“Prologue” Resim Sergisi

Aralık 4, 2010 by admin  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

KENTİSTANBUL sezona “Başlangıç” anlamına gelen “Prologue” sergisi ile başlıyor…

KENTİSTANBUL çılarından oluşan başlangıç sergisi ilk bakışta çekici renkleri ile dikkat çeken Türk Çağdaş ının son döneminde öne çıkan genç ressamlarından Eşref Yıldırım, Sezin Terzi, Engin Doğan, Huri Kiriş, Ardan Özmanoğlu, Gökçe Sözen, Barış Cihanoğlu, Hatice Karadağ ve Tan Ulusoy, 10 Aralık-31 Aralık tarihleri arasında KENTİSTANBUL Galeri’de…

Resimler kentlerin kenarlarındaki yaşamları, doğa ve mekan ile insanın birlikteliğinden doğan uyumu, ayrıntılı iç mekânlar ve detaylarla öne çıkarıyor. Gerçekçilikten kopmadan kendi söylemlerini, kendi iç yansımalarını, gerçek hayat ile estetik bir mesafe koyarak anlatan çılar, geçmişe geleceğe ve şimdiki zamana göndermeler yapıyorlar.

Çalışmalarının odağına insan figürünü koyan çılar, 10 Aralık -31 Aralık tarihleri arasında Pazar hariç her gün 10:00 – 18:30 saatlerinde Vişnezade Mah. Çatlak Çeşme Sk. 7B Beşiktaş’ta yer alan KENTİSTANBUL Galeri’de sanatseverlerle buluşuyorlar.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Aynadaki Yalnız İntihar – , , ,

Aralık 4, 2010 by admin  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Salıncağın zincirleriyle kendini astı.Bunu birkaç arkadaşını kandırarak yapmıştı. Bir çocuğa göre dört dakika nefes tutmak büyük bir şeydi, bu yalanı kanıtlamasını isteyecek, kendi yaşıtı, oyuncak arabasını uçak yapıp oynamayacak kadar gerçekçi ya da buna biz hayal tembeli desek daha doğru olur, evet bu hayal tembellerini çok kolay kandırmıştı. O gün hava ayakkabıları kuma batıyordu, gecenin yağmuru toprağı çoktan koklatmıştı, her anneanne söyler ki, “Koklama,ölü kokusudur.”  kendisi ölecek olduğundan buna takılmıyordu, hem kum toprak değildi, kum kokusunu sadece çocuklar koklardı, geceleri de ölü çocukların parkta sallandıklarına da inanırdı yoksa her gece neden salıncaklar sallansın ki! İlk önce güzelce sallanacak sonra arkadaşları boynuna dolayacak ve boynundaki zincirlerle göklere doğru daha yükselecekti, salıncağın zincirleriyle kendini astı.

Bunu yapabilmesi için ilk önce annesiyle vedalaşması gerektiği aklına geldi ve salıncak sırası beklediği parkta ilk defa ölmesi gerektiğini düşlemişti.Bunu “Kendimi öldürsem mi?” diye dillendirdi.Tek bir salıncak vardı,bu belediyenin mi yoksa başka büyükler mi suçudur bilinmez fakat orada iki değil tek salıncak vardı.Onun hayatına yabancı bir çocuk vardı ve güzelce sallanıyordu ve ona bir şeyler anlatıyordu.Rüzgardan elleri üşümüyordu,annesi tembihlemişti eldivensiz parkta oynamaması gerektiğini.Kendi ellerini kendi ısıtacak kadar büyük olduğunu düşündü.Büyümenin en büyük özelliği üşümemekti.Bunu bir çizgi filmde görmüştü ve çok çabuk üşümesin diye Tanrı’ya dua ettiği gecelerde olmuştu fakat biz tekrar parkta kurduğu o cümlenin tonlamasına dönelim.Hava düşlediği gibi değildi,yağmurlu hava ve ölü kokusu yoktu civarda.Ana okulunda öğle uykusuna yatan çocukların kalkma saatlerine yakın bir zamanda o sıra bekliyordu.”Kendimi öldürebilir miyim?” diye mırıldandı ve salıncak bir anda yavaşladı.Çocuk salıncaktan indi ve uzaklaştı.Boş salıncağa baktı ve arkasını döndü.Salıncağın yağlanmamış metal sesini gözleri kapalı durana kadar dinledi.Hep bu sesin onu korkuttuğunu düşündü.Geceleri bu ses tüm şehrin parklarını tek tek dolaşıyordu.Kaldırımda oturdu,karıncaları izledi.Karıncalar çok kalabalıklardı ve hep birlikte dolaşıyorlardı,çocuklar onları ayırmak için ağaçlardan kopardıkları yaprakların uçları yuvalara atıyorlardı,bazıları tükürüyor ve bazıları.Karıncalar kalabalıktı,park bomboş,salıncaklar hep birilerine aitti ve bunun için ölmeliydi.Birilerini beklemek istemiyordu.Birilerini beklemek için salıncak çok acımasız bir cezaydı,üstelik annen ve baban bu cezanın yaptırımı değilse.Bu parka artık gelmemeliydi.Ona yer yoktu,bunu anlayacak kadar büyüktü.İkinci bir salıncak olmama ihtimali bir parkta nasıl olabilirdi ve yabancı çocuk onunla ne kadar çabuk tanışabiliyordu.Biriyle tanışmanın bu kadar kolay olması gerektiğini annesi ona hiç neden anlatmamıştı.Birilerine kendi hayatındaki oyuncaklarını,babasının mesleğini ve günde yediği iki çikolatanın dişlerini çürütmemesi için kendi deyimiyle “Pahalı çocuk diş macunu” alacak bir babaya pardon,paraya sahip olma sebebinin onun hayatında sadece susmak ve onun kraliyet koltuğundan inmesini beklemek olacağını ve oturacağı yere ayaklarıyla basarak,gökyüzüne daha yakın olacağım,pilot olacağım diye bağırmasındaki kararlılığı onun mutlu oluşundan mı yoksa salıncakta sıra beklediği defalarca söylemesine rağmen hala sallanıyor oluşuna mı bağlaması gerektiğini bilemiyordu.O pilot olacaktı,kendisi ise gözlüklüydü.Bilirsiniz gözlüklüler dördüncü türdür.Bunu kendisi yaklaşık on dört sene sonra söyleyecekti.Erkekler,kadınlar,uzun boylular ve gözlüklüler…İki yaşından beri gözlük takıyor oluşuna hiç kırılmıyordu.Belki de hayatındaki en önemli sorunu görmezden geliyordu,kendisi sekiz buçuk miyoptu.”Ben nasıl pilot olurum?” diye sormadığını mı sanıyorsunuz,işte hayatta böyle boş bulunduğu ve hep karşısında zeki insanlar olmasa da onun sorusuna yanıt verecek kadar kafalarının nasıl çalıştıklarını çözemeyeceği insanlar oldu.Cevap birkaç kere sallanıp,yüksek sesle güldükten sonra geldi: “Sen pilot olamazsın,dört gözsün.” Bu cümleye alışıktı,babası bile bazen dalga geçerdi.Dört göz olmanın her yeri daha iyi gördüğünü iddia ederek kendine yalan söylemeye o zamanlardan başlamıştı.Hem sıra bekliyordu hem de irmediği meslek olan pilot olamayacak olması,onu başlamadan biten bir hayale sürükledi ve o yüzden gökyüzüne sadece erkek olacağı zaman yıldızlarla konuşmak için ve adam olduğu zaman da Tanrı’yla tanışmak için bakacaktı.O günden sonra pilotları ve uçakları sevmeyecekti,yirmi bir yaşında ise uçaklardan nefret edecekti,hayatında ilk defa uçağa binecek ve hayatında ilk defa aldatılacaktı…Geçerli sebepleri vardı,hep geçerli sebeplerinin olduğuna inandı.

Kadın çığlığı onu korkuturdu. Karıncaları konuştururken bir anda kadın çığlığı duydu. Kulaklarını kapattı, karıncalar kendi aralarında salıncak kavgaları yapıyorlardı,büyük karıncalar,küçük karıncaları ısırıyordu,eziyor ve çiğniyorlardı fakat kadın çığlığı daha yükseliyordu.

Kadın çığlığı, kadın çığlığı, orgazm yaşanırken, tokat atarken, ağlarken, sevinirken, kadın çığlığı, kadın, kızlıktan kadınlığa sürgün yerken, trafik kazasında sol ayağını kaybettiğini öğrenirken ve kadın çığlığı, kadın çığlığı, sinir krizi geçirirken, kaynar suda temizlendiğini zannederken, kadın çığlığı, kollarına keserken, boşalırken, boşanırken,boşluğa düşerken kadın çığlığı, kadın, kadını doğururken, kadın? Çığlığı!

Yazabilen Yaratık

yazabilenyaratik@hotmail.com

Robert Desnos - Peri Masalı

Aralık 4, 2010 by admin  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Çok eskiden günlerden bir gün
Seviyordu bir adam bir kadını
Çok eskiden günlerden bir gün
Seviyordu bir kadın bir adamı
Çok eskiden günlerden bir gün
Bir kadın ve bir adam
Sevmiyorlardı kendilerini seven kadını ve adamı

Günlerden bir gün
Belkide bir tek gün
Bir kadın ve bir adam sevdiler birbirlerini

Robert Desnos

Peri Masalı

Çeviren: Eray Canberk

Deliliğe Övgü*, Yeniden ve Hep

Aralık 4, 2010 by admin  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat

“Gerçek bilgelik, deliliktir.” Erasmus

“Deli” olabilmek öyle pek kolay olmasa gerek. Çünkü “deli” dediğin, maddi-manevi zarara uğramayı göze alarak, hatta umursamayarak, oto-sansür uygulamadan doğru bildiğini alenen söyleyen, görüşlerini açıkça savunan, bunları yazan, çizen, türküleştiren ya da fiziki eyleme döken, inandığı doğruların kavgasını veren kişidir. İçinde bulunduğu toplumun ve çağın baskın normlarının dışında, hatta ötesinde normları savunan ve bu bağlamda dizgenin bekası için bir tehdit unsuru olan, bu yüzden de dizge tarafından, işsizlik, sessizlik suikastı, mikro ve makro boyutta sosyal yalıtılma, hapis, sürgün, manevi veya fiziki linç ile cezalandırılıp edilginleştirilmek istenen kişidir “deli”. Tabi buraya kadarki “deli” tanımlamasında, doğuştan zeka engeli olan ya da sonradan psikiyatrik rahatsızlık nedeniyle bilinci, mantıksal çözümleme yetisinden yoksun kalmış insanların kast edilmediğinin altını çizmek isterim.

“Deli” diyorduk, evet, örneğin Che Guevara: Akıllı işi midir, mis gibi doktorluk mesleğini ve memleketini bırakıp Küba’da ve diğer ülkelerde devrim örgütlemek, Küba’daki devrim sonrası bakan olmuşken, makamı falan bırakıp başka bir ülkede devrimi örgütlemeye çalıştığı sırada vurulup ölmek. İşte size bir zır deli.

Bugün de, Che’nin benzeri bir başka zır deli dolanıyor yeryüzünde, Güney Meksika dağlarından dünyanın kalbine sarkarak, “silahımız” diye tanımladığı sözcükleri insan onuruna örgütleyerek, kocaman kalbiyle: Subcomandante Marcos. O da Che gibi doktorluğu bırakıp dağlara çıkmış devrim yapacağım, hatta dünyadaki tüm ezilen, sömürülen, horlanan ve yok sayılanların, yani tüm ötekilerin dili olacağım diye. Buyurun size çağımızın en tipik zır delisi.

Bir başka örnek de : Mis gibi, Falih Rıfkı Atay’ın elçiliğinde, Mustafa Kemal’in teklifi üzerine, CHP’ye çağrılmışken ve pek çok şair! gibi milletvekili, hatta kültür bakanı olma yolu açılmışken, sen git komünist şair olmaya devam et, hapislerde çürü, pisi pisine 13 sene içerde yat, sonra ülkeden kaçmak zorunda kal ve gurbette memleket hasretiyle kavrula kavrula öl. Alın size dünyaca ünlü deli bir başka deli…

Bu isimlere daha pek çokları eklenebilir dünya tarihine alnının akıyla geçmiş.

Yani demem o ki, “deli” gibi zor ve onurlu bir sıfatı yüklenmek için bunun hakkını verebilmek gerek, hatta yerine göre canınızı dahi bu yolda.

“Bizi gören sanır deli / Usludan yeğdir delimiz” Muhyi

* Deliliğe Övgü (Morias enkomion seu laus stultitiae) / Erasmus / 1509

Yazan: Serkan Engin

Aralık 2010

sekoengo@gmail.com