Sanatın Buzdağları, Yaşamın Sonsuz Renkleri, Grinin Elli Tonu

Kasım 12, 2012 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Kitaplar

Sanatın Buzdağları

Sanat üzerine öyle çok yazılıp çizilmiştir ki bazen “Söylenecek yeni bir söz kaldı mı acaba?” diye düşünürüm. Sonra yaşamın çeşitliliği, insanın düşünce dünyasının ulaşabildiği boyutlar, tarihin ve günümüzün sıradan görünen olaylarının açıklanmasının inanılmaz güçlükleri aklıma gelir ve sanatçıların kelimeler, ışık ve sesle iletebilecekleri öykülerin sonsuzluğunu bir kez daha hatırlarım.

Hangi dalda olursa olsun izleyicinin önündeki sanat yapıtı buzdağının suyun üzerindeki bölümü, dokuzda biridir. Onun maviliklerde yüzerek dünyaya anlamlı bir iz getirmesini sağlayan asıl derinliklerdeki görünmeyen bölümü, gizli kalan sekiz parçasıdır. En temelde sanatçının gelişmeye başladığı andan başlayarak biçimlenen bakışı, duruşu, özgün seçiciliği, değer yargıları vardır. Onun üzerinde evren, dünya ve yaşadığı coğrafyayla ilgili algıları, üçüncü katta iki temeli destekleyen ana kaynaklar, insanın düşünme, bilgi ve felsefe deneyimi gelir. Dördüncü katta asıl uğraş konusuyla ilgili temel bilgiler, edebiyatın, resmin, müziğin, sinemanın ya da ilgi duyduğu herhangi bir alanın kuramı yer alır. Beşinci bölüm bu kuramın tarihsel gelişimine, en son olgunluğuna nasıl ulaştığına ilişkin değişime ayrılmıştır. Altıncısında sanatçının artık belirlenmeye başlayan kişiliğine uygun dostları, kendi alanının düşünürleri, kuramcıları, tarihçileri bulunur. Yedincide bu konunun en iyi örnekleri ve özellikle de kendi dünyasına en yakın olanlar vardır. Sekizincide yalnızca büyük bir karmaşa görülür. Düşünceler, kaygılar, umutlar, sevinçler, düş kırıklıkları, korkular, acılar, yalnızlık, kalabalık, doğumlar, yaşam öyküleri, ölümler, ölümsüzlük, tükenmişlik, sonsuzluk, akla gelebilecek ya da asla düşünülemeyecek her şey bulutun içinde döner durur. Sanatçı bu karmaşayı belirli bir anda kontrol edecek güce ve başarıya ulaşırsa bunun üzerinde buzdağının görünen kısmı belirir. Önce kendisi, sonra diğerleri, çağdaşları, tüm insanlar buna hayranlıkla bakar. Ve çağlara meydan okuyan bir başarı yakalamışsa yapıtı bir klasik olarak nitelendirilir.

Yaşamın Sonsuz Renkleri

Yaşamın sonsuzluğu içinde grinin yeri ne olabilir? Milyonlarca rengin içinde bir renk. Milyonlarda bir. Sıfır. Grinin sıfır tonu.

Gri, aynı zamanda siyahın ve beyazın herhangi bir oranına karşı gelebildiği için çok zengin bir içerik de sunabilir mi?

Cinselliği konu alan kitaplar çok satar, ama okuyucuları daha çok erkeklerdir. Oysa son günlerin popüler kitabı Grinin Elli Tonu’nu (1) okuyanların milyonlarca kadın ve birkaç erkek olduğu söyleniyor.

Kitapta gerçekten grinin elli tonu var mı, cinsellikle ilgili konular ve sorunlar incelikle örülüyor mu, yoksa yalnızca siyahın ve beyazın bir kadının yazdığı yeni bir yorumuyla mı karşıyız, bilmiyorum.

Günün birinde kitabı okur muyum? İnsana, kadına ve erkeğe derinlikli bir yaklaşım bulabilir miyim? Yoksa günümüz toplumundaki kadın ve erkek algısının, salt yumuşaklığın ve salt sertliğin alışılmış tonuyla mı karşılaşırım? Cinsellik tarihinin izleri, günümüz toplumlarında yaşananlar anlatılan öyküde görülebilir, hissedilebilir mi?

Yaşamın renkleri içinde cinsellik çok güçlü ve parlak olsa, hemen dikkat çekip fark edilse de yalnızca bir tanesi. Çok satan bir kitabın ekonomideki yansıması da hemen görülüyor.

Grinin Elli Tonu kitaplarının çok satması ABD’deki East Millinocket kasabasına (2) ekonomik bir canlılık getirmiş. Bir zamanlar “kâğıdın yarattığı kasaba” diye adlandırılan bölge bir süredir zor günler geçiriyormuş. Kitabın yayıncısı üçlemeye artan talebi karşılayabilmek için burada yeniden açılan fabrikayı basım yerleri arasına katmış.  Böylece fabrikada yoğun bir üretim başlamış, daha önce işini kaybedenlere bir iş kapısı açılmış.

Ana öyküsü pek de yeni ve ilginç görünmeyen bu kitabın çok satma nedeni ne olabilir?

Kitap çok satmanın elli yolunu da mı bulmuş, kullanıyor?

Bir kitap nasıl çok satar?

Bunun kesin kurallarla tanımlanan, önceden bilinip uygulanabilen yolları olsaydı yaşam, özellikle de yayıncılık dünyası çok farklı olurdu kuşkusuz.

Satış olabilmesi, ürünün ticari bir değer taşımasını gerektiriyor, alıcının bir isteğini karşılayacak, ya da istememesine karşın istediğini sandığı, buna inandırıldığı bir ürüne sahip olmanın mutluluğunu yaşayacak.

Sanat ürünlerinde konu biraz daha karmaşık. Normalde çağının ilerisinde olması gereken sanat, serbest değişim ve ticaret dünyasında satışın ve tüketicinin genel beğeni düzeyinin sınırlamalarını yaşıyor. Hiç satmamakla çok satan olmak arasında bir yere yerleşmesi gerekiyor sanat ürünlerinin.

Sanatçı ne için üretiyor? Alıcı ne için tüketiyor? Bunun ipuçları yazarların ve okuyucuların verdiği yanıtlarda olabilir.

Edebiyat örneğini seçersek “Niçin yazıyoruz?” sorusuyla ilgili yanıtlar, “Niçin okuyoruz?” için de bir ölçüde geçerli olabilir.

Orhan Pamuk, “İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.” diyor. (3)

Bir okuyucu için bunların anlamı ne olabilir? Milyonlarca kadın niçin grinin gizli tonlarını anlamaya böyle büyük bir ilgi duyuyor? İçlerinden geldiği için mi okuyorlar? İstedikleri gibi bir cinsel yaşamları olmadığı, herkese çok kızdıkları için mi? Bir odaya kapanıp yaşayamadıklarını kitap sayfalarında bulmak hoşlarına gittiği için mi? Sorunlarından uzaklaşıp yalnız kalmak için mi? Eşlerine neden böyle çok kızdıklarını anlamayı umdukları için mi? Cinselliğin güzelliğine inandıkları ve bunu hiç değilse sayfalarda bulmak istedikleri için mi? Yaşamın güzelliklerine ulaşmak, bir türlü mutlu olamadıkları gerçeğinden kurtulmak için mi?

Yaşamın sonsuzluğu içinde grinin yeri ne olabilir? Milyonlarca rengin içinde bir renk. Milyonlarda bir. Sıfır. Grinin sıfır tonu.

Grinin elli tonunun yaşamın sonsuz renklerinin yaşanmasına bir katkısı olabilir mi?

Grinin Elli Tonu

Veysel Atayman sinemada kadın hazzını öne çıkaran filmlerin çok az olduğunu söylüyor:

“Kadın ile cinselliğin ne zaman nasıl buluşturulacağı, kadının cinselliğin nesnesi mi yoksa öznesi mi olacağı, çok faktörlü düzlemlerce belirlenir. (Ne var ki, kadının cinselliğini kendisi için ve kendi hazzı adına istemesi, erkek toplumunun en büyük korkusu olmalı ki, pornografik filmlerde bile, kadın hazzını öne çıkaran, hazzın, zevkin öznesi kılan film sayısı ötekilerin yanında devede kulak kalır. Kadın erkek zevkine hizmet eden nesne konumundan çok az çıkabilir bu filmlerde.” (4)

Fantezilerindeki doyuma gündüz düşlerinde asla ulaşamayan mazoşist bir kadın olan Severine’i anlatan “Gündüz Güzeli” (5) filmi bu konuda değişik bir örnek olarak kabul edilebilir.

Arka kapak “Grinin Elli Tonu” kitabını yetişkin okurlar için bir “Erotik Romans” olarak tanıtıyor. Kısa özette, “Edebiyat öğrencisi olan Ana Steele, genç girişimci Christian Grey’le röportaj yapmaya gittiğinde son derece çekici, zeki ve sinir bozucu bir adamla karşılaşır. Toy ve masum Ana, bu adama duyduğu arzu karşısında şaşkına döner ve adamın gizemli doğasına rağmen ona yakınlaşma arzusuyla yanıp tutuşur. Ana’nın güzelliği, zekâsı ve özgür ruhuna direnemeyen Grey de onu istediğini kabul eder, ancak şartları vardır. Grey’in sıra dışı erotik istekleri karşısında şoka uğrayan ama bir yandan da heyecana kapılan Ana tereddüde düşer. Büyük başarısına rağmen - çokuluslu şirketleri, uçsuz bucaksız serveti ve sevgi dolu bir ailesi vardır - Grey şehvete esir olmuş ve hükmetme hırsı olan bir adamdır. Çift, cüretkâr ve tutkulu bir fiziksel ilişkiye yelken açarken, Ana, Christian’ın karanlık sırlarını ve kendi gizli arzularını keşfeder.” deniyor.

Süreyyya Evren dizinin “anne pornosu” denerek hor görülmesinde kadınları gerçekten aşağılayan bir yukarıdan bakma sezildiğini, 40 milyon kadına iyi gelmiş bir kitabı ancak maço bir zihniyetin anne pornosu diye damgalayıp köşeye kaldırmaya cüret edebileceğini söylüyor. (6)

Bu arada Grinin Elli Tonu’nun pabucunun dama atılmasıyla ilgili bir haber çıkıyor. (7) Japon-Amerikalı yazar Sylvia Day’in bir milyarderle güzel bir kadın kahramanın hikâyesini anlattığı “Reflected in You” (8) adlı romanının İngiltere’de sadece altı günde yaptığı satışla E. L. James’in rekortmen kitabının ilk hafta satışını geride bıraktığı belirtiliyor. Kitabın orijinal adı farklıymış, ama yayıncı bazı satış yerleri için fazla kırmızı olabileceği gerekçesiyle bu adı değiştirmiş.

Kitapların içeriğinden çok yarattıkları olay, gördükleri ilgi ve aldıkları tepkiler, tüm bunların günümüz dünyasıyla ilgili yansıttığı gerçekler anlamlı görünüyor.

Yaşamın renkleriyle ilgili anlatılabileceklerin bir sonu olabilir mi?

NOTLAR

1. E. L. James, Grinin Elli Tonu, 2012, Pegasus

2. Mehmet Arat, Kasabanın Kurtuluşu: Grinin Elli Tonu, http://mehmetarat.blogspot.com/2012/09/kasabann-kurtulusu-grinin-elli-tonu.html

3. Orhan Pamuk: Babamın Bavulu, Nobel Konuşması, 2006, © THE NOBEL FOUNDATION 2006

4. Veysel Atayman, Sinemanın Oyuncağı: Kadın, http://www.sanatlog.com/sanat/sinemanin-oyuncagi-kadin/

5. Mehmet Arat, Belle de Jour: Gündüz Güzelinin Gece Düşleri, http://www.sanatlog.com/sanat/belle-de-jour-gunduz-guzelinin-gece-dusleri/

6. Süreyyya Evren, Türkiye’de keyifle seks kölesi olmak mümkün mü?, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1101149&CategoryID=40

7. Grinin Elli Tonu’nun Pabucu Dama, http://kitap.radikal.com.tr/Makale/grinin-elli-tonunun-pabucu-dama-251492

8. Reflected in You, http://reflectedinyou.com/bared-reflected-entwined-sylvia-day/

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın öteki yazıları için bakınız.

Varlık Dergisi: Eylül 2012

Varlık Dergisi: Eylül 2012

Dosya: “Metin Altıok Şiiri: Hümanist Yıkım ve Etik Toplumculuk” – Mustafa Şerif Onaran, İsmail Mert Başat, Ahmet Telli, Yaşar Güneş, Z. Betül Yazıcı

Kültür Gündemi: “80. Yıldönümünde Dil Devrimi” – Yusuf Çotuksöken, Betül Çotuksöken

Yazılar: Resim ve Roman (Gürsel Korat) – New York Budur! (Hasan Bülent Kahraman) – Kuzey (Haydar Ergülen – 21. Yüzyıl Öncesinde Kadın Edebiyatçılarımız (Tuncer Uçarol) – Talat Sait Halman’ın Şiirlerinde Divan Şiiri Nazım Biçimleri (Türkan Yeşilyurt) – Okültizm Yükselirken I (Çetin Yiğenoğlu) – İstanbul’un Öyledir Baharı (Adil İzci) – Bir Yeraltı Şarkısı (Hakan Bilge) – Not Defteri (Hüseyin Yurttaş) – Çevirdim Dilim Yandı (Tozan Alkan) – Yeni Şiirler Arasında (Enver Ercan) – Yeni Öyküler Arasında (Hatice Meryem)

Şiir: Tahir Abacı, Arife Kalender, Hüseyin Peker, Abdülkadir Budak, Yavuz Türk, Nurduran Duman, Necdet Dümelli, Serdar Seren, Cevahir Bedel

Öykü: Sezer Ateş Ayvaz, Mavisel Yener, Ceyda Akartuna

Varlık Kitaplığı: “Roman Kurgusu ve Yapısal Çözümleme” / Mehmet Rifat (Osman Kahraman) – “Bir Delinin Ot Defteri” / Küçük İskender – (Deniz Cansever) – Issız / Cenk Gündoğdu (Şeref Bilsel) – Barış Acar ile Söyleşi (Ebru Tönel) – Nilüfer Açıkalın ile Söyleşi (Melike Belkıs Aydın) – Yusuf Çotuksöken ile Söyleşi (Ege G. Burçak) – Şairin Zihin Tarihi / Hilmi Yavuz (Nihan Kaya) – Flanör Düşünce / Derl: Hüseyin Köse (Hasan Aksakal) – Aşık Kemiği / Albertine Sarrazin (Hande Koçak) – Şiir Günlüğü (Gültekin Emre) – Yeni Yayınlar (Reyhan Koçyiğit) – Şimdi Haberler (Gülce Başer)

Varlık bu ay da Anlar/Zamanlar, Günler Geçer, Not Defteri, Çevirdim Dilim Yandı, Şiir Günlüğü köşeleri, Semih Poroy’un çizimleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

varlik.com.tr

Kaos GL: 126. Sayı

Kaos GL #126

Eylül-Ekim, 2012

Bu dergi, direnişlerin bir manzarası… Hastalıktan ideolojiye damgalamaya karşı bedensel direnişlerin… Bunun ne anlama geldiğini LGBT’ler ve kadınlar çok iyi bilir dedik; hem kendi direnişlerimizi derledik, hem de çemberimizde kihikâyeleri… Toplum sağlığını bozan ve toplum düzenini tehdit eden bizler, işte karşınızdayız!

Dosyamızın masaya yatırdığı meseleler dillendirmekle bitmiyor: Kürtaj tartışmalarının ve çocuk doğurma telkinlerinin gölgesinde, Dilan Bozgan,“Bedenim ne kadar benim?” sorusunu soruyor. Elif Kutlu, normlarla belirlenmiş ve sınırlanmış olmayı; Elif Yılmaz, insana, hayvana ve yeryüzüne özgürlük etrafında bedensel haykırışı; Erinç Seymen, neyin hasta ve neyin sakat olarak adlandırıldığını; Erkan Oruçoğlu, tıbbın kollarında can çekişen eşcinselliği; GüçlüSevimli, 2000’li yılların ölüm orucu direnişlerini; İlksen Gürsoy, trans kimliklerin “hastalıklı” tanımlanışını ve damgalanışını; Nurhayat Köklü, imkânsız kimliklerive kimliklere karşı direnen bedenleri; Ruveyda Tunç, İsrail’deki gençlerin vicdaniret direniş pratiklerini; Sait Çetinoğlu, “bu coğrafyanın kadim halklarının yokolmaya karşı direnişini”; Sema Semih, “zır bir lubunya olarak” dünyanın geri kalanına karşı koyuşunu; Seven Kaptan, DSM-5 sürecinde transseksüelliğin rotasınıve Ulaş Sona “Her şey bu kötü dünyada yaşadığımız için ideolojik, 37 yerinden yaralı bir hareketin yol arkadaşları olduğumuz için de her birimizin varlığı politiktir!” cümlesiyle trans direnişini dergiye taşıyor. Müge Tuzcu ve OsmanEvcan da, dergiye şu an bulundukları hapishanelerden yazıyor. Müge Tuzcu, Amed’in ayakta kalan çocuk bedenlerini; Osman Evcan ise bedensel bir direnişolarak veganlığı anlatıyor.

Dosya dışında, Cenk Erdem, gitarın ustası Carlos Santana’yı, yeni albümüne dair konuşmak üzere dergimize davet ediyor. Hakan Bilge, yazısıyla “Sapına kadar erkekler, feminizmi def ederler!” diyor. Osman Bulugil, gösterinin futbolunu vefutbolun gösterisini yazıyor. Ozan Ezgi Berberoğlu, 31 Temmuz’da aramızdan ayrılan, eşcinsel yazınının büyük ismi Gore Vidal’in anısına “gözler kapalıyken, gerçek dünya başlar” diyor. Nevin Öztop, “kum bataklığı” anlamına gelen TREIBSAND serginin derleyicileri Susann Wintsch ve Necla Rüzgar ile sohbet ediyor. 7. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nın 1.lik ödülü kazananı Çağla Esmeratise, “Brezilya Nakışı Günlüklerim” öyküsü ile dergiyi taçlandırıyor.

UMUM sayfasını taçlandıran çalışma, Nilbar Güreş’ten geliyor. İçine soktuğu parmaklarıyla, minicik dünyasının zarını yırtarak onu sonsuz kılan kadını bizlerle tanıştırıyor. Dergi kapağının konuğu ise, “Bir Kadının Günlüğü” serisi ile Murat Tosyalı oluyor.

127. sayının dosya konusu “Sosyal Politikalar”. Yazılarınızı ve önerilerinizi, 5 Ekim’e kadar editor@kaosgl.org adresine bekliyoruz. Bizi sizsiz bırakmayın sakın!

İçindekiler

Nevin Öztop, “Bu dergi, direnişlerin bir manzarası…”

Osman Bulugil, “Gösterinin Futbolu - Futbolun Gösterisi”

Ozan Ezgi Berberoğlu, “Gözler kapalıyken, gerçek dünya başlar”

Elif Kutlu, “Normlarla Belirlenmiş Olmamak Toplumsal Cinsiyet Permütasyonları”

Erkan Oruçoğlu, “Tıbbın Kollarında Eşcinsellik”

Erinç Seymen, “Hasta ve Sakat*”

Nurhayat Köklü, “İmkânsız Kimlikler, Kimliklere Direnen Bedenler”

Kaos GL, “İnsan Hakları Haftasında Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum”

Seven Kaptan, “DSM–5 Sürecinde Transseksüalite”

İlksen Gürsoy, “Trans Kimlikler Hastalık Değildir*”

Ulaş Sona, “Biz Üç Kişiydik: Ben, ben ve ben”

Sema Semih, “Deliliğimi mazur görün!”

Dilan Bozgan, “Bedenim “ne kadar” benim?”

Osman Evcan, “Bedensel Bir Direniş Olarak: Veganlık”

Elif Yılmaz, “Hayvan özgürlüğü derken…”

Güçlü Sevimli, ““Hayata Dönüş” Operasyonu ve Ölüm Orucu Direnişi”

Sait Çetinoğlu, “Bu coğrafyanın kadim halkları yok olmaya karşı direndi!”

Müge Tuzcu, “Amed Bedenlerinin* Ayaktaki Çocukları”

Ruveyda Tunç, “Shministim”

Hakan Bilge, “Sapına Kadar Erkekler, Feminizmi Def Ederler!”

Çağla Esmerat, “Brezilya Nakışı Günlüklerim”

Nevin Öztop, “TREIBSAND: Birlikte yaşamın bir aynası”

Kaos GL, “LGBT Gündem”

Cenk Erdem, “Carlos Santana’dan yeni bir ses: Shape Shifter”

Yazar, Anne ve Anarşist Feminist: Ursula K. Le Guin

“ÜTOPYALAR İMKÂNSIZDIR AMA YAZABİLİRİZ”

18. ve 19. yüzyıllarda politika, edebiyat, felsefe gibi alanlarda etkinlik gösteren kadınların kaleme aldığı ütopik, yarı sanrısal, fantastik kurmacalarla ilk tohumları atılan feminist ütopya yazını, özellikle 1970’lerden sonra zenginleşmeye, çeşitlenmeye başladı. Bilim kurgu, fantezi, ütopya ve distopya türünde eserler veren kadın yazarların kimi liberal, kimi radikal, kimi anarko feminizm içinden çıktı. Farklı feminizmleri savunan Charlotte Perkins Gilman, Karen Blixen, Rita Mae Brown, Margaret Atwood, Emma Tennant, Willa Cather,  Zoe Fairbairns, Rokeya Sakhawat Hossain, Doris Lessing, Marge Piercy, Fay Weldon, Christa Wolf ve Ursula K. Le Guin gibi pek çok yazarın ortak noktası, dildeki eril egemenliği sorgulayarak kimi sözcükleri kaldırıp yeni kavramları karşılayacak yeni sözcükler, imgeler, zamirler, metaforlar kullanmalarıdır. Kadın ütopyaları, kadını bağımlı hale getiren en önemli ideolojik araçlardan birinin dil olduğu görüşünden yola çıkarak, erkek egemen sembolik düzenden kurtulmanın yolunu, dil dışı alana çıkmak ya da dil kalıplarını kırmakta bulur. Bu nedenle, Batılı, beyaz, eril ütopyaların ötesinde bir düşünce sistemi, dünya görüşü ve dil yaratmaya çalışır.

Tümüyle kadınlardan oluşan bir yurdu tasavvur eden anaerkil ütopyalar, toplumsal cinsiyet kavramını altüst ederek cinsellik algısına yeni perspektifler getiren romanlar, kızkardeşlik ve lezbiyenlik temaları, ana tanrıça miti, ucubeleşen kadın, makineleşen beden, ekolojik yıkım, teknolojik ve nükleer tehlikeler, yeni bir evren tahayyülüne dair bilimkurgusal alternatifler, 18. yüzyıldan günümüze feminist yazarların ürettikleri eserlerin temel görünümleri, meseleleridir. Cinsellik, çiftcinsiyet ve toplumsal cinsiyetin yargılanması, kadın ütopyalarında yer tutan başat kavramlardır. Cinsellik, ütopyalarda, toplumsal baskıyı ve ortasınıf ahlâkını eleştirmek için kullanılır; distopyalarda ise ya devlet ya toplum tarafından tamamen denetlenir ya da serbest bırakılır. Kadın ütopyaları cinslerarası eşitliğe önem vermeleri, heteroseksüel dayatmaya ve cinsiyet faşizmine karşı duruşlarıyla erkekler tarafından yazılmış ütopyalardan ayrılır. Bu ütopyaların en belirgin teması, androjenidir. Kadın ve erkeğin tek bedende birleşmesi, akıl ve maddenin, kültür ve doğanın birleşmesi anlamına da gelir. İkiliği reddeden bir sentez, bir tümlenme arzusudur bu.

Kadınların ütopyalarında iktidara, mülkiyete, kurumsallaşmaya yer yoktur. Totalitarizmin, kolonyalizmin, militarizmin, maşizmin, olmadığı bir “yer” tasavvuru; Deleuze ve Guattari’nin belirttiği gibi, hem bir dostlar ülkesi, hem de bir direniş oluşumudur.

“Ütopyalar imkânsızdır ama yazabiliriz” diyen fantastik edebiyat ve bilimkurgu ustası

Ursula K. Le Guin, kapitalist bir toplumda, yazan, doğuran, anne olan, kendini anarşist feminist olarak tanımlayan bir kadın. Adaletsizlik ve eşitsizliğe öfkeli, ayrımlara, ikiliklere karşı hiç durmadan yazıyor, mücadele ediyor. Savaş, emperyalizm, hegemonya, felaketler, cinsellik, toplumsal cinsiyet, kadın düşmanlığı üzerine düşüncelerini bir araya getirecek yeni sözcükler, dizgeler arayan Le Guin, her anarşist feminist gibi ortak bir konular kümesiyle ilgili: Kişinin kendi bedeni üzerindeki egemenliği, çekirdek aileye ve heteroseksüelliğe alternatifler, ebeveynleri ve çocukları özgürleştirecek yeni yöntemler, ekolojik mücadele, ekonomik özgür irade, mülkiyet, bağımsızlık…

Le Guin’in yetmişlerin ortalarına kadar bilimkurgu ve fantastik türde yazdığı romanlar, kahramanca serüvenler, yüksek teknolojili gelecekler, iktidar dehlizlerindeki erkekler hakkındadır… Erkekler başkahramandır, kadınlar ise ikincil rollerde. Annesinin kadınları neden yazmadığı sorusu üzerine, metinlerinin merkezindeki eril hâkimiyeti görerek ihtiyacının, feminist edebiyat kuramı, eleştirisi ve pratiğinin ona verecekleri olduğunu fark eder; bir kadın olarak dilini, erkeklerin oluşturduğu güce yönelik, güç ile ilgili sözcüklerle kuramayacaktır:

“Kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşüncesiyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. Bu onların ülkesi, biz kendimizinkine bakalım.”

En Uzak Sahil ile Tehanu arasında geçen on yedi sene içinde feminizmi ve feminist eleştiriyi yeniden keşfeden Le Guin’in Yerdeniz Üçlemesi‘nin son kitabı En Uzak Sahil’i yazarken öğrendiği şeylerden en önemlisi, “fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak” olur. Bir kadının bakış açısından Yerdeniz, bir erkeğin bakış açısından göründüğünden çok farklı görünmektedir çünkü. Kendi mükemmel toplumunu yaratarak onu dışarıdakilerden korumaya çalışan geleneksel ütopyaya karşı yazılan Mülksüzler’de anarşist bir toplumla ataerkil bir toplum arasındaki fark ile ötekileştirme söylemini açığa çıkarır. Herhangi bir denetime, evlilik gibi kurumsal bir zorunluluğa maruz kalmadan, kendi cinsleriyle ya da karşıt cinsle ilişki kurabilmektedir Anarresliler. Ancak eşcinsel bir ilişki değildir bu; cinsiyet rollerine yeni bir perspektiften bakmaz. Mülksüzler’in feminizm ve toplumsal cinsiyet açısından bir başka handikapı da, kadınların anne olma arzusu ve bu yolla bebekleri üzerinde mülkiyet kurma istençleridir.  Halkı, dönemsel olarak erkek ya da dişi özellikler gösteren androjenlerden oluşan bir gezegeni anlattığı Karanlığın Sol Eli ise cinsiyetin ortadan kaldırıldığı bir ütopyadır.

Ataerkil toplumun sunduğu dilden kendini kurtararak, dilin öznesi olma imkânını arayan Le Guin, kadınlar için son derece çetrefil hale getirilen bu süreçte bir kadının her şeye rağmen “ben” diyebileceğini gösterir. Vergilius’un Aeneas Destanı’nda tümüyle erkek gözünden ve suskun imgesiyle anılan Latium kralının kızı Lavinia’ya hak ettiği sesi Lavinia adlı romanında geri verir. Savaşın doğasını ve erkek-egemen toplumu sorgulayan, insanı insan, toplumu toplum yapan değerleri irdeleyen, kurguyla gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bu büyülü romanda, büyük bir destanda küçücük rolü olan güçlü bir kadının gerçek hikâyesi, hayalleri, arzuları anlatılır:

“Varlığım yüzyıllar boyu sürecekse eğer, en azından bir kerecik ortaya çıkıp konuşmam gerekir. Şairim bana hiç söz hakkı tanımadı. Sözü ondan almak zorunda kaldım. Bana uzun ama küçük bir hayat verdi. Yere ihtiyacım var, havaya ihtiyacım var.”

İsimlendirmeyi büyü, kelimeleri kudret olarak gören Le Guin, kadınlara edebiyat üzerindeki maço-bürokrat denetimden kaçmak için kasıtlı olarak canlı sese, uçucu, yıkıcı gösteriye yüzlerini dönmelerini önerir. Eril şiirin nihai olarak kadınların yokluğuna, kadın ve doğanın nesneleştirilmesine dayandığını düşünen yazarın, tarih boyunca doğaya ve kadına uygulanan tahakküm ve hâkimiyet biçimleri arasında paralellikler olduğunu gösteren romanlarında, kadının vahşi doğayla birlikteliği ön plandadır hep:

“Bir kadın olarak yaşadığım yer kimi erkeklere göre vahşi doğa. Oysa orası benim evim.”

Le Guin’in vurguladığı gibi, vahşi doğa, bizim koşullarımızda değil, kendi koşulları çerçevesinde ziyaret edilmesi gereken bir yerdir; orada ziyaretçi dönüştüren değil, dönüşendir.

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Yazarımızın öteki incelemeleri için tıklayınız.

Oğuz Atay Testi

Temmuz 30, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Kitaplar, Roman, Sanat, Ustalara Saygı

Oğuz Atay ismi duyulunca edebiyat dünyasında hep bir sis perdesi aralanır. Okuyucusunun Tutunamayanlar’ın karakterleri ile özdeşleştiği yapıtlar arasında belki de en ilginçlerindendir. Hatta yazın dünyası içerisinde onun yapıtlarının okunması bir aşama olarak kabul edilir. Aramızdan biraz erken ayrılmak zorunda kalan Türk edebiyatının oyunbozanını bakalım ne kadar iyi tanıyorsunuz?

1-   Oğuz Atay’ın edebi yapıtları dışında yayımlanmış bir kitabı daha bulunmaktadır. Bu yapıtın adı nedir?

a)    Matematik

b)    Coğrafya

c)    Topografya

d)    Mekanik

2-   Yazarın babası hangi ilden ve hangi partiden milletvekili seçilmiştir?

a)    İzmir- CHP

b)    Malatya- DP

c)    Kastamonu- CHP

d)    Edirne- CHP

3-   Aşağıdakilerden hangisi, yazarın yayımlanmış tek tiyatro oyununun adıdır?

a)    Deli Dumrul

b)    Oyunlarla Yaşayanlar

c)    Kafatası

d)    Çiçu

4-   Oğuz Atay “ben buradayım sevgili okuyucu, sen neredesin acaba?” cümlesini hangi öyküsünün sonunda kullanmıştır?

a)    Demiryolu Hikayecileri

b)    Unutulan

c)    Beyaz Mantolu Adam

d)    Korkuyu Beklerken

5-   Tutunamayanlar romanında Olric kimin yol arkadaşıdır?

a)    Selim Işık

b)    Turgut Özben

c)    Süleyman Kargı

d)    Günseli

6-  Albay Hikmet karakteri yazarın hangi kitabına konu olmaktadır?

a)    Tutunamayanlar

b)    Bir Bilim Adamı’nın Romanı

c)    Korkuyu Beklerken

d)    Tehlikeli Oyunlar

7-   Aşağıdakilerden hangisi, Oğuz Atay’ın 1960’lı yıllarda yazarlık yaptığı dergilerden biridir?

a) Yön

b) Pazar Postası

c) Olaylar

d)Türk Solu

8-   Oğuz Atay üzerine yapılan incelemeler yapan Yıldız Ecevit, bu çalışmalarını hangi kitapta toplamıştır?

a) Oğuz Atay’da Aydın Olgusu

b) Ben Buradayım. Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası

c) Oğuz Atay İçin Sempozyum

d) Oğuz Atay’a Armağan Türk Edebiyatının Oyunbozanı

9-  Aşağıdaki edebiyatçılardan hangisi, Oğuz Atay’ı düşünsel anlamda etkilemiş olan yazardır.

a)    Orhan Kemal

b)    Kemal Tahir

c)    Yaşar Kemal

d)    Aziz Nesin

10- Oğuz Atay’ın hayatını kaybetmeden önce tamamlamayı istediği üç ciltlik çalışmasının adı nedir?

a)    Türkiye’nin Ruhu

b)    Türkiye Düzeni

c)    Türkiye’nin Az Gelişmişliği

d)    Türkiye’nin  Kimliği

11- Yazarın yarım kalan son romanı Eylembilim’in baş kahramanı kimdir?

a)    Hikmet Benol

b)    Server Özbudak

c)    Mustafa İnan

d)    Coşkun Ermiş

12- Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı bastırmak için çok uğraşmasına rağmen umutlarının tükendiği noktada yayımlayan isim kimdir?

a) Cevat Çapan

b) Hayati Asılyazıcı

c) Erdal Öz

d) Fazıl Hüsnü Dağlarca

13-  Oğuz Atay’ın mezun olduğu ve daha sonra öğretim üyesi olarak çalıştığı üniversite hangisidir?

a) ODTÜ

b)BOĞAZİÇİ

c) İTÜ

d) İÜ

Cevap anahtarı: 1c, 2c, 3b, 4a, 5b, 6d, 7b, 8b, 9b 10a, 11b, 12b, 13 c

Değerlendirme: 1-4a arası doğru genel geçer bir Oğuz Atay tanışıklığı içerisinde olduğunuzu göstermektedir. 4–8 arası Oğuz Atay’ı artık keşfetmeye başladığınızın göstergesidir. Keşfe devam. 8–12 arası ise artık Oğuz Atay’ı ve onun dünyasına yakından tanıyorsunuz demektir.

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarımızın öteki yazıları için tıklayınız. 

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »