“Altın Tozu” Tori Amos

Nerede kalmıştık?

Universal’den 2009’da çıkardığı, günaha değişik yönlerden bakan, Gotik öğelerle bezeli şarkılardan oluşan “Abnormally Attracted to Sin”; geleneksel Noel şarkılarının değiştirilmiş versiyonları ve yeni şarkılardan oluşan aynı tarihli Noel albümü “Midwinter Graces”; 2010 yılında yaptığı Rusya turunun canlı kayıtlarının çeşitli zımbırtı ve oyuncaklarla paketlenerek dinleyiciye sınırlı sayıda sunulduğu “From Russia With Love” işlerinden sonra Tori Amos değişik bir yol izledi ve 2011’de prestijli bir klasik müzik şirketi olan Deutsche Grammophon ile anlaşma imzaladı. Bu işbirliğinin ilk ürünü “Night of Hunters” Amos hayranlarını şaşırttı. Daha çok orta yaş ve üstü kitleye hitab eden bu albümde Charles-Valentin Alkan, Enrique Granados, Erik Satie, Frédéric Chopin, Franz Schubert, Felix Mendelssohn, Robert Schumann, Johann Sebastian Bach, Modest Mussorgsky, Domenico Scarlatti ve Claude Debussy’nin çok bilinen eserlerinin bizzat sanatçı tarafından gerçekleştirilen “varyasyon”ları üzerine, yüzyıllardır süregelen kadın erkek ilişkisini doğadaki av/avcı ilişkisiyle aynalaştıran bir “şekil değiştirici”yle iletişime geçen kadın karakter hikâyesini ekledi. Filarmoni orkestrasının eşliğiyle bu albüm pop veya alternatif rocktan çok modern bir klasik müzik örneğiydi.

İlk albüm olan “Little Earthquakes”in üzerinden 20 yıl geçmişti ve Tori Amos bu yıldönümünü şanlandırmak nâmına eski bir hayaline hayat verdi. Uzun zamandır yazdığı şarkıların dev bir orkestrayla seslendirilmesiyle ilgili düşünü, son zamanlarda gezindiği bu klasik müzik mecrasının yardımıyla gerçekleştirdi. İşte 2012’nin son aylarında çıkardığı bu son albümü elimize yeni ulaştı.

“Gold Dust” eski şarkıların Metropole Orchestra eşliğinde yeniden yorumlandığı, geleneksel olduğu halde yeni bir şarkıya yer vermeyen bir toplama albüm. İlk albümden Midwinter Graces’e dek uzanan bir sürecin sanatçı tarafından seçilen şarkılarından oluşturulan liste şöyle:

1. “Flavor” (Abnormally Attractedto Sin, 2009)

2. “Yes, Anastasia” (Under the Pink, 1994)

3. “Jackie’s Strength” (From the Choirgirl Hotel, 1998)

4. “Cloud on My Tongue” (Under the Pink)

5. “Precious Things” (Little Earthquakes, 1992)

6. “Gold Dust” (Scarlet’s Walk, 2002)

7. “Star of Wonder” (Midwinter Graces, 2009)

8. “Winter” (Little Earthquakes)

9. “Flying Dutchman” (“China” tekliğinden, 1992)

10. “Programmable Soda” (American Doll Posse, 2007)

11. “Snow Cherries from France” (Tales of a Librarian, 2003)

12. “Marianne” (Boysfor Pele, 1996)

13. “Silent All These Years” (Little Earthquakes)

14. “Girl Disappearing” (American Doll Posse)

Açıkçası ben The String Quartet’in Tori Amos tributeları gibi bir format olacağını zannettim, yani şarkılar sadece orkestra tarafından icra edilecek şekilde düzenlenecek sandım. Yanılmışım; albüm versiyonlarında da orkestra eşliği olan şarkılar icracı sayısı artırılarak yeniden kaydedilmiş sadece. Çok büyük bir yenilik yok. Tori Amos’un o her zaman dinleyicileri gafil avlayan fikirlerinden biri değil bu albüm. Jackie’s Strength, Cloud on My Tongue, Gold Dust, Star of Wonder, Yes Anastasia, Winter, Flying Dutchman, Programmable Soda, Marianne, Silent All These Years ve Girl Disappearing’in hali hazırda orkestra aranjmanları vardı zaten. Geriye kalıyor 3 şarkı… Precious Things’in ilk defa yazılan orkestrasyonu başarılı fakat ben bu rock parçasının fazlasıyla sert tabiatı nedeniyle orkestrayla çalınmaya uygun olduğunu düşünmüyorum. Nihayetinde yeni versiyonu hem biraz yumuşatılmış hem de nakarat bölümündeki o tiz çığlıklar yapay bir eko efektiyle korkunç bir hale getirilmiş. Mandolinsiz bir Snow Cherriesfrom France tüyleri yolunmuş tavus kuşuna benzemiş. Bulunduğu orijinal albümün en iyisi olan Star of Wonder’ın akıcı ritmini bozan ek vuruşlar keşke olmasaymış dedirtiyor. Silent All These Years’ın “Years goby…” diye devam eden modülasyon bölümü bir Noel Carol’unu andırıyor ki aslen yürek yakan bir çığlık olması gerekiyordu. En üzücüsü ise güzelim Marianne, fazlasıyla heyecanlı orkestra eşliğiyle korku filmi müziğine döndürülmüş (bir şarkının canlı kaydının stüdyo kaydından bin kat daha güzel olabileceğini kanıtlayan bir örnek istiyorsanız Tori Amos’un RAINN yararına verdiği 23.01.1997 tarihli New York konserinden Marianne’i dinleyin. Muhtemelen hayatınızda duyduğunuz en acıklı ağıtla karşılaşacaksınız. Şunun için söylüyorum; bazı şarkılar orkestra eşliğine gerek duymazlar). Albümde iki şarkı, Yes Anastasia ve Flying Dutchman ise senfonik yapıya sahip olduğu için böyle bir konseptte tabii ki ilk akla gelecek şarkılar olmuş. Mamafih, Yes Anastasia yarı yarıya kısaltılarak kuşa döndürülmüş (komik), Flying Dutchman ise sonradan belirteceğim bazı sebeplerden aslını aratmış. Bu süreçten en yara almadan kurtulan şarkı Jackie’s Strength olmuş.

İşin acı tarafı ise tüm bu alternasyonların sırf değişiklik olsun diye gerçekleştirilmiş olması; amaç daha iyiye ulaşmak değil. Hâlbuki bizim tanıdığımız Tori Amos, eğer daha iyisini yapamayacaksa bir şarkıyı değiştirmezdi (Bkz. Love Song, Famous Blue Raincoat veya Wrapped Around Your Finger gibi coverlar veya Strange Little Girls albümünün tamamı). Belki de ben amacı tam olarak anlayamamışımdır. Eğer ki amaç bir toplama albümse bunu daha önceden zaten yapmıştı (Tales of a Librarian). Eğer amaç eski şarkıları yeni aranjmanla tekrardan değerlendirmekse neden bu şarkıları seçti? Zaten orkestrasyonu tam Night of Hunters ve kendi şarkılarına değil cover parçalara yer verdiği Strange Little Girls’ün seçkide yer bulmaması normal. Fakat To Venus and Back ve The Beekeeper’dan hiçbir örneğe yer verilmemesi çok ilginç. Hadi The Beekeeper fazla beğenilen bir albüm değildi ama To Venusand Back gerçekten güzel parçalar içerir. Bir “Concertina”, bir “Josephine” orkestrasyonu hak edecek şarkılardır bence. Ayrıca tüyler ürpertici “Lust”ın veya sevimli “Spring Haze”in yeniden değerlendirilmesi hayranlarını mutlu edecekti bence. Öte yandan The Beekeeper’da da keşfedilmeyi bekleyen “kızlar” vardı. Çıkış şarkısı “Sleeps with Butterflies”ın olabilirliği bir yana, (tamam, önemsiz şarkılar ama) “General Joy”, “Ribbons Undone”, “Martha’s Foolish Ginger” veya “Goodbye Pisces” ile dinleyici ters köşeye yatırılabilirdi. “Original Sinsuality”nin ikinci bölümünde yardıran orkestrayla hayranlar orgazma ulaştırılabilirdi. Tüm diskografisine baktığımızda Amos’un bu albüme alabileceği daha birçok şarkı olduğunu görebiliyoruz; inanın size bu albüme daha çok yakışacak yüzlerce öneride bulunabilirim. Ama bence senfonik yapısıyla bir “Garlands” veya klasik melodi akışıyla dingin bir “Indian Summer”, hali hazırda seçkideki diğer tüm şarkılardan daha çok tatmin edebilirdi beni. Elde kalan tek kazanç, bulunduğu albümde kolayca kulaktan kaçabilecek bir miksajla (sonradan anladığımıza göre) hakkının yenmiş olduğu Flavor’ın yeni eklenmiş orkestrasyonla çiçekler gibi açması, lezzetlenmesi. Çekingen yapısı nedeniyle bir halta benzemeyen eski halinden sıyrılan şarkı muazzam bir denize dönmüş sanki, serin serin dalgalanıyor. Çıkış parçası seçilip kliplenen de o olmuş zaten. Ah, keşke geri kalan seçkiler de bu muameleyi görseydi (ya da göreceklerle değiştirilseydi)…

Şimdi gelelim asıl probleme: Ben Tori Amos’un kusursuz sesi ve tekniğinin hiçbir zaman değişmeyeceğini zannederdim. Fakat son zamanlarda, özellikle de Abnormally Attractedto Sin’den beri kulağımı rahatsız eden tanımlayamadığım bir bayatlama söz konusuydu. Artık kesin olarak anlıyorum ki zaman çok acımasız; 50’sine merdiven dayayan sanatçının sesi maalesef yaşlanmış. Bu kayıtta Amos kendini zorlamamış, cepten harcamış. İnsanın içini titreten o vibrasyonlardan eser kalmamış, dik vokalleri ara ki bulasın. Bazısı bunu “anneliğin getirdiği dinginliğe” bağlayarak kendini kandırabilir. Ama ben özellikle Flying Dutchman’in yeni kaydında kendini belli eden o “eksik”lik hissinden hiç hoşlanmadım. Belki orkestral kayda uygun olabilsin diye sesinin sivri uçlarını törpülemiştir diyerek avunmaya çalışıyorum. Yanlış anlaşılmasın ben “Sezen Aksu” tarzı bir yaşlanmadan bahsetmiyorum tabii ki (Bence Sezen Aksu artık şarkı söylememeli zaten). Ama… Nasıl anlatsam… Tori Amos’un sesi dünya dışıydı yahu. Kelime kelime kaydedilip daha sonra bilgisayarda birleştirilmiş gibi duran, patchwork tarzı editlenmiş bir sesi kabul etmemiz beklenemez. Neyse ki sanatçı Metropole Orchestraile çıktığı turnede sergilediği “Hey, Jupiter” gibi performanslarında hem eski ışığının izleriyle sevenlerin yüreğini rahatlatıyor hem de albüm için alternatif teşkil edecek birçok kayıt yapıldığının ama sonuçta yukarıdaki şarkılarda karar kılındığının ipuçlarını veriyor. Tori Amos hâlâ detone olmuyor, hâlâ notaların hakkını verebiliyor, şükürler olsun.

Son olarak düşüncelerim: Ben bu projeyi, devletin mali desteğinin kesilmesiyle dağılmanın eşiğine gelen Metropole Orchestra’nın hayatta kalabilmek için gerçekleştirdiği son bir çırpınma olarak görüyorum. Hedef kitleyi artırmak için popülerleşmeye çalışma yolunda izledikleri politikanın yanlışlığı beni acı acı güldürdü. Seviyeyi düşürmemek için klasik müzik eğitimli Tori Amos’la işbirliği yapmak yerine yüzlerini karartıp (mesela) Lady Gaga’nın arkasında eşlikçi olsalardı şu an hâlâ hayatta olurlardı. Endüstri acımasız, sanatı takan yok. O yüzden, elveda “ruhunu satmayan” Metropole Orchestra…

İkinci olarak… Tori Amos son iki albümünü klasik müzik alanındaki kadın bestecilerin azlığından dem vurarak gerçekleştirme kararı almışmış. Peki, o zaman adama/kadına “Kardeşim kıçının üstünde otursaydın, konservatuvardan kendini attırmasaydın da o eksik kadın bestecilerden biri sen olsaydın!” demezler mi?

Şimdi bu albümü dinleyen ve gayet muhteşem bir eseri neden bu şekilde eleştirdiğimi anlamayan kişiler çıkacaktır. Doğrudur, “Gold Dust” son zamanlarda dinlediğiniz en iyi albümlerden biri olabilir (eğer Amos’un önceki işlerine aşina değilseniz). Fakat ben ve diğer Tori Amos fanları “Ellerimizde altın tozu tuttuğumuz eski günlerin” izini süreceğiz daima.

Murat Akçıl

wherearethevelvets@sanatlog.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Boris Vian - Jazz’ın Yarım Asırlık Serüveni

26 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Müzik, Metinler, Sanat

Jazz hakkında kayda değer yazılar yazmak çok zor, bu makale de bu zorluğu kanıtlayacak.

Herkes Jazz’ı ayrı bir biçimde tanımlıyor. La Parisienne ‘deki editörüme şöyle sormak geliyor içimden: “Örümceklerle ilgili bir makale yazsam olmaz mı?” “Kömür tozu ya da hardallar üzerine bir yazıya ne dersiniz?” Ama yanıtın ne olacağını biliyorum. Bu yüzden, tamam, deneyelim ve şeytanın bacağını kıralım. Sevdiğinizden dolaysız ve anlaşılır bir dille söz etmek zorunda bırakılmak –ne insanlık dışı bir yükümlülük bu!

Okurlara gidip konu üzerinde yazılmış pek çok kitaptan birini almalarını önerebilirim. Bu kitapların sayısı gitgide artıyor. Büyük boy küçük boy, birkaç cilt halinde ya da cep kitabı niteliğinde… Ne ararsanız. Bir de bütün şu meşhur dergilerde yer alan makaleler. Her dilde, Japonca dâhil. Tokyo’da, Hindistan’da, Avustralya’da, Güney Afrika’da Jazz kulüpleri var. Belki Doğu Bloku’nda bile vardır, kim bilir?

Ama bu kitapları önermek sorumluluğunu üstlenmeyi reddediyorum. Onları okurlarıma önermem. Dergiler ise, tıpkı sözlükler gibi, fazla okumayı sevmeyen insanlara hitap ediyor. Sevgili okurlarımızın migrenle boğuşmasını da istemeyiz, tabii. Birçok çelişik ve karşıt görüşü okuduktan sonra iç huzuruna kavuşmak için dört dönebilirler. Örneğin şu görüşe bir bakın; “Eğitimli bir biyolog olarak, jazz’ı çocukluk, erişkinlik ve yaşlılık safhalarında incelenmesi gereken canlı bir organizma gibi görüyorum.” (Bernard Heuvelmans, From Bamboila to Bebap )

Okurlar yukarıdaki tanımdan hemen jazz’ın son evresinde olduğu sonucuna varacaklar. Oysa benim konu üzerinde yazdığım kitapta, bu yaşam dolu sanatı yaratıcılıklarıyla zenginleştiren müzisyenlerin, kendi ellerinde doğum yapmadan bunaklaştırılamayacaklarını okuyunca şaşırabilirler. Ne o? Yoksa gözlerinizde o kurnazca parıltı mı belirdi?

“Jazz’ı tanımlamaya başlasan iyi olur, ihtiyar. Şu anda yalnızca kelimelerle oynuyorsun” mu diyorsunuz?

Dizleri tutmayan bir ihtiyar olan ben, savunma makamından ancak şu yanıtı verebilirim: “Sizi kelime oyunu oynamaya zorlayan kavramlar vardır. Yapacak başka bir şey bulamazsınız. Jazz da böyledir.”

Bernard Heuvelmans iyi bir adamdır, bu yüzden demin başlattığım saldırıyı sürdürmeyeceğim. Kendi çapında kelime oyunu oynadığını belirterek tanımlamasının geri kalanına dönüyorum: “Hangi öğenin yer aldığı bağlamı söz konusu olursa olsun, jazz aslen Amerikalı siyahların müziğidir.” (Aynı kaynak)

Biz de şu yorumları yapalım:

•  Heuvelmans’ın kendisinin de anımsattığı gibi, siyahların Louisiana’ya jazz’ın doğum yerine ilk geldikleri tarih 1712′dir.

•  Pek çok farklı etkenin içinde Afro-Amerikan buketinden çiçekler de yer alıyordu.

•  Çorbaya bir yığın şaşırtıcı ölçüde farklı baharatlar konuldu. Konmaya da devam ediliyor.

•  Bu yüzden “Eski, iyi müzik jazz’dı. Şimdiki değil” denemez. Oluşum tamamlanmış değildir. Ancak, tamamlanmış olsaydı; bazıları sevinirdi her halde.

•  Bir başka yönden, bazı Amerikalıların “diga-diga-doo”ları için kendilerini siyahlara saygı duymaya zorunlu hissetmeleri güç.

•  Şimdi kendimi bukalemunvari bir biçimde sakladığım köşeden çıkıp sorunun köklerine ilerleyeceğim.

Dostum Eddie’nin televizyonu var. Geçen gün onun evinde Afrika müziği üzerine bir belgesel izlerken, oldukça ilgi çekici dans figürlerine rastladım. Hayranlık uyandıracak güzellikteki çok ritimli ezgilere eşlik ediyorlardı. Yerlilerin marimba ve tamburlar eşliğinde bir ileri bir geri hareket etmelerini asla unutmayacağım. Fakat bunu izlerken içimden, ritmin Afrika müziğindeki egemen öğe olmadığını iddia edenlere karşı olduğumu bir kere daha bağırarak ilan etmek geldi. Kişisel açıdan, bu müziğin kusursuzca dengelenmiş olduğunu düşünüyorum. Çok ezgililik çok ritimlilik kadar önemlidir. Bu ilkel, tahta enstrümanlardan gelen ezgiler belki de çağın en yeni cihazlarından çıkan seslerden daha gelişkin ve karmaşıktır. Bazen sinir bozucu bile olsalar, bütün bu notaları bir arada duymayı seviyorum.

ABD’ye göç eden –daha doğrusu zorla göç ettirilen- Afrikalılar müziklerini de beraberlerinde getirdiler ve müzikleri o topraklarda büyüdü. Beyazların azar azar özümsedikleri bu müzik Protestan ilahileri, Fransız kadrilleri, marşları, polkaları gibi özgün öğelerle buluştu. Afrikalılar Avrupalı enstrümanlarla tanıştırıldılar. Ancak bu enstrümanların geleneksel kısıtlamalarından memnun kalmayınca, üflemeliler ile yaylıların eski kurallarını yerle bir ettiler. Partiler ve pikniklerde çaldılar, nota okumayı öğrendiler; beyaz müzisyenlerle çalıştılar, blues’u yarattılar, en sertinden viski içtiler, cenazelerde yürüdüler, düğünlere katıldılar ve bugün bunları yazmaya koyulan kıt zekâlılar kitlesiyle nasıl konuşacaklarını kavradılar.

Tuhaftır, eleştirmenler tek bir noktadan anlaşır. Jazz’ın doğum tarihini 1900 yılı civarına yerleştirirler. Bir de 1907′de tımarhaneye gönderilen ve 1931′de ölen Buddy Bolden adlı trompetçiye tapınırlar. Ancak bizden onu duyan yoktur.

Jazz hakkında söylenecek daha önemli şeyler var. Varlığını kabul ediyoruz bu müziğin. Öyleyse biz karışmadan önce daha iyi giden bir konuya metafizik sorunları katmaya gerek yok. “Nasıl” ile uğraşmak, “ne” ile uğraşmaktan daha ilginç görünüyor.

1917′nin New Orleans’ına dönelim. Donanma bir ayaklanma yüzünden eyaletin bir bölgesini boşaltır. İşlerini kaybeden müzisyenler de Missisippi nehrinin yukarı bölgelerine gider ve her gittikleri yerde jazz tohumu ekerler. Tohumlar büyür, gelişir. Öykünün bu versiyonu beni gıdıklıyor. Bence kayıt teknikleri ve ses örgüsü üretimindeki gelişmeler daha önemli. Yanlış anlaşılma riskine atılarak söylüyorum, Path é-Morconi, Storyville’deki genelevlerin kapanması olayından daha önemli bir role sahiptir.

Jazz’ın ilk biçimlerinden biri olan ragtime, yüzyılın başındaki hareketli ortamda gelişti ve dünyayı fethetti. Storyville’deki genelevlerin kapanmasının jazz için önemli olduğunu itiraf ediyorum, ama günümüz jazz’ının taşıtları kayıt ve daha sonra da radyodur.

1917′de elimize ulaşan ilk kayıtları bir jazz tarihçisi bakış açısıyla inceleyebiliriz. Her jazz dinleyicisi, İsviçreli orkestra şefi Ernest Ansermet’in bugün hakkında konuştuğumuz şeyi 1919′da keşfettiğini ve ondan ilham alarak Revue Romand ‘daki ünlü makalesini kaleme aldığını bilir. Herkes Sidney Bechet’in Southern Syncopated Orchestra’da çaldığını da bilir. Eğer bilmeyen varsa, artık öğrenmiştir.

Aslında şimdi tarihi süreçlere bölmem gerekiyor. 1920′den 35′e, 1935′den 1940′a vb. Ama bu çok aptalca. Ben dürüst biriyim. Bölerek anlatmakta bir mantık bulamıyorum. Belli plakları belleğimizde saptayıp yargılamak ve çözümlemek olanaksız. Onları 1935′de dinleyen bir 1953 Vian’ıyım. Onları kendi zamanlarında nesnel bir biçimde nasıl değerlendirebilirim ki? Çağdaşlarımın Balzac üzerinde bir kitap yazmaya nasıl cesaret edebildiklerini soruyorum kendime. Yanıtını yine ben veriyorum: edebiyat piyasası oyunları böyle oynanır, çünkü. Görüyorsunuz ne kadar aydın bir jazz eleştirmeniyim.

Kendimi aşmaya uğraşıyorum. Şu gözlemimi açıklamadan daha önemli bir şey gelmiyor aklıma. Bir jazz hayranını (sevgili akıllı jazz hasta) zorlarsanız, ağzından şu adları alabilirsiniz: Armstrong, Fletcher, Duke, Fats, Parker vb. Tamam, bu adamları kafamıza göre bazı noktalardan ele alıp tarz kutularına yerleştirir, kendimizi haklı çıkarabiliriz. Ama bunun yararı nedir? Her şeyi mumyalamak hastalığı hangi amaca hizmet eder?

Bugünün Fransız yazarları, yirmi yaşlarına geldiklerinde anılarından başka bastırıp yayımlatacak malzeme bulamıyorlar. Otuzlarına geldiklerinde ise (eğer ünlü olurlarsa) anılarının ikinci cildini yazıyorlar. Buna “yazarın arkasında gizlenen insanı keşfetmek” deniyor. Ama o insan hiçbir zaman kayıp değil ki. Hep orada. Yazdıkları kayıp yaşam öykümüzü cafcaflı ve çağdaş bir tarzda yazıp, sunalım. Bu Amerikalıların “Ömrümüzün geri kalan kısmının ilk günü” zırvasından başka nedir, şimdi?

Fransa’da tarihe çok fazla yaslarız sırtımızı. Bu mutsuz olduğumuz anlamına mı geliyor? Mutlu insanlar geçmişe pek kafalarını takmazlar. Jazz’ın geçmişiyle de pek uğraşılmamalı. Jazz üzgün değil. Capcanlı, yaşam dolu bir müzik. Yalnızca elli yaşında. Elli! Bir düşünün! Onlar şimdiden jazz’ı gömmeye çalışıyorlar.

Heuvelmans’lar popolarımıza derece yerleştirmeye çalışıyorlar. Gülsek ve kendi yaşamlarımıza koşsak daha iyi ederiz. Gidip, saklanmanın sırası, zamanı değil.

Okuyucum, dostum, okuyucum, şunu söylemenin tam zamanıdır, eğer 500 tane Duke Ellington plağı satın alır ya da çalarsan, emin ol, en azından 450 önemli jazz plağı edinmiş olursun. Açıklamacıları unutun. Çünkü “nihil est in comentario quod non primum fucrit in operibus.” Bana öyle manalı bakmayın, yalnızca ne kadar kültürlü olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum.

Haydi, şimdi diz çökelim ve beraberce müzik dinleyelim.

Aldous Huxley - Ötesi Sessizlik

23 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Büyük Besteciler, Klasik Müzik, Müzik, Metinler, Sanat

Salt duyuştan güzelliğin sezinlenişine, sevinç ile acıdan sevgiye, gizemci coşkunluğa, ölüme değin –temel olan, insanoğlunun ruhunu derinden etkileyen her şey yalnızca denenebilir, anlatılamaz. Ötesi her zaman sessizliktir. 

Anlatılamayanı anlatmada sessizliğin ardından en yakın gelen müziktir –unutmamak gerekir ki, sessizlik tüm iyi müziğin ayrılmaz bir bölümüdür. Beethoven’ın müziği ya da Mozart’ın müziğiyle karşılaştırıldığında Wagner’in şiddetle akan müziği çok zayıf kalır. Wagner müziğinin ötekilerden daha az önem kazanmasının nedeni de belki budur; sürekli konuştuğundan, daha az şey söylenmektedir.

Değişik bir biçimde, bir başka varolma düzeyinde müzik insanoğlunun en önemli, en anlatılamayan deneylerinin kimine eş düşer. Gizli, belirsiz bir benzetmeyle müzik, dinleyicisinin kafasında kimi kez bu deneylerinin bir görüngüsünü, kimi kez ise tüm yaşam güçleriyle bu deneylerin kendilerini canlandırır. Bu bir yoğunluk, güçlülük sorunudur: görüntü donuktur, gerçek ise yakın ve parlaktır. Müzik ikisinden birini canlandırıp, uyandırabilir. Bu da saptayıcı olanaklara ya da tutuma bağlıdır. Yüreğin durup durup aralıklı çalışması bilinen bir yasaya dayanmaz. Müziğin bir başka tuhaflığı –tüm öteki sanatlarla bir ölçüde paylaştığı- yektin tümler, biçiminde deneylerini canlandırmasıdır; bir başka deyişle, anımsanan özgün deneyler nice yarım, belirsizlik içinde nice karmaşık olursa olsun, her dinleyicinin alabileceği yetenek ölçüsünde yetkin ve tümdür verilen. “Her zaman duyduğumuzu, ancak hiçbir zaman açıklayamadığımızı açık seçik ortaya koyduğu” için sanatçıya, özellikle müzisyene, içten borçlu duyarız kendimizi. Anlatıcı müziği dinlerken sanatçının özgün deneyine ulaşamayız kuşkusuz -bizim ötemizdedir bu çünkü, üzüm devedikeninde büyümez- ancak yeteneğimiz ölçüsünde en iyi deneye, müziği dinlemeden öncekinden daha iyi, daha tüm bir deneye ulaşırız.

Müziğin anlatılamayanı anlatmadaki gücü, salt söze dayanan sanatçıların en ünlülerince de onanmıştır. “Othello”yu, “Kış Masalı”nı yazan kişi anlatacaklarını sözle söyleyebilmiştir. Ancak, -burada Wilson Knigh’ın da ilginç deneyinden yararlanarak söyleyebilirim- gizemci nitelikte bir duygu ya da sezinin iletilmesi gerektiğinde Shakespeare anlamayı kolaylaştırmak için sürekli müzikten yardım istemiştir. Kendi küçücük tiyatro yapımı deneyime dayanarak, müzik iyi seçildiğinde, ona boşuna başvurulmadığını inançla söyleyebilirim.

Benim romanımın –Ses Sese Karşı- oyunlaştırılmasının son bölümünde Beethoven’ın ağır ağır giden A minor Quartet’inden seçmeler oyunu bütünler. Ne oyun ne de müzik benimdir; bundan ötürü oyunda müziğin yarattığı etkinin, benim görüşümce, şaşılacak ölçüde güzel olduğunu söyleme bağımsızlığı içindeyim.

“Yeterince yerimiz, zamanımız olsaydı…” Bunlar bir tiyatronun bize veremeyecekleridir kesinlikle. Romanda “seslerin” keskinliğini hafifleten, ya da hiç değil hafifletmek üzere konmuş, hemen tüm üstü kapalı ya da açıkça belirtilmiş “karşıtların” kısaltılmış bir oyundan çıkartılması gerekliydi. Oyun tümüyle şaşırtıcı bir katılık, zorbalık içindeydi. Bu hemen hiç hafifletilmemiş sertlikler dünyasına birden bire giren Beethoven’in “Heilige Dankgesang”ı oyunu olağanüstü bir görünüme sokmuştu. Korkunç ancak yine de güven verici, tüm anlayışı aşan bir barış içinde saklı, kutsal bir güzellikle bir tanrı gerçekten görünerek inmişti sanki.

Benim romanım “The Book of Job” -İncil’in bir bölümü- olabilirdi, uyarlayıcı Campbell Dixon da “Macbeth”in yazarı; ancak biz yazarlar, yeteneklerimiz nice olursa olsun, nice uğraşırsak uğraşalım, duyarlı bir dinleyici iki üç dakikalık bir keman çalışının aydınlattığı türde bir anlatım olanağına hiçbir söz ya da oyunlaştırmayla ulaşamayız.

Anlatılamayanın anlatılmaması gerektiğinde, Shakespeare kalemini bırakıp müziğe dönmüştür. Ya müzik de başarısız kalırsa? Evet, işte o zaman sessizlik vardır hep sığınacak. Çünkü her zaman, her yerde sessizliktir arda kalan, sessizliktir her şeyin ötesi.

Aldous Huxley

Ötesi Sessizlik 

Florence and The Machine / Florence’in Akciğerleri

Siz de son zamanlarda şöyle kulağınızın pasını silecek yeni bir müziğin eksikliğini hissediyor musunuz? Herkes ve herşey birbirine benziyor. Vasatın azıcık üzerine çıkan işler heyecanla yere göğe sığdırılamıyor. Medya ve internet ortamında durmadan şişirilen şarkıcılar ya da eserlerinin kof olduğunun en kısa zamanda keşfedilmemesi işten bile değil. Bu çorak topraklarda bir vaha vazifesi gören bazı işler oluyor ki insanın kaybolan ümitleri tekrar yerine geliyor. İşte “Florence + The Machine”e bu nedenle değiniyorum.

Florence + The Machine, Florence Welch ve arkasında çalan muhtelif müzisyenlerden oluşan bir grup ve son zamanlarda müzik piyasasındaki en heyecan verici yenilik. Şimdi grup diyorum ama aslında konsept; Siouxie and the Banshees, P.J. Harvey, Paula Cole Band veya Goldfrapp örneklerinde olduğu gibi tamamen solistin üzerine yapılandırılmış. Arkada çalan orkestra elemanları değişse de tek daimi üye Isabella Summers. “Machine”, Florence’in başından beri müzik ortağı olan bu sofistike keyboard’cının lakabı aslında. Ama konsept gereği tüm ekibi adlandırıyor. İşin içinde olanlar bu kızın tüm gelişimini yakından takip etmişler fakat ben de çoğu kişi gibi kendisini biraz geç keşfettim. Eğer kendisini tanımayan varsa bu yazıyı okuduktan sonra “ben neler kaçırmışım” diyebilir. Ben çok hayıflanmıştım zira.

Florence’in tanımıyla “temel olarak 90′ların hip hopu ile gospel korolarından esinlenen” şarkıları ölüm, vahşet ve şiddet gibi oldukça karanlık temalardan besleniyor. Bu kadar genç (1986 doğumlu) bir sanatçı için ağır olduğu düşünülse de Florence, şarkı sözlerinin bu konulardan oluşmasını doğal buluyor. 10 yaşındayken büyükbabasının yavaş yavaş ölümüne ve 14 yaşındayken büyükannesinin intiharına tanık olan kızımızın annesi (ki kendisi Harward’da Rönesans eğitimi almış bir profesör ve Kraliçe Mary Dönem Sanatı departmanında dekandır), 12 yaşındaki Florence’ı da yanına alarak evi terkediyor ve komşuyla kaçıyor. Üstelik bu adamın Florence’ın yaşlarında 3 çocuğu da var. Çevresindeki herkes bu zavallı kızın bunca acıyla nasıl baş edebildiğini merak ederken Florence bu acıyan bakışlardan kurtulmak için odasına kapanıyor ve yüksek sesli müzikle deliler gibi dans ediyor. Akademik olarak düzgün bir eğitim alan Florence, ders sırasında aniden şarkı söylemeye başlaması nedeniyle bazı sorunlar yaşıyor. Ayrıca disleksi, dismetri ve insomnia’dan muzdarip. Yani bunca arıza, sanatsal olarak verimli bir patlamaya neden olmuşsa, benim kabulümdür.

Bence müzisyenin en büyük handikapı BBC tarafından belirgin biçimde desteklenmesi. Yani eğer sesine ve müziğine güveniyorsan neden böyle bir desteğe ihtiyaç duyarsın ki? Her neyse, belki de bu destek sayesinde Florence, henüz albümü yayınlanmamışken üç single ile geniş bir hayran kitlesi edinmişti bile.

2008′de sunulan ilk single olan “Kiss with a Fist” bence grubun (ve sonra gelecek albümün) genel havasına yakışmayan vasat bir punk parçası. Belki bunun sebebi Florence Welch’in ilk grubu “Ashok”dan kalma bir şarkı olmasıdır. O sıralarda şarkının adı “Happy Slap” imiş. Adından da anlaşılacağı gibi tüm şarkı boyunca tekmeler, tokatlar, tabaklar havalarda uçuyor, yataklar aleve veriliyor, çeneler ve bacaklar kırılıyor, kanlar akıyor.

“Dişlere atılan tekme bazıları için iyidir

Yumrukla öpüşmek hiç öpüşmemekten iyidir”

Sorulan sorulara bir açıklık getirmek isteyen Florence, 16- 17 yaşlarında yazdığı bu şarkı için şunları söylüyor: “Bu şarkı kesinlikle bir aile içi şiddet hakkında değil. Birbirlerini psikolojik olarak sınırlara sürükleyen iki insan hakkında; dövüşüyorlar ama hala birbirlerini seviyorlar. Bu şarkı kesinlikle saldırıya uğrayan biri hakkında değil, aslında fiziksel bir şiddet de yok. Bu şarkıda kimse kurban değil.” Şarkının daha sonra “Jennifer’s Body” adlı korku filminin soundtrack’i olduğunu belirteyim.

Aynı yıl çıkan ikinci single “Dog Days are Over”, birden mutluluk tarafından “çarpılan” bir kadının bu garip değişimden saklanmaya çalışmasıyla ilgili gerçek anlamda “gaz” bir parça.

“Köpek günleri geçti

Köpek günleri bitti

Atlar geliyor o yüzden kaçsan iyi edersin.

Annen için koş, baban için koş,

Çocukların ve tüm kardeşlerin için koş.

Tüm sevgini ve hasretlerini geride bırak

Onları yanında taşıyamazsın

Eğer hayatta kalmak istiyorsan”

Florence şarkıyı yaparken, Ugo Rondidone adlı bir sokak sanatçısının aynı adlı yapıtından esinlenmiş. Melodi harpın tınlamaları üzerine inşa edilmiş; vokalin sessiz sedasız girişi fırtına öncesi sessizliğini çağrıştırıyor. Çünkü vurmalılarla aniden ritm değiştiren şarkı tam bir curcunaya dönüyor. Gospel benzeri aralarla biraz soluk alıyoruz fakat “ne oluyoruz” bile diyemeden şarkıyla beraber çılgınca koşmaya başlıyoruz. Ve şarkı nefes nefese finale eriştiğinde başa sarıp tekrar dinlemek işten bile değil. Florence şarkının ilk klibini beğenmemiş olacak ki 2010 yılında konsepte daha uygun daha sanatsal bir klip çekiliyor. Şarkı “Slumdog Millionaire” ve “Eat, Prey, Love” (Ye, İç, Sıç, Yat olarak çevirmek istiyorum) adlı şiddetle uzak durulması gereken malum filmde kullanılıyor. Görünen o ki Florence, üzerinde çok çalıştığı ve daha iyisini hakkettiği aşikar bu değerli parçalarını ucuz popüler kültür ürünleriyle heba etmekte beis görmüyor. Yaşı küçük ya belki ondandır…

İlk iki şarkısı dillere pelesenk olan Florence nihayet (bence en iyi şarkılarından biri olan) “Rabbit Heart (Raise It Up)”ı albümün hemen öncesinde 2009′da çıkarıyor. Bu nasıl bir şarkıdır Yarabbim? Harpın arkaik lirizminin üzerine eklenen ham davullar, hırçın yaylılar ve keyboarddan aktarılan sert titreşimlerle kulağa akan melodi o kadar değişik ki neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Şarkıyı bir kefeye koymak mümkün değil. Son zamanlarda dinlenebilecek en kaliteli düzenlemelerden biri. Florence’ın vokalindeki duadan çığlığa kadar uzanan değişkenlik insanı yüreğinden yaralıyor. Üstüste binen ses kanalları sayesinde Florence’lardan oluşan bir koro hissiyatı oluşturan bu sonuca ulaşmak benim diyen tonmaisterlerin saçlarını yolduracak cinste. Temel olarak “önemli bir karar vermeden önce duyulan korku” hakkındaki şarkı için Florence şöyle demiş:

“Bütün o karanlık şarkıları yaptım. Ve firma artık daha neşeli şeyler yapmamız gerektiğini düşünmeye başladı. Bunu yapmaya çalıştığım süreçte bir şeyleri kurban ettiğimi farkettim. Evet neşeli piyanolarım ve davullarım vardı ama sözler şöyle geldi: ‘Bu bir lütuf/ Ama bedeliyle gelir/ Koyun kimdir/ bıçak kimdir?’ Rabbit Heart korku hakkında bir şarkı. Olabilecek şeylerden çok korkarım. Ve spot lambalarının altında bulunmaktan.”

Neden bilmiyorum, şarkı ve klibi bende bir “Alice Harikalar Diyarında” hissiyatı uyandırıyor. Belki sözlerindendir:

“Ayna ne kadar parlak ve yeni

Cazibe ne çabuk kayboluyor

Dönerek zamanın dışına akıyorum

Yanlış hap mıydı aldığım? (Jefferson Airplane göndermesi?)

İşte buradayım, tavşan yürekli bir kız

Spotların altında donakalmış

Görünen o ki, son fedakarlığı yapıyorum…”

Belki de klibinden kaynaklanıyor. Bir kır toplantısı; 70′lerin çiçek çocuklarından oluşmuş bir grup (Wells’in Eloi’lerini veya mitolojik “Faerie” halkını da andırmıyor değiller) Florence’i içlerine alarak dans etmektedir. Bu hoş görüntüler, topluluğun hareketlerinin gittikçe garipleşmesiyle rahatsız bir hal almaya başlar. Florence irade dışı olarak bir şölen sofrasına oturtulur; gelin kendisidir. Tacizkar damat ise “The Hatter”ın kopyası gibidir. Tüm konuklar güle oynaya şölen masasını bir tabut haline getirirler ve havai danslarla Florence’in cenazesini nehre, son yolculuğuna bırakırlar.

Bu ve benzeri nefis kliplerin Florence’ın imajını ziyadesiyle desteklediğini düşünüyorum. Peri masalı veya Anglo-Sakson mitolojisini andıran bu analojik imgeler ordusu sayesinde bu klibin YouTube’a düşer düşmez tıklanma rekorları kırdığını belirtmek istiyorum. Popüler kültürün basit bir örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim ama kalitesini ve çok boyutluluğunu yadsıyamam. O yüzden etkileniyorum zaten.

Benim grubu tanımam, ilk albümlerini yayınladıkları 2009′a denk geldi. İlk dinlediğim şarkıları ise, albüm çıkar çıkmaz yayınlanan dördüncü single’ları “Drumming Song” oldu.

“Bu şarkı, siz ve bir oğlan arasında, dile getirilemeyen bir elektrikle ilgili. Karşınızda dikildiklerinde nefes alamazsınız, düşünemezsiniz, düzgün birşey yapamazsınız. Ben çok garibimdir; eğer birinden hoşlanırsam gerçekten acizleşirim. Hatırlıyorum da, bir bar penceresinin önünden geçerken içeride ilk sevgilimi görmüş, kendimi yerlere atıp toprağı tırmalamıştım. Çünkü çok korkmuştum. Ben herşeyi çok yoğun yaşarım, bu yüzden müziğim de yoğun ve aşırıdır. Eğer birinden hoşlanırsam gerçekten hoşlanırım, mahvolurum. O zamanlarda hip-hop dinliyordum ve bu tempoya uyacak bir şeyler yapmak istedim. Bence en ileri görüşlü müzik budur. Bu hızda yapılmış en ileri görüşlü müzik. Ve yine Gotik imajlarla; peri masalları ve Edgar Allen Poe öyküleriyle dolu. Çocukken çok fazla Gotik korku öyküleri okurdum.”

Kendisinin de belirttiği gibi “Drumming Song” aşkla atan bir kalbin gürültüsü hakkında aşırı bir şarkı. Florence gürültülü ve muhteşem şeylerden hoşlandığını söylüyor her tarafta (kilise çanları gibi). Şarkı da öyle. Hiç dinmeyen çiğ davul sesleri Kate Bush’un primitif işlerini hatırlatıyor (özellikle de “Sat in your Lap” şarkısını). Florence’in karakteristiği olan kreşendo burada tam anlamıyla yerini buluyor. Zorlu vokaller, araya giren koral bölümler, hiç kesilmeyen davullar, çılgın orkestra ve tahammül sınırlarının eşiğine henüz gelmişken ulaşılan final… Nefes nefese, armonik bir gürültü!

“Sirenlerden daha güçlü

Kilise çanlarından daha yüksek

Cennetten daha tatlı

Ve cehennemden daha sıcak…”

Şarkıyı destekleyen klipte Florence, büyük bir katedral içinde, Ortaçağ rahibelerini andıran bir grupla beraber dans ediyor (Koreografi olduğundan şüpheliyim. Ya da o da çiğ bir yapıya sahip). Hafif bir (uzun bacaklı) “Catwoman” ve (daha arıza) bir Róisín Murphy havası da mevcut.

Albüm “Lungs (Akciğerler)”ın çıkışına kadar bekleyen ama aslında gizli bir hit olarak tüm süreçte sırasını bekleyen “You’ve Got The Love” aslında “Dog Days are Over” single’ının B-side’ı ve (aynı Madonna’nın Vogue’u gibi) destekleyici olması gerekirken asıl şarkının önüne geçen bir şarkı. Orijinal olarak “The Source” adlı gruptan Candi Staton’ın sesiyle aktarılan soul-gospel karışımı bu dans şarkısı daha önce Joss Stone tarafından da cover’lanmıştı. Çocukken dinlediği şarkıyı bir konser sırasında söyleyen Florence, dinleyicilerin yüzlerindeki ifadeden o kadar etkileniyor ki bu cover’ı stüdyoda kaydetmeye karar veriyor. Nihayet klibi de çekildiğinde istediği patlamayı yakalıyor (Şarkı, albümün CD formatına bonus track olarak eklenmiş). Şarkıyı dinlerken insan gerçekten içinde bir şeylerin yükseldiğini hissediyor. Özellikle de finale doğru Florence’in çığlık çığlığa kendini kaybettiği bölümler, neden bilmiyorum gözlerimi dolduruyor (çok mu duygusalım?). Bu kısacık şarkı nasıl bu kadar etkili olabilir, nasıl bir marş haline gelir izleyip görün. Florence, bu genç yaşında hem şarkının asıl sahiplerini hem de daha kıdemlisi Joss Stone’u (bizim oraların tabiriyle) “donunda sallayıp sallayıp fırlatıyor”. (Evet… Evet… Doğru duydunuz. Gerçekten bunu söyledim!). 2010 yılında rapçi Dizzie Rascal’ın katkısıyla bu şarkının uzatılmış bir versiyonu da single olarak çıkarıldı (You Got The Dirtee Love).

Lungs albümünün en son single’ı olarak seçilen “Cosmic Love” Florence’ın tarzını yansıtan dünya dışı bir şarkı (ismi üstünde). Yoğun alkollüyken yarım saat içinde yazdığı bu şarkı tam anlamıyla bir Kate Bush şarkısı: “Kalbinden kayan bir yıldız gözüme yerleşti/ Çığlık attım/ Gözlerimi parçalarken/ Ve kör kaldım…”. Yine primitif davullar, harpın nazik sesi ve yine bir yakarışı seslendiren koro… “Lungs”ın şarkı listesi şöyle:

1- Dog Days Are Over

2- Rabbit Heart (Raise It Up)

3- I’m Not Calling You a Liar

4- Howl

5- Kiss with a Fist

6- Girl with One Eye

7- Drumming Song

8- Between Two Lungs

9- Cosmic Love

10- My Boy Builds Coffins

11- Hurricane Drunk

12- Blinding

*Bonus Track: You Got the Love (Florence and the Machine version)

İki cover (Girl with One Eye ve You Got the Love) dışındaki tüm sözler Florence’a ait. Bu durumda şarkı sözleri pek bir kanlı canlı oluyor tabii ki:

“İlkbaharda deri değiştirdim/ Değişen rüzgarla uçup gitti/ Sular maviden kırmızıya döndü/ Adadığım gökyüzüne doğru…” (Rabbit Heart)

“Sana yalancı demem yeter ki yalan atma/ Sana hırsız demem yeter ki benden çalma/ Sana hayalet demem yeter ki musallat olma/ Ve seni öyle severim ki/ İzim veririm bana kıymana… Ciğerlerimde bir hayalet var/ Uykumda nefes alıyor/ Dolanıyor dilime/ Usulca konuşuyor/ Ve ayaklarımla yürüyor…” (I’m Not Calling You a Liar)

“Karanlıkta haykırıyorum, uluyorum senden ayrıyken/ Dişlerimi göğsüne geçirip, atan kalbinin tadına varmak için… Tırnaklarım cildini yırtıyor ki içeri girebileyim… Senin sesinle şakıyan kanımı akıtmak istiyorum… Etinin dokusu gelinlik gibi yumuşacık/ Kendimi kollarına dolayana dek rahat yok bana artık… Tıpkı ele geçirilmiş bir çocuk gibi/ Damarlarımda bir canavar uluyor/ Seni bulup tüm kırılganlığını yırtıp atmak istiyor… Temiz kalpli bir adam bile, her gece dua eden/ Kurt olabilir sonbaharda ay parlarken…” (Howl)

“Sesi yuttum/ O da beni yuttu/ Ta ki ruhumda hiçbir şey kalmayana kadar…” (Drumming Song)

“Çünkü nefesim kapana kısıldı/ İki ciğer arasında… Uyurken aramızdan uçtu/ Ağzından süzülüp benimkine aktı…” (Between Two Lungs)

“Ve karanlıkta/ Kalp atışını duyabiliyorum/ Sesi işitmeyi denedim/ Fakat duruverdi/ Ve o kadar karanlıktaydım ki/ Ona dönüşecek kadar karanlık…” (Cosmic Love)

“Sevgilim tabutçudur bütün gün bunu yapar/ Ne iş olsun diye, ne de oyun olsun diye/ Kendine bir tane yaptı, bir tane de bana/ Bir tane de sana yapacak şu günlerde…” (My Boy Builds Coffins)

“Yok artık sanki ölümün kendisi yok olmuş gibi ölüyü düşlemek/ Yok artık bir oğlan için, bahçedeki bir beden için karga gibi bağırmak/ Yok artık aşık kız gibi hayal kurmak/ Yanlış bir dünyaya aşık bir kız gibi…” (Blinding)

Aslında albümde daha dikkat çekici parçalar yok değil. Mesela sırf onu ağlattı diye bir kızın gözünü oyan sert bir hatunun anlatıldığı, hafif “Kill Bill” kıvamındaki cover “Girl with One Eye” gibi: “Bıçağı aldığım gibi oydum gözünü/ Eve götürdüm ki göreyim sönüp öldüğünü/ Valla çok şanslı ki suratına bir sırıtma çizmedim/ Tek gözü açık uyuyor bu yüzden / Bedeli buydu ödemesi gereken… Dedim ki, hey, tek gözlü kız/ Çek pis parmaklarını pastamdan!/ Dedim ki, hey, tek gözlü! / Küçük kalbini sökerim, beni ağlattın çünkü.” Her ne kadar cover desem de daha önce hiç kaydı yapılmamış olan bu şarkı, Florence’ın bir zamanlar beraber çalıştığı “Ludes” adlı bir gruba aitmiş. Orijinal halinin nasıl olduğu bilinmiyor, o yüzden Florence + The Machine’in kaydı orijinaldir diyebiliriz.

Albümde bir diğer dikkat çeken parça da kanın oluk oluk aktığı, gore sahnelerle bezeli “Howl”. Kesinlikle bir single olarak değerlendirilmesi gereken bu şarkı hayranların ısrarlı talepleriyle her konserde seslendirilen gizli bir hit. Savaş davullarını andıran vurmalıların üzerine eklenen vahşi yaylılardan oluşan orkestrasyon eşliğinde Florence ses tellerini sonuna kadar sömürüyor. Oldukça dik modülasyonlar ve durmadan ilerleyen kreşendo nedeniyle söylenmesi de eşlik etmesi de zor bir parça. Genç ve enerjik yapısıyla, nedense, gençlik korku filmlerinden alınma sahnelerden oluşan amatör kliplere meze olan şarkı benim gözümde de; güzel ve aptal kızların, yarı çıplak, kaslı kurt adamlara ya da soluk benizli vampirlere aşık olduğu filmlere soundtrack olacakmış hissi uyandırıyor (Nitekim o da oluyor).

Florence’in Amerika’ya açılması farz olduğundan (maalesef dünya müzik piyasasının ipleri hala Amerika’nın elinde) bu coğrafyada Kasım 2010′da çift diskten oluşan bir albüm yayınladı “Between Two Lungs”. Lungs albümünün yanına eklenen, B-side’lar ve canlı performanslardan oluşan bonus diskin şarkı listesi şöyle:

1. Heavy In Your Arms

2. You Got The Dirtee Love

3. Hurricane Drunk (The Horrors Remix)

4, Strangeness & Charm (Live from Hammersmith Apollo)

5. Swimming (Live From Hammersmith Apollo)

6. Dog Days Are Over (Yeasayer Remix)

7. Drumming Song (Live from the London Roundhouse)

8. Girl With One Eye (Live from the London Roundhouse)

9. Hurricane Drunk (Live from the London Roundhouse)

10. Dog Days Are Over (Live from the London Roundhouse)

11. My Boy Builds Coffins (Live from the London Roundhouse)

12. Hospital Beds (Live from the London Roundhouse) (Daha önce yayınlanan Kiss with a Fist single’ının B-side’ı)

Bu yenilenmiş albümün lokomotifi olarak seçilen şarkı “Heavy In Your Arms”, “Twilight (Alacakaranlık)” serisinin yeni bölümü için yazılmış aslında. Daha önce “Rabbit Heart”da kendini kurban etmekten bahsederken nasıl olur da bu kadar ucuz bir pazarlama ürününe dahil olur akıl erdirmek mümkün değil. Kendisi de yaptığı şeyin kabul edilebilirliğini sorguluyor demek ki çünkü filmi gereksiz alt metinlerle değerlendirme çabasında: “Bu şarkı aşkın ağırlığıyla ve bazen iki insan arasında ne denli büyük bir sorumluluğa neden olduğuyla ilgili. Bence bu, Twilight serisinin içerdiği güçlü bir tema; özgürleşmek mi yoksa hüküm altına mı girmek. Bazen yüklendiğiniz aşk sizi çökertebiliyor”. Yok ya! Florence’ın hemen bu popüler kültürden uzaklaşması ve kendine saygılı bir biçimde yeraltına, ait olduğu alternatif sulara geri dönmesi gerekiyor bence.

Sırası gelmişken; Florence’in tarzını (alternatif pop/rock, indie, punk, hip-hop, gospel, soul…falan uzatmadan) kısaca “Siouxie Sioux veya Annie Lennox tarafından söylenmiş Kate Bush şarkıları” şeklinde yorumlayabilirim. Aslında benzetmelerden pek hoşlanmam ama müzisyenle ilk defa tanışacaklar için bir yöntem bulmalıyım değil mi? Her ne kadar alternatif-pop yapsa da sahne performanslarında rahat kıyafetler yerine, Róisín Murphy ve Tori Amos gibi “haute couture” giyinmeyi seviyor, modaya uyarak. Dekorlar Kate Bush’un “Ivy” konseptini andırıyor. Yaşından beklenmeyecek bir sahne hakimiyeti var. Bu “cool” imajı Debbie Harry ve daha çok Stevie Nicks’i andırıyor. Florence’ın görselliğini hayal etmek yerine Pre-Raphaelist neo-klasik ressamların “The Lady of Shalott” yorumlarından bir fikir edinebilirsiniz (gerçekten). Pek güzel olmadığını itiraf etmeliyim ama çok düzgün bir fiziği var. Tüm bunlar birleşince oldukça erotik bir şarkıcı olduğunu söyleyebilirim. En çok da şarkı söylerken kendini kaybetmesi, seyircide profesyonel değil de amatör bir işi izliyormuş hissi uyandırıyor ki bu heyecan verici birşey. Daha önce de söylemiştim, şarkıları oldukça zor. Kızımız belli bir ses eğitimine sahip değil. Altodan sopranoya dek uzanan geniş bir alanda şarkı söyleyebiliyor. Nitekim, dar bir göğüs kafesi (Florence çok zayıf), eğitimsiz ama nitelikli bir ses, icra edilmesi zor şarkılarla yanyana geldiğinde canlı performanslarda değişken bir sonuç ortaya koyuyor. “Howl”un tatmin edici bir canlı performansına zor rastlanırken “You’ve Got The Love”ın canlı halleri stüdyo kayıtlarından çok çok daha güzel geliyor kulağa. Keza “Rabbit Heart”ın canlı vokalleri daha bir etkileyici sanki. Florence falsolu sesler çıkarmaktan korkmuyor. Albümünde bile detone sesler var. Şarkı söylemeyi çok sevdiği her halinden, her mimiği ve jestinden belli oluyor. Diyafram kontrollü seslerden çok yürekten sökülüp gelen çığlıklar duyabiliyorsunuz. Bazen dik seslere çıkamıyor, gerisini koyveriyor. Bazen hiç ummadığı kadar güçlü bir sese ulaşıyor, kendisi de buna şaşırıyor. Genel olarak müziğini, marine edilmiş bir rostodan çok çiğ bir et parçasına benzetiyorum ben. Kanlı kanlı, can yakıcı. Şarkı bitince ağızda garip bir tat kalıyor, insanın yüreği şişiyor. Eleştirmenler de bu “ham” performanslara zor bulunan bir cevher olarak sıkıca sarılıyorlar. Neticede herkes bu kızın çok ama çok etkileyici olduğunda hemfikir.

Yazımı sonlandırırken, usül öyledir ya, Florence + The Machine’in aldığı ödülleri sıralamak istiyorum (sayısız adaylıklarını bir tarafa bırakarak):

2009 BRIT Ödülleri Critic’s Choice ödülü

Studio8 Media Uluslararası Müzik ödüllerinde Temmuz 2009′un en iyi şarkısı ve kadın vokali

UK Festival Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Artist

UK Music Video Ödülleri (2009) En İyi Stilize Video ödülü (Drumming Song ile)

2010 South Bank Show Ödülü

2010 BRIT Ödülleri MasterCard özel ödülü En İyi Albüm

Glamour Women Of The Year (2010) Yılın Grubu

Meteor Ireland Müzik Ödülleri En İyi Uluslararası Grup

Elle Style Ödülleri Yılın Müzisyeni (2010)

2010 MTV Video Music Ödülleri En İyi Sanat Yönetimi ( Dog Days are Over video klibi)

Q Awards En İyi Kadın Müzisyen ve En İyi Şarkı (You’ve Got The Love)

UK Festival Ödülleri 2010 Yılın Marşı (You’ve Got The Love)

Avrupa Festival Ödülleri 2010 En İyi Çıkış

Önümüzdeki 53. Grammy Ödüllerinde En İyi Çıkış Yapan Müzisyen ödülüne adaylığı kesin gözüyle bakılan Florence + The Machine’i deneyimlemek için henüz çok geç değil.

Kaynaklar:

Yazıyı yazarken verdiğim bilgileri (kafamdan uyduramayacağım için) Wikipedia’nın “Florence and The Machine” başlığından ve grubun legal sitesinden aktardım. Geri kalan tüm yorumlar bana ait, o yüzden copiraytı mopiraytı yok!

Videolar:

http://www.vuutv.net/dad0bb10cf:0SLoOzTMjC8.html (Howl Canlı Performans)

http://www.vuutv.net/c257e9b91e:TpLXQorSQe8.html (Drumming Song Videoklip)

http://www.vuutv.net/c865aaa9ba:7nxO-yPQesA.html (Rabbit Heart Videoklip)

http://www.vuutv.net/266871420e:WK3dGMBgzwU.html (You’ve Got The Love canlı performans)

wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com