Orhan Pamuk – Boğazın Suları Çekildiği Zaman

İbni Zerhani: Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.

Boğaz’ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi? Sanmıyorum. Bayram şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla birbirimizi öldürdüğümüz bugünlerde hangimiz bir şey okuyup dünyadan haberdar oluyor ki? Köşe yazarlarımızı bile, dirsekleştiğimiz vapur iskelelerinde, kucak kucağa yuvarlandığımız otobüs sahanlıklarında, harflerin tir tir titrediği dolmuş koltuklarında yarım yamalak okuyoruz. Ben haberi bir Fransız jeoloji dergisinde okudum.

Karadeniz ısınıyor, Akdeniz soğuyormuş. Bu yüzden esneyerek yayılan deniz sahanlıklarının dibindeki muazzam mağaralara deniz suları boşalmaya, aynı tektonik kıpırdanmalar sonucu da Cebelitarık, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının tabanı yukarı çıkmaya başlamış. Boğaz kıyısında konuştuğumuz son balıkçılardan biri, eskiden demirlemek için bir minare boyu zincir attığı sularda şimdi teknesinin karaya oturduğunu söyleyerek sordu: Başbakanımız bu konuyla ilgilenmiyor mu hiç?

Bilmiyorum. Bildiğim giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin yakın gelecekteki sonuçlarıdır. Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar ‘Boğaz’ dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak.

Ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden ‘Boğaziçi” denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahallelerden söz ediyorum: Gecekondulardan, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından ve kapkaççı plastik atölyeleriyle naylon çorap imalathanelerinden.. Bu kıyametimsi kargaşanın içinde Şirketi Hayriye’den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve denizanası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum. Ama asıl hazırlıklı olmamız gereken şey, bütün İstanbul’un koyu yeşil lağım şelaleleriyle sulayacağı bu lanet çukurda, tarih öncesinin yeraltından fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan ve kılıç leşleri ve yeni cennetlerini keşfeden fare orduları içerisinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. Biliyorum ve uyarıyorum: O gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup biten felaketler hepimizin içine işleyecek.

Bir zamanlar, Boğaz’ın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabı seyrettiğimiz balkonlardan gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. Boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliğini koklayarak rakı içtiğimiz masalarda çürüyen ölülerin genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız. Balıkçıların sıra sıra dizildiği o rıhtımlarda Boğaz akıntılarının ve bahar kuşlarının huzur veren şarkılarını değil, bin yıl süren genel aramaların korkusuyla denize dökülmüş çeşit çeşit kılıçları, hançerleri, paslanmış pala ve tabanca tüfekleri ele geçirip ölüm korkusuyla birbirine girenlerin haykırışları duyulacak. Bir zamanlar deniz kıyısındaki köylerinde yaşayan İstanbullular, akşam evlerine yorgun argın dönerlerken yosun kokusunu duymak için otobüs pencerelerini fayrap açmayacaklar; tam tersi, çürümüş ölü ve çamur kokusu sızmasın diye alevlerle aydınlanan aşağıdaki o korkunç karanlığı seyrettikleri belediye otobüslerinin pencere kenarlarına gazete ve kumaş parçaları sıkıştıracaklar. Baloncu ve kâğıt helvacılarla birlikte toplaştığımız kıyı kahvelerinde, bundan sonra, donanma şenliğine değil, meraklı çocukların kurcalayıp kendileriyle birlikte havaya uçurdukları mayınların kan kırmızısı aydınlığına bakacağız. Ekmek paralarını, fırtınalı denizin kumsallara getirip attığı Bizans mangırları ve boş konserve kutularını toplamakla kazanan lodosçular, bir zamanlar sel sularının kıyı köylerindeki ahşap evlerden kopartıp Boğaz’ın derinliklerine yığdığı kahve değirmenlerinden, kuşları yosun tutmuş guguklu saatlerden ve midyelerin zırhıyla kaplanmış kara piyanolardan çıkaracaklar artık. İşte o günlerin birinde ben, dikenli teller içinden, bu yeni cehennemin içine kara bir Cadillac’ı bulmak için bir geceyarısı süzüleceğim.

Kara Cadillac, bundan otuz yıl önce ben, bir acemi muhabirken serüvenlerini izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki İstanbul resmine hayran olduğum bir Beyoğlu haydutunun (“gangster” demeye dilim varmıyor) caka arabasıydı. Arabanın İstanbul’da birer eşi o zamanların demiryolu zengini Dağdelen ile tütün kralı Maruf’ta vardı. Son saatlerini bir hafta tefrika ederek hikâye ettiğimiz ve biz gazetecilerin efsaneleştirdiği haydutumuz bir geceyarısı polis tarafından sıkıştırılınca, sevgilisiyle, bir iddiaya göre esrar sarhoşluğundan, bir iddiaya göre de bilerek atını uçuruma süren eşkıya gibi Akıntı Burnu’ndan Cadillac’ıyla birlikte Boğaz’ın karanlık sularına uçmuştu. Dalgıçların deniz dibi akıntısında günlerce arayıp bulamadıkları, gazetelerin ve okuyucuların da kısa bir süre sonra unuttukları Cadillac’ı nerede bulacağımı ben şimdiden kestirebiliyorum.

Orada, eskiden ‘Boğaz’ denilen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri ve deme kemikleri ve bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği çamurlu bir uçurumun aşağılarında, elmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyla kaplı yamaçların gerisinde bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş eroin laboratuvarının ve kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin kova kova kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluğun az ötesinde olacak.

Eskiden ‘Sahil Yolu’ denilen, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyen asfalttan geçen arabaların kornalarını dinleyerek indiğim leş kokulu bu karanlığın sessizliğinde arabayı ararken, içlerinde boğuldukları çuvallardaki iki büklüm durumlarını hala koruyan saray kumpasçılarının ve haçlarını ve asalarına sarılı Ortodoks papazlarının bileklerine gülle bağlı iskeletlerine rastlayacağım. Tophane rıhtımından Çanakkale’ye asker gönderen Gülcemal vapurunu torpillemek isterken, uskuru balıkçı ağlarına, burnu da yosunlu kayalara çarptıktan sonra deniz dibine çöken İngiliz denizaltısının soba borusu gibi kullanılan periskobundan çıkan mavimsi dumanları görünce, oksijensizlikten ağzı açık kalmış İngiliz iskeletlerinin temizlendiği ve kadifeyle kaplı albay koltuğunda Çin porselenleriyle akşam çayını artık Liverpool tezgâhlarında imal edilmiş yeni yuvalarına huzurla alışan vatandaşlarımızın içtiğini anlayacağım. Karanlığın içinde, daha ötede Kayzer Wilhelm’e bağlı bir zırhlının paslı çapası olacak; sedefleşmiş bir televizyon ekranı bana göz kırpacak. Yağmalanmış bir Ceneviz hazinesinin artıklarını, ağzı çamurla tıkanmış kısa namlulu bir topu, yıkılıp kaybolmuş bazı devlet ve kavimlerin midyeyle kaplı tasvir ve putlarıyla burun üstü duran pirinç bir avizenin patlak ampullerini göreceğim. Gittikçe aşağılara inerek, çamur ve kayalar içinde yürürken, zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğim. Yosun ağaçlarından sarkan gerdanlık. Gözlük ve şemsiyelere dikkat etmeyeceğim belki; ama inatla hala ayakta dikilen muhteşem at iskeletlerine bütün silah, zırh ve takım ve taklavatlarıyla binen Haçlı şövalyelerine bir an dikkat ve korkuyla bakacağım. Üzeri midyelerle kaplı sembol ve silahlarıyla Haçlı iskeletlerinin hemen yanıbaşlarında duran Kara Cadillac’ı beklediklerini o zaman korkuyla anlayacağım.

Nereden geldiği anlaşılamayan fosforlu bir ışıkla arada bir belli belirsiz aydınlanan Kara Cadillac’a ağır ağır, korkuyla, yanıbaşındaki Haçlı muhafızlarından izin alır gibi saygıyla yaklaşacağım. Cadillac’ın kapısının kulplarını zorlayacağım ama baştan aşağı midye ve deniz kestaneleriyle kaplı araç bana geçit vermeyecek, sıkışmış ve yeşilimsi pencereleri yerlerinden hiç oynamayacak. O zaman, cebimden tükenmez kalemimi çıkarıp sapıyla camlardan birini kaplayan fıstıki yeşil yosun tabakasını yavaş yavaş kazıyacağım.

Geceyarısı, bu korkunç ve büyülü karanlıkta kibritimi yakınca arabanın Haçlı zırhları gibi hala parlayan güzelim direksiyonunun, nikelajlı sayaçlarının, ibre ve saatlerinin madeni ışığında haydutla sevgilisinin bilezikli ince kollarıyla ve yüzüklü parmaklarıyla birbirlerine sarılarak ön koltukta öpüşen iskeletlerini göreceğim. Yalnız iç içe geçen çene kemikleri değil, kafatasları da ölümsüz bir öpüşle birbirine kaynaşmış olacak.

O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.

 

(Yazarın Kara adlı romanından bir bölüm)

Ahmet Ümit ve Sultanı Öldürmek, İstanbulin ve Redingot Devirleri

İşret, Futbol ve Popüler Kültüre tapınan bu iptidai, faşist tapınağı, bu yozlaşmış Darülacezeyi red ediyorum!

Düşünce Özgürlüğünün sadece kanunlarca kısıtlanmadığını, insanların zihinlerini yozlaştıran, köleleştiren, bireyselliği imha etmek için, sistem ideolojik aygıtları dışında, ahlak ve etik değerlerden aydın ve entelektüel namusundan yoksun yazar müsveddelerini, gerici ve yozlaşmış bir iptidai propaganda aygıtının ajanları olarak, kalb yapıtlardan, futbol, ve işreti kullanır.

Recep İvedik bu iptidai hergele, gişe hâsılatını katlar ( Kemal Sunal, İlyas Salman masumiyeti güzeldi )  Elif Şafak romanları alış veriş merkezlerinde tüketime arz edilir. İptidai bir ganimet elde etme zihniyeti, tekasür çarklarını iğrenç ve adice metotlarla döndürmeye devam eder. 

Ucuz vodvillerle belden aşağı esprilerin gırla gittiği müsamere dekoru içinde süfli ve acuze Yılmaz Erdoğan’ın sahte solculuğu, şairliği gibi ’in Marksist – Leninist bir mazisi olduğu, sadece kendi beyanıyla mukayyet, büyük bir yalan ve riyadır.

Ahmet Ümit, dün akşam Sayın Yekta Kopan’ın NTV de GECE GÜNDÜZ programında yeni romanından bir pasajı okudu. Babı Esrar’ı okuduktan sonra bir yazısı kaleme almıştım.

Bana birileri çıkıp Mahzun Kırmızıgül’ün başarılı bir film çekebileceğine ikna edemez. Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak ve Ayşe Kulin’in eserinin altın oran ve mükemmelliğine sahip düzgün, ciddi ve yetkin bir yazabileceğine ikna edemeyecekleri gibi. Çünkü hakkında okuduğum zengin külliyat ve , has yazarla kalb yazarı ayırt etmeye yetecek bir idrak ve ferasetle beni de donattı.  Belki de bu feraset ve idrak, bilgi ve deneyim kadar, etiği ve ahlakı denilen bir değeri de içselleştirdiğimi düşünüyorum.

Türkiye’de maalesef popüler kültür etik ve ahlaki ilkelerden mahrum kalpazanlar için arz ve talep kanununa uygun bir karaborsa ahlakının, tedavüle elverişli çalakalem eserlerle, genel havuz da aşırı bir kirlenme, çürüme ve kötü kokuya sebep olmakta.

Yakup Kadir Kiralık Konak adlı romanında Sultan Abdülmecit zamanın inceliğini zarafetini yansıtan bir İSTANBULİN devrinden ve bu zarafet ve inceliği yok eden alafranga kabalıklarla kendini belli eden REDİNGOT devrinden söz eder.

Türkçe romanda sanki böyle bir gerileme de yaşanıyor. Roman ve öykü eserleriyle, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendinin Rüyaları”,  “Huzur”, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”, “Korkuyu Beklerken”, Ferit Edgü “Bir Gemide”, “Hakkâri’de Bir Mevsim ( O )”, Yusuf Atılgan “Anayurt Oteli”,   Bilge Karasu “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, “Göçmüş Kediler Bahçesi”,  Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde”, Mehmet Eroğlu‘nun romanları,  Hasan Ali Toptaş “Bin Hüzünlü Haz”,  Latife Tekin’in “ Unutma Bahçesi”, Mario Levi’nin “ Karanlık Çökerken Neredeydiniz”, “İstanbul Bir Masaldı”,  elbette Rahmetli Mehmed Uzun’un romanları, Murat Yalçın “İma Hatası”, genç Hakan Günday, Türkiyeli soylu yazarlar… Muhafazakâr cenahtan Tarık Buğra, Mustafa Kutlu ve Sadık Yalsızuçanlar Türkçenin İSTANBULİN devrine mahsus şaheserlere imza atan ve yazarlık vakârına, ahlakına ciddiyet ve yetkinliğine sahip yazarlardı. Ve büyük bir kişilik olarak Mehmet Akif Ersoy, bir yazar asaletinin timsali benim nazarımda.

Elif Şafak, genç kızlığında iyi bir yazardı. Pinhan, Bit Palas, Şehrin Aynaları iyi romanlardı. Umberto Eco, başarılı iki romandan sonra nasıl iflasını PRAG MEZARLIĞI[i] adlı romanıyla ilan ettiyse, Elif Şafak önce AŞK adlı pembe dizi ürünü ve ardından İSKENDER adlı ucube romanıyla âdeta harakiri yaparak bir sanatçı olarak intihar etti. Araf ve Baba Ve Piç’in de yetkinlikten uzak romanlar olduğu görülecektir.

“Hayat Dönüş Operasyonunun” amirlerinden Eski Yargıtay Üyesi Sayın Ertosun gazetecilerle yaptığı bir mülakatta AŞK romanından bir paragraf alıntılayarak Elif Şafak’a hayranlığını belirtmişti. İşin kötü Yanı AŞK romanı zerre kadar bu Yüksek Yargıcın yüreğine “merhamet” aşılamamıştı. Gaddarca bir katliam gerçekleştirildi. Sıkı durun İSKENDER romanını da Çok Değerli Kadından ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin gazetecilere verdiği bir mülakatta “Henüz baş tarafını okuduğu İSKENDER romanındaki kadın algısı ve tasavvuru üzerinden bir kadın politikasını konsept edindiğini” beyan etti. O ân çocukluğumda Şule Yüksel adlı bir Mümine Hanımefendi yazarı hatırladım. Şule Yüksel Hanımefendi bir masumiyet ve samimiyeti temsil ediyordu.  Fikirleri doğru, hatalı olarak değerlendirilmesi ikincil bir meseledir kanımca. Türkiye bu masumiyet ve içtenliğini kaybettiği için hızla yozlaşmakta. O zamanlar nitelikli dolandırıcılık, hattâ Zemzem Kuyusu’na işemek gibi dalavereler revaçta değildi.  Elif Şafak, Ahmet Ümit, İskender Pala, Ayşe Kulin ve diğerlerini vekiller, bakanlar, polis müdürleri, Yargıtay tetkik hâkimleri, hattâ İbrahim Tatlıses, Nihat Doğan severek okuyabilirler. Bir yazar eserleriyle evvelemirde ontolojik bir dünya inşa etmelidir. Keşke Türkiye’nin de şimdi hayatta olmayan Bosnalı Aliya İzzet Begoviç, Çek Vacvel Havel gibi kutup yıldızları olsaydı. Mustafa Kemal’in “ Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli Kültürdür” özdeyişi de elbette çok önemli.

Hâlâ polisiye denilince Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza romanını hatırlamam sebepsiz değil. Attila İlhan’ın “Kurtlar Sofrası” nı hatırlıyorum bir de… 2011 de Yunus Nadi Roman Ödülü alan, Adnan Gerger’in  “Faili Meçhul Öfke” romanı da başarılı bir polisiye roman. Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” romanı da önemli. ’un bazı romanlarını eleştirsem de “ Kara ” post modern polisiye tarzın başarılı bir örneği.

Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak, Ayşe Kulin aklın almayacağı bir hırs ve tamahkârlıkla yılda iki, üç roman kaleme alacak kadar fabrikasyon imalata geçmiş “esnaf” yazarlarımız. Çok daha çok para kazanma hırslarına tavan yaptıran kapitalist iştah, keselerini kabartmakta ve pahalı REDİNGOT larını giyerek, çirkin bir serenomiye dâhil olmaktan, zerrece mahcup olmadıkları da bir vakıa.

Daha önce de Film yönetmeni Mustafa Altıoklar, Esra adlı bir hanım gazeteci arkadaşıyla birlikte ortaklaşa Mevlâna’ nın hayatını konu edinen bir roman yazdıklarını söyleyerek romanından bir pasaj okumuştu. Bir yıldan fazla zaman geçti. Bu roman yayımlandı mı?

Bende Mevlâna üzerine şöyle bir ana fikir oluştu. Mevlâna İslam’dan çok Hıristiyanlığın anlam dünyasına daha yakın bir bilgeliği inşa ettiği, yolunda. Yunus Emre’nin de İslam’dan ziyade Yunan düşünce iklimine yakın olduğunu düşündüğüm gibi. Çünkü Yunus Emre daha sonraları bir hayli Nakşibendîleştirilerek takdim edilmiştir. Yunus Emre’nin karizması onun hayli marjinal niteliklere sahip olduğunu da, akla getirmekte. Düzene karşı bir başkaldırısı ve muhalefeti olduğunu ve büyük bir gadre uğradığını, tahmin ediyorum. Cemal Süreya hâla Türkçede dalında en yetkin şaheser olarak gördüğüm Şapkam Dolu Çiçekle adlı eserinde ÜN ve EFSANE üzerine belirttiği görüşlerden yola çıkarak, düzene başkaldıran, marjinal ve muhalif bir Yunus Emre portresinin, İskender Pala ve düzene biat eden kişilerin imgelemindeki DERVİŞ YUNUS’ tan farklı olduğu görüşünde ısrar ediyorum. Nasıl 18.yy. da Bektaşiliğin muhalefetini bastırmak için Nakşibendîliğin Bektaşiliği kendi içine dâhil etmesinde olduğu gibi, Yunus Emre içinde benzeri bir asimilasyondan, zoraki nikâhtan söz etmek mümkün. Nâzım Hikmet bile Burjuvazi tarafından asimilasyona tabi tutulmadı mı?

Mustafa Altıoklar’ın klişe ve şairane teşbihlerle masere hale gelen metni, feraseti o kadar olduğu için, bir şaheser takdim ediyor psikolojisi, memnuniyeti, okuduğu pasaj gibi son derece eblehçeydi. Galiba NTV de değil Haber Türk’te okumuştu. Bu hal Mustafa Altıoklar’ın, Yavuz Turgul, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu, Derviş Zaim, Özcan Alper gibi yetkin bir yönetmen olmadığının da bir göstergesi.

Jest ve mimikler yazarın vakârını da yansıtır. NTV de izlediğim Hakan Günday, kendinden emin, yetkin bir yazar olduğu için konuşma ve edasında,  gerçek yazarlara mahsus vakârı da görebilirsiniz. İnsanın saf ve halis, dürüst ve doğru olup olmadığı simasından belli olur. Ahmet Ümit, şairane ve klişe tasvir ve teşbihlerle iptidailiğini aşikâre eden pasajı okurken, yüzünde gerçek yazarlara mahsus vakârı ne yazık ki göremedim. Yaptığı işin cılızlığının farkında bir adamın personası kendini belli eder. Bir adamın saf, halis, dürüst ve doğru olmadığı da, simasının eğriliğinden fark edilir!

Ahmet Ümit’te, Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna çıkan bir genç âlimin sahne aldığı bölümü okurken klişe ve şairane tasvirlerle Sultan Mehmet’i takdim etti. Fatih Sultan Mehmet’in fiziği, giysileri,  telkin ettiği psikoloji, hakkında klişe tasvir ve şairane teşbihlerden mürekkep alelade cümleler…  İlim ve değeri hakkında klişe sloganlar.

Benim için şöyle bir problem var: Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak, Ayşe Kulin’in yeni bir romanını okumak zaman kaybı bir yana, insana zorluk çıkaran bir hal. Eblehçe, mecaz ve imgeden mahrum bu pespaye ürünleri okumanın zorluğunu, has okur ve yazarlar tasavvur edebilirler. Çünkü bir eserde olması gereken, okurun keşfedeceği müstesna bir ruh iklimi, özgün imge ve mecazlar, okurun derinleşerek kendini, dünyaya bakışını da yetkinleştiren eda ve niteliklerden yoksun bu yapıtlar, bir on, yirmi yıl sonra, edebiyatın çöplüğüne atılacak enkazı büyütmekten başka bir faidesi olmadığı, kanısındayım.

Fatih Sultan ve Osmanlı Sultanları popüler kültürün bu günlerde yağmaladığı, Osmanlı Padişahlarını analarından doğduklarına pişman ettirecek kadar süfli, sorumluktan uzak ve kârhanelerinin iradını katlamak saikiyle, bu aptallık katsayısı yüksek popüler, işret kültürünün eblehleştirdiği kitlelerin talebiyle oluşan kara borsanın, ciddi sanattan ziyade muhabbet tellallarına ihtiyacı olduğunun farkındalar.

Medyanın muhabbet tellallığı yaptığı, İşret, Futbol ve Popüler Kültüre tapınan bu iptidai, faşist tapınağı, bu yozlaşmış Darülacezeyi red ediyorum! 

Hüseyin Avnî

 a.akinci58@gmail.com

Postmodern Bir Hikâye Anlatıcısı: Jeanette Winterson

   Hikâyelerin gücü hakkında modern bir masal olan ‘Fener Bekçisi’, neredeyse hep aynı yazınsal formül üzerinden, aynı cinsiyetsiz dil, aynı metinsel oyunlar, aynı otobiyografik paralelliklerle kurulmasına rağmen keyif alarak okunan bir .

Toplumsal cinsiyet ve tarih ilişkisi üzerinden kurgulanan ‘Vişnenin Cinsiyeti’ Türkçeye 1995 yılında ilk çevrildiğinden beri takip ediyorum ’ı. ’ün mükemmel çevirisi sayesinde tanıdığım yazarı 1997’de yine bir Kür çevirisi olan ‘Tutku’yla izledim. 2000’de dilimize kazandırılan ‘En İyi İlk Roman’ dalında Whitbread ödüllü ‘Tek Meyve Portakal Değildir’i okurken bir kat daha hayran kalmıştım bu kadına. Klasik romana, hiyerarşik kurguya, kahraman stereotiplerine karşı duran, zaman, din, kültür, çocukluk ve ergenlik gibi kavramlara takıntılı, eril dili dönüştürerek kullanabilme hassasiyetine sahip, cinsiyet kutuplaşmaları ve cinsel kimlik konularına değinen, algısı çok farklı bir yazar olduğu kanaatine sahiptim artık. Sonra diğer kitaplarını; sanal bir aşkı anlatan ‘Dizüstü’nü (2002), Atlas ile Herakles mitini çağdaş bir söylene dönüştürdüğü ‘Atlas’ın Yükü’nü (2007) ve hikâyelerin gücü hakkında modern bir masal olan ‘Fener Bekçisi’ni, neredeyse hep aynı yazınsal formül üzerinden, aynı cinsiyetsiz dil, aynı metinsel oyunlar, aynı otobiyografik paralelliklerle kurulmasına rağmen müthiş bir keyif alarak okudum.

Avrupa’nın bilinçdışı

Hikâye anlatmak onun için zamandan, mekândan, gelenekten koparak özgürleşmek, yeni bir evren yaratmak demek. Evreni açıklarken açıklanmamış bırakmanın, onu zaman içine tıkıştırmadan canlı bırakmanın bir yolu hikâyeyi dilediğimiz hale getirmek. Bir hikâyeyi anlatan herkes farklı anlatır üstelik, herkesin onu farklı şekilde gördüğünü bize hatırlatmak için. Okurun zihnini, dikkatini sürekli canlı tutmayı, hikâyenin ilk başladığı zamana her dönemeçte eklediği yan hikâyelerle şaşırtmayı ve sınamayı seven Winterson’ın romanlarında anlatıcıyla birlikte çevresini saran karakterlerin hikâyeleri, zamanı sorgulayan bir üslupla arka arkaya tahkiye edilirken, diyalektik biçimde birbirinin nedeni ve sonucu olarak iç içe geçmeye, bütün oluşturmaya başlar. Önümüzdeki hikâyeler labirentinde bir karakterin hikâyesinden başka bir karakterin hikâyesine atlayarak, onları birbirine ulayarak ilerleyen anlatıcı, kendi hikâyesini arar bir yandan da. Kendini bir mekâna, merkezi bir noktaya sabitleyemeyen karakterler hep yol ayrımlarıyla karşı karşıyadırlar. Arayış ve yolculuk bitmez. Yaratılış efsanesini tersyüz eden ‘Boating for Beginners’de, dogmalar ve tabularla çatışarak arayış içinde savrulan bir kadını, Gloria’yı anlatır Winterson. Hıristiyanlık ve Batı kültürü tarihine, mitolojiye göndermeler, ‘Tek Meyve Portakal Değildir’den itibaren metinlerinin vazgeçilmez özellikleri olur. Psikiyatristlerce Avrupa’nın ortak bilinçdışını yansıttığı ileri sürülen ünlü Parsifal efsanesini kendine özgü bir yorumla yerleştirmişti ilk romanına. 

‘Fener Bekçisi’nde ise işadamı Josiah Dark’tan kulenin anısına Babil adını verdiği oğluna, hayatları boyunca fenerde yaşayan Pew’lerden kuşaklardır inşaat mühendisliği yapan bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Robert Stevenson’a, Tristan ile Isolde’nin ölümsüz aşk öyküsünden Darwin’in kuramlarına kadar yaratılışı, aşkı, bedeni, dini, zaman olgusunu sorguluyor. ‘Atlas’ın Yükü’, başlı başına bir mitin yeniden yorumu… Yine bir hikâyeler silsilesinin ardından, Atlas ve Herakles’ten sonra kendine, çocukluğuna, anne-babasına döner Winterson. Otobiyografik ilk romanında evlat edinilmiş bir kızdır Jeanette, ‘Vişnenin Cinsiyeti’nin Jordan’ı gibi. ‘Fener Bekçisi’nde babası zaten hiç olmayan Gümüş, annesi de ölünce Cape Wrath’deki fenerin bekçisi Pew’un yanına verilir yarı çıkar, yarı evlatlık. Anne babalık kurumunu metinleri üzerinde de bertaraf eder böylelikle. Masalları, mitleri, otobiyografik yan hikâyeleri harmanlayarak dilini özgünleştiren Winterson’ın tarih, zaman, yaratılış olgularını sorguladığı, yıkıp yıkıp yaptığı, kendinin ve başkalarının hikâyelerini yeniden yazdığı romanlarında altüst ettiği bir başka yasa, toplumsal cinsiyet kategorisi. 

Gözden düşen bir kız çocuğu

Altı yaşındayken Pentakostal (Evanjelik Hıristiyanlık içinde bir hareket) bir aile tarafından evlat edinilerek Hıristiyan misyoneri olacak şekilde bir eğitim almaya, sekiz yaşında, kilise toplantılarında dağıtacağı ilahileri yazmaya başlamış Jeanette Winterson. Ailesinin, İncil dışında başka bir kitap okumasına izin vermediği bu çocuk, kütüphanede bulduğu Mallory’nin ‘Arthur’un Ölümü’ sayesinde hayal gücünü geliştirecek yazma yeteneğini keşfetmiş. On altı yaşına geldiğinde, ailesine lezbiyen bir ilişki yaşadığı açıklayarak evinden ayrılmış. İlk romanı ‘Tek Meyve Portakal Değildir’, yazarın çocukluğu ve cinsel kimlik mücadelesiyle hesaplaşması bir bakıma. Bağnaz ve militan dindarlık anlayışına sahip bir anne, pasif bir baba ve önceleri annesinin cemaatinin sadık bir üyesiyken, sonradan aykırı eğilimleri nedeniyle gözden düşen bir kız çocuğu… Tanrı’nın izinde yetiştirilmek üzere evlat edinilen romanın kahramanı Jeanette, arkadaşı Melanie ile her zamanki gibi İncil okudukları bir gün, tanrıya onları bir araya getirdiği için şükran duydukları bir an yakınlaşır, tüm yasaklara rağmen duygusal bir boğulma hissederler. Şeytanın büyüsüne kapıldığı, içine ifrit girdiği gerekçesiyle şeytan çıkarma ayinine tabii tutulur Jeanette; Melanie ise üniversitede ilahiyat okumayı düşünmesine rağmen evliliği seçer naçar. Başka bir kadına karşı romantik sevgi günahtır: “Şeytan bana en zayıf noktamdan saldırmıştı. Cinsiyetimin kısıtlamalarını anlayamayışım.”

Sevgilisiyle ilişkisinden esinlenerek yazdığı ‘Written on the Body’de isimsiz ve cinsiyetsiz bir anlatıcı vardır. Kimliklerin ancak gerçek dünya bedenindeki kısıtlamaların yapay ortamda aşılmasıyla düzenlenebileceğini vurguladığı romanı ‘Dizüstü’nde, evli kadın sevgilisinin kendisini kocasıyla aldatmasına bozulan anlatıcı kimliğinden hızla sıyrılarak, ‘lezbiyen kadın yazar’ olarak okurun karşısına geçer. Kendini Queer olarak tanımlıyor. Toplumsal cinsiyetin hikâyenin sadece başlangıcı ama sonu olmadığını, durumla biraz eğlenmemiz gerektiğini düşünüyor. Cinsel kimlik ve genel anlamda kimlik kavramlarının hiyerarşik olabileceğini dile getiren, kimliklerin verili, doğal ve sabit olmayıp inşa edildiğini ifade eden Queer kuramı, doğallaştırılan heteroseksüelliği, parodi unsurunu kullanarak içten dönüştürmeye çalışır. 

Türkçede Jeanette Winterson:

 Vişnenin Cinsiyeti, Çev: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1995

 Tutku, Çev: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1997

 Tek Meyve Portakal Değildir, Çev: , İletişim Yayınları, 2000

 Dizüstü, Çev: Zeynep Mercan, İletişim Yayınları, 2002

 Atlas’ın Yükü, Çev: Dilek Şendil, , 2007

 Kapri Kralı, Çev: Gökçe Ateş Aytuğ, , 2007

FENER BEKÇİSİ: Jeanette Winterson

Çeviren: – Turkuvaz Kitap

2010 – 200 sayfa – 15 TL.

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com 

Jack Kerouac’ın Kayıp Romanı “The Sea is My Brother” Yayımlandı

Kasım 25, 2011 by  
Filed under Duyurular, Edebiyat, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Ünlü Amerikalı yazar ’ın kayıp olduğu sanılan ilk romanı, ölümünden 40 yıl sonra yayımlandı. akımının kurucusu Kerouac’ın birkaç mektubunda sözünü ettiği romanın kayıp olduğu düşünülüyordu.

Beat Kuşağı akımının kurucusu ve ”Yolda ()” adlı kült romanın yazarı Kerouac, 20 yaşındayken yazdığı, ”The Sea is My Brother” adlı ilk eserinde denizci olarak geçirdiği yıllarını anlatmıştı.

Kitabın editörlüğünü üstlenen Dawn Ward, eserin Kerouac’ın yazma sürecini nasıl geliştirdiğini gösterdiği için özel bir öneme sahip olduğunu açıkladı.

Yazarın, arkadaşı Sebastian Sampas’a yazdığı mektuplardan oluşan eser, kayınbiraderi tarafından Kerouac’ın arşivinde bulunmuştu. 1922 yılında doğan Kerouac, genç yaşta yazmaya başlamış, meslek olarak yazarlığı seçmeden önce spor muhabirliği, inşaat işçiliği ve denizcilik yapmıştı.

”The Town and the City” adlı ilk kitabını 1950′de yayımlayan Kerouac’ın en etkili ve ünlü kitabı ”On the Road” adlı eseriydi.

Kerouac, ABD’yi baştan başa dolaşmak için çıktığı yolculukta başından geçenleri ve arkadaş çevresini anlattığı romanını sadece üç haftada tamamlamıştı.

Kerouac, şair ve ’un da aralarında bulunduğu bir grup yazar tarafından kurulan Beat Kuşağı akımının sesi olarak ün kazanmıştı.

1969 yılında 47 yaşındayken hayata veda eden Kerouac’ın yayımlanmış diğer eserleri arasında ””, ””, ”” ve ”The Subterraneans” bulunuyor. 

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Gülşah Elikbank’ın “Günebakan Üçlemesi”nin 1. ve 2. Kitabının Yeni Baskıları Yayımlandı…

GÜLŞAH ELİKBANK’IN GÜNEBAKAN ÜÇLEMESİ’NİN GENÇLER İÇİN FENOMEN OLAN İLK KİTABI “SİYAH NEFES” ve İKİNCİ KİTABI “MAVİ DAĞ”IN İKİNCİ BASKILARI POSTİGA YAYINLARI’NDAN ÇIKTI…

Edebiyatın genç kalemlerinden ’ın Günebakan Üçlemesinin ilk iki kitabı Siyah Nefes ve kitaplarının ikinci baskısı tarafından yayınlandı. Kısa sürede büyük bir başarı yakalayan genç yazara usta isimlerden de destek geldi.

 

Usta yazar Sadık Yemni arka kapakta, genç meslektaşını anlatırken, Elikbank kendine has bir dil, fantastik oyun alanı ve karakterler yaratmış. Modern  anlatımla esrarlı bir masal kozası örmüş. Bu türü sevenler için gerçek bir okuma şöleni, diyor. Gençlerin beğeniyle takip ettiği Metal Fırtına’nın yaratıcısı Orkun Uçar, Gülşah Elikbank, hayal diyarının askerlerinden biri. Güçlü anlatımını, hikayeci yönüyle desteklemiş. Bir üçleme kurgulamak en az kitabın kendisi kadar ilginç bir macera yolculuğudur. Ona bu yolculukta eşlik etmek okura çok şey katacaktır, diye özetliyor Günebakan Üçlemesinin önemini.

Gülşah Elikbank, İstanbul Tüyap Fuarında okuyucularıyla buluşacağını belirtirken, takipçilerine bir de yeni bir aşk romanı müjdesi veriyor. Postiga Yayınevi standında, 12 ve 13 Kasım tarihlerinde, saat 15.00 / 17.00 arasında genç yazar okurlarıyla buluşup kitaplarını imzalayacak.

GÜLŞAH ELİKBANK

1980 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1999’da Nazilli Süper Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. Ardından yüksek lisans eğitimini Marmara Üniversitesi’nde Yönetim ve Çalışma Psikolojisi üzerine yaptı. Üniversite son sınıftan bu yana iş dünyasının içinde yer alırken bu sürenin son yedi yılında Türkiye’nin üç bölgesinde faaliyet gösteren bir turizm ve inşaat firmasında üst düzey yönetici olarak çalışmasını sürdürmektedir. İş hayatına olan bağlılığının yanında şiir yazmak, tiyatro oyunu ve yazmak çocukluğundan beri tutkuyla bağlandığı bir diğer yandır. Yazma tutkusuna ek olarak okumak, sinema ve tiyatro etkinliklerine katılmak da vazgeçilmezleri arasında yerini almaktadır.  Varlık, Ayraç Kitap Tahlili ve Temrin dergilerinde ve bir kişisel gelişim dergisi olan Martı dergisinde kitap yazmaktadır. Bodrum Kent Tv’de Kitapkolik adında bir program sunmaktadır.

Derin hayal gücünün etkisiyle ilk kitap denemesini fantastik tür üzerinde gerçekleştirdi. Bir üçlemenin ilk kitabı olan “Siyah Nefes, Günebakan Üçlemesi 1” ’i bitirerek Ocak 2010’da okuyucularla buluşturdu. Üçlemenin ikinci kitabı Mavi Dağ’da Nisan 2011’de raflardaki yerini aldı.  Her iki kitap da Postiga Yayınlarından Ekim 2011’de ikinci baskısını yaptı.

Gülşah Elikbank evli ve bir kız bebek annesidir. Kızı Rüya doğduktan sonra İstanbul’daki iş yaşamını bırakıp Bodrum’a yerleşmiş ve bir aile pansiyonu işletmeye başlamıştır.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:

E-mail: gulsahelikbank@yahoo.com

Web: www.gulsahelikbank.com 

www.sanatlog.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »