Anasayfa / Edebiyat / Stephenie Meyer Dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: “Twilight”, “The Twilight Saga: New Moon” ve Ataerkil Yansımalar

Stephenie Meyer Dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: “Twilight”, “The Twilight Saga: New Moon” ve Ataerkil Yansımalar

1Popüler kültür ürünü ne demek? Daha doğrusu kültürel bir ürün nasıl popüler olur? Bu soruya çok cevap verilebilir, ama benim cevabım daha çok toplumsal miras ile ilintili. Bence herhangi bir kitap, film, tablo vs. popüler oluyorsa, bu o “şeyin” içerisinde, popüler olduğu çevrenin kültürel ve sembolik birikiminden epey fazla şey ihtiva ettiğini gösterir. Peki ürün kendi başına ne ihtiva eder? Ürünün içerisi ve dışarısı nedir?

Derrida “içerisi” ve “dışarısı” (inside/outside) kavramlarını incelerken, bu kavramlara yeni boyutlar getirir. Ona göre çoğu zaman neyin içeride, neyin dışarıda olduğunu rahatlıkla söyleriz. Örneğin su bardağın içindedir ve bir de bardağın dışı vardır. Ama bu kolaylık özellikle sanatsal ürünlerde geçerli olmaz. Örneğin bir tablonun2 (diyelim ki Mona Lisa tablosu) içi çerçevesiyle sınırlıdır, dersek yanılgıya düşeriz. Mona Lisa tablosu en saygın müzenin en saygın yerlerinden birindedir. İnsanlar çok nadir bir şeye bakar gibi, onu ziyaret ederler. Tüm bu saygınlık da tablonun ihtiva ettiği bir şeydir. Bunun dışında o tablo Da Vinci’nin dehasını içerir. O tabloda “resim sanatının” o ana dek çözemediği bir teknik sorunun çözümü vardır ve bu haliyle tüm bir resim sanatını da içerir. (1) Diğer yandan tablodaki tüm o boya, bir kadın ve kadının bulunduğu toplumdan da bir şeyler içerir: giyiniş şekli, takılar, saç şekli, duruşlar vs. Tüm bunlar şunu söylememize olanak verir: Bir “sanat eseri” içinde, kendi maddiliğinden öte çok daha fazla şey içerir ve onun dışarısı demek maddesel sınırların dışında demek değildir. (2)

Bir Stephenie Meyer dalgası başlamıştı Türkiye’de. Sadece çeviri kitapları değil, orijinal dildeki kitapları da yok sattı. Korsanı da epey bir sattı. Sonrasında filmleri geldi bu kitapların. Gişer rekorları kırdı mı bilmiyorum, ama ne zaman İstiklal’den geçsem, o filmleri izlemek için gidenlerin doldurduğu sinema salonlarını gördüm. İnternetteki “canlı izle” sitelerinde en çok izlenen film olduğunu ise bahsedilen sitelerden biliyorum. Peki; bu kitaplar ve filmler nasıl bu kadar popüler olabildiler? Ve bu popülerliğin manası ne?

3Öncelikle bir kadın ne ister diye soralım. Modern çağda bu karmaşık bir soru olur ve tek cevabı olamaz diye düşünülür. Ancak modern öncesi toplumlarda hakim olan belirli istekler vardı. Korunma, barınma, açlık, güdülerinin doyurulması, her insan için mühim şeyler. Ancak ataerkil toplumlar uzun süre kadına, bu güdülerin doyurulmasının ancak ve ancak bir erkek ile mümkün olabileceğini öğrettiler. Erkek de kadının istediğinin bu olduğunu belledi. Bu inanış çerçevesinde toplumsal cinsiyet rolleri oluştu, görevler dağıtıldı ve bu roller birer tabu oldular. Modernizm ile bu tabular sarsıldı. Çünkü görevler artık, kapitalizm sayesinde, rollere göre değil, bireysel becerilere ve kar üzerine belirlendi. Marxist bir bakış açısından söylersek, günlük yaşam biçemleri “insanın” fabrikada sömürülmesi üzerine kurgulanmaya başlandı. İlk zamanlar, eski toplumsal tabular korundu; ancak zamanla, kapitalizmin de baskısıyla ve feminist dalgayla, kadınlar da çalışmaya başladı. Toplumsal rollere göre değil, ekonomik rollere göre haklar alındı, verildi. Erkek ve kadına kurumlar eşit yaklaşmaya çalıştı. (Başardıklarını söylemiyorum, sadece kurgulanma aşamasından başlayarak, kurumların bu eşitliği sağlamaya çalıştıklarını söylüyorum.)

Peki, sonuç ne oldu? İnsanların “içerisindeki” zihniyet değişti mi? Kadın ne ister sorusunun cevabı bireylere göre farklılık mı arz ediyor, yoksa hala belirli bir çoğunluk eski güdülerin korunmasına mı bakıyor? Alacakaranlık filminin ve sonrasında Yeni Ay’ın bize başardığı popüleritesiyle bazı cevaplar sunacağına inanıyorum.

Ana karakter bir kız. Bir vampire aşık oluyor. Vampirimiz epey bir yakışıklı. Ama daha da önemlisi iyi giyimli, süslü arabalı ve iyi bir ailesi var. Kıza karşı oldukça korumacı. Bu korumacılık modern çağda epey bir komik duruyor. Çünkü kadının modern çağda bu şekilde korunmaya ihtiyacı yok. Bu nedenle zaten çocuk vampir ve yazarın büyülü dünyasında kız korunması gereken bir varlığa dönüşüyor. Ve bu korunma güdüsünün doyurulması, onu vampire bağlıyor. Halbuki kız vampirle tanışmasaydı, korunmaya ihtiyacı olmayacaktı. Onunla tanıştı ve korundu. Hayali bir tehlikeler dünyası, kızın korunma içgüdüsünü azdırıyor ve vampir çocuğumuz bu güdüyü doyuruyor. Kızın aşık olmaması için hiçbir sebep yok.

4İkinci filmde (The Twilight Saga: New Moon, 2009) bu durum açıkça ortaya çıkıyor. Terk edilen kızcağızın en çok özlediği şey “korunuyor” olduğu hissi ve bu nedenle saçma sapan atraksiyonlara dalıyor ki tehlikeli durumlara girsin ve bu şekilde Edward’ı (vampir çocuk / esas oğlan) hissetsin. Bu durumda kurt çocuk ortaya çıkıp, kızı korumaya başlıyor ve kız ondan da hoşlanmaya başlıyor. Ama açık ki kız için öncelikli olan kurt çocuk değil, vampir oğlan. Bunun da sebebi ikinci filmin başında verilmiş. Ölümsüzlük. Esasında tüm güdülerimiz “hiçlikten” kaçmaya yöneliktir. Korunma, açlık duygusu, seks vs. Kadınlarda “hiç” olmaktan çıkmanın yolu olarak “güzellik” verilmiştir ataerkillik tarafından. Çünkü ancak güzel olduğunda güdülerini tatmin edecek oğlanı bulur (oğlan bulması gerektiği zaten öğretilmişti). Vampir de bu “ölümsüzlüğü” bahşedebilecek “beyaz atlı prens”.

Elbette tüm bu yorumlar batı epistemesi içerisinde geçerli olur. Çünkü doğu epistemesinde bu filmlerde bahsedilen aşk, gerçek aşk değildir. Çünkü kız esas oğlanın kendisine değil, esas oğlanın “güdüleri tatmin etme yeteneklerine”ne aşık olmuştur. Esas oğlanın istediği şeyler kız için anlamsızdır. Onu esas oğlana yönelten, esas oğlanın bireyselliği değil, güdülere cevap verme yetisidir.

Ve bu kitap çok sattı. Erkek kahraman genç kızların sevgilisi oldu. Çünkü şunu görüyoruz ki modernizm, feminizm, kapitalizm, değişen ekonomik döngü vs. hala kültürel ve sembolik birikimi değiştirememiş. Dilenen, istenen, özlenen şeyler hala aynı. Hatta bu dilenen şeyler anlamsız olsa dahi, kurgularla anlamlılaştırılıyor (korunmaya ihtiyaç yok, ama ihtiyaç varmış gibi düşlemek / hiçlikten kaçmanın yolu yok, ama varmış gibi göstermek).

Ataerkil düzen kapitalizmi doğursa da kapitalizm ataerkil düzen üzerine işle(ye)mez. Kurumlar, ekonomik döngü ve iktidar insanlara “unisex” davranır. (3) Ayrımın ortaya çıkması, fırsat kapılarının eşiğindeyken “bireylerin” kendi5 kültürel ve sembolik birikimlerine göre karar vermesidir. (4) Örneğin aynı kabiliyette iki insan bir fabrikaya başvuru yaptığında, bu iki insandan birinin veya ikisinin kadın olma ihtimali azdır; çünkü “kadının ve çevresinin” birikiminde “bir kadının fabrikada çalışması” yerine oturmaz. Diğer yandan başvuruyu değerlendirecek kişinin birikimi de bu yöndedir. Bu nedenle başvuran iki kişiden biri kadın olsa da, extrem başka bir veri yoksa, erkeğin işe alınacağını öngörebiliriz. Halbuki ne fabrikanın bürokratik belgelerinde, ne fabrikanın bulunduğu ekonomik döngüde, ne de devletin kanunlarında böyle bir ayrımı bulamayız (kimi zaman dilde erkeksi bir söylem olsa da formal belgelerin “kadını işe almayın” gibi bir söylemi yoktur). Ve bu yazılı olmayan birikimlerden ötürü de kızların çoğunluğu şu an “Edward”a aşıktır. Umarım ki bağlantıyı gösterebiliyorumdur.

Tüm bu nedenlerden ötürü, ayrımcılığı ortadan kaldırmanın tek yolu, yeni nesillerin imgelem inşalarında kilit taşı oynayan eğitim belgelerinin, sanat abidelerinin, edebi eserlerinin ayrımcılıktan uzak olması ve erkek-kadın ilişkisinin “unisex” bir tavra oturtulması olacaktır. Yeni nesil Alacakaranlık, Yeni Ay gibi eserlerle büyüdükçe, dünyada ayrımcılık devam edecektir.

Yazan: Emin Saydut

[email protected]

Notlar:

(1) Bu teknik sorun, resmi canlıymış gibi göstermektir. Da Vinci dudakları ve gözleri ten ile statik çizgilerle ayırmadığı için, gözümüz onları her an hareket edecekmiş gibi görür. Daha doğrusu gözümüz onları istediği gibi görür. Bir anlamda Da Vinci “görmeyi” görene bırakmıştır. Bunun için bkz. Gombrich, “Sanatın Öyküsü”, pp. 293-304

(2) Bu konu için en kısa yoldan bkz. Lucy, Niall, “Derrida Dictionary”

(3) Bkz. Ivan Illich, “Gender”, 1982

(4) Bunu söylerken Aydın Uğur’un derslerinden yararlandım. Ayrıca sembolik kapital ve kültürel kapital (ben hep birikim kelimesini kullandım) kavramları için bkz. Bourdieu, “love of art”, 1991

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Bedavacılık Kültürü ve Tiyatro İlişkisi

Özellikle bizim gibi emeğe yeterince değer verilmeyen toplumlarda, “bedavacılık” yaygın bir davranıştır. Maalesef kültür-sanat alanında ...

15 Yorum

  1. Emeğine sağlık hocam, çok güzel bir yazı olmuş. Bu popüler vampir-aşk hikayesi orijinal bir şey değil, diğer tüm vampir hikayelerinin tekrar toplanıp yazılması, metnin içinde True Blood’a ait birçok düşünce var. Twilight’tan önce Harry Potter vardı, ondan önce bir başkası. Böyle bir konuya “yakışıklı” aktörleri de yerleştirdiler, özellikle kızlar akın akın Edward diye gidiyor filme. Facebook’ta gruplar kuruluyor, her erkeğin içine Edward kaçsın falan filan, bunun meyvesini yiyen ise bu hikayeyi rüyasında görüp yazan Stephenie Meyer oluyor. Birkaç yıl sonra bu kitapları hatırlayan bile olmaz, buna benzer bir konu gelir, yakışıklılarla süslenir ve genç kızlar peşine düşer.

    Umarım bu yazıyı okuyanlar biraz düşünür, Emin hocam çok doğru diyor.

  2. “Moda olan her şey buharlaşıyor.” (Anonim) ya da “Katı olan her şey buharlaşıyor.” (Karl Marx)

    Popüler kültür ürünleri özellikle evrensel kavramlara, yasa, iktidar ve sistemlerin karanlık uzantılarına koşut analiz edildiğinde, gerçekten çok yararlı sonuçlara ulaşılabiliyor. Emin’in kaleme aldığı bu metin de mezkur tabana yayılan bir niteliğe haiz incelikler içeriyor. Hiç kuşkusuz örnek roman metinleri genele indirgendiğinde, benzer şekilde, hem edebiyatı hem de sanatın öteki alanlarını kapsayan bir çeşitliliğe değin uzanıyor. Bu çeşitlilik, müziği, resim sanatını içerdiği gibi televizyon şovlarından, Roland Barthes’ın deyişiyle, “haber bültenlerinin iktidara dönük söylem”ine değin yayılıyor.

    Sanat yapıtları sanatsal kriterler açısından yetkin olabildikleri gibi aynı ölçüde popüler de olabilirler. Örneğin Stanley Kubrick’in yapıtları avant-garde nitelikleri bünyesinde barındıran yapıtlar olduğu gibi döneminde ve sonrasında milyonlarca izleyiciye ulaşabilmiştir. Ki burada kastettiğim izleyici, her sınıf, statü ve yaştan izleyicilerdir. Orhan Pamuk da çağdaşları Robinson, Pynchon gibi postmodern literatürü eşzamanlı kotaran bir yazar ve popüler kültürün de en önemli isimlerinden. Açıkçası popüler olabilir Pamuk; ama eserlerinin bariz yetkinliğini de kimse inkar edemez. Jean-Luc Godard ise deneysel sinemanın isim babalarından olmasına karşın çok az kişinin tanıdığı, takip ettiği bir sinemacı olarak marjinal kimliğini, anti-sinemacı kimliğini her zaman koruyagelmiştir ve filmleri hiçbir zaman “olay” olamamıştır… Sadece yönetmenlerce el üstünde tutulabilmiş, Deleüze ya da Baudrillard gibi post-yapısalcı Fransız filozoflarınca incelenebilmiştir.

    Öte yandan; Emin’in bahsettiği tarzdaki romanlar ve onların filmlere de uyarlanan benzerleri salt popüler sularda gezindikleri gibi tematik olarak da “gerici” kavramlardan beslenen yapıtlar olmanın ötesine geçemiyorlar. Fantastik dünyalar yaratmak, artık handiyse moda; ama söylemeye bile gerek yok, “moda olan her şey buharlaşıyor.” Kalıcı olan, evrensel olandır ve elbette ki popüler de olabilir; fakat günümüzdeki popüler yapıtların büyük bir bölümü ne sanatsal açıdan ne de tematik açıdan hiçbir şey ifade etmiyor.

    Böyle bir çevrede yaşamadığım ve böyle dostlarım olmadığı için kendimi şanslı hissediyor; Emin’e bu açıdan iki kere teşekkür ediyorum.

  3. sanırım çok yakın bir zamanda yayınlanacak olan vertigo’da benzer bir temaya değinileceğini düşünüyorum.

    vampir filmlerini genel hatlarıyla ele aldığımızda sınıfsal çatışmaya hizmet ettiğini görebiliriz. vampirler her zaman kan içerler, toplumu dişlerler. onlar orta çağdan kalma derebeylerdir, vampirlerin kan dolu bardakları ele alış tarzıyla bir aristokratın şarap kadehini ele alma şekli aynıdır. çünkü vampirler her daim (dracula mitinden yola çıkarak) aristokrat sınıfı temsil eder. onların kan emişleri sadece geçinmek için değil aynı zamanda hastalıklarını sıradan insanlara geçirmektir. zombilerle karıştırmamak gerek çünkü zombiler toplumun kendisidir, fakirdir, gecekonducudur, en önemlisi bilinçsizdir. vampirler bilinçli olarak bunları yaparlar. haliyle bu film serisi veya kitap serisi bu mite hiçbir şey eklememiştir. hatta bu miti desteklemiştir, kalkındırmıştır. düşünce açısından fakir ve muhtaç insanlar olarak halen bu filmdeki vampirlerle özdeşim kurmaya, onları yüceltmeye çalışıyoruz ya da çalıştırılıyoruz.

  4. Twilight ile The Twilight Saga: New Moon takipçilerinin yorumlarını da alabilirsek, diyalektik bir fikir alış-verişi olacağını düşünüyorum. Çünkü söz konusu kitaplar da filmler de best-seller’ın tipik doğası gereği fazlaca tüketildiler; binlerce hayran kazandılar. Hayranlardan / fanlardan suskun kalmamalarını rica ediyor, bu tarz yapıtları beğenme kriterlerini, bu herkese ve her fikre ve de ideolojiye açık yorum sütunlarında belirtmeleri gerektiğine inanıyorum. Eminim ki karşılıklı anlayış ve nezaket içerisinde faideli bir fikir teatisine gidilecektir.

    Ve Bir Slogan: “YORUM”, yazarın ve de okuyucunun doğal ihtiyacıdır; gerekliliğinin önemi bahis konusu bile edilemez… 😀

  5. Hakan hocam, ben seriyi tamamen okudum (biraz sıkılarak) ve hatta okulda ilk kitabı inceledik. İlk kitap gerçekten edebi olarak güzeldi ama diğerleri hiç değil. Arkadaşlarımdan örnek vereyim; yani sadece kızlardan 🙂 Onlar tamamiyle Edward hayranı, hatta kızların yaş ortalaması düştükçe kitapta ne oluyor, ne yazıyor, onu bile bilmiyorlar. Umarım karşıt görüş gelir, biz de anlarız nedenini.

  6. katı olan her şey buharlaşıyor. marshall berman ın böyle bir kitabı vardı. kendi yörüngesinde hala tektir. şiddetle tavsiye ederim.

    ancak bir not düşmek istiyorum. vampirin aristokrat imgesi, bram stoker in yarattığı bir şey.. ve aslında fransız ihtilalinden ve sanayi inkılabından beslenen çok güzel bir allegori olarak görülebilir. halk bir anda bir yerlerde saklı(kendi büyük malikanelerinde), halkın kanını emen bir topluluk olduğunu algıladı. ve o süreç içerisinde “vampir” kelimesi bu topluluğu çok güzel anlatıyor. aristokrasi, burjuva, monarşiler vs. bunlara koruyucu olarak da “kilise” yani din imgesi..

    ancak stephenie meyer da böylesine katmanlı bir derinlik yok.. daha çok sosyolojik bir “popüler erkek” imgesi var. ve popüler olmayan “kız” psikolojisine cuk diye oturuyor.

    ve gamze emin ol ki bu kitapları hatırlayan olacak. kitap sektörü bunları unutturmayacak. belki de biz de burda böyle konuşarak bu “unutulmamaya” destek vermiş oluyoruz.

  7. Hep merak etmişimdir. Neden bu tür yazıları hep erkekler yazar? Fikir olarak bir kadın eline yakışması gereken güzel saptamalarla dolu bir yazı olmuş.

    Üzgünüm ama ben bu konuya pek yumuşak gözle bakamayacağım. Gamze’nin dediği gibi sitelerde kızlar çıldırmanın eşiğinde. Bir tür toplu histeri vakası mevcut (burada histeri derken gerçekten kadınlık organından bahsediyorum). Ve bir tanesi bile bu filmi neden beğendiğini açıklayamıyor. O kızların bir tanesi bile çıkıp “Arkadaşlar neden kukumuzla düşünüyoruz? Bizler, kümese horoz girince gıdaklayan tavuklar değiliz.” demiyor! Gerçekten çok şaşırıyorum. Üstelik öyle savunuyorlar ki kendilerini (yani Edward’ı), zannedersiniz kolunu kesmeye cüret etmişsiniz! Sadece bu konu da değil. Bu benim kendimi bildim bileli aklıma takılan bir sorundur. Neden pop şarkıcılarının konserlerinde hep kızlar çığlık atar? Siz, çok sevdiği seksi bir bayan sanatçının konserinde ağlayıp bayılan bir erkek gördünüz mü? Lütfen sözlerim yanlış anlaşılmasın, beni bilenler cinsel ayrımcılıktan nefret ettiğimi bilir. Ama bir kadın da çıkıp bu histerik durumun sebebini anlatabilir mi? Çünkü anlayabilmem için empati kurmam gerekiyor ama kuramıyorum. Çok garip çok yabancı bir tepki. İçinde cinsellik olduğu belli. Ama emin olun hiçbir genç kızın Edward’ı yataktaki atraksiyonu için beğendiğini zannetmiyorum. Üstelik kanlarında dolaşan hormonların etkisiyle kendilerinden geçtikleri halde (o yaşlarda bir erkeğin hissedebileceği gibi) saf bir cinselliği de reddediyorlar. “Ayyy, çok tatlıııı” diyen bir kız, karşısındaki adamla yatmak mı istiyordur?

    Bu toplu histeri, zavallı feministlerin yıllardır uğraştıkları değer yargılarını yerle bir etmemiş midir? Peki bu romanları yazan kadın, hemcinslerini sırtından bıçaklamamış mıdır? Kendisini Barbara Cartland’dan daha üstün yapan bir özelliği var mıdır? Ve kadınlar gerçekten güce mi tapıyorlar? Niye ille tapınmaları gerekiyor.

    Lütfen ama lütfen bir bayan arkadaş yorum yazsın. Erkeklerin entelektüel tokatlarından yılmadılar mı? Bir tek Gamze bu yükü sırtlanamaz!

    Her neyse, Emin nihayet bu konu hakkında yazılmış şöyle güzel bir yazı okudum. Görseller (özellikle de eski alçak kabartma) çok hoşuma gitti ve sadece o resme bakarak bile saatlerce düşündüm. En çok da şu saptamayı sevdim “…şunu görüyoruz ki modernizm, feminizm, kapitalizm, değişen ekonomik döngü vs. hala kültürel ve sembolik birikimi değiştirememiş. Dilenen, istenen, özlenen şeyler hala aynı. Hatta bu dilenen şeyler anlamsız olsa dahi, kurgularla anlamlılaştırılıyor (korunmaya ihtiyaç yok, ama ihtiyaç varmış gibi düşlemek / hiçlikten kaçmanın yolu yok, ama varmış gibi göstermek)…”

  8. Sizi gerçekten tebrik ederim.
    Bu yazı; benim görüş ve düşüncelerimi de çok güzel yansıtmış.

  9. Murat hocam, çok teşekkür ederim görüşleriniz için. Ben Edward’a hayran falan değilim ama çok yakınımdaki arkadaşlarımdan yola çıkarak sizlere anlatmak isterim. Edward kimdir, ne yapar, nelerden hoşlanır, öncelikle bunları araştırıyorlar. Ses tonunu, aksanını çok seviyorlar. Vücuduna bayılıyorlar ama ileri gidecek birşeyi düşünmüyorlar. Onlar için bu kadar güçlü olan, onları kollayan, yakışıklı bir erkek olması kafi. Eğer fırsatları olsa onunla konuşmak, dokunmak isterler, sanırım belki öpüşmek de isterler 🙂 Diğer sorulara ben de cevap veremiyorum, gözlemlediğim kadarıyla böyle. Ama en çok üzüldüğüm şey, ufacık kızların bunları düşünebilmesi, delilik boyutuna getirmeleri ve sanırım onlar da buraya kadar düşünüyor. Edward ile tanışmak, ona sarılmak, ee sonra? Sonrası yok. Hatta erkek arkadaşı olanlar ona Edward’ı anlatıp sen de böyle ol diyebilirler bile, belki ayrılanlar olmuştur 🙂 Popüler şeyler yüzünden insanın başına gelebileceklere şaşırmıyorum, daha birçok uçuk şeyler olabilir ki bunlar uydurma değil, hep okuduğumuz, duyduğumuz olaylar.
    Edward’a hayran bir bayan aranıyor . . .

  10. Sevgili yorumcular, “cinsel ayrımcılık şuramıza geldi” deyip sonra da kadından ‘bayan’ diye bahsetmeniz fazla ironik geldi, belirtmeden geçemeyeceğim. Çekinmeyin dostlar, ‘kadın’ deyin (ya da ‘teenager’ dediğimiz kesimden bahsediyorsanız ‘kız’ deyin, her neyse), bu aşağılamak değil, kötü bir şey değil, tırsacak bir şey yok bu kelimede! (Bu, son yorumlarla ilgiliydi, yazıyla ya da yazının yazarıyla değil tabii ki)

    Yazıyla ilgili bir şey söylemem gerekirse (hani istemiş ya yorum yapan arkadaşlardan biri bir “bayan”dan yorum gelmesini, buyrun. Edward’a hayran değilim ama tüm kitap serisini okudum, filmlerin de birincisini izleme şanssızlığına eriştim), sonuna kadar katılıyorum, dünyayı saran Twilight/Edward çılgınlığında hissettiğim ama bir türlü parmak basamadığım noktayı yakalamışsınız, kutluyorum. Bella’nın yani kitabımızın kahramanının aşırı sakar gösterilmesi, kendine bakamaması, başını doğal olamayacak kadar sık belaya, ölüm/kalım durumlarına sokması, bir süper-gücün (Edward oluyor burada tabii) kanatlarının altında olmaya gereksinim duyması sonucunu doğurmuş. Hemen her yaştan (ama daha çok 11-18 ve 40-55 arası) kadınların bu kurgusal karaktere —100 küsur yaşında (ama 17 yaşında görünen), kan içerek hayatını sürdüren, aşırı korumacı, zaman zaman sinir bozucu derecede küçümseyici davranan bir karakterden bahsediyoruz— ayılıp bayılmalarının, onu hayatlarının merkezine koymalarının nedeni daha güzel ve doğru biçimde açıklanamazdı… Dediğim gibi, eksik bir şeyi bulmuş gibi oldum bu yazıyı okuyunca, tam dillendiremediğim, tamamlayamadığım bir düşünceyi… Ama aynı zamanda da bir burukluk hissediyorum. 2009 yılında dünyada durum çok vahim.

  11. “bayan” kelimesine çok takmışsın 🙂 bence kadın, kız nasıl ki aşağılamak değilse “bayan” da aşağılamak değildir. sadece türkçeye uyan bir kelime olmadığını söyleyebilirim.

    esasen dünyanın gidişatıyla ilgili çok daha vahim konular var da dile getirmeye korkuyor insan.. tecavüzlerin artması, şiddetin(hem kadına hem çocuklara) artması vs.

    ayrıca wherearethevelvetsin söyledikleri üzerine bir şeyler söylemem gerekecek. filmde cinsellik geçmiyor. çünkü edward o heyecanla ısıracağından korkuyor. bu da “gösterip vermeyen kız”, “sadece seksi düşünmeyen erkek” imgelemlerini doğuruyor. yazıda buna da değinecektim, ama kızların(bayanların, kadınların, dişilerin) gerçekten de bu imgelemler hakkında ne düşündüklerini bilmiyorum. araştırmak da gelmedi içimden. ama toplumsal olarak popüler olanın bu tip imgeler oldukları belli..

    bu arada konuyla ilgili çavlanın güzel bir yazısı varmış, daha önce okuma şansına erişememişim. linki şöyle:

    http://kedilervekitaplar.blogspot.com/2009/12/twilight-house-of-night-ve-vampire.html

  12. Elbette ‘Bayan’ sözcüğünü kullananlar aşağılamak için kullanmıyorlar, ama sanırım ‘kadın’ sözcüğünün aşağılamak olduğunu düşünüyorlar (tam anlayamıyorum kullanılma nedenini açıkçası). Yani ‘Bayanlar Tuvaleti’ demek tabii ki normal, ancak cümlenin içinde ‘Erkekler ve Bayanlar’ diye geçirmek çok anormal geliyor bana.

    Kitabın kahramanlarının bir türlü seks yapamamaları, Meyer’ın ilişkinin daha etkili görünmesi için uyguladığı bir yöntem olabilir -ki yerinde bir karar bence. Liseli kızların da daha çok ilgisi çekmiştir böylece, sonuç olarak hemen herkesin, hayatının bir döneminde (çoğunlukla lisede) yaşadığı bir şey bu: “Sevdiğim kişiyle cinsel ilişkiye giremiyorum çünkü…”, nedenler önemini yitiriyor zaten. Kitapta Edward Bella’yı başka bir açıdan da arzuluyor olduğu için sevişemiyorlar, çünkü kontrolünü yitirip kızın kanını içebilir… Ki bunun da hayranların çok hoşuna gittiğini düşünüyorum, kendilerini bu son derece sıradan kızın (Bella) yerine koyuyorlar ve sadece vücutları için değil, başka bir şey (bu kan kadar abes bir şey de olsa) için de arzulanıyorlar. Bir de büyük koruyucunun yani Edward’ın aslında her an kızın boğazını parçalayarak onu öldürebileceği gerçeği var ortada; bu da gerekli gizem ve heyecanı katıyor sanırım. Günümüz çağdaş kadınına bu derece eşitsiz bir ilişkinin çekici geldiği gerçeği, onları her an öldürebilecek/ama ne pahasına olursa olsun da koruyacak kurgusal erkek karakterin gece rüyalarına girmesi vahim. Ama elbet dünyada çok daha vahim meseleler var 🙂

    Hamiş: Son kitapta yatıyor Edward ve Bella. Sanırım bu “birbirini sevemeyen ama birlikte olamayan kadınla erkek”i daha fazla uzatamayacağını düşünmüş yazar. Son kitapta Bella vampir de oluyor zaten, Edward’ın korumasına ihtiyaç duymamaya başlıyor, hatta özel güçleri oluyor, tüm vampirlerden -ve Edward’dan- daha güçlü oluyor. İlk 3 kitapta verilen mesajın tamamen karşısında bu, karakterizasyon da çöpe gidiyor… Neyi simgelediğini, neyin metaforu olduğunu bilemiyorum 🙂

  13. “Bayan” kelimesini yazan kişi olarak, bu kelimeye hiçbir önem vermediğimi söylemekten gurur duyarım. Maalesef dişilerden bahsederken “kız” ve “kadın” diye iki ayrı yaş grubuna ayrı ayrı değinmek gerekiyor. Neden böyle ayrılmış bilmiyorum. Erkek deyince hepsini anlatabiliyorsun. Bu yüzden düşünmeden bayan demiş olabilirim. Benim için önemli değil çünkü. Bir sır vereyim; bayan kelimesini hoş bulmayıp karşı gelen bir dişi arkadaşıma, eğer ne istediğini bilmediğini de anlamışsam, bir oyun oynuyorum. Ona “Seni aşağılamıyorum, sen farklısın, sen bayan değilsin zaten” diyorum. O da hemen sazan gibi atlıyor ve bu lafıma da kızıyor. Böylece kafasında bayan kelimesinin yerini tam olarak kestiremediğini göstermiş oluyor, onunla oynuyorum. Evet, ben kötü kalpliyim. Ama doğa acımasızdır.

    Cinsellik konusunda anlaşılamamışım sanırım. Söz konusu film tamamen cinsellik üzerine kurulmuş; bunu göstermek için bizzat “düzüşme” fiilini gerçekleştirmeleri gerekmez ki! Kızlar Edward’ı kötü gün dostu olduğu için sevmiyor ki, cinselliği yüzünden seviyor. Anlayamadığım nokta bunu neden kabul etmedikleri. Hemen rolleri değiştirelim. Bir oğlan, bu derece idolleştirilmiş bir kız vampir karakterini görse, ilk düşüncesi onu yatağa atmaktır. Ama kızların aynı impulsif objeye tepkisi “Ayy ne tatlııı” şeklinde oluyor. Bu durum, toplumun onlara biçtiği rolden uzaklaşamamalarından kaynaklanıyor. Buna da karşı gelecek dişiler çıkacaktır tabii ki. Ya da kadınlar… ya da kızlar…

    Benim katlanamadığım bir nokta da, kadınların erkekleri, devamlı penisleriyle düşündükleri için eleştirdikleri halde böyle bir fenomene malzeme olmaları. Yüzyıllardır süren feminist hareket, kadın üzerindeki yerleşmiş fikirleri yerle bir etmeye uğraşırken; onları yalancı çıkarırcasına böyle bir olay olması bana çok ironik geliyor.

    Empati kuramadığım nokta; ben onlu yaşlarımdayken eğlenmek için çizgi roman okurdum, cinsel tatmin içinse porno dergileri… Şimdiki kızlar ise cinsel tatmin için bu romanları okuyor, işin garip tarafı eğlenmek ve zaman geçirmek için de aynı romanları okuyorlar! Bu size de garip gelmiyor mu?

    Filmde ve romanda, dişi karakterin yansıtılması bile sinir bozucu. Yurtdışında “loser” olarak tabir edilen asosyal kızlara, yakışıklı ve mükemmel erkekler vaad ediliyor. “Evet, belki çirkinsin, belki arkadaş edinemiyorsun ve burnunun ucunda koca bir sivilce var. Ama ya kokun güzelse? Ve bu kokuya değer verecek, diğer salak oğlanlardan daha üstün bir errrrkek varsa?” denerek genç dimağlar uyuşturuluyor. Benzetme için özür dilerim ama bu durum, konulu pornolardaki sıska pizza dağıtıcısının evin dolgun memeli sahibesi tarafından yatağa atılması ihtimaliyle eşdeğer. İkisi de asıl sonuca ulaştırmadan mastürbasyonla işi geçiştiriyor. Bir farkla; pornoyu bir fenomen haline getirmiyoruz, dii mi?

    Çocukken bir bakıcı kıza sahip olduğumuzdan biliyorum; eskiden beyaz- pembe- kırmızı diziler vardı. Cep kitabı şeklindeki bu romanlarda renk koyulaştıkça cinsel içerik de sertleşiyordu. Onlarda da sakar bir kız vardı, zengin-mükemmel-snob bir erkeğe hem aşık olup hem de nefret ederdi. Beyaz dizide evlenirlerdi, pembe dizide üstü kapalı bir şekilde yatarlardı, kırmızı dizide kız uğradığı korkunç tecavüzle doyuma ulaşırdı! Kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddetten bahsederken, kocasının dayağından zevk alan “hasta” kadınlardan da bahsetmeliyiz. Annemin altın günlerinden kulak misafiri olduğum kadarıyla; kadınlar kendisini dövdükten sonra bir de kendisini beceren erkeklerden hoşlanıyor. Sokakta genç bir çift gördüm; erkek kızı önce tokatladı. Biz tam müdahale edecekken kız ağlayarak sevgilisinin peşinden koştu ve öpüştüler! Ben bu durumu kabullenemem. Eşime olan saygımı kaybetmek sevgimi de bitirir. Değil ona tokat atmak… Tövbe tövbe… Sonuçta demek istediğim kadınlar (veya kızlar) bir karar vermeli. Onları her durumda sahiplenecek bir erkek mi istiyorlar, yoksa kendi ayakları üzerinde durarak altında kalmayacakları bir erkekle ilişki mi kurmak istiyorlar? Ona göre ya hareketlerini değiştirecekler (ve kadınları aşağılayan bir romanı eğlendirici bulmayacaklar) ya da söylemlerini değiştirecekler, abicim!

  14. Emin hocam, link için teşekkürler, hem sevindim, ne güzel, ikinci “bayan”ı bulmuşuz ama yine istediğimizi bulamamışız. Linkteki yazıyı okuduğum iyi oldu. Ayrıca ufak bir not; o dediğiniz olay lisede yaşanmıyor. Meyer da Türk değil zaten, o kısma katılmıyorum, yaptığı fakir edebiyatı işte, bazıları seviyor diyelim. Bence yığınla o kadar kitap yazacağına tek kitapta anlatsaydı daha güzel olurdu. Hala bir bayan aranıyor 🙂

  15. Popüler kültür dediğimiz şeyin dayattığı dogmaları hayatına sokan ve anlatılanı değerlendirmeden sadece anlatıcının özelliklerine göre yargılayıp yakışıklı bir çocuk var diye onun peşinde gezen zihniyete sahip insanların bu yazıyı kesinlikle okuması ve bugüne kadar düşünmeden içine girdiği durumları tartıp kendini değiştirmesi gerekip gerekmediğine karar vermesi lazım. Aslında kişilerin gelişimine herhangi bir katkıda bulunmayan şeylerin tüketimi onlara ihtiyacın artmasına ve onların daha çok var olmasına sebep oluyor. Ergenlik dönemi filmleri olarak bir nebze adlandırabileceğimiz yapımlar aslında gelişmeye, öğrenmeye, sorgulamaya en çok ihtiyacı olan ergenlik dönemindeki insanların önüne sunuluyor ve bu kişiler toplumun öyle olmasından dolayı veya “öteki” olmak istemediklerinden dolayı bu eserlerin tüketicisi konumuna düşüyor. Ve tükettikleri şeyin bilincinde olmadıkları gibi sorgulayıp, öğrenmekten de çekinerek o ürünü parçası oldukları topluma övüyor, tüketici sayısının artmasına sebep oluyor. Black Mirror’ın 3.sezon 1. bölümünde bu duruma parmak basan bir örnek vardı: karakterimiz pastaneden aldığı kahve ve kurabiyenin tadından nefret ediyor ama sosyal medyada övüyordu.
    Toparlayacak olursam eğer Twilight gibi eserlerin varlığı da bu sebebe dayanıyor. Bu noktada eleştirmene düşen yük büyük. Bu sorgulamaktan çekinen tüketicilere eğrisiyle doğrusuyla gerçekler gösterilirse belki toplum bilinçlenebilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir