Ezgileri Susturulamayan Bir Yürek: Ruhi Su

“Ama benim memleketimde bugün
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi…”

Çarpık düzen ve bununla birlikte halk kültürünün yozlaşmaya yüz tuttuğu bir dönemde bütün zorlukları göze alarak geçmişin direncini taşıyan kültür mirasını sahiplenen ilk isimdir Ruhi Su. Halkıyla bütünleşmek,  sanatçı yönüyle toplumsal sorunlara karşı bilinç uyandırmak adına çıktığı bu zorlu yolda kendisine ödetilen bedel baskı ve yıldırmalarla geçen koca bir yaşam olmasına rağmen çok iyi bildiği ve geliştirmeyi başardığı geçmişten aldığı direniş geleneği onurlu duruşundan  hiç ödün vermemesini sağladı. Aramızdan ayrıldığı 20 Eylül 1985’ten bugüne tam 20 yıl geçti…

Muhalif müziğin sesi 1960’larda yükselir. Köroğlu, Pir Sultan, Dadaloğlu gibi ozanlara dayanan muhalif halk müziği geleneği o yıllarda yeniden etkinliğini Ruhi Su sayesinde sürdürür. Dünya müziği ve geleneksel halk müziği arasında bir köprü kurma misyonunu başarıyla yüklenen usta ozan sergilediği devrimci duruşuyla da tıpkı Pir Sultan gibi, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi egemenlerin hedefi olur.

1951 yılında tutuklanıp aylarca işkenceler görür. Tam 5 yıl değişik hapishanelerde tutsak edilir. Sonra sürgün, gözaltı… Yurt dışına tedavi görmek için gitmesini bile  engellerler.

Bugün az sayıda devrimci sanatçının örnek aldığı  Ruhi Su hala bu devrimci duruşun, direnişin en başta gelen sembollerinden birisidir.  “Türkü söylemek benim için bir aşk halidir. En güzel aşklarımı türkü söylerken yaşadım. Ne onlar beni aldattı ne de ben onları. Türkü söyledikçe yeşeriyor, çiçekleniyordum” diyordu her şeye karşın Ruhi Su bir yazısında. Bir ülkenin suyu ve toprağı kadar değerli varlığı olan türkülerine baskı görenin yanında saf tutarak sahip çıkmıştır…

Ruhi Su yaşamını  da karşısına dikilen bütün güçlüklere ve engellemelere karşın bir sanat yapıtına dönüştürebilen bir insandı. Görkemli başarısında geçmişten bir başka halk sanatçısında övdüğü sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratma gücüne olduğu kadar halktan kopuk hiçbir işten, hiçbir insandan hayır gelmeyeceğine duyduğu inancın da payı büyüktür.

1912 yılında Van’da doğmuştu. Anasını, babasını hiç görmedi. Çocukluğu Adana’da, Çukurova’da, Toroslar’da geçti. Van’dan Adana’ya bir aileye geldiğinde çok küçüktü. Ailesi çok yoksuldu.

Altı yaşına geldiğinde Adana’yı Fransız ve İngilizler işgal etmiştir. Bu yüzden Toroslara sığınırlar. Oradan oraya göçerler. Sonra tekrar Adana…

Asıl adı Mehmet olan Ruhi Su 10 yaşındadır o zaman. Sonra bir öksüzler yurduna verilir. O günden sonra da hep yatılı okur. Müzik yaşamı da öksüzler yurdunda başlar.

1925 yılında Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştu. Türkiye’deki tüm öksüzler yurtlarına bir bildiri yollanır, “müziğe hevesli, istidatlı  çocukları bize yollayın”  denir.

Bu sınavlara girip kazanır Ruhi Su. Ama Türkiye’deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim daha gönderilir, “okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek” diyorlardı bu kez.

Ruhi adı da Adana’dan ayrılmadan önce muayene sırasında doktorlar tarafından konmuştu Ruhi Su’ya. Askeri lisedeyken çalıp söylemeye, bir yandan da sevmediği askeri okuldan ayrılmanın yollarını aramaya başlamıştır. Okuldan kaçıp Ankara’ya gider.

Cebinde sahte bir kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolun sonunda yanında iki inzibatla İstanbul’a döner. Kaçtığı için hapsedilmiştir. Daha sonra çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi ile ilişkisi kesilir, Adana’ya, öksüzler yurduna geri gönderilir. Oradan  da Adana  Öğretmen Okulu’na…

Müzik sevdası ağır basmıştır Usta’nın. Ankara’daki o tek müzik okuluna gitmeyi düşler.  Adana’da o yıllar yaz geldiğinde öksüzler yurdunda kalan çocuklar evlerine gönderilirdi. Evi olmayanlar da Konya’ya aynı okula gönderilirdi. Orada Ruhi Su’nun sesini duyan okul öğrencileri  “mutlaka Ankara’ya gelmeye bak” demişlerdi Ruhi Su’ya.

Birisinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalışır. Sınav günü gelip çatınca girdiği her dersin sınavını başarıyla verip sonunda  Ankara Müzik Öğretmen Okulu’na girer.

Orta Eğitim Müdürü büyük eğitimci Hasan Ali Yücel’dir o yıllar. 1936’da Ankara’da Riyaseti Cumhur Orkestrası kurulmuştur. Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nu bitiren Ruhi Su da girer konservatuvara, 1942 yılında opera bölümünden mezun olur.

Radyolarda türkü söylemeye başlar. Radyodaki programları çok tutulur. Radyo programları tutulmasına tutulmuştur ama  senin için şöyle şöyle diyorlar diyenler halk türkülerini söyleyen, seslendiren Ruhi Su’yu, 1952’de hem radyodan hem de operadan kopartmışlardı.

1952 yılında cezaevine girer, 5 yıl hapis yatar. Siyasal düşünceleri yüzünden girdiği cezaevinden 1957’de çıkar.

1960’ta İstanbul’da türkü söylemeye başlar. Bu sıralarda “Bitmeyen Yol” filminde söylediği türküdeki Serdari’nin “Halimiz ne olacak kısa çöp uzundan hakkını alacak” şeklindeki sözler hakkında kampanyalar açılmasına bile neden olacaktır.

Sanat yaşamı boyunca 16 45’lik plak, 12 uzunçalar plak doldurdu. Kendi şiirlerinin yanısıra Nâzım Hikmet’ten, Türk halk ozanlarından ve diğer şairlerden çeşitli şiirleri besteledi. Şiir, yazı ve konuşmalarını 1975’te basılan “Ezgili Yürek” adlı kitabında topladı. Anısına hazırlanan “Ruhi Su’ya Saygı” kitabı da 1986’da yayınlandı.

Ruhi Su “Halkımın desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım” diyordu. Genç yaşlardan başlayarak dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakış açısını geliştirmiş, biçimlendirmiş ve güçlendirmişti.

Yaşamı boyunca yılmadı. Sesi, sazı ve türkülerle yaşadı. 1985’te aramızdan ayrıldığında Türkiye halkına bağlılığını benzersiz bir eylemle, bu halkın müziğini evrenselliğe ulaştırarak kanıtlamıştı.

Devrimci müzik nedir sorusuna karşılık “Halkın özlemleridir. Ekmekten aşka kadar halk neyin özlemini çekiyorsa odur” diyordu. Dadaloğlu’nda da, Köroğlu’nda da, Pir Sultan’da da bizim halkın özlemi, dertleri ve sorunları dile geliyor demişti.

Ruhi Su da diğer bütün halk ozanları gibi halk kaynağından beslenmiş bir ozan. Ama bir farkla o bir yandan halk kültürünü araştırıyor, geçmişin şiirlerini, türkülerini ortaya çıkarıyordu. Bir yandan da bunları  çağdaş bir yorumla halka sunmaya çalışıyordu.

Ruhi Su’nun gür sesli yalın söyleyişi, türkülere bir canlılık, tazelik ve renklilik getirmiştir.  Hem O’nun halka olan saygısını hem de halk kültürüne olan sevgisini ortaya koymuştur.

Ruhi Su, 1960-1970’li yıllar arasındaki kuşağın bir kesiminin türkülere getirdiği yoz anlayışı kırmış, kan ağlayan ağıtlara, yiğitçe başkaldıran koçaklamalara, derin insancıllık yüklü nefeslere yeni bir soluk getirmişti. Çünkü Ruhi Su’nun sesi kabukları kırıp öze giden, özle sözü bir eden bir sesti.

Halk türlü baskılardan türkülerde kurtulur, içini türkülerle döker. Ruhi Su’nun türkülere getirdiği katkı, yanıklığı uyanıklığa çeviren bir ses ve saza bile başını eğmeden, göğsünü gere gere bir söyleyişti.

Yorumculuk yönüyle de öne çıktığı 1960’lı yıllardan sonra bir ekol haline gelmişti. 1940’larda başladığı müzik çalışmalarına da 1952-57 yılları arasında tutukluluk yüzünden ara verir.

Türküleri bir konu çevresinde toplar ve toplumcu şairlerin yapıtlarını da besteleyip yorumlardı.  80 sonrası  ortaya çıkan müzik gruplarında  Ruhi Su’nun etkisi görülür. Ruhi Su’nun kendinden sonra gelenleri etkilemesinin nedeni türkülerdir. Diyar diyar gezip derlediği türküler…

Ruhi Su’ya kadar türküler sadece o zamana kadar gelen, geleneklere  bağlı  kalan klasik bir yöntemle “derleme“ usulü ele alınıyorken Ruhi Su, müzikte çağdaşlaşma adına yorum ve derlemede farklı arayışlara girmiştir. O, ardından gelenlere halk türkülerinin alışıldık kalıpların dışında da sunulabileceğini kanıtlamayı bilmiştir.

Türkülere kendinden bir şeyler katan Ruhi Su, birçok konuda türkülere titizlikle eğiliyor, tarihsel serüveni içinde köklerine inip bugüne taşıyordu. Her türküde koyduğu katkı geleneği gelecekle buluşturuyordu. Ruhi Su demek halk türkülerinin teorisini ve pratiğini birlikte ve en iyi haliyle işleyerek ortaya koymak demekti.

Anadolu’nun geleneksel enstrümanı olan ince sazıyla bas-bariton bir ses bu kadar birlik ve beraberlik  çağrıştırıp yakışabilirdi.   Ruhi Su’ya göre ses müzikte en önemli ögeydi. Sözü söz eden meramı ifade de en başta gelendi. Bu nedenle çoksesli müzik arayışlarının başına “insan sesini” koymuştur.

Onunki ne geleneksel olarak kısır bir halk seviciliği ne de körü körüne çağdaşlaşma adına batılı anlamda müzik anlayışı değildi. Anadolu’daki müzik kültürünün özüne sadık fakat halkın beğenisini yüceltecek bir eğilimdi.

Müzikteki gelişme ve değişimi eğitime,  bu alandaki zengin kültürel birikimin çağdaş kültüre dönüşmesine bağlıyordu. O’na göre bir yerde türküler ne kadar gelişmişse, anlatım gücü ne kadar artmışsa, oradaki koşullar o oranda çoğalmış demekti.

Türkülerden korkulması boşuna değildi. Halkı türkülere katmak, geçmiş kültürü çağın beğenisiyle ve diyalektik bir yöntemle yığınlara taşımak ve türkülerle tek ses olmaktı amaçladığı. Geçmişten yansıyanı bugünkü ile karıştırmak, günümüzde geçerli olan gerçek yaşamdan izlerle yaşatmak ve sonra haykırmak. Ruhi Su’dan yansıyan buydu işte. Bu yüzden sevilmişti Ruhi Su. Ve genç kuşakların belleklerinde bu nedenle yaşıyor. Ve bu nedenle ezgili yüreğinden taşan ses kulaklarımızda yankılanmaya devam ediyor. Ölümünden tam 20 yıl sonra bile…

Temel Kaynak: Ezgili Yürek, Ruhi Su, Adam Yayınları 1985.

Tamer Uysal

2005

dosteli16@hotmail.com

Reggaezine.net Tanıtım Partisi

Kasım 11, 2010 by  
Filed under Duyurular, Etkinlik Cetveli, Müzik, Metinler

İnternette yayın hayatına başlayan aylık kültür magazin dergisi Reggaezine.net, ilk sayısını 18 Kasım Perşembe günü Beyoğlu Haymatlos’ta düzenlenecek bir partiyle bayram hediyesi olarak reggae severlere duyurmaya hazırlanıyor. Derginin oluşturulmasında, yazıları ve playlistleri ile içeriğe katkı sağlayan dj ve selectaların müzik akışını yönlendireceği, parti aynı zamanda uzun zamandır dj kabininde bir araya gelemeyen isimleri biraraya getirmeyi amaçlıyor. Açık radyonun reggae gurusu, “High Times” programının yapımcısı Ras MEMO, İstanbul reggae sahnesinin en genç yüzü Selecta ALLOVY, internet üzerinden yayınladığı dub prodüksyonları ile tanınan Selekta FİRUZAGA, uzun süre Çanakkalede reggae yayını yaptıktan sonra İstanbul’a yerleşen GENJAH, İngilterede topladığı plaklarla İstanbul dans pistlerine yeni yeni ısınmaya başlayan kız kardeş Lady KADIJAH, bir başka açık radyo programcısı “World Groove Radio” yapımcılarından DUBFIELD, reggae müzik aktivisti King SEROMAN, dub ve dubstep partilerinden tanıdığımız VADAVSELECTOR gece boyu acelesi olmayan bir reggae yayını için setin başında olacak.

18 Kasım Perşembe saat 21:00 de kapılarını tanıtım partisi için açacak Haymotlosta giriş tüm reggae severler için ücretsiz. Ayrıca gecede reggaezine.net sıfırıncı sayısı tüm katılımcılara ücretsiz olarak dağıtılacak.Kapıda 18 yaş sınırı uygulaması olduğunu hatırlatırız.

Adres: İstiklal Caddesi, Rumeli Han C Blok No:96 Kat:2 Beyoğlu – İstanbul

Reggaezine.net, Reggae sahnesine yazılı ve görsel içerik üreterek katkı sağlamayı amaçlıyor.

Müzik ve özellikle spesifik müzikler hakkında internette Türkçe içerik bulmak oldukça zor. Özellikle reggae ve dub müzik için internetten ulaşılabilecek kaynaklar genellikle İngilizce, Fransızca yada Patoa dillerinde. Bir internet dergisi olarak yayına başlayan reggaezine.net ulaşılması en kolay kaynak olan internet mecrasında, reggae, ska, dub gibi müzik türleri ve bu müzikleri dinleyen alt kültürler ekseninde içerik üreterek herkese açık, erişimi kolay bir kaynak oluşturmayı amaçlıyor.

Derginin içerik üreticileri çoğunlukla aktif müzik yapmayı sürdüren djler ve selectalar. Aynı zamanda hepsi iyi birer reggae müzik takipçisi olan gönüllü yazar kadrosu ile yayın hayatına başlayan reggaezine.net;çeşitli etkinliklerdedeğişik formatlarda basılarak ücretsiz dağıtılacak.

Reggaezine kendini şu şekilde tanımlıyor;

Bizi bir araya getiren çok basit ve güzel bir üçleme; PEACE, LOVE, UNITY

Sen ve ben diye ayırmadan (I ‘N I), yapacak okadar şey varken ve bekleyecek zaman yokken, biz kendin yap (D.I.Y) diyerek atıldıysak, siz de peşisıra katıldıysanız ve dünyada barış varsa ozaman bizden mutlusu olmaz bu cihanda.

Senin (benim) için ne yapabiliriz?

Reggaezine.net  sana(bana) gölgesinde serinleyeceğimiz bir ağaç verir. Ağacın bilgisi köklerinden gelir. İşte reggaezine.net de aynı köklerden beslenir. Biyografiler, albüm tanıtımları, röportajlar , etkinlik haberleri, şarkı sözleri, kökler / müzik üzerine, reggae müzik listeleri, selecta playlistleri, doğrular ve gerçekler, “BetonOrman” bizim şimdilik varlığına ihtiyaç duyduğumuz başlıklar.  Önerilere ve  desteğinize sonuna kadar açığız.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Andante Klasik Müzik Ödülleri

Müzik sadece ritimlerin birbiri arasında süzülmenin ötesinde sarıp sarmalanmış olan tarihi kucaklayan ve farklı kültürleri kulağımızın dibine getiren bir organik yapıdır. Müzikoloji ve canlı performans arasında bir ayrım yapabilmek ise neredeyse imkânsız. Bunları yazısal olarak müzik dinleyicilerine aktarabilmek ise işin en sorumlu açılımı. “Türkiye’nin Klasik Müzik Dergisi” sloganıyla 2002′de yola çıkan Andante, sekiz yıldan beri ülkemizdeki klasik müzik tutkunlarının sesi oldu. Zamanı geldi zorlandı, zamanı geldi tüm olumsuzluklara rağmen tırnaklarıyla tutundu, alın terinin magazin camiasındaki örneği oldu. Ama koşullar ne olursa olsun hep var oldu, var olmayı başardı, kendi emeği, saygınlığı, kararlılığı ve sorumluluğu ile. Ülkemizde pek çok derginin sırtını dayadığı büyük holdinglere rağmen yok olup gittiğini düşünürsek Andante sorumlu ve sürdürülebilirliğin bu kulvardaki kraliçesi olup, bir ilki başardı. Zira o bir klasik müzik savaşçısı, amacı bu tarzı ülkemizdeki müzik severlere yazısal formatta ulaştırmak, kamuoyunun dikkatine çekmek ve dünyayı bizlere dinletmek.

Andante için klasik müzik hiçbir zaman sofistike dinleyiciler için olmadı, tam aksine herkesin müziği oldu. Sevgili dostum Serhan Bali’nin beynini çektiği Andante “klasik müzik” teriminin farklı açılımlara gebe olan 700 yıllık bir tarih olduğunu bizlere sundu. Ortaçağlardan 21. yüzyıla yayılan bu yelpaze içerisinde bize uygun olan klasik müzik seçkisini bulmanız ise burada yazıldığı kadar kolay değil elbette, ama Bali ve ekibi bu meydan okuyucu görevi de başarıyla becerdi. Klasik müzik uzmanlarına dünyadaki yenilikleri, klasik müzik yabancılarına tarzın temellerini, gezginlere dünya festivallerini ve bir sürü alt başlık ile hepimizin kendimize yakın hissedebileceği stile, döneme, kanalize olmamızı sağladı. Bunu yaparken de hiç yılmadı, hep kucak açan oldu…

Bir toplumun ne kadar ileri olduğunu anlamak için stantlarda mevcut olan kategorilerde kaç tane alt başlıklı dergi olduğuna bakmak yeterli. Ülkemizin bu konuda daha yiyeceği çok fırın ekmek var. Ama Andante sürdürülebilirliği, istikrarlı emeği ve sorumluluğu ile bu kulvarda şapka çıkartılacak bir öncü oldu hiç şüphesiz.

Bu yetmiyormuşçasına şimdi de Andante bir ilke daha imza atıyor: Türkiye’nin ilk Klasik Müzik Ödülleri. Evet, böyle bir ödül kavramı ne yazık ki ülkemizde hala yok ama bu artık değişecek. 7 Mayıs 2010 Cuma günü, Hasköy’deki Rahmi Koç Müzesi’nde hepimiz bir ilke tanık olacağız. Beşi özel ödül olmak üzere toplam yirmi sekiz kategoride dağıtılacak klasik müzik ödülleri, Türkiye’de bu alanda bugüne dek düzenlenmiş en geniş kapsamlı etkinlik olarak tarih sayfalarında büyük ve kalın harflerle yerini alacak. Klasik müzik konusunda ülkemizdeki üstatlardan oluşturulan 54 kişilik jüri heyetinin oylarını kullanması sonucunda “Türkiye’nin 2009 yılı boyunca klasik müzik alanında en iyi performansı sergileyen kişi ve Kurumları”nın kimlikleri belli oldu. 7 Mayıs 2010 akşamı ise bu kişi-kurumların 28′i sıyrılıp Andante’nin de tasarımını yapan Kerem Demir imzalı ödülü avuçlayacak.

Artık bizim de bir Klasik Müzik Ödülümüz var; adı da “Andante Klasik Müzik Ödülleri”. Darısı diğer tarzların başına…

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Charles Thomas Gillett Aramızdan Ayrıldı…

Mart 18, 2010 by  
Filed under Dünya Müziği, Duyurular, Müzik, Metinler, Sanat

Ölüm haberleri yazmam, okumam ve paylaşmam. Özellikle söz konusu kişi şu kadar melekti, iyiydi, güzeldi gibi aslına uygun olmayan, sadece durumun gerektirdiği nezaket kuralları içerisinde yazılan ölüm haberleri ise tamamıyla insanoğlunun ne kadar ikiyüzlü olduğunun çıplak yansıması. Ancak dün bir müzik adamı göç etti evrenimizden, Charlie (Thomas) Gillett, onun için söylenecek güzel laf çok, özellikle müziğe katkılarından dolayı.

Dünya Müziği dinlemeye başladığımda ilk karşıma çıkan kişi Charlie olmuştu, nerde ne okusam hep o bir yerden bana göz kırpar oldu. Zamanla BBC Radyo’sunda yayınlanan programlarının müdavimi oldum, ufkumu açtı, o zaman müzik bu dediğim kavramları altüst ederek hayır müzik aslında bu bir lebi derya dedirtti bana kendisi. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte açılan www.soundoftheworld.com tarafımdan en çok tıklanan sayfa oldu. Onu takip ettim, müzik ırmağım genişledi, ritimlere olan önyargılarım yıkıldı ve aydınlandım. Onun sayesinde bir Dünya Müziği dinleyicisi oldum, araştırdım, okudum, yazdım ve aynen onun gibi paylaştım zira o hiçbir şeyi kendine saklamadı.

Daha sonra fark ettim ki Charlie benim gibi pek çok müzik severi kanatları altına almış, farklı dönemlerde, farklı kavramlar içersinde. Ama benim için o hep bir ilham kaynağı oldu, müziğe âşık olmanın ne olduğunu o bana gösterdi ve belki bundan bir kariyer bile yontabileceğimi. Özellikle yazdığı çok ciddi Rock’n’Roll kitabı hala başyapıtların arasında yer almakta. Zaman ilerledikçe müzik yazmaya başladıkça onu daha bir anlamaya başladım ve saygım her geçen gün arttı. Geçtiğimiz yıl cesaretimi toparlayıp kendisine bunu ifade eden uzun bir eposta yazdığımı hatırlıyorum, başlığım ise “bir şükran epostası” idi. Geri dönüşü çok çabuk oldu, samimi, öz ve tebessüm içeren bir yazı ve altında kişisel epostası.

Charlie mükemmel bir müzik kulağı olan eşsiz bir gazeteciydi. Radyo programlarında hep genel akıma zıt giden kendine özgü bir duruşu oldu ama paylaştığı bilgiler her dinleyeni kavradı. İlginç perspektifi ve “oradaki” müziğe olan aşkı hep hissedildi, önemli olan da buydu zaten. Yaptığı işe sonsuz saygı gösterdi ve dinleyicileri de bu saygıyı yansıttı. Özellikle, programlarında konuk ettiği dünyanın bilumum köşelerinden gelen sanatçıların canlı performansları hala kulağımda çınlamakta. Kırk yıl boyunca dinleyicilerin kulağını açan nadir insanlardan biriydi. O dışarıdaki müziği insanlara sevdirdi ve en önemlisi fark etmelerini sağladı.

1970’lerdeki “Honky Tonk” programından BBC World Service’deki en son programına kadar radyo Charlie’nin ulaşım aracı oldu. Bu programlarda dinleyicilerini besledi ve aralarında sarsılmayacak bir bağ oluşmasını sağladı. Hiçbir zaman havalı bir DJ olmadı, işini profesyonellik çevresinde amatörce gerçekleştirdi. Ama bizlere tanıştırdığı müzisyenler inanılmaz büyüleyiciydi. Her yıl çıkarttığı toplama dünya müziği albümleri ise her müzik severin arşivinde mutlaklık kazandı.

Sonra öğrendim ki kendisi çok hasta, gerçekten çok hasta, bir ara hastalığı yener gibi oldu ama meret onun yakasının bırakmadı. Son birkaç haftadan beri kalp ameliyatı için beklemekteydi. O halde bile sayfasını güncellemeyi ihmal etmedi, dinlediklerini paylaştı, yazdı ve sesini sanal da olsa bizlerden esirgemedi. Bu kadar erken aramızdan ayrılacağını pek çoğumuz gibi zannedersem o da düşünmemişti. Her sabah olduğu gibi google reader’ı açıp dünyadan haber alırken Charlie’nin ölüm haberi bir karabasan gibi indi üstüme. Üzüldüm…

Charles Thomas Gillett

Radyocu, yazar ve müzik adamı

20 Şubat 1942 – 17 Mart 2010

Yazan: Zeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

“Lhasa de Selai” Montreal’deki Evinde Hayata Gözlerini Yumdu…

Yeni yıla girişle birlikte şarkıcı Lhasa de Sela, Montreal’deki evinde hayata gözlerini yumdu. 1 Ocak 2010’da gece yarısında hemen önce son nefesini veren sanatçı, 21 aydan beri göğüs kanserine karşı verdiği yoğun savaşı ne yazık ki kaybetti.

Bu zor dönem boyunca etrafına pozitiflik dağıtmayı, karizmatik neşesini ve güzelliğini bir an olsun esirgemeyen sanatçı, hastalığını ikinci plana atarak en son albümünün kayıtları için stüdyoya bile girdi. Ancak 2009 sonbaharında planlanan dünya turnesini maalesef iptal etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki planlama aşamasında olan Victor Jara ve Violeta Para parçalarından oluşan bir albüm de böylelikle hiçbir zaman gün yüzü görmemek üzere doğmadan öldü.

Lhasa De Sela Con Toda Palabra, kısaca Lhasa olarak bilinen sanatçı, 27 Eylül 1972 New York doğumlu bir Meksikalı. Ailesinin (toplam 10 kardeş) fakir olmasından ve ebeveynlerinin teknolojiye olan tepkilerinden dolayı hayatın modern kolaylıklarından uzak yetiştirilen Lhasa, çocukluğunda televizyon ve benzer modern cihazlardan arınmış bir ortamda bol peri masalları, kitaplar, mektuplar ve müzik ile büyüdü. Bunun sonucu olarak Lhasa kendisine masal ve sihirden oluşan canlı bir hayal dünyası yarattı. Müziğindeki eşsiz doku ve lezzetin bu çekirdekten geldiği mutlak. 12 yaşına bastığında ailesi ile San Francisco’ya taşınan Lhasa, kısa bir süre sonra annesinin koleksiyonunda bulduğu Billie Holiday albümden ilham alıp, büyülenerek sahnelerde şarkı söylemeye başladı. 1992 yılında 20 yaşına geldiğinde mevcut yaşantısından sıkılarak Montreal’de sirk eğitimi alan üç kız kardeşini ziyaret etmeye giden Lhasa, burada şansının yardımı ile Quebec’li sanatçı Yves Desrodiers (www.yvesdesrosiers.com) ile tanıştı. Müziğe karşı olan samimi ve hüzünlü yaklaşımı ile bestelerini kuvvetli ve hassas bir sesle söyleyen Lhasa kendisini bir anda Montreal’in barlarında şarkı söylerken buldu. Arkasın aldığı Yves Desrodiers ve basçı Mario Légaré gibi diğer Montrealli sanatçılardan oluşan bir grup ile yavaş yavaş sesini duyurmayı başarır.

Eşsiz orijinallikte Aztek mitolojisinden etkilenen parçalardan oluşan ilk albümünü, “La Llorona”yı tamamen İspanyolca olarak evinin mutfağında kaydeden Lhasa, bu albümü ile Kanada’da bravo seslerinin altında ayakta alkışlandı. Okuduğu Fredico Garcia Lorca şiirlerinden, Latin folklor ve Avrupa Çingene müziğinden oldukça etkilenerek yazdığı “La Llorona”, Dünya Müziği severler tarafından bol çeşitliliğinden dolayı bir kategoriyle sınıflandırılamadı. Çok dilli sofistike kalabalığa hitap etmeye başlayan Lhasa, zamanla Bob Dylan, Leonard Cohen ve Edit Piaf gibi sanatçıların şiirselliği ile kıyaslanarak daha geniş kitleleri cezbetmeye başladı. Hatta bazıları tarafından “İngilizce, İspanyolca ve Fransızca şarkı söyleyen P.J. Harvey” olarak bile değerlendirildi. 1997 yılında “La Llorona” albümü Kanada ve Fransa’da altın plağa uzandı ve Kanada’daki en iyi dünya müziği albümü unvanı ile 1998 yılında Juno ödülü ile taçlandırıldı. Kazanılan ödülle birlikte Lhasa bir anda global müzik camiasında tanınan bir sanatçı oldu ve bununla birlikte doğal olarak açılan şöhret kapısı onun bir anda dünya müzisyenleri arasında yer almasına neden oldu.

Öncelikle hayatta kendi serüveninin yaşanmasına inanan sanatçı ikinci albümünü dört yıl kendisini sirk performansı ile ilgilenen kız kardeşlerinin yanında izole ettikten sonra kaydetti. Bu sirk ile nerdeyse tüm Avrupa’yı dolaşan Lhasa, 2003 yılında karşımıza ana teması seyahat üzerine kurulmuş olan “The Living Road” albümü ile çıktı. Her şarkının bir macera, öykü, ufak bir film olduğunu söyleyen Lhasa, bu yeni çalışması ile dinleyenlerin karşısına bu defa İspanyolcanın yanı sıra İngilizce ve Fransızca parçalar ekleyerek çıktı. Üçüncü albümü ise hastalığına denk geldi ancak sanatçının azmi ile 2009 ortalarında “Lhasa” adlıyla raflarda yerini aldı. Dünya Müziği severler olarak hep albüm bulmakta zorlandığımız ülkemizde ne mutlu ki söz konusu üç albümü de bulma imkânımız var.

Söz konusu üç albüm dünya çapında bir milyon üzerinde satış grafiği yakalayarak Lhasa’ya özel ve kült bir hayran kitlesi yarattı. Her daim kültürüne bütünüyle hâkim ve sahip çıkan sanatçı, eserlerine kattığı özel dokunuşlarla müzik dünyasındaki en özel Güney-Amerika sanatçısı olarak tarihe geçti. Kendine has ses skalası, sahne duruşu (14 Temmuz 2005 akşamı Sepetçiler Kasrı’nın muhteşem manzarası eşliğinde kendisini İstanbul’da misafir etmiştik), pek çok ülkede Lhasa’ya ikonik bir konum sağladı. Lhasa’nın parçaları, zamanı umursamayan, hüzünlü, derin sözlerin, töresel müzik eşliğinde evlendiği enstrümanların bir şöleni olarak tarih sayfalarında devamı gelmemek üzere yerini almaya hazırlanıyor artık ne yazık ki…

Lhasa geride hayat arkadaşı Ryan’ı, ebeveynleri Alejandro ve Alexandra’ı, üvey annesi Marybeth’i, 9 kardeşini (Gabriela, Samantha, Ayin, Sky, Miriam, Alex, Ben, Mischa av Eden), 16 yeğenini ve kuzenini, Isaan adlı kedisini ve sayısız dost, müzik ortağı ve en önemlisi biz Dünya Müziği severleri bıraktı.

Sanatçı aramızdan ayrıldıktan sonra Montreal’de 40 saat aralıksız kar yağdı…

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Yararlanılan Kaynak:  http://lhasadesela.com/lhasa_de_sela/menu.php?lang=en

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »