Bir Portre: Marcel Proust

28 Kasım 2011 Yazan:  
Kategori: Biyografi, Edebiyat, Roman, Ustalara Saygı

Fransız yazan (Paris,1871 - Paris,1922)

Babası hekim olan ve zengin bir burjuva ailesinden gelen Marcel Proust, aşırı duyarlığına ve yaşamının sonuna kadar çekeceği astım krizlerine rağmen, kendisine gösterilen sevgi ve özen içinde mutlu bir çocukluk geçirdi. 1886’da Condorcet Lisesi’ne girdi

Sorbonne’da Bergson’un derslerini izledi. Zamanını, Combray, Normandiya plajları ve sosyete davetleri arasında geçiriyordu. Rahat bir yaşamı vardı ve dış görünüşü bakımından havai olan bu yaşam aslında acılarla, sıkıntılarla doluydu. Sonsuz bir çözümleme ve deneyimden başka şey olmayan yaşantısında “aylaklık çağı”nın damgasını taşıyan bu dönemde ilk edebiyat eleştirisi olan les Plaisirs et les jours (Zevkler ve Günler, 1896) ile 1952’de basılan ve tamamlanmamış olan bir romanın, yani Jean Santeuil’ün büyük bir bölümünü yazdı. 1900’de Venedik’e gitti ve estetik sorunlarıyla ilgilendi. Bible d’Amiens’i (Amiens İncili, 1904) ve derinlemesine etkisinde kaldığı John Ruskin’in Sesame and Lilies (Susam ve Zambaklar, 1906) adlı kitabını fransızcaya çevirdi. 

Annesinin 26 Eylül 1905’te ölümü Proust’u sarsmıştı. Bu tarihten sonra, haftalık yüzünden daha da güçsüzleşti ve Paris’teki dairesine çekilerek büyük yapıtı A la recherche du temps perdu’nün (Geçmiş Zamanın Peşinde) yazılması sonucunu verecek olan çalışmaya bütün yaşamını adadı. Artık, korkunç bir çalışma ile hastalık içiçe geçiyordu ve Proust 1911’de şöyle yazıyordu: “Kitaplar da, tıpkı artezyen fışkırmaları gibi ancak, döküldükleri yüksekliğe kadar çıkabilirler. Ve tıpkı benim gibi, edebiyatın, yaşamın en son anlatımı olduğuna inananlar, eğer hastalık bu kitabı yazmanıza yardımcı olmuşsa, bu esin dolu yardımcıyı öfkelenmeden karşılamanız gerektiğini düşüneceklerdir.” Birinci cilt Swann’ların Semtinden (Du cote de chez Swann) yazarın parasıyla 1913’te yayımlandı ve ilgi görmedi. Ama 1918’de, ikinci cilt olan A l’ombre des jeunes filles en fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde) Proust’a büyük ün kazandırdı ve bir yıl sonra Goncourt Akademisi ödülünü kazandı. Proust’u insanlar arasına karışmaktan alıkoyan hastalık, onu yalnızlık içinde tutuyordu. Az zaman kalmıştı artık. Proust, yaşamının son yıllarında ve aylarında olağanüstü bir çalışmaya girişti: 1920’de le Cote de Guermantes (Guermantes’ların Semti), 1922’de Sodome et Gomorrhe (Sodom ve Gomorra) yayımlandı. Titizlikle hazırlayıp bıraktığı son ciltler ölümünden sonra basıldı: la Prisonniere (Tutsak Kadın, 1923), ilk başlığı Albertine disparue (Kayıp Albertine) olan la Fugitive (Kaçak, 1925) ve le Temps retrouvâ (Kavuşulan Zaman,1927). Böylece, “anının uçsuz bucaksız anıtım” oluşturan yedi cilt yayımlanmıştı.

YAZARLIĞI

Dış görünüş bakımından Proust, züppeliğini ve yalınkatlığını betimlediği yozlaşmış bir toplumun öykücüsüdür. Ama veriminin önemi bir başka yerden gelmektedir. “Bir uzay geometrisinin olduğu gibi, bir düzlem ruhbiliminin hesaplarının doğruluğunu yitirdiği bir zaman ruhbilimi de vardır.” Gerçekten de, Proust’un verimi, ruh-bilimsel nitelik taşıyan derin bir yaşantıdan doğmuştur. Benliğinde, birçok ve ayrışık “ben”lerin art arda ortaya çıktığını gördüğü için, boğuntunun egemenliğindeki insan, gizlenmiş durumdaki saplantılı ölüm düşüncesini ve ölümün, kendi varlığında gün gün ilerlediğini fark etmektedir. Ama aynı insan, bir kendinden geçmeye benzeyen ve bu boğuntuyu ortadan kaldıran ayrıcalıklı durumlar yaşamış olmaktan da geri kalmıyordu.

Çözümleme ve gözlemleme sonunda Proust, bu ayrıcalıklı anların sırrını çözecekti. Bilinçli düşünmenin aralarında bir bağ kuramadığı ve farklı çağlarla “ben”lerin allak bullak edici bir anlamıyla yüklü gerçekliklerin biçim değişiminden başka şey olmayan bu anlar, bilinçdışı bir hatırlamanın mucizesiyle ansızın birbirine yaklaşıyordu. Proust, yapıtının ünlü sayfalarında (çaya banılan çörek, kırda görülen üç ağaç, Martinville çan kuleleri, Guermante’ların avlusundaki zemin taşları) işte bu ayrıcalıklı durumları betimlemişti. Proust, geçmiş, kaybolmuş zamanı aramaya, işte bu “yoğun gerçeklik” duyumunu yeniden bulmak için çıktı.

Böyle davranırken, yakalanmaz bi geçmişi ele geçirmekten çok, içsel bi doğruluğun (hakikatin) adım adım ilerleyen araştırılmasına yöneliyordu. Bu doğruluk, bellekte oluşan bir doğruluktu (“Gerçek cennetler, kaybedilmiş cennetlerdir”). Proust’un yolculuğu gerçekten de yeni bir Odysseia’ dır; barlar âleminin, sevilen kişilerin maddesel nesnelerin karmakarışık bir biçimde yaydıkları ve bilincin saptadığı işaretleri irdeleyen ve anlamlarını çözmeye çalışan bir ruhun Odysseia’ sıdır.

Bu işaretleri yorumlamak, anlamlarını, yasalarını ve daha doğrusu özlerini ortaya çıkarmak sanatın ve sanatçının görevidir. “Böylece, dünyanın yayımladığı karışık sözleri çözen simgeci yazarların amaçlarını” (Marcel Raymond) benimseyen Proust’un veriminin derin anlamı da belki buradadır.

A la recherche du temps perdu’ye özel havasını kazandıran “ben”, yani anlatıcı, bütün görümleri öz deneyiminin alanıyla sınırlayarak yapıta merkez bilinci olarak ortaya çıkar. Böylece, anlatıcının adım adım bulduğu görünümlerin, tutkulann, insanların ve toplumların, romanın “dokusu”nu oluşturmaktan çok, dehası “yansıtılan olayların ve gerçeklerin içkin niteliğinde değil, yansıtma gücünde” kendini gösteren eşsiz duyarlıklı ve zekâlı bir insanın bu varlıklara çevrilmiş bakışının, romana dokusunu oluşturduğu söylenebilir. Bundan ötürü, Proust’un özgün görümü örneksemeli edebiyat eğretilemesine dayanır. “Gerçek, yazar, farklı iki nesneyi ele alıp, bunlar arasında bilim dünyasındaki biricik nedensellik bağıntısına benzeyen sanat dünyası bağıntısını ortaya koyduğu ve bu nesneleri güzel bir üslubun gerekli örgüsüyle sarmaladığı zaman başlar ancak.”

A la recherche du temps perdu’yu oluşturan alışılmamış ve yeni dil, işte buradan kaynaklanmaktadır (“Son cildin son bölümü, ilk cildin ilk bölümünün hemen ardından yazılmıştı ve bu ikisi arasındakilerin hepsi daha sonra yazıldı”). Bu dilin dolambaçlı sözdizimi ve üst üste yığılan eğretilemeleri, bilincin içeriğinin edebi başkalaşımına sürekli olarak yönelen çabayı yansıtır (taklit eder); bu doğruluğun bulunmasına açık olan imgelerle ve sözcüklerle donatılmış bu ağ, yapıtın yapısını oluşturan dilin yakalanmasını sağlar.

GH; 9.Cilt, s: 3347-3348  

SanatLog’dan “Seçme” Edebiyat Yazıları

Yeniden merhaba… SanatLog Seçme Yazılar bölümünde bu hafta edebiyat yazı ve incelemelerine yer veriyoruz. Deneme, biyografi, öykü ve kitap eleştirileri alt alanlardan bazıları. SanatLog’un içeriği zenginleştikçe bu tarz seçmelere devam edeceğiz… Herkese iyi okumalar…

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com

Godot’yu Beklerken (Samuel Beckett)


Yazan: Ayşegül Engin

Sarah Waters’ın Ustaparmak Romanı


Yazan: Wherearethevelvets

 

Nazım Hikmet Ran


Yazan: Ayşegül Engin

 

Mutluluk Üzerine


Yazan: Ayşegül Engin

 

İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer


Yazan: Gamze Kuzu

 

Yüzük Kardeşliği: Tolkien, Politik Tarih ve Cinsiyetçilik


Yazan: Emin Saydut

 

Percussinna’da Bir Küçük Prens


Yazan: Emin Saydut

 

Neil Gaiman’dan Mezarlık Kitabı


Yazan: Wherearethevelvets

 

Beat Akımının Unutulan Kalemi “Richard Gary Brautigan”


Yazan: Zekeriya S. Şen

SanatLog-Emel Yuna Söyleşisi


Yazan: Hakan Bilge

 

 

Christopher Marlowe


Yazan: Gamze Kuzu

 

Nabokov’un Lolita’sı ve Medyanın Küçük Starları


Yazan: Emin Saydut

Sayıklamalar


Yazan: Rey’an Yüksel

Dar Zamanlar


Yazan: Rey’an Yüksel

 

Elif Şafak’ın “Aşk”ı


Yazan: Gamze Kuzu

 

Dergilerdeki Mülkiyetçiliğe Rest Çekmek


Yazan: Serkan Engin

 

Kültürel, Dinsel ve Doğasal Şölen Hindistan


Yazan: Zekeriya S. Şen

 

İyi ve Kötü Ayrımı


Yazan: Serhat Çolak

 

SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi


Yazan: Serhat Çolak

 

Stephenie Meyer Dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: “Twilight”, “The Twilight Saga: New Moon” ve Ataerkil Yansımalar


Yazan: Emin Saydut

 

Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine


Yazan: Hakan Bilge

 

Dişil Enerji ve Kadının “Uyanış”ı


Yazan: Hande Öğüt

 

Etin Cinsel Politikası


Yazan: Hande Öğüt

 

Salai’nin Kuşkuları (Rita Monaldi & Francesco Sorti)


Yazan: Wherearethevelvets

 

Babanın Kurbanlık Nesnesi


Yazan: Hande Öğüt

Kolektif Sanat Bankası

www.sanatlog.com

Beat Akımının Unutulan Kalemi “Richard Gary Brautigan”

31 Temmuz 2009 Yazan:  
Kategori: Biyografi, Edebiyat, Eleştiri, Kitaplar, Roman, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Farklı paralellerde süzülen kitapları okumak ve yeni yazarlar keşfetmek belki de hepimizin gizli kalmış bir uğraşı. Hayatımıza yeni pencereler açacak olan bir yazar! Kulağa nasıl heyecan verici geliyor. Kendimizden bir şeylerin, okuduğumuz yazıların içinde gizlenmiş olması ve bunu fark etmemiz.

Richard Gary Brautigan ismi belki bir şey anımsatıyordur birilerinize; belkide şu an ilk defa okuduğunuz bir isimdir, belkide çok sevdiğiniz bir yazardır.

Birazcık Richard Brautigan’ı kazıyalım bakalım. Bu gizli kalmış çekingen kişiliğe uzanıp onu tanımaya, hatta yakınlaşmaya çalışalım; çünkü o bizlere artık geriye bıraktıkları haricinde ulaşamaz.

30 Ocak 1935’te Washington, Tacoma’da doğmuş. Amacı hep bir yazar olmakmış. Şiir, kısa öykü ve roman yazmak istermiş. Zaman gelmiş bu azminin sonucu olarak kendi yazdıklarını, kendisi yayınlatmış ve sokaklarda satmış. Hatta bazen bedava dağıtmış. Bazen o kadar aç ve parasız kalmış ki karnını doyurmak için kendisini hapishaneye attırtmış.

Söylentilere göre oldukça sorunlu bir çocukluk yaşamış; ancak bu konuda kendisi asla konuşmamış. Hatta gerçek babası onun, oğlu olduğunu, öldüğünden sonra öğrendiği bile söylenmiş; fakat bunu Richard Brautigan ile yapılan röportajlar zaman zaman yalanlıyor.

1954 yılında San Francisco, California’ya taşınmış ve o dönemlerde bölgede yeşermeye başlayan Beat edebiyat akımına bulaşmış. 1959 yılına kadar oldukça zorluklar çekmiş. Ailesi Richard Brautigan’ın ne yaşam tarzına ne de yapmak istediğine saygı göstermiş. Hatta onun bir dönem psikolojik rahatsızlığı olduğuna inanıp tedavi görmesi için Salem’deki Oregon Eyalet Hastanesi’ne (meşhur Guguk Kuşu filminin çekildiği hastane) yatırmışlar. Burada Richard Brautigan’a paranoyak şizofren teşhisi konulmuş ve on iki seans elektrik tedavisi görmüş.

rb-1953

1959 yılında 24 şiirden oluşan ilk kitabı basılmış: “Lay The Marble Tea”. 1960’tan itibaren, şu an onu ölümsüzleştiren eserlerini hayata geçirmiş; bunlar sırasıyla: “Trout Fishing In America” (Amerika’da Alabalık Avı), “All Watched Over By The Machines of Loving Grace” (Türkçeye çevrilmemiştir.), “In Watermelon Sugar” (Karpuz Şekerinde), “Sombrero Fallout” (Sombrero-Bir Japon Romanı) vs. 1960’lı yıllar Brautigan için ünlenme ve idolleşme yılları olmuş. Sevilmiş, sahiplenilmiş ve bir kült olmuş.

1972 veya 1973 yıllarında Pine Creek, Montana’ya taşınmış ve yaklaşık 9 yıl süren bir içe kapanma süreci geçirmiş. Bu dönemde tek bir röportaj veya ders vermemiş.

1982 yılında “So The Wind Won’t Blow It All Away”i (Yani Rüzgâr Her şeyi Alıp Götürmeyecek) basmış. Bu eser yaşamı boyunca onun son üretimi olma unvanını kazanmış; çünkü 1984 yılında intihar etmiş ve eşsiz bir beyni ebediyen kendi elleri ile söndürmüş.

Richard-Brautigan

25 Ekim 1984 tarihinde, tam 49 yıl 295 gün sonra ölmüş. Onu son yolculuğuna bir şişe içki ve 44 kalibre Smith & Wesson markalı silah uğurlamış. Cesedi ölümünden birkaç hafta sonra Peter Fonda’nın eşi Becky Fonda’nın kiraladığı özel bir detektif tarafından Bolinas, California’daki evinde bulunmuş. Ceset neredeyse tanınmaz haldeymiş. Ölüm raporuna göre; Richard Brautigan birkaç hafta önce ayakta, okyanus manzarasına bakarak tetiği çekmiş…

Sessizlik…

Richard Brautigan’ın genel yazgısı bu belkide; geç keşfedilmek veya hiç keşfedilmemek. Sakin, basit ve çok mutlu olmayan bir hayattan kalan dalgacıklar gibi ancak kıyıya vurduğunda fark edilen veya iz bırakıp hışırtı sesi ile kumun içine sinen bir yazar. Ama asla yok olmayan…

Espri anlayışı ve Amerikan Hayatı’nın Aykırı Kültürel görüşü onu 60’lı ve 70’li yıllarda bir edebiyat idolü yapmış.

Richard Brautigan kolay kolay sınıflandırılabilecek bir yazar değil. Kendi kutusunun içerisinde yer alan tek seçenek. Evet, Beat Kuşağında biraz süzülüyor veya hatta bir ara sınıflandırılmaya çalışılıyor; ancak kendi kuşağını da aslında bilinçli veya bilinçsiz olarak belirliyor. Bir farklı duruş yaratıyor. İşin özünde aslında sadelik yatıyor.

Richard Brautigan

Basit oluşturulmuş cümlelerin temelinde oluşturulan bir yapı, her katı farklı gülücüklerle, düşünceler ve hayal gücü ile dolu olan bir bina. Dışarıdan sağlam izlenimi vermemesine rağmen içinde ne kadar sarsılmaz ve eşsiz bir yapı olduğunu gösteren bir oluşum. Öte yandan da kargaşaya sürüklenip yıkılabilecek kadar narin. Belkide şu anki karmaşık dünyamız için çok sıradan. Özelleştirilmiş sabit bir konu üzerine kurulmuş konular. Basitlik can sıkmadan nasıl ve ne kadar detaylandırılabilir? Ufacık bir konudan nasıl kaosa ulaşılır? Kendi halindeki karakterler nasıl uzanıp sizi yakalayabilir?

Kâğıda dökmüş oldukları kafa karıştırıcı, sorgulayıcı nitelikte olmayıp, basit, sakin, hafif esprili, birazda hüzün eklenmiş yazılar. Bir bütün olarak algılanamaz ancak bireysel olarak tek başına ayakta duran. Kısa bölümler, uzamayan paragraflar kendi içerisinde kaybolmayan cümlelerin yer aldığı bir yazı kütlesi. İşte bu Richard Brautigan…

Örnek bir başlangıç “gökyüzünden bir sombrero düştü,” peki sonra ne oldu, ne olabilir, bir hayal gücü bilim kurguya uzanmadan ne kadar yazılabilir ve sonucunda mantıklı bir oluşum yaratabilir? Bunun cevabı Richard Brautigan!

Ülkemizde birkaç yayınevi ve çevirmenin aşkla sahiplendikleri bu zamane idolü sadece 300 adet gibi komik baskı sayısıyla evlerimize girmeye çalıştı. Fakat basılanlar bile nadiren tüketildi ve ikinci baskı bir hayal oldu. Tüketilenler ise elden ele dolaşan bir kült oldu. Yine sessiz, yine sakin ve bazen ulaşılmaz.

Richard Brautigan

Kısa hayatı boyunca Richard Brautigan, okumanın önemli olmadığını asıl algılamanın önemli olduğunu göstermeye çalıştı.

Yazan: Zekeriya S. Şen

EK;

Romanları:

• A Confederate General From Big Sur

• Trout Fishing In America
(Amerika’da Alabalık Avı / 6.45 Yayınları 1994 – Can Yayınları 1994)

• In Watermelon Sugar
(Karpuz Şekerinde / YKY 1994)

• The Abortion
(Kürtaj: Tarihi Bir Aşk Macerası / 6.45 Yayınları 1998)

• The Hawkline Monster
(Hawkline Canavarı: Bir Gotik Western / 6.45 Yayınları 1996)

• Willard And His Bowling Trophies
(Willard Ve Onun Bowling Kupaları / 6.45 Yayınları 1999)

• Sombrero Fallout
(Sombrero-Bir Japon Romanı / 6.45 Yayınları 2006)

• Dreaming Of Babylon
(Babil’i Düşlemek / 6.45 Yayınları – 2003)

• So The Wind Won’t Blow It All Away
(Yani Rüzgar Herşeyi Alıp Götürmeyecek / 6.45 Yayınları – 1998)

• An Unfortunate Women

• Would You like To Saddle Up A Couple Of Goldfish And Swim To Alaska?

Listening to Richard Brautigan

Şiir Kitapları:

• The Return Of The Rivers

• The Galilee Hitch-Hiker

• Lay The Marble Tea

• The Octopus Frontier

• All Watched Over by Machines Of Loving Grace

• Please Plant This Book

• The Pill Versus The Springhill Mine Disaster

• Rommel Drives On Deep Into Egypt

• Loading Mercury With A Pitchfork

• June 30th, June 30th

Kısa Kısa…

Annesi
Lulu Mary Keho

Babası
Bernard F. Brautigan

30 Ocak, 1935
Tacoma, Washington’da doğdu.

1 Mayıs 1939
Üvey kız kardeş doğdu: Barbara

1952
Gerçek soyadını kullanmaya başladı

19 Aralık 1952
Richard Brautigan olarak ilk yayınlanan eseri “The Light”.

1954
San Francisco Yolcusu

14 Aralık 1955
“Ben bir suçluyum ve suç işleyeceğim” diyip Eugene Polis Karakolunun penceresini kıran Brautigan 10 gün hapis ve 25 USD para cezasına çarptırıldı.

24 Aralık 1955
Akıl hastanesinde 12 seans elektrik tedavisi görüldü. Tanı: şizofren paranoyak

1957
San Francisco’da Beat kuşağına bulaştı.

1958
Magazinlerde şiirleri çıktı

1959
Lay The Marble Tea basıldı

25 Mart 1960
Kızı Ianthe Elizabeth doğdu

1961
“Amerika’da Alabalık Avı”nı yazmaya başladı

1964
“A Confederate General From Big Sur” yayınlandı

1967
“Amerika’da Alabalık Avı” basıldı

Richard Brautigan

1968
“Karpuz Şekerinde” basıldı

1970
California, Bolinas’ta ev satın alıyor

1971
“Kürtaj” yayınlanıyor

1972
Kariyerinin doruğunda

1975
“Willard ve Onun Bowling Kupaları” yayınlanıyor

1976
Her yıl belirli bir dönem yaşamaya karar aldığı Japonya’ya ilk yolculuk

1977
Akiko Nishizawa ile ikinci evliliğini yaptı

1978
Amerika’da kaybettiği ününü Japonya’da yakalıyor

1980
İkinci eşinden ayrılıyor

1982
“Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek” yayınlanıyor

14 Eylül 1984
San Francisco’dan ayrılıp Bolinas’taki evine gitti. Son kez hayattayken görüldüğü yer

25 Ekim 1984
Cesedi bulundu…

Christopher Marlowe

30 Temmuz 2009 Yazan:  
Kategori: Biyografi, Deneme, Edebiyat, Kitaplar, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe (1564-1593), tiyatro oyunlarının “açık ölçü”yle (blank verse) yazılma potansiyelinden ve Rönesans hümanizminin trajik kinayesinden yararlanan ilk oyun yazarıdır.

Üniversite kayıtlarına göre Marlowe, okulun son yıllarında sıklıkla okulu aksatırdı; hatta yasa tarafından izin verilen devamsızlık hakkını aşarak öğrenim derecesini tehlikeye atmıştır. Anlaşılan vaktinin çoğunu Kraliçe Elizabeth’in Protestan yönetimine karşı komplo kuran Katolikler arasında Rheimst’e harcıyordu. Kutsal emirleri yerine getirmeyi reddettiği ve devamsızlık hakkını aştığı için üniversite bir süreliğine öğrenim derecesini vermeyi reddetti; fakat yetkililer müdahale ettiler ve sonunda Marlowe’a derecesi verildi.

“Iambic pentameter” denilen, birbirini izleyen bir vurgusuz bir vurgulu on heceden oluşan uyaksız dizeler, Marlowe ve onu izleyen oyun yazarlarının İngiliz yazınına bıraktığı en değerli miraslardan biridir. Marlowe bu teknik yenilikle de yetinmeyerek oyunlarında geleneksel tiyatronun önünü açmayı amaçlamış ve başarılı olmuştur. On altıncı yüzyılın ortalarına doğru kurulan İngiliz Kilisesinin koyduğu yasakla yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlayan “kilise oyunları” ve “cycle”ların yerini alan “interlude”lar (ara oyunları) ve “morality”ler (ibret oyunları) ile yazarlar kendilerini her açıdan geliştirmeye, yenilikler uygulamaya çalışmışlardır.

Marlowe, “ibret oyunları”nda kullanılan basit ve tekdüze olay örgüsünde değişiklikler yapmakla kalmayıp alt-olay örgülerinin yardımıyla oyunlarının çok boyutlu olmasını sağlamıştır. Oyunlarında “5-perde” kuralını uygulayan Marlowe aynı zamanda yeni ve çekici tipler yaratma uğraşını da sürdürmüştür. Dolayısıyla, Marlowe’un kısa yaşamına sığdırdığı birbirinden ilginç yedi oyunuyla yeni yeni parlamaya başlayan İngiliz tiyatrosuna getirdiği yenilikler arasında karakter betimlemeleri önemli bir yer tutar. Konuşması olmayanlar hariç 198 karakterle, Marlowe, ilk kez bu kadar çok sayıda oyun kişisi yaratan yazar unvanını elinde bulundurmaktadır.

Christopher MarloweMarlowe’un oyunlarına temalar egemendir; karakterler görüşlerin, inançların sözcülüğünü yapar; tutkularıyla yaşar, tutkuları uğruna ölürler. Gelişmezler, kişiliklerinde değişme olmaz, düz bir çizgi üzerinde yürürler ve başladıkları yerde bitirirler oyunları. Marlowe’un karakterleri tutkulu, kararlı, her türlü duyguyu en yoğun biçimde yaşayan yiğit kişilerdir. Kısa örneklerle üzerinden geçecek olursak örneğin bir dünya imparatorluğu kurmaya kararlı Timur; Yahudilerin sevilmediği bir adada dünyanın en zengin kişisi olmayı kafasına koymuş olan Barabas; Kartaca’da geçici bir süre konaklamak zorunda kalan, bir imparatorluk kurmak gibi ağır bir görevi üstlenmiş Aeneas’a delicesine tutulan Dido; siyasal güç uğruna ülkesi Fransa’yı ikiye bölmekten çekinmeyen Guise; sevdiği insan uğruna ülkesini karmaşanın ortasına atmaktan çekinmeyen Edward; aldığı eşsiz üniversite eğitimine karşın, bilgi karşılığında ruhunu şeytana satan Faustus… Ölümlüleri yok edici yoğunluktaki tutkulara sahip bu kişiler, bu özellikleriyle devleşir; izleyiciyi ve okuru büyüler.

Marlowe, University Wits dram topluluğu üyelerinden biriydi ve Master yıllarında oyun yazarlığına başladı. Marlowe 7 tane oyun yazmıştır. Marlowe’un oyunları hem kendi hayatında hem de ölümünden sonra günümüze kadarki dönemlerde seyircilerin çok ilgisini çekmekle beraber işlediği konular dolayısıyla her zaman tartışmalara yol açmıştır. İşlediği temalar ve konular arasında; Doktor Faustus’ta ateistlik ve şeytana tapma, Edward II’de eşcinsellik ve The Jew of Malta’da anti-semitizm -Yahudi düşmanlığı- bulunmaktadır. Ayrıca Marlowe İngiliz edebiyatı içinde Hero and Leander adlı uzun şiiri ve The Passionate Shepherd to His Love (İhtiraslı Çobandan Sevgilisine) adlı kısa bir şiiri ile de ünlüdür.

Dido, Queen of Carthage (Dido, Kartaca Kraliçesi) muhtemelen Thomas Nashe ile ortak yazılmış Marlowe’un ilk oyunudur. Oyun Dido’nun dramatik hikâyesini ve Cupid tarafından kandırılan Aeneas’a olan aşkını anlatır. Aeneas’ın ihaneti ve sonuç olarak İtalya’ya giderkenki intiharıyla sonuçlanan oyunlar konu bakımından aslında Aeneid of Virgil’in 1. 2. ve 4. kitabına dayanmaktadır.

Doktor Faustus

O, yüksek şiir sanatını sahnede en doğru yerde kullanmış ve bize yaratıcısı gibi ateşli ve ihtiraslı karakterlerini kendinden bile daha iyi olan bir şair, yani William Shakespeare’e bu yolu hazırlayarak bırakmıştır.

Trajedide ilk önemli gelişmeleri yapan elbette büyük usta Marlowe’dur. Neredeyse her oyununda tek bir karaktere yoğunlaşır. İki bölümden oluşan Tambur laine the Great ilk defa 1590 yılında basılmıştır. İlk bölümün ünlü giriş kısmı yeni bir şiirsel ve dramatik tarzı ilan eder:

“From jigging veins of rhyming mother wits,
And such conceits as clownage keeps in pay
We’ll lead you to the stately tent of war,
Where you shall hear the Scythian Tamburlaine
Threat’ning the world with high astounding terms
And scourging kingdoms with his conquering sword.
View but his picture in this tragic glass,
And then applaud his fortunes as you please.”

Dizelerde olduğu gibi oyun Tamburlaine’nın iktidara yükselişinin apaçık bir göstergesidir. Kahramanımız korkuyu ve merakı oyun boyunca kışkırtır.

Marlowe’un açık ölçüyle (blank verse) yazılmış dikkate değer ilk İngilizce oyun olan Tamburlaine 1587 yılında Londra’da sergilenmiştir. Tamburlaine çobanlıktan savaşçılığa yükselen Fatih Timur hakkındadır. Thomas Kyd’in The Spanish Tragedy’siyle birlikte Tamburlaine genellikle Elizabeth tiyatrosunun olgun evresinin başlangıcı sayılır. Tamburlaine’nin büyük başarısı Tamburlaine II ile izlenmiştir.

Tamburlaine mükemmel sahnelerin yaşandığı bir geçit töreni gibidir; oyundaki her şey Tamburlaine’deki hayattan daha büyüktür. O sadece fethetmekten memnun değildir; büyüklüğünü, fethettiklerine, Dmascus’un tüm kızlarını öldürerek, esir Soldan of Turkey’i maşa olarak kullanarak ve onu kafeste taşırken parmaklıklara vurarak, döverek hatta kendi öz oğlunu korkaklığı sebebiyle öldürerek kendini bazılarına hayran bırakır.

Tamburlaine Babylon’u alır ve yöneticiyi oklarla deldirir (hatta oyun sırasında bu oklardan birkaçı seyirciler içindeki bir çocuğun ölümüne sebep olmuştur) ve kasabada yaşayanları gölde boğar.

Aslında bu, Nazi ve Komünistleriyle birlikte çağımızın bir karikatürüdür; fakat bu karikatür Marlowe’un açık ölçüsüyle, olağanüstü başarısıyla yapılmıştır.

Yaklaşık 1589′da yazılmış olan The Jew of Malta (Malta Yahudisi), Elizabeth dramasının en güçlü Machiavellian karakterinden biri olan Barabas’ın bir hikâyesidir. Tamburlaine’in aksine Barabas kurnaz, üçkâğıtçı ve ağzı sıkıdır. Oyunun başında Machiavelli giriş kısmını okuduktan sonra uzun açılış konuşmasıyla Barabas’ın serveti kutlanır. Fakat Barabas’ın tüm serveti Türklerin övgüsünü kazanmaya çalışan Malta’nın yöneticisi tarafından mahrum edilir. Bu olaydan sonra Barabas öç almaya girişir ve bu öç sadece Malta yöneticisinden değil, aynı zamanda Hıristiyan ve Müslümanlardan kaynaklanır. Barabas rahibeleri zehirler, kendi kızlarını seven çocukları birbirlerine öldürtür ve en sonunda Türklerin liderlerini katletmeyi teklif eder. Düşmanları için hazırladığı kızgın yağ kazanlarında ölen düşmanları değil, kendisi olur.

Marlowe's Plays

Marlowe’un en iyi eseri olarak düşünülen Doktor Faustus’un ana karakteri tüm alanlarda uzmanlaşmak isteyen ve bunun için şeytanla pazarlık yapan bir bilgindir. Dünyadaki her şeyi öğrenmesi için şeytan onun 24 yıla ihtiyacı olduğunu söyler ve bunun karşılığında ondan ruhunu ister ve de anlaşma sağlanır. Doktor Faustus’un bu trajik hikâyesi Faust efsanesinin ilk dramatize versiyonu olan Alman Faustbuch’a dayanmaktadır.

Şeytanla anlaşma versiyonları dördüncü yüzyıla kadar dayansa da Marlowe kahramanının kitaplarını yakamamasıyla ya da merhametli Tanrı’nın anlaşmasını feshetmediği için oyunun sonunda pişman olmasıyla diğer versiyonlardan önemli bir şekilde ayrılır. Marlowe’un kahramanı şeytanlar tarafından parçalanarak çığlıklarla cehenneme gönderilmiştir. Aslında Dr. Faustus metne ait bir problemdir çünkü çok fazla düzeltme yapılmış ve muhtemelen sansürlenmiştir; hatta Marlowe’un ölümünden sonra tekrar yazılmıştır. Oyunun iki versiyonu da mevcuttur. Metin A ve Metin B olarak ayrılmıştır ve birçok bilgin A metninin Marlowe’un orijinalini yansıttığını savunur; nedeni ise A metninin düzensiz karakter isimleri içermesidir.

The Massacre at Paris (Paris’te katialam) 1572′deki Saint Bartholomew’s Day Massacre olaylarını betimleyen kısa bir çalışmadır. Dr. Faustus’la beraber Marlowe’un en tehlikeli oyunlarından biri sayılır; Londra’da kışkırtıcılar yakalandığından son sahnede böyle bir olasılık için birinci Elizabeth’i uyarır.

Marlowe’un oyunları müthiş ölçüde başarılıdır ve bu başarı Edward Alleyn’in başarısına da bağlıdır. Tamburlaine’in, Faustus’un ve Barabas’ın kibirli rolleri muhtemelen Edward için yazılmıştır. Marlowe’un oyunları Alleyn’in şirketinin The Admiral’s Men repertuvarının temelidir.

Bazen Marlowe’un Morley olduğu kuramı sunulmuştur. Morley, Arbella Stuar’ın özel öğretmenidir (1589). Morley’in Marlowe olduğu olasılığı ilk TLS mektubunda E. St. John Brooks tarafından ortaya atılmıştır ve eğer Marlowe gerçekten de Morley ise bu onun ajan olduğu ihtimalinin bir göstergesidir aslında.

Edward II

Marlowe tanrının düşmanı olarak imalarda bulunduğundan ateist olarak sayılmıştır. Modern tarihçiler, onun ateizmini katolizmiyle birleştirip detaylı ve güçlü rol yeteneğini de ekleyerek bir diğer işi olan hükümet ajanlığını benimsemiş oluğunu düşünmektedirler.

Marlowe’un akran yazarlar arasındaki ününden bahsedecek olursak ölümüne haftalar kala George Peele onu “Marley, the Muses’ Darling” (Marley Muses’in sevgilisi ‘Muses Yunan mitolojisinde yazarlara, şairlere ilham veren tanrılardır’) olarak hatırlatmıştır. Michael Drayton ise ilk şairlerde olduğu gibi içinde bulundurduğu özgüveni takdir etmiştir. Ben Johnson “Marlowe’s Mighty Line’ı yazmış, Thomas Nashe arkadaşına “Poor Deceased Kit Marlowe”u yazmıştır ve yayımcı Edward Blount, Sir Thomas Walsingham’a Hero and Leander’ı adarken Marlowe’u anmıştır.

En önemli övgü ise Shakespeare tarafından As You Like It adlı eserinde yapılmıştır. Aslında Shakespeare, Marlowe’dan çok fazla etkilenmiştir ve bu etkilere kanıt olarak Shakspeare’in Anthony and Cleopatra eseri Marlowe’un Dido eserinin, The Merchant of Venice Jew of Malta’nın, Love’s Labour’s Lost’un The Massacre at Paris’in, Richard II ise Edward II’nin ve Macbeth ise Dr. Faustus’un aynı temalarla tekrar yazılmış hali gibi olmasıdır. Bazı kişilerse ünlü İngiliz oyun yazarı William Shakespeare tarafından yazılmış olduğu kabul eden ünlü oyunların gerçekte Marlowe tarafından yazıldığını iddia etmişlerdir. Aslında bu büyük olasılıkla doğrudur.

Her ne kadar hayatı üzerine bilinenler olsa da aslında Marlowe’un hayatı ve ölümü gizemlidir. Devletin gizli bir ajanı olduğuna dair elde belgeler bulunmaktadır fakat hala tartışmalar sürmektedir. Ne yazık ki usta yazar çok genç bir yaşta henüz 27 yaşında iken bir bar kavgası sırasında başına bir kama saplanması ile öldürülmüştür. Ateist olması veya eşcinsellik konusunu işlemesi dolayısıyla hükümet yanlılarınca bir suikaste uğraması veya işlediği konuları sevmeyenlerin bir komplosuna kurban gitmesi hala tartışılmakta olan konulardandır…

Yazan: Gamze Kuzu

EK;

OYUNLARI:

Dido, Queen of Carthage (1586) (Thomas Nashe ile beraber)
Tamburlaine, part 1 (1587)
Tamburlaine, part 2 (1587-1588)
The Jew of Malta (1589)
Doctor Faustus (1589, ya da1593)
Edward II (1592)

ŞİİRLERİ:

Translation of Book One of Lucan’s Pharsalia (tarihi bilinmiyor)
Translation of Ovid’s Elegies ( 1580s?)
The Passionate Shepherd to His Love (1593′ten önce)
Hero and Leander (1593′te yazılmış ancak bitirilmemişti; George Chapman tarafından 1598′de tamamlandı.)

Quotes (Alıntılar):

“Was this the face that launched a thousand ships, and burnt the topless towers of Ileum?”

“Nature that framed us of four elements, warring within our breasts for regiment, doth teach us all to have aspiring minds.”

“Is it not passing brave to be a King and ride in triumph through Persepolis?”

“Hell hath no limits, nor is circumscrib’d one self place; for where we are is Hell, and where Hell is, there must we ever be.”

“What are kings, when regiment is gone, but perfect shadows in a sunshine day?”

“That perfect bliss and sole felicity, the sweet fruition of an earthly crown.” Literary career “Where both deliberate, the love is slight: Who ever lov’d, that lov’d not at first sight?”

“Who ever loved that loved not at first sight?”

“Come live with me, and be my love, and we will all the pleasures prove.”

“You stars that reigned at my nativity, whose influence hath allotted death and hell.”

“I count religion but a childish toy, and hold there is no sin but innocence.”

“O, thou art fairer than the evening air clad in the beauty of a thousand stars.”

“All places are alike, and every earth is fit for burial.”

İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer

17 Mart 2009 Yazan:  
Kategori: Biyografi, Edebiyat, Kitaplar, Manşet, Sanat, Ustalara Saygı

Geoffrey Chaucer (yaklaşık 1341–1400) İngiliz yazar, şair, filozof, siyasetçi ve diplomattır. Bu kadar çok yönlü oluşu onu unutulmaz, edebiyatta üzerine konuşulmaya değer kılan özelliklerinden biridir. Shakespeare öncesi İngiliz edebiyatının en büyük şairlerinden biridir Chaucer. Ayrıca, edebi çevrelerce İngiliz edebiyatının babası olarak da nitelendirilir. Öyle ki İngilizlerin “bizim Homeros’umuz”, “bizim Goethe’miz” sözleriyle övdükleri kişinin ta kendisidir. Hem edebiyat alanında hem de dil alanında çağının gereksinimini karşılamış hatta daha da öteye gitmeyi başarmıştır. Anglo Saxon devri sonrası sadece köylüler tarafından konuşulan İngilizceyi, Fransızca kelimeler ile geliştirerek sadeleştirmiş ve günümüz İngilizcesine daha yakın bir dil elde etmiştir. İngilizceyi ayakta tutmuş, yaşatmıştır.

İlk yıllardaki eğitimine ilişkin bilgi yoktur, oldukça varlıklı bir ailenin soyundan gelmesi, saraya yakın olmasından ötürü kendisi diplomatlık yapmıştır. Hayatında göze çarpan olaylardan bir tanesi ise katıldığı Reims kuşatmasıdır.

Chaucer 1359′da III. Edvvard’ın ordusuyla Fransa’ya gitmiş ve Reims kuşatmasına katılmıştır. Savaşta tutsak düşmüştür fakat 1360′ta Kral III. Edvvard fidyeyi ödeyerek Chaucer’ı kurtarmıştır. 1367′de kralın hizmetine giren Chaucer 1368′de şövalye adayı olmuştur. 1370′lerde diplomatik görevle Flandre, Fransa ve İtalya’ya gitmiştir, bu sebepten ötürü eserlerinde Fransız ve İtalyan edebiyatlarının etkisi görülür. Fransızcayı ve dönemine özgü ortaçağ İngilizcesini çok rahat konuştuğu, gündüzleri diplomatlık yapıp geceleri kitap okuyarak kendini geliştirdiği bilinir.

Chaucer ilk şiirlerini saray çevresinin beğenileri doğrultusunda ve Fransız şiirinin etkisi altında kalarak yazdıysa da, sonraları kendine özgü bir üslup oluşturmayı başardı. Chaucer’ın ilk özgün yapıtı The Book of the Duchesse’dır (yaklaşık 1370; “Düşesin Kitabı”).

Kimi eleştirmenlerce en duygulu ve derin yapıtı olarak değerlendirilen Troilus and Khryseis’i (“Troilos ve Khryseis”) Boccaccio’nun Fdostrato’sundan esinlenerek 1380′lerde yazdı. 8.239 dizelik bu şiir, Truva Savaşı sırasında yaşanan mutsuz bir aşk öyküsünü anlatırken, insanların özgür istemlerini ve kararlılıklarını dile getirir.

Chaucer’ın 1390′lardaki en önemli yapıtı ise The Canterbury Tales’dir (“Canterbury Öyküleri”). Chaucer bu manzum yapıtını, Aziz Thomas Becket’in Canterbury’deki mezarını görmek üzere Londra’dan yola çıkan 30 kadar hacının, yolda hoşça vakit geçirmek için birbirlerine anlatacakları toplam 120 öyküden oluşturmayı tasarladı. Canterbury Tales’den günümüze dört tanesi bitmemiş 24 öykü kalmıştır.

canterbury hikayeleriYapıtın giriş bölümünde hacılar tanıtılır. Aralarında bir şövalye ile uşağı, avlanmayı seven bir keşiş, rahibe, doktor ve kaptan gibi toplumun çeşitli kesimlerinden gelen kişiler vardır. Anlatılan öykülerde sık sık ironi kullanılmıştır ve sadece üç eserde ironi kullanılmamıştır. Bunlar ‘Knyght, Persoun of a toun, Plowman’dir. Bu öykülerin en etkiletici olanları Prioresse, yani rahibenin hikâyesidir ki bu hikâyede rahibe yapması gerekenleri yapmaz, olması gerektiği gibi değildir; aristokratik yaşama özentisi, rahibede olması gereken özellikleri taşımaması en belirgin özellikleridir. Diğer göze çarpan hikâye ise The Wyf of Bathe geleneksel, o çağda yaşayan kadına uymayan davranışları, özel hayatı bakımından topluma ve ahlak değerlerine uymayan yapısıyla ironinin derinlemesine kullanıldığı diğer öyküdür.

Chaucer’ın yarattığı kişilere çağını aşan bir gerçekçilik, mizah ve hoşgörüyle yaklaştığı bu yapıt, hem eğlendirici hem de eğitici niteliktedir. Gerçek karakterler hakkında yazıp toplum düzenini eleştiren ilk yazar ve şairdir. Chaucer döneminin aksine din dışı, günlük yaşamla alakalı konuları işlemiş, eserlerinde ünlü, kahraman ve soylu insanların yerine sıradan, çeşitli sınıflardan insanlara yer vermiştir. Bol bol ironi yapmış, taşlama ve alaydan yararlanmış ve o güne kadar süre gelen aliterasyon geleneğini bir kenara bırakıp kafiyeyle şiir yazmıştır.

Chaucer’ın başlıca özellikleri konularının değişkenliği, üslubu ve insan doğasının karmaşıklığını yansıtmadaki ustalığıdır. Genellikle Latincenin kullanıldığı bir dönemde Ortaçağ İngilizcesi ile yazması da önemli bir yeniliktir. Öykülerine sinen ince mizah yer yer güldürüye dönüşür. Ne var ki, çok temel ve önemli düşünsel sorunları da irdelemekten geri kalmaz. Bedensel aşkı konu edindiği gibi, tanrısal aşkı da tutkulu bir biçimde dile getirir. 2.000 dizeyi aşan The House of Fame (yaklaşık 1380; “Ün Evi”) ile The Parliament of Fowls (yaklaşık 1380; “Kuşlar Meclisi”), ünlü şiirleri arasındadır.

Chaucer belki de bir insanın yapamayacağı şeyleri yapmış, cesaretiyle, anlatımıyla, katkılarıyla yeri doldurulamaz bir mevki edinmiştir. Yaşamına çeşitli alanlarda yön vermiş, fırsat bulamasa bile kendini olabildiğince iyi yetiştirmiş, edebiyata yeni bir nefes olmuştur. Chaucer’ın mezarı Londra’da, devlet adamları ve şairlerin gömüldüğü VVestminster Abbey’dedir.

Diğer Yapıtları

The House of Fame (1380)
The Parliament of Fowls (1380)

Kitapları

Canterbury Hikayeleri, Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2006
Canterbury Hikayeleri Genel Prolog, Gündoğan Yayınları, Ağustos 1993

Alıntı Sözler

İşte hiç mi hiç kararmayacak dört köz: Övünme, hırs, öfke, bir de yalan.

Erkeği evinden kaçıran damın akması, bacanın tütmesi ve karının çenesidir.

Acılar ve sevinçler, birbirine komşu.

Haset, hiç kuşkusuz en büyük günahtır; çünkü bütün öbür günahlar sadece bir erdeme karşı günah işler, oysa haset her türlü erdeme ve bütün iyiliklere karşıdır.

Yazan: Gamze Kuzu