Kirli Harry’den Ejder Kapanı’na: Şiddet Toplumu & Silahlara Övgü

Uğur Yücel’in Ejder Kapanı (2010) adlı çalışması, Hollywood tecimsel sinemasının soluk bir kopyası görünümünde. Whodunit (Katil kim?) mottosu üzerine kurgulanan öykü, seri katilin izini süren polislerin İstanbul sokaklarındaki araştırması, “yukarılardan” baskı gören emniyet personeli, travmatik suçlu psikopatolojisi ve her şeyden önemlisi, devlet affının etiği üzerine bir öyküdür, denebilir. Seri katil imajı ise yöntemlerini bir başına hâlleden emniyet personeli açısından çözümlenmeye çalışılıyor. Bülent Ecevit başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinin çıkardığı ve yazılı ve elektronik medyada “Rahşan Ecevit Affı” olarak anılagelen tutuklu affının akabinde, adalet mekanizmasına olan güvensizliği yüzünden intikamcılığa soyunan Ensar (Nejat İşler) ve yine aynı ölçüde travmatik, işini Michael Winner’ın Death Wish’indeki (1974, Öldürme Arzusu) Charles Bronson veya Don Siegel’in Dirty Harry’sindeki (1971, Kirli Harry) Clint Eastwood, veyahut Harry Brown’daki (2009) Michael Caine gibi kendi yöntemleri ile hâlleden bir emniyet personeli olan Akrep Celal (Kenan İmirzalioğlu) tiplemeleri temel olarak adalet sistemine güvensizliği ifade eden tiplemelerdir. Ama kuşkusuz her sıradan vatandaş ya da demokratik eğilimleri olan biri adalete karşı kuşku geliştirebilir. Liberal yasalara karşı bir güvensizlik geliştirebilir. Hükümetin tutum ve politikalarına karşı inançsızlık besleyebilir. Ama iş bu denli basit değil. Adını andığımız filmlerde adalete karşı salt bir güvensizlik söz konusu değildir. Öncelikle emniyet teşkilatına dönük bir inançsızlık mevcuttur. Polis gücü vatandaşı koruyamamaktadır. Suçlular adalete teslim edilememektedir. Ve noktayı koyan şu durum: Tecavüzcüler, çocuk katilleri, karısını boğazlayanlar ele geçirilip yargıç önüne konulsalar bile bu kez hükümetlerin çıkardıkları af yasalarıyla serbest kalabilmektedirler. Ya da delil yetersizliklerinden, emniyet teşkilatının saçma sapan uygulamaları ve acemiliklerinden dolayı ellerini kollarını sallayıp rahatça gezebilmektedirler.. İşte Ensar veya Akrep Celal’i tetikleyen motivasyon aşağı yukarı budur. Death Wish, Dirty Harry, Harry Brown ve Ejder Kapanı filmleri tematik olarak farklı meselelere odaklanmış olsalar dahi, özünde değişik karakterleri inceleme fırsatı bulsalar dahi, farklı ülkeleri anlatsalar dahi (Death Wish ve Dirty Harry Amerika’yı, Harry Brown İngiltere’yi, Ejder Kapanı ise elbette Türkiye’yi, İstanbul’u masaya yatırıyor.) temel bir düzlemde kesişiyorlar. Şu: İşini aksatan ve suçluları ele geçiremeyen güvenlik güçleri varoldukça; yargı mekanizması doğru düzgün işlemedikçe her birey intikamını bireysel olarak alabilmelidir. “Kısasa kısas” yasaları… “Göze göz, dişe diş” hâlet-i ruhiyesi… Orman kanunları da denebilir buna.

Death Wish’de geçen şu diyaloga bakınız:

Daha çok polise ihtiyaç var.

O zaman vergi ödeyen kalmaz.

Toplumun düzeni ve güvenliğini düşünürken bile sermayeyi (kapital) olumlayan bir kalın kafalılık…

Kore Savaşı’nda “özel tim” olarak görev yapmış olan Charles Bronson, neredeyse polis devletinin prensiplerini benimseyecekmiş izlenimini verir. Hatta bununla da yetinmez. Yavaş yavaş profesyonelleşir ve soğukkanlı bir katile dönüşür. Filmdeki western filmi çekimi, sorunlarını bireysel olarak çözen “vahşi batı”nın kanlı figürlerini gözlemlememizi sağlar. Bronson, artık gizemli bir katildir; “vahşi batı”daki efsanevi öncelleri gibi… Belkide bu, Amerika’nın eskiye dönük bir özlemidir, bilinmez. Hollywoodvari bir nostaljik numaradır ya da… John Ford’un western mirasının bir kısmı da herhâlde bu nostaljik noktada aranmalıdır.

Ama elbette ileri kapitalist (post-kapitalist) bir Amerika’dan bahsediyoruz. 70’ler Amerika’sı. Gökdelenlerin bulutlarla öpüştüğü bir Amerika. Fakat bu Amerika kusurlu bir ülkedir Death Wish’de. Daha çok polise ihtiyaç vardır. Emniyet güçleri yeterince iyi çalışmamaktadır. Suçlular kol gezmektedir. Soyguncular, tecevüzcüler, katiller… Post-endüstriyel evredeki Amerika ve onun üstyapısal tamamlayıcısı neo-liberalizm, yeni bir kavram yaratmıştır: Vigilantism (Kanuni yetkisi olmadan kendi fikrine göre zorla düzen sağlamaya çalışma.) Şiddet, gösteri ve tüketim toplumuna dönüşen Amerika’da garip şeyler yaşanmaktadır.

Onlar ne biliyor musun? Polis kayıtlarında birer istatistik. Annem, Carol ve daha binlercesi. Bu olayların önüne geçmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Carol’ın kocası –Bronson’ın damadı– noktayı bu şekilde koyacaktır. Vigilantism de yasallaşacaktır böylelikle.

1. Görsel: Clint Eastwood (Kirli Harry)

2. Görsel: Charles Bronson (Death Wish)

3. Görsel: Kenan İmirzalioğlu (Ejder Kapanı)

Ve yorumum: Silahı tutan el değişse de “kalın kafalılık” değişmiyor… Bir de şu: Bu üç adam da beyaz perdedeki çam yarmaları olarak sâfi kastan ibarettirler. “Gerçek” oyunculukla, sözümona sanatla manatla ciddi bir alakaları yoktur… (Kimse kızmasın bana…)

Liberal polis güçlerine olan güvensizlik, yani sisteme karşı geliştirilen temel güvensizlik, geleceğe dair umutsuzluk; sokakları pisliklerden temizleyen katil-bireyler yaratmaktadır. Bronson’ın basında ve kamu nezdinde yüceltilmesi, akla hiç kuşkusuz ’nin Taxi Driver’ını (1976, Taksi Şoförü) getiriyor. Travis Bickle (Robert de Niro) ile Charles Bronson benzer motivasyonlara sahiptir. Yaratılan kahraman mitosu gelenekçi, sağcı ve muhafazakârdır. Death Wish’de savcıların, kamuoyu nezdinde reaksiyon yaratacağını bildiklerinden, Bronson’ın yakalanmamasını istemeleri ve emri altındaki polis şefine onu serbest bırakmasını emretmeleri kayda değer bir parametredir. “Liberalizmin çöküşü” aşağı yukarı budur. Sistem, kendi pisliklerini bu şekilde temizlemektedir. Faşizme giden yol da buradan geçmektedir bir bakıma. Şiddeti özendiren, yücelten, ölçüsüz ve az çok gerikafalı bir film ise de, “uyarı” adı altında kendi yöntemlerini / önerilerini açıklar Death Wish. Bu, faşistçe bir öneridir; ama topun atıldığı kurumlar liberal kurumlardır kuşkusuz. Bunu Death Wish’le birlikte Dirty Harry’nin de omuzladığını görüyoruz. Her iki filmin de en mantıklı yaklaşımları gene budur. Yani liberal yasaların yetersizliği meselesi. Gerekçeleri kabullenebilir olsa da, polis devleti yaklaşımları ve otoriteryan yönleri yöntemlerini geçersiz kılmaktadır.

Polis bizi koruyamıyorsa, belkide kendi kendimizi korumalıyız.

der savaş gazisi Bronson. Durum ve yaklaşım biçimi apaçık ortadadır…

Öyleyse sormalı: Death Wish ve Dirty Harry gibi filmlerin neden tonla devam filmleri yapıldı? Bunun yanıtı senindir sevgili okuyucu…

Bu bağlamda Ejder Kapanı’ndaki seri katil imajı, Amerikan sinemasındaki ortajen sinemasal kodlarda rastlandığı üzere travmatik bir kişilik olarak çizilmiştir. Kızkardeşinin intikamını almak isteyen ve Ecevit affının ardından serbest bırakılmış eski mahkûmları sadistik işkenceler tezgahından geçiren Akrep, emniyet teşkilatını ve mesai arkadaşı Çerkez Abbas’ı (Uğur Yücel) ve sevgilisi Ezo’yu da (Berrak Tüzünataç) kullanmaktan çekinmeyecektir…

Sonuç olarak; bütünüyle gerici bir yapıya sahip bir filmdir önümüzdeki. Öykü iskeleti Hollywood örneklerinin birebir kopyası gibidir. Türkiye koşullarına içkin özgül (spesifik), sorunları daha derinlemesine kavrayan ve daha ayağı yere basan bir senaryo ile çok daha yetkin bir polisiye çekilebilirdi elbette. Film ekibinin neden bunu denemediğini sorabiliriz değil mi? Evet, evet sorabiliriz…

Ya Akrep? Daha asalak ve gerikafalı öncelleri var bu adamın. Harry (muhafazakâr ve eli silahlı Clint Eastwood) mesela; 5 filmlik seride magnumuyla “küçük vatandaş”ın alnının orta yerinden mıhlayan… Yetmedi mi? Bir Charles Bronson var ki alimallah yanına yaklaşmak bile istemezsiniz! Hani adı geçtiğinde tahtaya vurduğunuz tahta kafalılardan!…

Hakan Bilge

www.sanatlog.com

İlişkili yazılar

Yorumlar

3 Yorum on "Kirli Harry’den Ejder Kapanı’na: Şiddet Toplumu & Silahlara Övgü"

  1. Ergün Y. on Paz, 12th Ara 2010 5:10 am 

    Evvela, bir sinema asigi olarak yaptiginiz kritikler ve bundan dolayi ayirdiginiz zaman icin sizi takdir ediyorum. Fakat bence bu elestirinizde büyük bir yanilgi icindesiniz. Dirty Harry filmini gericikle suclayabilirsiniz, ki bu görüse katilmiyorum. Ama sinemaya büyük katkilari olan usta oyuncu Clint Eastwood´u tek bir filmle yargilayip, oyunculugunu yerlere vuramazsiniz. Ayrica sizin tabirinizle “gercek oyuncu” nedir veya kimdir, orasini tam cözebilmis degilim. Bunu da aciklarsaniz, memnun kalirim. Ve Charles Bronson`u da hor görmüssünüz. O meseleye hic girmeyeyim, ki bana göre Bronson cok iyi bir oyuncudur. Üzülerek söylemeliyim ki, sinemaya karsi tek yönlü bir bakis aciniz var. Sinemayi sanat ve eglence diye ayirmak cok büyük bir yanlistir. Bu mevzulari sabahlara kadar tartisabiliriz. Fakat bu yanilgiya sözüm ona “sanatsever” film elestirmenlerinin yazilarinda siklikla rastliyorum. Neyse konuyu uzatmak istemiyorum, herkesin görüsü kendine. Ama insanlari da yanlis bilgilendirmemek lazim. Sanat nedir, ne degildir? Sinema sanati nasil bir sanattir? Bu sorulari iyice düsündükten sonra cevaplayalim.

  2. kusagami on Sal, 14th Ara 2010 3:37 am 

    Öncelikle gerçekten bu türün belli kalıplarını ortaya çıkarmak adına oldukça aydınlatıcı bir yazı olmuş. Arigato gozarimaşta.

    Kirli Harry serisi dahil olmak üzere bu tür polisiye gerilim ve karakter odaklı filmlerin amacı bana göre tek tip bir kahraman yaratmaktır. Her ne kadar sisteme karşıt bir alan içerisine girse de -kahramanlar sürekli bulundukları yozlaşmış sisteme karşı gelirler ve onu sorgulama amacı güderler- tek amaç yine sisteme hizmet etmektir. Ve bunun tek çözümü çiğ şiddet ve kendi kanunlarını uygulamaktan geçmektedir.

    Kirli Harry serisinden ’73 yapımı Magnum Force filmini hatırladığımızda Harry’den farklı olarak polis merkezi içerisinde örgütlenmiş başka bir polis grubu görürüz. Bu polis grubu da aynı şekilde Harry gibi kanunları kendi yollarıyla çözümlemekte, şehirdeki bütün büyükbaş yasadışı insanları imha etmektedir. Kahramanımız bu grubu kendi etik kurallarına göre yanlış bulduğu için ortadan kaldırır. Bu bir anlamda şu anlama gelir. ‘Kahraman olmak istiyorsanız tek başınıza olmaya çalışın’… Böylece sizleri daha iyi öğütebilelim.

    Ergün Y. arkadaşımın sorusuna bizzat cevabı Sergio Leone’den alıntılayarak vermek istiyorum.

    ”Michelange meşhur Davud heykelini yapmaya başlamadan önce taş ocağına gider. Ocak sahibi en temiz mermer bloklarını sunar usta heykeltıraşa. Ancak Michelange ocağın bir köşesinde duran ve pek de iyi görünmeyen bir mermer bloku seçer. Kendisine neden onu seçtiği sorulduğunda “Ben o mermerde Davud’u gördüm” cevabını verir. Hikâyeden pek anlam çıkartamayan gazeteci “yani” diye sorar. Leone cevap verir: “Ben de Clint’te mermeri gördüm.”

    Clint Eastwood’un oyunculuğu konusunda görüşleri sorulduğunda ise cevabı nettir: “Clint Eastwoo’un iki yüzü vardır. Biri purolu, biri purosuz.”

    Bahsettiğimiz karakterlerin B tipi filmlerden devşirme olduğunu unutmamak gerek, ancak bu onların kötü bir oyuncu olduğu anlamına gelmiyor. Açıkçası bu aktörlerin filmlerini izlemek bizlere haz verebilir (şahsım adına ben de keyif alıyorum). Ancak bu konuda daha objektif bir tutum sergilenmesi gerektiğine inanıyorum. Gözlerini kısıp puro ağızda ve herkesten daha hızlı silah çekerek iyi oyuncu olunmuyor maalesef. Ki bu oyuncuların en büyük handikapları Sergio Leone ile çalışmaları ve orda yaşadıkları deneyimleri ve edindikleri kişisel birikimlerini sürekli bu yönde harcamalarıdır. Ya da her zaman öyle miydiler diyelim.

  3. Ergün Y. on Per, 16th Ara 2010 12:26 am 

    Sevgili kusagami,

    Bana öyle geliyor ki, bir kavram karmasasi icindesiniz. Zira yazdiklarinizdan cevaplanmasi gereken birkac soru doguyor. Hangi karakterler B tipi filmlerden devsirmedir? Bu ne demek oluyor? Ve size göre B filmler, hangi tür filmlerdir? Bu konuda cok fazla bilgi kirliligi var. B filmleri tarihini özetleyecek degilim burada. Fakat söylemek istediginiz seyi tam olarak anlamis degilim.

    Neyse, gelgelelim Sergio Leone`den yaptiginiz alintiya. Simdi sizin teorinize göre, Leone`nin oyunculuk hakkinda cok üstün bilgileri var. Nitekim Leone`nin Eastwood`un oyunculugu hakkindaki iddiasini, tartismasiz bir hakikat olarak sunmussunuz. Ama ayni Leone`nin, yazarimizin kritiginde oyunculugu elestirilen, Bronson`un oyunculuguna olan övgüsünü dile getirmemissiniz. Sizin düsüncenizden yola cikarak Leone`nin büyük bir otorite oldugunu varsayalim ve iddialarini dogrulayalim. O zaman Bronson´un, Eastwood`dan iyi bir aktör oldugu gercegi mi ortaya cikacak? Ne kadar sacma bir noktaya geldigimizi anlamissinizdir herhalde. Leone`nin görüsü kimi insanlari ilgilendirebilir, fakat genel oyunculuk degerlendirmesi icin fazla kisisel bir görüstür.

    Buradan Clint´in iyi bir oyuncu oldugunu ben yineliyorum. Ayrica Leone`nin Bronson hakkindaki görüslerine de katiliyorum. Ve sizin cümlenize cevaben diyorum ki: Evet, bazan iyi oyunculuk sadece puroyu agizda iyi tutup, hizli silah cekmektir.

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz...
Yorumunuzda avatar çıkması için gravatara üye olmalısınız!




Additional comments powered by BackType