyla karşı karşıyadırlar. Arayış ve yolculuk bitmez. Yaratılış efsanesini tersyüz eden ‘Boating for Beginners’de, dogmalar ve tabularla çatışarak arayış içinde savrulan bir kadını, Gloria’yı anlatır Winterson. Hıristiyanlık ve Batı kültürü tarihine, mitolojiye göndermeler, ‘Tek Meyve Portakal Değildir’den itibaren metinlerinin vazgeçilmez özellikleri olur. Psikiyatristlerce Avrupa’nın ortak bilinçdışını yansıttığı ileri sürülen ünlü Parsifal efsanesini kendine özgü bir yorumla yerleştirmişti ilk romanına.
‘Fener Bekçisi’nde ise işadamı Josiah Dark’tan kulenin anısına Babil adını verdiği oğluna, hayatları boyunca fenerde yaşayan Pew’lerden kuşaklardır inşaat mühendisliği yapan bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Robert Stevenson’a, Tristan ile Isolde’nin ölümsüz aşk öyküsünden Darwin’in kuramlarına kadar yaratılışı, aşkı, bedeni, dini, zaman olgusunu sorguluyor. ‘Atlas’ın Yükü’, başlı başına bir mitin yeniden yorumu… Yine bir hikâyeler silsilesinin ardından, Atlas ve Herakles’ten sonra kendine, çocukluğuna, anne-babasına döner Winterson. Otobiyografik ilk romanında evlat edinilmiş bir kızdır Jeanette, ‘Vişnenin Cinsiyeti’nin Jordan’ı gibi. ‘Fener Bekçisi’nde babası zaten hiç olmayan Gümüş, annesi de ölünce Cape Wrath’deki fenerin bekçisi Pew’un yanına verilir yarı çıkar, yarı evlatlık. Anne babalık kurumunu metinleri üzerinde de bertaraf eder böylelikle. Masalları, mitleri, otobiyografik yan hikâyeleri harmanlayarak dilini özgünleştiren Winterson’ın tarih, zaman, yaratılış olgularını sorguladığı, yıkıp yıkıp yaptığı, kendinin ve başkalarının hikâyelerini yeniden yazdığı romanlarında altüst ettiği bir başka yasa, toplumsal cinsiyet kategorisi.
Gözden düşen bir kız çocuğu
Altı yaşındayken Pentakostal (Evanjelik Hıristiyanlık içinde bir hareket) bir aile tarafından evlat edinilerek Hıristiyan misyoneri olacak şekilde bir eğitim almaya, sekiz yaşında, kilise toplantılarında dağıtacağı ilahileri yazmaya başlamış Jeanette Winterson. Ailesinin, İncil dışında başka bir kitap okumasına izin vermediği bu çocuk, kütüphanede bulduğu Mallory’nin ‘Arthur’un Ölümü’ sayesinde hayal gücünü geliştirecek yazma yeteneğini keşfetmiş. On altı yaşına geldiğinde, ailesine lezbiyen bir ilişki yaşadığı açıklayarak evinden ayrılmış. İlk romanı ‘Tek Meyve Portakal Değildir’, yazarın çocukluğu ve cinsel kimlik mücadelesiyle hesaplaşması bir bakıma. Bağnaz ve militan dindarlık anlayışına sahip bir anne, pasif bir baba ve önceleri annesinin cemaatinin sadık bir üyesiyken, sonradan aykırı eğilimleri nedeniyle gözden düşen bir kız çocuğu… Tanrı’nın izinde yetiştirilmek üzere evlat edinilen romanın kahramanı Jeanette, arkadaşı Melanie ile her zamanki gibi İncil okudukları bir gün, tanrıya onları bir araya getirdiği için şükran duydukları bir an yakınlaşır, tüm yasaklara rağmen duygusal bir boğulma hissederler. Şeytanın büyüsüne kapıldığı, içine ifrit girdiği gerekçesiyle şeytan çıkarma ayinine tabii tutulur Jeanette; Melanie ise üniversitede ilahiyat okumayı düşünmesine rağmen evliliği seçer naçar. Başka bir kadına karşı romantik sevgi günahtır: “Şeytan bana en zayıf noktamdan saldırmıştı. Cinsiyetimin kısıtlamalarını anlayamayışım.”
Sevgilisiyle ilişkisinden esinlenerek yazdığı ‘Written on the Body’de isimsiz ve cinsiyetsiz bir anlatıcı vardır. Kimliklerin ancak gerçek dünya bedenindeki kısıtlamaların yapay ortamda aşılmasıyla düzenlenebileceğini vurguladığı postmodern romanı ‘Dizüstü’nde, evli kadın sevgilisinin kendisini kocasıyla aldatmasına bozulan anlatıcı kimliğinden hızla sıyrılarak, ‘lezbiyen kadın yazar’ olarak okurun karşısına geçer. Kendini Queer olarak tanımlıyor. Toplumsal cinsiyetin hikâyenin sadece başlangıcı ama sonu olmadığını, durumla biraz eğlenmemiz gerektiğini düşünüyor. Cinsel kimlik ve genel anlamda kimlik kavramlarının hiyerarşik olabileceğini dile getiren, kimliklerin verili, doğal ve sabit olmayıp inşa edildiğini ifade eden Queer kuramı, doğallaştırılan heteroseksüelliği, parodi unsurunu kullanarak içten dönüştürmeye çalışır.
Türkçede Jeanette Winterson:
Vişnenin Cinsiyeti, Çev: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1995
Tutku, Çev: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1997
Tek Meyve Portakal Değildir, Çev: Sevin Okyay, İletişim Yayınları, 2000
Dizüstü, Çev: Zeynep Mercan, İletişim Yayınları, 2002
Atlas’ın Yükü, Çev: Dilek Şendil, Turkuvaz Kitap, 2007
Kapri Kralı, Çev: Gökçe Ateş Aytuğ, Güzel Kitaplar, 2007
FENER BEKÇİSİ: Jeanette Winterson
Çeviren: Zarife Biliz – Turkuvaz Kitap
2010 – 200 sayfa – 15 TL.
handeogut@gmail.com
Jack Kerouac’ın Kayıp Romanı “The Sea is My Brother” Yayımlandı
Ünlü Amerikalı yazar Jack Kerouac’ın kayıp olduğu sanılan ilk romanı, ölümünden 40 yıl sonra yayımlandı. Beat Kuşağı akımının kurucusu Kerouac’ın birkaç mektubunda sözünü ettiği romanın kayıp olduğu düşünülüyordu.
Beat Kuşağı akımının kurucusu ve ”Yolda (On The Road)” adlı kült romanın yazarı Kerouac, 20 yaşındayken yazdığı, ”The Sea is My Brother” adlı ilk eserinde denizci olarak geçirdiği yıllarını anlatmıştı.
Kitabın editörlüğünü üstlenen Dawn Ward, eserin Kerouac’ın yazma sürecini nasıl geliştirdiğini gösterdiği için özel bir öneme sahip olduğunu açıkladı.
Yazarın, arkadaşı Sebastian Sampas’a yazdığı mektuplardan oluşan eser, kayınbiraderi tarafından Kerouac’ın arşivinde bulunmuştu. 1922 yılında doğan Kerouac, genç yaşta yazmaya başlamış, meslek olarak yazarlığı seçmeden önce spor muhabirliği, inşaat işçiliği ve denizcilik yapmıştı.
”The Town and the City” adlı ilk kitabını 1950′de yayımlayan Kerouac’ın en etkili ve ünlü kitabı ”On the Road” adlı eseriydi.
Kerouac, ABD’yi baştan başa dolaşmak için çıktığı yolculukta başından geçenleri ve arkadaş çevresini anlattığı romanını sadece üç haftada tamamlamıştı.
Kerouac, şair Allen Ginsberg ve William Burroughs’un da aralarında bulunduğu bir grup yazar tarafından kurulan Beat Kuşağı akımının sesi olarak ün kazanmıştı.
1969 yılında 47 yaşındayken hayata veda eden Kerouac’ın yayımlanmış diğer eserleri arasında ”Visions of Cody”, ”Visions of Gerard”, ”Big Sur” ve ”The Subterraneans” bulunuyor.
SanatLog Haber






