Kadem Mûsikî ve Edebiyat Dergisi Kış Sayısı

Kadem Mûsikî ve Edebiyat Dergisi Kış Sayısı 15 Ocak’ta Çıkıyor…

 Derginin web sitesi: www.kadem.org 

İlk Opera Rejisörlerinden Doğan Onat Vefat Etti

Ocak 5, 2012 by  
Filed under Duyurular, Müzik, Sanat, Türk Sanatçılar

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin ilk opera sanatçılarından ve rejisörlerinden Doğan Onat 84 yaşında hayata gözlerini yumdu. ..

1927’de Edirne’de doğan Doğan Onat sanat hayatına Cebeci’de bulunan Ankara Devlet Konservatuvarı’nda başladı. Carl Erbert, Madam Hidalgo ve Madam Böhm gibi kıymetli isimlerden opera dersleri alan Onat, Ankara Operası’na girerek birçok eserde solist olarak rol aldı. Kendi gibi bir opera sanatçısı olan Ferhan Onat ile evlenen sanatçı, Ankara’daki görevinin ardından 1969’da Şehir Operası’na gelerek sanat hayatına eşiyle birlikte İstanbul’da devam etti.

Sevil Berberi, Yevgeni Onegin, La Traviata, Manon, Il Tabarro, Cavalleria Rusticana gibi önemli eserlerde görev alan Onat, daha sonra Aydın Gün ile birlikte reji yardımcılığı görevini üstlendi. Uzun yıllar boyunca aralarında La Boheme, Tosca, Rigoletto, Lucia di Lammermoor, Yarasa ve Madama Butterfly’ın da bulunduğu birçok opera, operet ve müzikal sahneye koydu.

Eşi Ferhan Onat’ın ölümüyle birlikte sıkıntılı günler geçiren, ardından evlendiği Gönül Onat’ın da kısa bir süre sonra kansere yenik düşmesiyle iyice içine kapanan Onat, geçirdiği trafik kazasının ardından hayatının kalan yıllarını yatağa bağlı olarak sürdürdü.

2 Ocak 2012 günü hayatını kaybeden bu değerli sanatçımız, ertesi günü Zincirlikuyu’da yapılan sade bir anma töreniyle birlikte eşi Ferhan Onat’ın yanına defnedildi.

İlk Kadın Opera Sanatçımız Meral Menderes’i Kaybettik

Aralık 28, 2011 by  
Filed under Müzik, Sanat, Türk Sanatçılar

İLK KADIN OPERA SANATÇIMIZ MERAL MENDERES, HAYATA VEDA ETTİ…

İstanbul Devlet Opera ve Balesi, ilk kadın opera sanatçısı soprano Meral Menderes’i 78 yaşında kaybetti.

İlk kez 1960 yılında, o zamanki adıyla İstanbul Şehir Operası’nda sahnelenen Tosca’da seyirci karşısına çıkan opera sanatçısı Meral Menderes, geçtiğimiz sene yapılan Devlet Opera ve Balesi’nin 50. yılı şerefine Genel Müdür Rengim Gökmen tarafından sanat ödülüne layık görülmüştü.

Menderes, Gökmen’e hitaben yaptığı konuşmada AKM’nin kapanması nedeniyle birkaç farklı binada faaliyetlerine devam eden İstanbul Devlet Opera ve Balesi için, ‘Bizi bu göçebelikten kurtarın!’ sözleriyle konuklardan büyük alkış almıştı.

Meral Menderes, yarın (28 Aralık 2011/Çarşamba) saat 11:00’de Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi’nde düzenlenecek törenle son kez sevenlerini selamlayacak. Ardından Maltepe Merkez Camisi’nde kılınacak ikindi namazını müteakip, Küçükyalı Mezarlığı’nda defnedilecek.

Boris Vian - Jazz’ın Yarım Asırlık Serüveni

Aralık 26, 2011 by  
Filed under Müzik, Metinler, Sanat

Jazz hakkında kayda değer yazılar yazmak çok zor, bu makale de bu zorluğu kanıtlayacak.

Herkes Jazz’ı ayrı bir biçimde tanımlıyor. La Parisienne ‘deki editörüme şöyle sormak geliyor içimden: “Örümceklerle ilgili bir makale yazsam olmaz mı?” “Kömür tozu ya da hardallar üzerine bir yazıya ne dersiniz?” Ama yanıtın ne olacağını biliyorum. Bu yüzden, tamam, deneyelim ve şeytanın bacağını kıralım. Sevdiğinizden dolaysız ve anlaşılır bir dille söz etmek zorunda bırakılmak –ne insanlık dışı bir yükümlülük bu!

Okurlara gidip konu üzerinde yazılmış pek çok kitaptan birini almalarını önerebilirim. Bu kitapların sayısı gitgide artıyor. Büyük boy küçük boy, birkaç cilt halinde ya da cep kitabı niteliğinde… Ne ararsanız. Bir de bütün şu meşhur dergilerde yer alan makaleler. Her dilde, Japonca dâhil. Tokyo’da, Hindistan’da, Avustralya’da, Güney Afrika’da Jazz kulüpleri var. Belki Doğu Bloku’nda bile vardır, kim bilir?

Ama bu kitapları önermek sorumluluğunu üstlenmeyi reddediyorum. Onları okurlarıma önermem. Dergiler ise, tıpkı sözlükler gibi, fazla okumayı sevmeyen insanlara hitap ediyor. Sevgili okurlarımızın migrenle boğuşmasını da istemeyiz, tabii. Birçok çelişik ve karşıt görüşü okuduktan sonra iç huzuruna kavuşmak için dört dönebilirler. Örneğin şu görüşe bir bakın; “Eğitimli bir biyolog olarak, jazz’ı çocukluk, erişkinlik ve yaşlılık safhalarında incelenmesi gereken canlı bir organizma gibi görüyorum.” (Bernard Heuvelmans, From Bamboila to Bebap )

Okurlar yukarıdaki tanımdan hemen jazz’ın son evresinde olduğu sonucuna varacaklar. Oysa benim konu üzerinde yazdığım kitapta, bu yaşam dolu sanatı yaratıcılıklarıyla zenginleştiren müzisyenlerin, kendi ellerinde doğum yapmadan bunaklaştırılamayacaklarını okuyunca şaşırabilirler. Ne o? Yoksa gözlerinizde o kurnazca parıltı mı belirdi?

“Jazz’ı tanımlamaya başlasan iyi olur, ihtiyar. Şu anda yalnızca kelimelerle oynuyorsun” mu diyorsunuz?

Dizleri tutmayan bir ihtiyar olan ben, savunma makamından ancak şu yanıtı verebilirim: “Sizi kelime oyunu oynamaya zorlayan kavramlar vardır. Yapacak başka bir şey bulamazsınız. Jazz da böyledir.”

Bernard Heuvelmans iyi bir adamdır, bu yüzden demin başlattığım saldırıyı sürdürmeyeceğim. Kendi çapında kelime oyunu oynadığını belirterek tanımlamasının geri kalanına dönüyorum: “Hangi öğenin yer aldığı bağlamı söz konusu olursa olsun, jazz aslen Amerikalı siyahların müziğidir.” (Aynı kaynak)

Biz de şu yorumları yapalım:

•  Heuvelmans’ın kendisinin de anımsattığı gibi, siyahların Louisiana’ya jazz’ın doğum yerine ilk geldikleri tarih 1712′dir.

•  Pek çok farklı etkenin içinde Afro-Amerikan buketinden çiçekler de yer alıyordu.

•  Çorbaya bir yığın şaşırtıcı ölçüde farklı baharatlar konuldu. Konmaya da devam ediliyor.

•  Bu yüzden “Eski, iyi müzik jazz’dı. Şimdiki değil” denemez. Oluşum tamamlanmış değildir. Ancak, tamamlanmış olsaydı; bazıları sevinirdi her halde.

•  Bir başka yönden, bazı Amerikalıların “diga-diga-doo”ları için kendilerini siyahlara saygı duymaya zorunlu hissetmeleri güç.

•  Şimdi kendimi bukalemunvari bir biçimde sakladığım köşeden çıkıp sorunun köklerine ilerleyeceğim.

Dostum Eddie’nin televizyonu var. Geçen gün onun evinde Afrika müziği üzerine bir belgesel izlerken, oldukça ilgi çekici dans figürlerine rastladım. Hayranlık uyandıracak güzellikteki çok ritimli ezgilere eşlik ediyorlardı. Yerlilerin marimba ve tamburlar eşliğinde bir ileri bir geri hareket etmelerini asla unutmayacağım. Fakat bunu izlerken içimden, ritmin Afrika müziğindeki egemen öğe olmadığını iddia edenlere karşı olduğumu bir kere daha bağırarak ilan etmek geldi. Kişisel açıdan, bu müziğin kusursuzca dengelenmiş olduğunu düşünüyorum. Çok ezgililik çok ritimlilik kadar önemlidir. Bu ilkel, tahta enstrümanlardan gelen ezgiler belki de çağın en yeni cihazlarından çıkan seslerden daha gelişkin ve karmaşıktır. Bazen sinir bozucu bile olsalar, bütün bu notaları bir arada duymayı seviyorum.

ABD’ye göç eden –daha doğrusu zorla göç ettirilen- Afrikalılar müziklerini de beraberlerinde getirdiler ve müzikleri o topraklarda büyüdü. Beyazların azar azar özümsedikleri bu müzik Protestan ilahileri, Fransız kadrilleri, marşları, polkaları gibi özgün öğelerle buluştu. Afrikalılar Avrupalı enstrümanlarla tanıştırıldılar. Ancak bu enstrümanların geleneksel kısıtlamalarından memnun kalmayınca, üflemeliler ile yaylıların eski kurallarını yerle bir ettiler. Partiler ve pikniklerde çaldılar, nota okumayı öğrendiler; beyaz müzisyenlerle çalıştılar, blues’u yarattılar, en sertinden viski içtiler, cenazelerde yürüdüler, düğünlere katıldılar ve bugün bunları yazmaya koyulan kıt zekâlılar kitlesiyle nasıl konuşacaklarını kavradılar.

Tuhaftır, eleştirmenler tek bir noktadan anlaşır. Jazz’ın doğum tarihini 1900 yılı civarına yerleştirirler. Bir de 1907′de tımarhaneye gönderilen ve 1931′de ölen Buddy Bolden adlı trompetçiye tapınırlar. Ancak bizden onu duyan yoktur.

Jazz hakkında söylenecek daha önemli şeyler var. Varlığını kabul ediyoruz bu müziğin. Öyleyse biz karışmadan önce daha iyi giden bir konuya metafizik sorunları katmaya gerek yok. “Nasıl” ile uğraşmak, “ne” ile uğraşmaktan daha ilginç görünüyor.

1917′nin New Orleans’ına dönelim. Donanma bir ayaklanma yüzünden eyaletin bir bölgesini boşaltır. İşlerini kaybeden müzisyenler de Missisippi nehrinin yukarı bölgelerine gider ve her gittikleri yerde jazz tohumu ekerler. Tohumlar büyür, gelişir. Öykünün bu versiyonu beni gıdıklıyor. Bence kayıt teknikleri ve ses örgüsü üretimindeki gelişmeler daha önemli. Yanlış anlaşılma riskine atılarak söylüyorum, Path é-Morconi, Storyville’deki genelevlerin kapanması olayından daha önemli bir role sahiptir.

Jazz’ın ilk biçimlerinden biri olan ragtime, yüzyılın başındaki hareketli ortamda gelişti ve dünyayı fethetti. Storyville’deki genelevlerin kapanmasının jazz için önemli olduğunu itiraf ediyorum, ama günümüz jazz’ının taşıtları kayıt ve daha sonra da radyodur.

1917′de elimize ulaşan ilk kayıtları bir jazz tarihçisi bakış açısıyla inceleyebiliriz. Her jazz dinleyicisi, İsviçreli orkestra şefi Ernest Ansermet’in bugün hakkında konuştuğumuz şeyi 1919′da keşfettiğini ve ondan ilham alarak Revue Romand ‘daki ünlü makalesini kaleme aldığını bilir. Herkes Sidney Bechet’in Southern Syncopated Orchestra’da çaldığını da bilir. Eğer bilmeyen varsa, artık öğrenmiştir.

Aslında şimdi tarihi süreçlere bölmem gerekiyor. 1920′den 35′e, 1935′den 1940′a vb. Ama bu çok aptalca. Ben dürüst biriyim. Bölerek anlatmakta bir mantık bulamıyorum. Belli plakları belleğimizde saptayıp yargılamak ve çözümlemek olanaksız. Onları 1935′de dinleyen bir 1953 Vian’ıyım. Onları kendi zamanlarında nesnel bir biçimde nasıl değerlendirebilirim ki? Çağdaşlarımın Balzac üzerinde bir kitap yazmaya nasıl cesaret edebildiklerini soruyorum kendime. Yanıtını yine ben veriyorum: edebiyat piyasası oyunları böyle oynanır, çünkü. Görüyorsunuz ne kadar aydın bir jazz eleştirmeniyim.

Kendimi aşmaya uğraşıyorum. Şu gözlemimi açıklamadan daha önemli bir şey gelmiyor aklıma. Bir jazz hayranını (sevgili akıllı jazz hasta) zorlarsanız, ağzından şu adları alabilirsiniz: Armstrong, Fletcher, Duke, Fats, Parker vb. Tamam, bu adamları kafamıza göre bazı noktalardan ele alıp tarz kutularına yerleştirir, kendimizi haklı çıkarabiliriz. Ama bunun yararı nedir? Her şeyi mumyalamak hastalığı hangi amaca hizmet eder?

Bugünün Fransız yazarları, yirmi yaşlarına geldiklerinde anılarından başka bastırıp yayımlatacak malzeme bulamıyorlar. Otuzlarına geldiklerinde ise (eğer ünlü olurlarsa) anılarının ikinci cildini yazıyorlar. Buna “yazarın arkasında gizlenen insanı keşfetmek” deniyor. Ama o insan hiçbir zaman kayıp değil ki. Hep orada. Yazdıkları kayıp yaşam öykümüzü cafcaflı ve çağdaş bir tarzda yazıp, sunalım. Bu Amerikalıların “Ömrümüzün geri kalan kısmının ilk günü” zırvasından başka nedir, şimdi?

Fransa’da tarihe çok fazla yaslarız sırtımızı. Bu mutsuz olduğumuz anlamına mı geliyor? Mutlu insanlar geçmişe pek kafalarını takmazlar. Jazz’ın geçmişiyle de pek uğraşılmamalı. Jazz üzgün değil. Capcanlı, yaşam dolu bir müzik. Yalnızca elli yaşında. Elli! Bir düşünün! Onlar şimdiden jazz’ı gömmeye çalışıyorlar.

Heuvelmans’lar popolarımıza derece yerleştirmeye çalışıyorlar. Gülsek ve kendi yaşamlarımıza koşsak daha iyi ederiz. Gidip, saklanmanın sırası, zamanı değil.

Okuyucum, dostum, okuyucum, şunu söylemenin tam zamanıdır, eğer 500 tane Duke Ellington plağı satın alır ya da çalarsan, emin ol, en azından 450 önemli jazz plağı edinmiş olursun. Açıklamacıları unutun. Çünkü “nihil est in comentario quod non primum fucrit in operibus.” Bana öyle manalı bakmayın, yalnızca ne kadar kültürlü olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum.

Haydi, şimdi diz çökelim ve beraberce müzik dinleyelim.

Aldous Huxley - Ötesi Sessizlik

Aralık 23, 2011 by  
Filed under Büyük Besteciler, Klasik Müzik, Müzik, Metinler, Sanat

Salt duyuştan güzelliğin sezinlenişine, sevinç ile acıdan sevgiye, gizemci coşkunluğa, ölüme değin –temel olan, insanoğlunun ruhunu derinden etkileyen her şey yalnızca denenebilir, anlatılamaz. Ötesi her zaman sessizliktir. 

Anlatılamayanı anlatmada sessizliğin ardından en yakın gelen müziktir –unutmamak gerekir ki, sessizlik tüm iyi müziğin ayrılmaz bir bölümüdür. Beethoven’ın müziği ya da Mozart’ın müziğiyle karşılaştırıldığında Wagner’in şiddetle akan müziği çok zayıf kalır. Wagner müziğinin ötekilerden daha az önem kazanmasının nedeni de belki budur; sürekli konuştuğundan, daha az şey söylenmektedir.

Değişik bir biçimde, bir başka varolma düzeyinde müzik insanoğlunun en önemli, en anlatılamayan deneylerinin kimine eş düşer. Gizli, belirsiz bir benzetmeyle müzik, dinleyicisinin kafasında kimi kez bu deneylerinin bir görüngüsünü, kimi kez ise tüm yaşam güçleriyle bu deneylerin kendilerini canlandırır. Bu bir yoğunluk, güçlülük sorunudur: görüntü donuktur, gerçek ise yakın ve parlaktır. Müzik ikisinden birini canlandırıp, uyandırabilir. Bu da saptayıcı olanaklara ya da tutuma bağlıdır. Yüreğin durup durup aralıklı çalışması bilinen bir yasaya dayanmaz. Müziğin bir başka tuhaflığı –tüm öteki sanatlarla bir ölçüde paylaştığı- yektin tümler, biçiminde deneylerini canlandırmasıdır; bir başka deyişle, anımsanan özgün deneyler nice yarım, belirsizlik içinde nice karmaşık olursa olsun, her dinleyicinin alabileceği yetenek ölçüsünde yetkin ve tümdür verilen. “Her zaman duyduğumuzu, ancak hiçbir zaman açıklayamadığımızı açık seçik ortaya koyduğu” için sanatçıya, özellikle müzisyene, içten borçlu duyarız kendimizi. Anlatıcı müziği dinlerken sanatçının özgün deneyine ulaşamayız kuşkusuz -bizim ötemizdedir bu çünkü, üzüm devedikeninde büyümez- ancak yeteneğimiz ölçüsünde en iyi deneye, müziği dinlemeden öncekinden daha iyi, daha tüm bir deneye ulaşırız.

Müziğin anlatılamayanı anlatmadaki gücü, salt söze dayanan sanatçıların en ünlülerince de onanmıştır. “Othello”yu, “Kış Masalı”nı yazan kişi anlatacaklarını sözle söyleyebilmiştir. Ancak, -burada Wilson Knigh’ın da ilginç deneyinden yararlanarak söyleyebilirim- gizemci nitelikte bir duygu ya da sezinin iletilmesi gerektiğinde Shakespeare anlamayı kolaylaştırmak için sürekli müzikten yardım istemiştir. Kendi küçücük tiyatro yapımı deneyime dayanarak, müzik iyi seçildiğinde, ona boşuna başvurulmadığını inançla söyleyebilirim.

Benim romanımın –Ses Sese Karşı- oyunlaştırılmasının son bölümünde Beethoven’ın ağır ağır giden A minor Quartet’inden seçmeler oyunu bütünler. Ne oyun ne de müzik benimdir; bundan ötürü oyunda müziğin yarattığı etkinin, benim görüşümce, şaşılacak ölçüde güzel olduğunu söyleme bağımsızlığı içindeyim.

“Yeterince yerimiz, zamanımız olsaydı…” Bunlar bir tiyatronun bize veremeyecekleridir kesinlikle. Romanda “seslerin” keskinliğini hafifleten, ya da hiç değil hafifletmek üzere konmuş, hemen tüm üstü kapalı ya da açıkça belirtilmiş “karşıtların” kısaltılmış bir oyundan çıkartılması gerekliydi. Oyun tümüyle şaşırtıcı bir katılık, zorbalık içindeydi. Bu hemen hiç hafifletilmemiş sertlikler dünyasına birden bire giren Beethoven’in “Heilige Dankgesang”ı oyunu olağanüstü bir görünüme sokmuştu. Korkunç ancak yine de güven verici, tüm anlayışı aşan bir barış içinde saklı, kutsal bir güzellikle bir tanrı gerçekten görünerek inmişti sanki.

Benim romanım “The Book of Job” -İncil’in bir bölümü- olabilirdi, uyarlayıcı Campbell Dixon da “Macbeth”in yazarı; ancak biz yazarlar, yeteneklerimiz nice olursa olsun, nice uğraşırsak uğraşalım, duyarlı bir dinleyici iki üç dakikalık bir keman çalışının aydınlattığı türde bir anlatım olanağına hiçbir söz ya da oyunlaştırmayla ulaşamayız.

Anlatılamayanın anlatılmaması gerektiğinde, Shakespeare kalemini bırakıp müziğe dönmüştür. Ya müzik de başarısız kalırsa? Evet, işte o zaman sessizlik vardır hep sığınacak. Çünkü her zaman, her yerde sessizliktir arda kalan, sessizliktir her şeyin ötesi.

Aldous Huxley

Ötesi Sessizlik 

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »