Boris Vian - Jazz’ın Yarım Asırlık Serüveni

26 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Müzik, Metinler, Sanat

Jazz hakkında kayda değer yazılar yazmak çok zor, bu makale de bu zorluğu kanıtlayacak.

Herkes Jazz’ı ayrı bir biçimde tanımlıyor. La Parisienne ‘deki editörüme şöyle sormak geliyor içimden: “Örümceklerle ilgili bir makale yazsam olmaz mı?” “Kömür tozu ya da hardallar üzerine bir yazıya ne dersiniz?” Ama yanıtın ne olacağını biliyorum. Bu yüzden, tamam, deneyelim ve şeytanın bacağını kıralım. Sevdiğinizden dolaysız ve anlaşılır bir dille söz etmek zorunda bırakılmak –ne insanlık dışı bir yükümlülük bu!

Okurlara gidip konu üzerinde yazılmış pek çok kitaptan birini almalarını önerebilirim. Bu kitapların sayısı gitgide artıyor. Büyük boy küçük boy, birkaç cilt halinde ya da cep kitabı niteliğinde… Ne ararsanız. Bir de bütün şu meşhur dergilerde yer alan makaleler. Her dilde, Japonca dâhil. Tokyo’da, Hindistan’da, Avustralya’da, Güney Afrika’da Jazz kulüpleri var. Belki Doğu Bloku’nda bile vardır, kim bilir?

Ama bu kitapları önermek sorumluluğunu üstlenmeyi reddediyorum. Onları okurlarıma önermem. Dergiler ise, tıpkı sözlükler gibi, fazla okumayı sevmeyen insanlara hitap ediyor. Sevgili okurlarımızın migrenle boğuşmasını da istemeyiz, tabii. Birçok çelişik ve karşıt görüşü okuduktan sonra iç huzuruna kavuşmak için dört dönebilirler. Örneğin şu görüşe bir bakın; “Eğitimli bir biyolog olarak, jazz’ı çocukluk, erişkinlik ve yaşlılık safhalarında incelenmesi gereken canlı bir organizma gibi görüyorum.” (Bernard Heuvelmans, From Bamboila to Bebap )

Okurlar yukarıdaki tanımdan hemen jazz’ın son evresinde olduğu sonucuna varacaklar. Oysa benim konu üzerinde yazdığım kitapta, bu yaşam dolu sanatı yaratıcılıklarıyla zenginleştiren müzisyenlerin, kendi ellerinde doğum yapmadan bunaklaştırılamayacaklarını okuyunca şaşırabilirler. Ne o? Yoksa gözlerinizde o kurnazca parıltı mı belirdi?

“Jazz’ı tanımlamaya başlasan iyi olur, ihtiyar. Şu anda yalnızca kelimelerle oynuyorsun” mu diyorsunuz?

Dizleri tutmayan bir ihtiyar olan ben, savunma makamından ancak şu yanıtı verebilirim: “Sizi kelime oyunu oynamaya zorlayan kavramlar vardır. Yapacak başka bir şey bulamazsınız. Jazz da böyledir.”

Bernard Heuvelmans iyi bir adamdır, bu yüzden demin başlattığım saldırıyı sürdürmeyeceğim. Kendi çapında kelime oyunu oynadığını belirterek tanımlamasının geri kalanına dönüyorum: “Hangi öğenin yer aldığı bağlamı söz konusu olursa olsun, jazz aslen Amerikalı siyahların müziğidir.” (Aynı kaynak)

Biz de şu yorumları yapalım:

•  Heuvelmans’ın kendisinin de anımsattığı gibi, siyahların Louisiana’ya jazz’ın doğum yerine ilk geldikleri tarih 1712′dir.

•  Pek çok farklı etkenin içinde Afro-Amerikan buketinden çiçekler de yer alıyordu.

•  Çorbaya bir yığın şaşırtıcı ölçüde farklı baharatlar konuldu. Konmaya da devam ediliyor.

•  Bu yüzden “Eski, iyi müzik jazz’dı. Şimdiki değil” denemez. Oluşum tamamlanmış değildir. Ancak, tamamlanmış olsaydı; bazıları sevinirdi her halde.

•  Bir başka yönden, bazı Amerikalıların “diga-diga-doo”ları için kendilerini siyahlara saygı duymaya zorunlu hissetmeleri güç.

•  Şimdi kendimi bukalemunvari bir biçimde sakladığım köşeden çıkıp sorunun köklerine ilerleyeceğim.

Dostum Eddie’nin televizyonu var. Geçen gün onun evinde Afrika müziği üzerine bir belgesel izlerken, oldukça ilgi çekici dans figürlerine rastladım. Hayranlık uyandıracak güzellikteki çok ritimli ezgilere eşlik ediyorlardı. Yerlilerin marimba ve tamburlar eşliğinde bir ileri bir geri hareket etmelerini asla unutmayacağım. Fakat bunu izlerken içimden, ritmin Afrika müziğindeki egemen öğe olmadığını iddia edenlere karşı olduğumu bir kere daha bağırarak ilan etmek geldi. Kişisel açıdan, bu müziğin kusursuzca dengelenmiş olduğunu düşünüyorum. Çok ezgililik çok ritimlilik kadar önemlidir. Bu ilkel, tahta enstrümanlardan gelen ezgiler belki de çağın en yeni cihazlarından çıkan seslerden daha gelişkin ve karmaşıktır. Bazen sinir bozucu bile olsalar, bütün bu notaları bir arada duymayı seviyorum.

ABD’ye göç eden –daha doğrusu zorla göç ettirilen- Afrikalılar müziklerini de beraberlerinde getirdiler ve müzikleri o topraklarda büyüdü. Beyazların azar azar özümsedikleri bu müzik Protestan ilahileri, Fransız kadrilleri, marşları, polkaları gibi özgün öğelerle buluştu. Afrikalılar Avrupalı enstrümanlarla tanıştırıldılar. Ancak bu enstrümanların geleneksel kısıtlamalarından memnun kalmayınca, üflemeliler ile yaylıların eski kurallarını yerle bir ettiler. Partiler ve pikniklerde çaldılar, nota okumayı öğrendiler; beyaz müzisyenlerle çalıştılar, blues’u yarattılar, en sertinden viski içtiler, cenazelerde yürüdüler, düğünlere katıldılar ve bugün bunları yazmaya koyulan kıt zekâlılar kitlesiyle nasıl konuşacaklarını kavradılar.

Tuhaftır, eleştirmenler tek bir noktadan anlaşır. Jazz’ın doğum tarihini 1900 yılı civarına yerleştirirler. Bir de 1907′de tımarhaneye gönderilen ve 1931′de ölen Buddy Bolden adlı trompetçiye tapınırlar. Ancak bizden onu duyan yoktur.

Jazz hakkında söylenecek daha önemli şeyler var. Varlığını kabul ediyoruz bu müziğin. Öyleyse biz karışmadan önce daha iyi giden bir konuya metafizik sorunları katmaya gerek yok. “Nasıl” ile uğraşmak, “ne” ile uğraşmaktan daha ilginç görünüyor.

1917′nin New Orleans’ına dönelim. Donanma bir ayaklanma yüzünden eyaletin bir bölgesini boşaltır. İşlerini kaybeden müzisyenler de Missisippi nehrinin yukarı bölgelerine gider ve her gittikleri yerde jazz tohumu ekerler. Tohumlar büyür, gelişir. Öykünün bu versiyonu beni gıdıklıyor. Bence kayıt teknikleri ve ses örgüsü üretimindeki gelişmeler daha önemli. Yanlış anlaşılma riskine atılarak söylüyorum, Path é-Morconi, Storyville’deki genelevlerin kapanması olayından daha önemli bir role sahiptir.

Jazz’ın ilk biçimlerinden biri olan ragtime, yüzyılın başındaki hareketli ortamda gelişti ve dünyayı fethetti. Storyville’deki genelevlerin kapanmasının jazz için önemli olduğunu itiraf ediyorum, ama günümüz jazz’ının taşıtları kayıt ve daha sonra da radyodur.

1917′de elimize ulaşan ilk kayıtları bir jazz tarihçisi bakış açısıyla inceleyebiliriz. Her jazz dinleyicisi, İsviçreli orkestra şefi Ernest Ansermet’in bugün hakkında konuştuğumuz şeyi 1919′da keşfettiğini ve ondan ilham alarak Revue Romand ‘daki ünlü makalesini kaleme aldığını bilir. Herkes Sidney Bechet’in Southern Syncopated Orchestra’da çaldığını da bilir. Eğer bilmeyen varsa, artık öğrenmiştir.

Aslında şimdi tarihi süreçlere bölmem gerekiyor. 1920′den 35′e, 1935′den 1940′a vb. Ama bu çok aptalca. Ben dürüst biriyim. Bölerek anlatmakta bir mantık bulamıyorum. Belli plakları belleğimizde saptayıp yargılamak ve çözümlemek olanaksız. Onları 1935′de dinleyen bir 1953 Vian’ıyım. Onları kendi zamanlarında nesnel bir biçimde nasıl değerlendirebilirim ki? Çağdaşlarımın Balzac üzerinde bir kitap yazmaya nasıl cesaret edebildiklerini soruyorum kendime. Yanıtını yine ben veriyorum: edebiyat piyasası oyunları böyle oynanır, çünkü. Görüyorsunuz ne kadar aydın bir jazz eleştirmeniyim.

Kendimi aşmaya uğraşıyorum. Şu gözlemimi açıklamadan daha önemli bir şey gelmiyor aklıma. Bir jazz hayranını (sevgili akıllı jazz hasta) zorlarsanız, ağzından şu adları alabilirsiniz: Armstrong, Fletcher, Duke, Fats, Parker vb. Tamam, bu adamları kafamıza göre bazı noktalardan ele alıp tarz kutularına yerleştirir, kendimizi haklı çıkarabiliriz. Ama bunun yararı nedir? Her şeyi mumyalamak hastalığı hangi amaca hizmet eder?

Bugünün Fransız yazarları, yirmi yaşlarına geldiklerinde anılarından başka bastırıp yayımlatacak malzeme bulamıyorlar. Otuzlarına geldiklerinde ise (eğer ünlü olurlarsa) anılarının ikinci cildini yazıyorlar. Buna “yazarın arkasında gizlenen insanı keşfetmek” deniyor. Ama o insan hiçbir zaman kayıp değil ki. Hep orada. Yazdıkları kayıp yaşam öykümüzü cafcaflı ve çağdaş bir tarzda yazıp, sunalım. Bu Amerikalıların “Ömrümüzün geri kalan kısmının ilk günü” zırvasından başka nedir, şimdi?

Fransa’da tarihe çok fazla yaslarız sırtımızı. Bu mutsuz olduğumuz anlamına mı geliyor? Mutlu insanlar geçmişe pek kafalarını takmazlar. Jazz’ın geçmişiyle de pek uğraşılmamalı. Jazz üzgün değil. Capcanlı, yaşam dolu bir müzik. Yalnızca elli yaşında. Elli! Bir düşünün! Onlar şimdiden jazz’ı gömmeye çalışıyorlar.

Heuvelmans’lar popolarımıza derece yerleştirmeye çalışıyorlar. Gülsek ve kendi yaşamlarımıza koşsak daha iyi ederiz. Gidip, saklanmanın sırası, zamanı değil.

Okuyucum, dostum, okuyucum, şunu söylemenin tam zamanıdır, eğer 500 tane Duke Ellington plağı satın alır ya da çalarsan, emin ol, en azından 450 önemli jazz plağı edinmiş olursun. Açıklamacıları unutun. Çünkü “nihil est in comentario quod non primum fucrit in operibus.” Bana öyle manalı bakmayın, yalnızca ne kadar kültürlü olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum.

Haydi, şimdi diz çökelim ve beraberce müzik dinleyelim.

Mich Gerber ya da Tellerin Sonsuzluğa Yolculuğu

Çift Bas (Doublebass) çoğumuzun pek aşina olmadığı bir enstrüman. Özellikle ilk duyulduğunda klasiklik kokan bir çalgı, ancak Mich Gerber bu enstrümanın tellerini gitmedikleri esnekliklere uzandıran, bir solo enstrümanı olarak yeni müzik parantezlerine ulaştıran bir sanatçı. Yapmış olduğu müzik, caz kategorisinde değerlendiriliyor olsa bile aslında cazın oldukça uzağında. Cazın üvey evladı gibi, çok farklı ancak ucundan elini tutan bir tarz olarak değerlendirilebilir. Mich Gerber’in yarattığı müzik bir “füzyon”, caz, klasik müzik ve teknolojinin özel el hüneri ile birlikte karıştırılıp zevkimize sunulduğu bir sıcak müzik çorbası sanki. Çıkış noktası ve öğrenimi klasik müzik olsa da, bir döneminde klasik caz dâhil birçok müzik türevlerinin ilk dönemlerinde gezinse de, son zamanlarda yaptığı çalışmalarıyla sanatçı tamamen kendine özel bir tarz oluşturmuştur.

Annesi bir organist, babası ise bir kemancı olan Mich Gerber zaten gözlerini müzikli bir ortama açmış. Çift bas ile ilk buluşması ise Bern’deki Müzik Konservatuarı’nda olmuş. Sonra Bern Senfoni Orkestrası ile çift bas çalmaya başlayan sanatçı zamanla farklı müzik tatlarına açlık duymaya başlamış. Bir dönem serbest olarak değişik oluşumlarda çaldıktan sonra istediği farklılığa ulaşabilmek için kendi başına yola devam etmesi gerektiğine karar vermiş. Bunun sonucu olarak birbirini takip eden birkaç yıl Avrupa, Afrika ve Amerika’da seyahat etmiş. Bu seyahatleri boyunca gelen ilhamlarla çift bas’ını farklı yorumlama yöntemlerini geliştirmiş. Sonuçta amacı hep kendine özgü müzik kulvarını yaratmak olmuş. Sonra canlı sampling yöntemini keşfedince solo kariyerine resmen başlamış.

Uzun emeğinin ve azminin ödülü olarak ilk albümü “Mystery Bay” piyasaya çıkmış. Albümün almış olduğu sessiz olumlu eleştirilerden sonra kendini nasıl daha fazla geliştirebileceğini araştırmış ve tam bu noktada davulcu Gert Stäuble ile tanışmış. Stäuble’nin katkısı ile Gerber’in kendine has müziği davul ile tanışmış ve bir üst kademeye ulaşmış. Sonra ekibe dâhil olan DJ Dustbowl ile Montreux Caz festivali başta olmak üzere birçok konser vermişler. Bu arada müzik sessiz sessiz gelişmeye devam etmiş.

Gelişme süresince Gerber müziğinde insan vokalinin eksikliğini hissetmiş olmalı ki bir sonraki albümü “Amor Fati”de İngiliz sanatçı Imogen Heap ile çalışıp birkaç parçasını seslendirmesini istemiş. Sonuç mükemmel bir uyum!

Kendine özgü aranje tekniği ile Mich Gerber soyut melodik parçacıkları konser sırasında programlayıp, klasik müzik unsurları ve çağdaş elektronik melodileriyle aynı elekten geçiriyor. Yakaladığı büyüleyici tekrarlayan melodi kuşakları ile inanılmaz bir performans canlılığını avuçlayan Gerber, resmen ufak bir oda orkestrasında kendi kendine eşlik ediyor.

Zamanla pikaplar bu muhteşem performansların vazgeçilmez üyesi oldular ve yarattıkları cızırtılar ile Gerber’in müziğine çeşnilik katıp uçsuz bir duygu yoğunluğu oluşturdular. Mich Gerber ise tüm bu müziğin ağırlığı altında kontrbasıyla büyüleyici bir şekilde dans ediyor.

Tüm çalışmalarında görüleceği gibi basamak basamak Mich Gerber’in müziği bir oluşuma girip kendisine bir kişilik kazanmış.

Canlı aranje sonucu çıkan tekrar model ses ve oryantalliğe olan ilgisinden dolayı Mich Gerber Doğu’da daha fazla konserler vermeye başlamış. Zaten bunun sonucu olarak da İstanbul’a sık sık uğramış (2 defa Babylon / 1 defa Aksanat). Bu ziyaretlerinden bir seferinde tanıştığı Arkın Allen (Mercan Dede) ile inanılmaz bir paralellik yakalayıp sihirli bir müzik bahçesine girmişler. Bunun meyvesi olarak da Montreux Caz ve Fransa’daki “Jazz à Vienne” gibi festivallerde inanılmaz performans sergilemişler.

Bu işbirliğine şahsen 27 Eylül 2002 akşamı Babylon’da vermiş olduğu konserde şahit oldum. Babylon normalden daha az kalabalıktı ve aslında bu sakinlik hem ortam hem de müzik için biçilmiş kaftandı. Mich Gerber ve Mercan Dede’nin sahnede buluşması beni ve o gece orada olan tüm müzikseverleri başka bir boyuta götürdü. Mich Gerber boyutu olarak isimlendirebileceğimiz bu yer müzik ruhunuzu bedeninizde ayırıyor.

Gert Stäuble (yapımcı) ve Oli Kuster (Klavye ve elektronik) oluşumu ile üzerinde çalıştığı yeni albümü “Tales of the Wind” 2004 Eylül ayında zevkimize sunuldu. Bu defa yeni albümde Mich Gerber’e eşlik eden sanatçıların sayısı biraz daha artmış. Örneğin gitarda Luk Zimmermann, iki parçada vokallerde çok uzun zamandan beri sesinden büyülendiği Jaël, udda Mısır’lı Ahmad El Sawy ve Bansuri’de Hintli Sujay Bobade müzik rüzgârları ile albümü süslemişler. Bu albümde Mich Gerber sisli, mistik bir ortamda bize Doğu’dan gelen ezgi rüzgârlarıyla süslenmiş, rock ile dövülmüş, klasik müzik ile yumuşatılmış ve teknoloji ile kıvamına getirilmiş bir müzikal sergilemekte. Albüm dinlendikçe oturacak ve içimizde bir yerlerde kalacak düzeyde çok başarılı.

Sanatçının en son üretimi olan “Wanderer” ise 2008′in sonlarında raflarda yerini aldı. Sanatçının bir sonraki evresini yansıtan bu 12 parçadan oluşan organik yapı yine klasik ezgileri ihtiva etmesinin yanı sıra bir sonraki adımın da habercisi.

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Wanderer – 2008

01. Eros
02. Exodus
03. Zervreila
04. By your side
05. Valse
06. Force of the universe
07. Adagio
08. Choral
09. Simple note
10. Anima
11. Finn
12. Calm

Tales of the Wind -2004

01. Shamal
02. You remain
04. Asaia
05. Stop Crying
06. Haboob
07. Levanto

Endless String – 2003

01. Unda
02. Zumurud
03. Sirens call
04. Lament
05. Embers of love
06. Eventide
07. There’s more to life than this
08. Mare
09. Arpeggio
10. Luv
11. Delta

Amor Fati – 2000

01. Embers of Love
02. Paradiso Perduto
03. Mare
04. Hymn
05. Sirens call
06. Encore
07. Luv
08. The Dream of Avabi
09. Well now
10. Delta

Mystery Bay – 1997

01. Unda
02. Zumurud
03. Lament
04. Issa
05. Bengeria
06. Eventide
07. Djin
08. Qishm
09. Arpeggio
10. Marinda
11. Dimi
12. Fathom