SanatLog Sordu, Cem Şancı Yanıtladı…

Cem Şancı ile yeni bir söyleşi yaptık.

Evet, daha önce de bir söyleşi yapmıştık, ben de oradaydım ancak Cem Şancı devrimci bir yazar; ona yetişmek, onun sürekli aktif yaratıcı dünyasını anlayabilmek için yeni yeni söyleşiler yapma gereği hissediyoruz.

Buyurun; söyleşi aşağıda.

SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi

SanatLog: “Author: 21 Santim” romanının, ücretsiz ve elektronik kitap şeklinde yayımlanmasının nedenleri nelerdir? Neyi amaçlayarak bir e-roman yazdınız?

Cem Şancı: Author karakteri on yıl önce internet üzerinde doğdu ve internet üzerinde gelişti. Okurlarımın her sabah bilgisayarlarını açtıklarında takip edecekleri, güncel olaylara dair farklı yorumlar getiren, insanların korkularını kaşıyan, hayatı, kuralları, tabuları sorgulayan bir karakter olarak büyüdü, gelişti, binlerce okura ulaştı. Dolayısıyla Author hakkında bir roman kaleme alırken internet üzerinde yayınlanacak bir e-roman olması çok anlamlıydı. Ücret konusu da, gariptir, en çok eleştiri aldığım husus oldu. Onca uğraşıp yazdığın romanı neden bedeva yayınlıyorsun diye üzerime gelenlerin sayısını unuttum. Ancak Author: 21 Santim ile, on beş yıldır bana destek veren, ilk romanımdan itibaren kitapçıların kapısını aşındırıp yeni romanlarımın çıkıp çıkmadığını soran, ilgisini ve sevgisini daima belli eden okuruma da bir hediye vermek istedim.

Kaldı ki, Türk edebiyatında hiç sözü geçmeyen, yayıncıların görmezden geldiği ancak dünyada hızla yaygınlaşan elektronik kitap devrimine de artık dikkat çekmek, Türk okurunu e-kitap ile tanıştırmak gerekiyordu. Bu görev için de kuralsız, düzen sevmez anti-kahraman Author’dan daha uygun biri olamazdı.

SanatLog: E-kitap devrimi gerekli midir sizce? Elektronik kitapların yararlarından bahseder misiniz?

Cem Şancı: Yarın boş vaktimde okumaya devam ederim diye bir kenara bıraktıktan sonra bir daha zaman bulup elimi atamadığım onca roman duruyor. Gündelik koşturmaca sırasında kitapları yanımda taşımak da mümkün olmuyor. Eve geldikten sonra da yorgunluktan parmağımı kıpırtadamayacak halde olabiliyorum. Dolayısıyla çoğu kez kendimi şöyle düşünürken buluyorum: “Tamam, vapurdasın, güzel bir yolculuk ama keşke okuduğum bir kitap da yanımda olsaydı.”

İşte o sırada aldığım kitap kalın bir kağıt tomarı olarak evde bekleyeceğine e-kitap olarak cep telefonumda, netbook’umda kayıtlı dursaydı, onlarca sayfa okuyabilmiş olacaktım.

İnsanlarımız doğanın saftirik romantizminin etkisine kolayca kapılabildiğinden toplumda biri çıkıp “kağıdın kokusu, dokunmanın büyüsü, mürekkebin seksapalitesi cart curt,” diye slogan attığında herkesin o içi boş balon romantizmin peşinden gittiğini görüyorum. Oysa “kitap” bir kağıt parçası değildir. Elle tutulması gerekmez. Kitap, yazarının sayfalar üzerine aktardığı içeriktir ve evin bir köşesinde okunmayı beklerken çürümeyi değil, insanların zihnine akmış olmayı hak eder. Dolayısıyla, e-kitaplar aslında kitaplarımıza hak ettikleri saygıyı, değeri vermenin daha güzel bir yorumudur.

Yazılırken ne kadar emek dökülse de, basılması için ne kadar masraf yapılsa da, okunamayan kitap, kitap değildir.

SanatLog: Peki, e-romanınızda neden Author karakterini kullandınız? Author, internette doğduğu için mi, yoksa böylesine bir karakterin bandrollü olarak dağıtılamayacak kadar yeraltı dünyasına ait olduğunu düşündüğünüz için mi?

Cem Şancı: İki sebep de önemliydi. Author, internette doğmuş bir karakter olarak, roman olarak ortaya çıkacaksa, bir e-roman’a çok yakışacağı aşikardı. Üstelik onu her sabah okuyan, takip eden, yorumlar, sorular gönderen on binlerce okurunun internet alışkanlığını düşünürsek, çok basitçe bir web sitesine (www.author21.com) girip sevdikleri bir karakterin öyküsüne ulaşabilmek onlar için de güzel bir sürpriz olacaktı. Kaldı ki, yayınlanmasından sadece bir hafta sonra 13 bin kişinin download ettiği bir roman olarak, doğru mecranın internet olduğu da kısa süre sonra anlaşıldı. On üç bin downloadın ardından artık okur sayısını takip edebilmekse mümkün değil, zira insanların birbirine e-postayla veya başka yollarla gönderdikleri dosyaları sayamıyoruz.

Kağıda basmam halinde ise bu kadar hızlı bir şekilde insanlara ulaşabilmem mümkün değildi. Destek Yayınevi romanı basmak için teklif getirdi ancak Destek her ne kadar özgür, cesur, kuralları sonuna kadar esneten modern bir yayınevi olsa da, nihayetinde edebiyatımızın tabuların ve ayıpların altında ezildiği; yazarların tabulara, ayıplara, geleneklere dokunmadan yazmasının istendiği yasalarca belirlenmiş bir ülkede resmi sansür kurumlarının elinin ulaşabileceği ve Author’ın okura ulaşmasının kolayca engellenebileceği kağıt baskı doğru seçim olmayacaktı. Üstelik, bu kurumların olurunu almak, onlardan izin alarak okura ulaşmak da Author gibi her türlü baskıyı, yasağı, tabuyu, cehaleti, korkuyu kendine düşman edinmiş bir anti-kahramana yakışmayan bir hareket olurdu

SanatLog: Kitabın adına bakacak olursak, sanki “Author” serisinin “21 Santim” isimli kitabı gibi duruyor. Bu kitap, bir serinin başlangıç kitabı mı?

Cem Şancı: Kesinlikle öyle. Author’ın daha anlatacak çok öyküsü var ve onu yeni öyküleriyle yeniden okuruyla buluşturmayı hedefliyorum. 21 Santim’i serinin ilk öyküsü olarak tercih ettim zira internette yıllardır Author’a gıcık olan sözlükçülerin, okurların Author’ı küçümsemek, onunla alay etmek için kullandıkları pek çok öyküyü ve Author’ın onlara verdiği karşılıkları harmanlayarak bir kurgu yarattım. Dolayısıyla 21 Santim, aynı zamanda okurların tepkileriyle, yorumlarıyla, Author hakkında uydurdukları öykülerle hayat bulmuş, okurların da katkısıyla hayat bulmuş bir roman oldu.

Sırada, Author için düşündüğüm yeni öyküler var. Author’ın kadınlar hakkında, aşk hakkında, yaşamı sorgulaması hakkında, yeri geldiğinde siyasetçilere giydirdiği ayarlar, yeri geldiğinde bilime düşkünlüğü hakkında okuru sürükleyecek ilgi çekici öykülerini kaleme alacağım ama önce elimdeki diğer kitapları bitirmem lazım :)

SanatLog: Bundan sonraki Author kitaplarını da e-roman şeklinde mi yayımlamayı düşünüyorsunuz?

Cem Şancı: E-roman olarak düşündüğüm öyküler de var ancak kağıda basmayı planladığım bir iki roman da oluştu aklımda. Kural sevmez, tabu sevmez bir karakterin kuralları, regülasyonları parmağında oynatarak tabularla nasıl oyuncak gibi oynadığını gösteren öyküler olarak kağıda basılı kitapların da Author okuru için ayrı bir keyif olacağını düşünüyorum. Yani kağıt kitabı bir yayın mecrası olarak değil, Author’ın cehalet ürünü sistemle dalga geçişinin bir enstrümanı olarak kullanmayı düşünüyorum.

SanatLog: E-kitap devrimini gerçekleştirmek adına bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?

Cem Şancı: Bulduğum her fırsatta elektronik kitapları insanlara tanıtmak için elimden geleni yapıyorum ancak yayın dünyasının korkularını da anlıyorum. Bir kitabı elektronik ortamda yayınladığınızda ilk birkaç kopyadan sonra onu satmanın imkanı kalmayabiliyor çünkü satın alanlar derhal kitabı sağa sola kopyalayıp bedava dağıtmaya başlayabiliyor. Yayınevlerinin, yazarların ayakta kalabilmesi, faturalarını ödeyip, karınlarını doyurabilmesi için kitaplarının satışından para kazanması gerekirken, Türkiye’de e-kitabın kolay kolay yaygınlaşabileceğine inanmıyorum. Reklamlarla sponse edilen ücretsiz e-kitaplar fikri de aklıma pek yatmıyor çünkü reklam baskısı edebiyata karıştığında yazarların özgürce yazma imkanını elinden almış olacağız. Reklamverenin, “bunu beğenmedim çıkar, onu beğenmedim yazma, yoksa para vermem” baskısı ile okurun karşısına ancak reklam broşürleri çıkar.

SanatLog: Author karakterinin bu kadar tepki çekmesinin nedenleri sizce nelerdir? İnsanların, farklı hayat yorumlarına olan tahammülsüzlüğü ve hoşgörüsüzlüğü mü yoksa karakterin gerçek olması ihtimalini göz önünde tutarak Author’ın zevke, sefaya ve şehvete dayalı yaşam tarzını arzulamalarına rağmen böyle bir hayat tarzına sahip olamamaları mı?

Cem Şancı: Author’ın aşk tanımı, bedenleri ve insanları tasmalayarak mal mülk gibi tapulamayı buyuran genel aşk tanımına ters düşüyor. Haliyle, insanların hayatları boyunca öğrenip uygulamaya çalıştıkları ezberlerini anlamsız çıkarıyor. Her konuda ezberleri değil, düşün yeteneğini kullanarak çözümler üretmeyi, mantığın yolunu takip etmeyi seçen Author’ın haklı olduğu bir dünyada, standart bir insan sudan çıkmış balık gibi çaresiz ve zavallı kalır. Dolaysıyla, ezberleri sorgulayan her karakter gibi Author da gelenekçilerin, ezbercilerin, tabucuların tepkisini çekiyor. Kaldı ki onların takdirini kazanmak, onlardan aferin almak zaten Author gibi özgürlükçü, mantıkçı bir filozof için hakaret gibi olurdu.

SanatLog: Romandaki hoş noktalardan biri de çizimler. Çizimler bu roman için ne ifade ediyor? Bize biraz çizimlerden bahseder misiniz?

Cem Şancı: Romanın kimi bölümlerinin başında orgazm olan kadın figürleri kullandım. Author gibi kadın güzelliğine tapan, kadın bedeninde huzur bulan, hayatı kadınlar üzerinden tanımlayan bir karakterin öyküsüne bu çizimlerin çok yakışacağını düşünüyordum. Ressam arkadaşlarım Erdal Gencer, Ali Burak Bozkurt ve Çağnur Öztürk’ten rica ettim, onlar da çizgileriyle kitabı güzelleştirdiler. Ebru Tiryaki de resimlerle metnin birleşmesini sağlayan çok güzel bir kitap tasarımı yaptı.

SanatLog: Karmaşık bir olay örgüsüyle yazıyorsunuz. Roman yazmadan önce bir hazırlık süreciyle uğraştığınız aşikar. Peki, nasıl işliyor bu süreç? Yani Cem Şancı bir romanı nasıl yazar, nasıl kurgular?

Cem Şancı: Bir roman önce zihinde yazılıyor. Sonra onu kağıda dökmek işin küçük bir detayı. Deniz kenarında, parklarda, banklarda, kafelerde, evimde uzun uzun oturup notlar alıyorum, olayları, karakterleri birbirine bağlıyorum, finale giden yolda pek çok olayı ince ince kurgulamak gerekiyor. Bir senaryo yazıyormuşum gibi önce bir treatmen çıkarıyorum. Düşünmeme yardımcı da olduğu için bazı sahneleri karakalem çizerken buluyorum kendimi. Yüzlerce sayfa not aldıktan sonra klavyenin başına oturup diyalogları kağıda döküyorum, mekanları, karakterleri kelimelerle resmedip okurun sürükleneceği bir metin oluşturmaya çalışıyorum.

SanatLog: İnternetle bu kadar iç içe bir edebiyatçı olarak sizce internetin yazın dünyasına olan yararları ve elbette zararları nelerdir?

Cem Şancı: Edebiyat dünyamızın, yayınevlerimizin, yayın piyasamızın büyük oranda salaklarla dolu olduğuna inanıyorum. 15 senedir kitaplarım yayınlanır, bu deneyimden hiçbir şey öğrenmediysem bile, bunu öğrenmişimdir. Edebiyatçılarımız için okurla birebir iletişim içinde olmak bir aşağılanmadır. Kendilerini kaf dağının zirvesinde oturan imparatorlar gibi görmeyi seven, haklarında çok az şey bilinen, gizemli, doğa üstü insanı oynayan ve korkarım ki çoğu bunu bir oyun olmaktan çıkarmış, gerçek olduğuna inanan şizofrenlere dönüşmüş insanlar için internet bir kabustur. Okurların onlara kolayca ulaşabilmesi, her istediklerini söyleyebilmeleri, haklarında yorum yapabilmeleri, elbette çileden çıkmak için yeterli bir sebep. Geçmiş binlerce yıllık yazın ve edebiyat tarihinde okurun, her isteyenin bir metin hakkında dilediğince yorum yapıp bunu bir de yayınlayabilmesi, bütün dünyanın okuyabileceği şekilde neşredebilmesi mümkün değildi. Ancak birkaç eleştirmenin tekelinde olan yorum gücü artık doğrudan halkın eline geçtiği için yazarlarımızın büyük bir panik halinde olduğunu görüyorum.

Bense 1996′dan beri, interneti okurlarıma ulaşıp, beni okumayı seven, takip edenler için taze, yeni, güncel metinler üretmek için kullanıyorum. Elbette sık sık, edebiyatçının kaf dağının tepesindeki kristal sarayında halktan uzak yaşaması gerektiğini savunan gerizekalı gelenekçilerin tepkisiyle karşılaşıyorum ama kimin umurunda? Elektronik kitabım çıktı dediğimde bir haftada on binlerce kişi sitemi ziyaret edip yazdığım romanı indirip merakla okuyorsa, insanlara sansürsüzce ulaşıp onlarla hiçbir kartelin engel olmayacağı şekilde iletişim kurabiliyorsam, bir yazar olarak cenneti bulmuşum demektir.

SanatLog: Autor da sonuçta internette doğan bir karakter. İnternet ve Author deyince de akla hemen sözlükler geliyor. Sizce sözlüklerin, Author karakterinin oluşumuna veya gelişimine ne gibi etkileri oldu?

Cem Şancı: Author, sözlüklerden önce, 96, 97 yıllarında IRC kanallarında ortaya çıkmıştı. Değişik kurgular yaratıp, parmaklarımın pasını atmak için IRC kanallarındaki kalabalıkları kullanıyordum. 2000′lerle beraber sözlüklerde yoğunlaşmaya başlayan gençlerin Author’a sataşması, küfürler saydırmaya başlamasıyla Author oradaki kitleyi de gerçekle yüzleştirmeye, anacıklarının, babacıklarının ezberlettiği masalların içinde yaşayan küçük prensleri, minik prensesleri yaşadıkları şizofren hayal dünyalarından uyandırmaya karar verince, herkesin ilgisini çeken o Author-Sözlükçü çatışmaları ortaya çıktı. Elbette, kendini prenses sanan bir ülke dolusu gerizekalı kız olmasa, sataşmak için bu kadar zengin bir materyal olmasa Author zamanını başka bir meseleyle uğraşarak değerlendirirdi ama sokaklarda karşımıza çıkan o şımarık, ukala, anasının kuzucuğu, çok bilmiş prensler, prensesler her sabah bilgisayarımı açıp bir iki tıkla ulaşabileceğim ve hızla etkileşebileceğim mesafedeyken, aşk ve yaşam hakkında her gün binlerce klişe sıralayıp ezberlerine aykırı düşen bir tek cümle okuduklarında sinir krizileri geçirip, saçlarını başlarını yola yola klavyelerinin üzerinde zıplarken, sözlükçüler Author’ın asla kaçırmayacağı bir malzemeydi. Hala da keyfim kaçtıkça, canım sıkıldıkça, uğraşacak gerizekalılar aradıkça sözlükçülere sataşırım. 15 yaşında dünyayı çözdüğünü sanan bakire kızların, bakir oğlanların insanlara aşk, evlilik, yaşam dersleri vermesi ayrı bir komedi konusuyken, bir de toplumun ileri gelenlerinin, medyanın, gazetecilerin, hatta yayın dünyasının sözlüğün başına oturup oradaki yorumları, tepkileri ciddi ciddi okuyup hareketlerini o yorumlara göre şekillendirdiklerini bilmek… Bence evlilik programlarından sonra Türklerin insanlığa armağan ettiği en büyük eğlence bu.

SanatLog: Yeni romanlar dışında başka projeleriniz de var mı?

Cem Şancı: Kasım ayında Türkiye’nin ilk üç boyutlu sinema filmi Cehennem vizyona girecek. Onun senaryosuyla uğraştım bir süre. Şimdi yeni bir senaryo ile flört ediyorum. 2010 bitmeden bir polisiye romanı bitirmeyi planlıyorum. Bir de insanların keyfince her konuyu tartışabilecekleri bir tartışma sitesi tasarladık. Arkadaşlarımla onu hayata geçirmeye çalışacağız.

Söyleşi: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

www.sanatlog.com

Erdem Yalanı

6 Nisan 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Süslü sözlerin, ağdalı bir dilin gerçekte hangi amaçla kullanıldığını hiç düşündünüz mü? Edebiyatın neden var olduğunu veya neden yüksek perdeden cümleler savurduğumuzu biliyor musunuz? Peki bizlere erdem diye yutturulan bütün o kavramların içinin boş olduğunu hiç düşünmediniz mi? Neden insanların laf cambazlığı yaptığını hiç merak etmediniz mi? Burada yazdıklarımı okuduğunuza göre artık merak ediyorsunuz.

Erdem sandığımız her olgunun aslında birer uyutma ve kullanma çabası olduğunu; bu olguları işlevli hale getirmek için başvurulan yolun ise edebiyat olduğunu umarım fark etmişsinizdir. Eğer fark etmediyseniz yeni bir dünyanın kapılarını açmak üzere sizi alttaki paragrafa davet ediyorum.

Edebiyat, büyük bir kandırmacadır; süslü sözlerle uyutma sanatından ibarettir. Temel mantık ise başarılı insanlara yetişemeyen diğer insanların, başarılı insanların yanında aciz, zavallı ve biçare görünmemeye çalışmasıdır. Hayatlarımızı yönlendiren her toplumsal kural mutlaka başarısız bir insan tarafından uydurulmuştur. Bu insanlar çalışmak, uğraşmak ve kazanmak yerine süslü sözlerle başarısızlıklarını maskelemiştirler.

Bu maskeleme tekniklerini kullanan ve böylece sorumluluklardan kaçan insanların hayatlarımıza soktukları kalıpların bazılarına şöyle bir bakmak konunun anlaşılması hususunda hepimize yardımcı olacaktır.

Birinci örneğimizde adalet ve intikam kavramlarını ele almayı düşünüyorum. Çünkü her ne kadar farklı olduklarını düşünsek de adalet ve intikam birebir aynı anlama gelir. Adalet, intikamın meşrulaştırılmış halidir. İnsanların içgüdülerinde her zaman intikam alma arzusu yatar. Karşısındaki insandan gördüğü bütün kötü muameleleri yine karşısındakine de yaşatmak ister. Bu insanın doğasında olan bir duygudur ve insan doğası bizleri her daim anarşiye götürür; kuralsızlığa, özgürlüğe ve bağımsızlığa olan arzularımız doğanın tadına baktıkça daha da güçlenir. İntikam duygusu da doğamızın bir parçası olduğu için bu duyguyu tattıkça insan doğasına daha da yaklaşırız ve böylece özgürlüğe ve bağımsız bir yaşama eğilim gösteririz.

Ancak sizin de bildiğiniz üzere toplumda erk sahibi olanlar, kitleleri yönetenler güçlerini kaybetmek istemezler. İşte bu noktada bu güç sahiplerinin başvurabileceği tek bir yol vardır o da insanı doğasından uzaklaştırmaktır. İnsan doğasından ne kadar uzaklaşırsa özgürlük arayışı, yönetime başkaldırma arzusu o derece azalır. Bunun sonucunda da yönetilmek için can atan bir temiz vatandaş elde edersiniz.

Fakat intikam arzusu dinmez. Çünkü insan, kendi doğasından kaçamaz. İktidarda olan kesim, doğanın insanlara sürekli olarak fısıldayacağını bilir. Bu yüzden de bir yandan filmlerle, kitaplarla, felsefeyle ve sanatla intikam mefhumunu kötülerken bir yandan da intikam arzusunu tatmin edebilecek bir başka sistemi yürürlüğe sokar: Adalet.

Adalet; intikamın iktidar elinde olan halidir; hem doğal intikam arzunuzu tatmin eder hem de hala sizi yöneten gücün bir kölesi olarak kalırsınız. Doğanızı da gücün ellerine teslim edersiniz ki bu tam olarak erk sahiplerinin istediğidir.

Bu konuda biraz önyargılı olanlar için küçük bir örnek vermek isterim. Adaleti gerektirecek bir durum hayal edin; bir cinayet, bir hırsızlık, bir gasp, bir istismar… Suçlu insanı adaletin kollarına teslim etmenin en büyük argümanı toplumsal kaosu önlemektir. Bunu da devre dışı bırakmak adına suçlu insanı toplumdan dışlamayı bir ceza seçeneği olarak sunalım. Yani suç işlemiş bir bireyi hapis cezasıyla cezalandırmak yerine onu toplumdan uzak tutacak önlemler alacağımızı söyleyelim ki böylece bir daha aynı suçu bu toplumda işleyemesin. Böyle bir durumda adaletin gerçekleştiğini mi söylersiniz yoksa o suçlu insan için “yaptığını yanına mı kalacak?” dersiniz?

İşte o “yaptığı yanına mı kalacak” argümanı adalet değildir, intikam arzusunun bir dürtüsüdür. Gerçi adaletin de intikam olduğunu söylemiştik ama yine de sizin adalet anlayışınıza göre değerlendirdiğimizi varsayıyoruz.

İlk örnekte de gördüğümüz üzere kirli ve pis intikam sözcüğü yerine adalet gibi pırıl pırıl, bakanlık onaylı süslü bir sözcüğü seçiyoruz. Çünkü güç sahipleri bir toplumsal isyan durumunda birer birey kadar güçlü olabilecektirler ve bu güçsüzlüklerini ve acizliklerini süslü bir sözcükle saklamışlardır.

İkinci örneğimizde ise bencillik ve fedakarlık üzerine konuşacağız. Bencillik yine insan doğasında olan bir başka mefhumdur. Hayatta kalmak için insanın kendi menfaatlerini düşünmesi tamamen doğal bir tepkidir ve her doğal özelliğimiz gibi bencilliğimiz de ayıplanır, aşağılanır ve sindirilmeye çalışılır.

Yine o erk sahipleri, diğer insanların kendilerine (iktidara) hizmet etmesini ister. Diğer insanların kendileri (iktidar) için çalışmalarını arzularlar; onları her türlü tehlikeden korumalarını ve arzu ettiği her şeyi kendilerine sunmalarını talep ederler.

İşte bencillik duygusu iktidarların bu talepleriyle çelişir. Bunun yerine güce hizmet eden fedakarlık kavramı daha işlevseldir. Otuz yılını halkın dolayısıyla iktidarın –çünkü iktidarın devamlılığı halkın yaşam kalitesine bağlıdır- hizmetine adamış bir insanlar onurlandırılırlarken, kendisinden başkasını düşünmeyen insanlar ise kötülenir, aşağılanır ve toplumdan dışlanırlar.

İşte sanatlı anlatımın, felsefe yapmak olarak adlandırılan laf cambazlığının devreye girdiği yer tam olarak burasıdır. Sanat, edebiyat ve felsefe bu noktada fedakarlığı över. Fedakarlığı aşkla ve sevgiyle özdeşleştirir ve onu diğer insanlara değer verdiğini gösterme yolu olarak tanımlar. Böylece siz saf saf sevginizi göstermeye çalışırken iktidarın sizi kullanma planına hizmet edersiniz.

Bir örnek de gösterişten gelsin, daha doğrusu kibir ve alçakgönüllülük. Her insanın dikkat çekmek gibi bir arzusu vardır. Değer görmek ve sevilmek isterler ve böylece güç elde etmenin verdiği zevki tadarlar. Ancak erk sahipleri, iktidarlarının tehlikede olmasını istemezler, güçlerinin devamlılığı onlar için en önemli meselelerden biridir.

İktidar, koltuklarının tehdit altında olmasını engellemek amacıyla insanların, gücün zevkinin farkına varmalarını önlemek isterler. Bu noktada kibrin önüne geçmeleri gerekir çünkü toplumda kibre karşı bir önyargı olmazsa kibir sahibi insanların bu kibri taşıyacak donanımda olmasına istinaden sevilecek ve değer verilecek insanlara dönüşmeleri kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzdendir ki kibre karşı bir önyargı oluşturulmuştur. Böylece yapabildiklerinden bahsedemeyen insan toplumdan ilgi görmez ve bu ilgi, sevgiye ve değer görmeye dönüşmez. Bu durumda o değerli olma durumu da güce evrimleşmez.

Bu noktada güç sahipleri yine felsefeyle, edebiyatla ve sanatla insanlara şunu dikte eder: “Alçakgönüllülük erdemdir.” İşte tamamen insan doğasına aykırı bir mefhumu süslü sözcüklerle meşrulaştırma örneğidir bu cümle. İnsanların güç elde etme arzusundan uzak durup, güce hizmet etmeleri için gerekli ortamı hazırlamak adına uydurulmuş ve hiçbir mantıksal dayanağı olmayan bu cümleyle aynı zamanda diğer insanların da arasında bir kargaşa oluşması engellenmiştir. Çünkü alçakgönüllülük erdemdir denmeseydi bilgili ve kültürlü insanların kibirli olması engellenemezdi ve insanların kıskançlıkları bir kaos ortamı yaratırdı. Bu da iktidarın işini zorlaştırır, gücün devamlılığını tehlikeye sokardı.

Hiçbir şekilde çabalamadan sadece kelime oyunlarıylasorumluluklardan, yükümlülüklerden ve çalışma disiplinlerinden kaçmaya çalışan insanların başarılı insanları kıskanmaları nedeniyle ayrıca başarılı insanların kibirlenmelerini engellemek ve kendi eksikliklerini gizlemek için başvurdukları yol da yine bu alçakgönüllülük kavramıdır.

İktidar genelde ağzı laf yapan insanlardan oluşur. Çünkü dediğimiz gibi çabalamak yerine süslü cümleler kurmak ve böylece acizliklerini saklamak iktidarın bir numaralı silahıdır. Güç sahipleri, toplumu göz önüne alırsanız güçsüz ve zavallıdırlar çünkü güçleri dışında sıradan bireydirler. Bütün o erdem cümleleri sadece ağzı laf yapan bu zavallıların ezilmeye davetiye çıkaran davranışlarını kotaran ucuz ve içi boş cümlelerinden ibarettir.

Sonuçta erdem olarak bildiğimiz her kavramın kötülenen bir başka kavramın meşrulaştırılmış hali olduğunu ve erdem addedilen her davranışın aslında insan doğasına aykırı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Erdem denilen kavramınsa güç sahiplerinin, sistemin bir illüzyonudur; halkın özgürlüğe, bağımsızlığa ve başkaldırıya eğilimini engellemek için söylenen yalanlardır.

Yazan: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

SanatLog’dan “Seçme” Edebiyat Yazıları

Yeniden merhaba… SanatLog Seçme Yazılar bölümünde bu hafta edebiyat yazı ve incelemelerine yer veriyoruz. Deneme, biyografi, öykü ve kitap eleştirileri alt alanlardan bazıları. SanatLog’un içeriği zenginleştikçe bu tarz seçmelere devam edeceğiz… Herkese iyi okumalar…

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com

Godot’yu Beklerken (Samuel Beckett)


Yazan: Ayşegül Engin

Sarah Waters’ın Ustaparmak Romanı


Yazan: Wherearethevelvets

 

Nazım Hikmet Ran


Yazan: Ayşegül Engin

 

Mutluluk Üzerine


Yazan: Ayşegül Engin

 

İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer


Yazan: Gamze Kuzu

 

Yüzük Kardeşliği: Tolkien, Politik Tarih ve Cinsiyetçilik


Yazan: Emin Saydut

 

Percussinna’da Bir Küçük Prens


Yazan: Emin Saydut

 

Neil Gaiman’dan Mezarlık Kitabı


Yazan: Wherearethevelvets

 

Beat Akımının Unutulan Kalemi “Richard Gary Brautigan”


Yazan: Zekeriya S. Şen

SanatLog-Emel Yuna Söyleşisi


Yazan: Hakan Bilge

 

 

Christopher Marlowe


Yazan: Gamze Kuzu

 

Nabokov’un Lolita’sı ve Medyanın Küçük Starları


Yazan: Emin Saydut

Sayıklamalar


Yazan: Rey’an Yüksel

Dar Zamanlar


Yazan: Rey’an Yüksel

 

Elif Şafak’ın “Aşk”ı


Yazan: Gamze Kuzu

 

Dergilerdeki Mülkiyetçiliğe Rest Çekmek


Yazan: Serkan Engin

 

Kültürel, Dinsel ve Doğasal Şölen Hindistan


Yazan: Zekeriya S. Şen

 

İyi ve Kötü Ayrımı


Yazan: Serhat Çolak

 

SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi


Yazan: Serhat Çolak

 

Stephenie Meyer Dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: “Twilight”, “The Twilight Saga: New Moon” ve Ataerkil Yansımalar


Yazan: Emin Saydut

 

Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine


Yazan: Hakan Bilge

 

Dişil Enerji ve Kadının “Uyanış”ı


Yazan: Hande Öğüt

 

Etin Cinsel Politikası


Yazan: Hande Öğüt

 

Salai’nin Kuşkuları (Rita Monaldi & Francesco Sorti)


Yazan: Wherearethevelvets

 

Babanın Kurbanlık Nesnesi


Yazan: Hande Öğüt

Kolektif Sanat Bankası

www.sanatlog.com

Dil Kültürü

27 Şubat 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Bir dilin temel işlevi üzerine düşündüğünüzde ama gerçekten düşündüğünüzde onun yalnızca bir iletişim aracı olduğunu anlayacaksınız. Dil, iletişim kurmak için tasarlanmış olup, duygu ve düşüncelerimizi somutlaştırmak için başvurduğumuz yoldur. Ama maalesef belli argümanları ezberleyip, dili olduğundan daha farklı ve anlamlı kıldığını sanan fazla romantik bir nesil de türemedi değil.

İnsanlar dili ilk başta bahsedildiği gibi iletişim kurmak için icat etmişlerdir. İletişim kurma arzusu da duygu ve düşünce paylaşımından gelir. Bir dil ne kadar zenginse ve ne kadar çok insana hitap ediyorsa o kadar faydalıdır ve tabii ki de o ölçüde gelişmiştir. Evrensel bir dil olgusu insanlığın en büyük ihtiyaçlarından olup, ortak bir paydada buluşma arzusunun en büyük tezahürüdür. Bu açıdan bakarsak bir dile eklenen veya bir dilde türetilen sözcüklerin gerekliliği açıkça görülebilir. Özellikle Türkçeye, yabancı dillerden eklenen sözcüklerin bu noktada incelenmesi elzemdir.

Ancak belli bir güruh tarafından Türkçenin saflığı üzerine çekilen uzun tiratlar herhangi bir mantık içermediği gibi, dilin geri kalması üzerinde de en büyük etkiye sahiptir, kanımca. Elbette bir dili kullanırken onun bütün kurallarına uymak ve dili en güzel şekilde uygulamak gerekir ancak bir dilin gelişimi söz konusu olduğunda yeniliklere, yeni sözcüklere açık olmamak, dil faşistliği yapmaktan başka bir şey değildir. Şöyle düşünün, Türkiye’de sadece Türk ırkına mensup vatandaşlar yaşamalı, onun dışındaki ırklar sürülmelidir diyen bir insan ne kadar faşist ve hoşgörüsüzse, Türkçe içinde kullanılan yabancı dillerin varlığına tahammül edemeyen insan toplulukları da o kadar faşisttir.

Türkçe faşisti insanların en büyük argümanları ve bunca zamandır bu düşünce sisteminin varlığını sürdürmesinin tek sebebi olan açıklamaları şüphesiz ki kültür sözcüğünün içeriğidir. Kültür, bir topluluğun gelişim süresi boyunca yarattığı tüm manevi değerlerin toplamıdır. Ancak dil temelde duygu ve düşüncelerimizi yani aslında soyut değerlerimizin hepsinin paylaşım alanıdır ve onları somutlaştırır ki diğer insanlar sizin soyut değerlerinizi görebilsin, duyabilsin ve anlayabilsin. Dil başlı başına bir somutlaştırma aracıdır. Bu yüzden asla bir kültürel değer olamaz. Ancak elbette kültürlerin gelişmesinde rol oynar çünkü bir kültürün gelişimi yukarda da tanımladığımız gibi bir topluluğun ortak düşünce sistemini oluşturmasıyla mümkündür. İnsanların etkileşim halinde olmasının ve ortak bir değer yargısı oluşturmasının en güçlü enstrümanı dildir.

Dilin, kültür içindeki yerini değiştirip, onu bir kültürel değer olarak tanımlamanız bir dilin yok olması için elinizden gelen her şeyi yaptığınız anlamına gelir. Çünkü o zaman dili soyutlayıp, işlevsizleştirirsiniz. Dil, bir kültür öğesi değil, kültürel etkileşim aracıdır. Bu tanımı değiştirmek, dile ihanet etmektir. Yeniliklere ayak uyduramayan insanların temelde yaptığı şeyi yaparsınız dili kültür öğesi haline getirerek; yeniyi aşağılamak ve böylece eskiyi korumaya çalışmak.

İşte tam bu noktada Türkçeye girmeye başlayan İngilizce kelimeler konusuna geçiş yapmak gerekir. Bazı İngilizce sözcükler, Türkçeleştirilip, dilimize katılmaya başlamış, dilimizi zenginleştirmiş, anlatım gücünü arttırmış ve iletişim ağını genişletmiştir. Yeni katılan bu sözcüklerle Türkçe diğer dillerden insanların da anlayabileceği kıvama gelmeye başlamıştır. Böylece ortak bir evrensel dil arzusu gerçekleşmeye başlamıştır. Düşünün ki bir dili bütün insanlık konuşabiliyor, insanlar birbirini anlayabiliyor ve iletişim maksimum seviyeye yükseliyor. İşte bir dilin gelebileceği en son nokta budur, dilin zirvesidir, bir dilin amacının tam olarak yerine gelmesidir. Zira bir dil sayesinde en büyük amaç olan “iletişim” artık global olarak işlemektedir. Herkesin ortak bir noktada buluşabildiği yegane çözüm budur. Bu sayede ortak bir kültür de oluşturulmuş olur, insanlar toplumsal kargaşalardan sıyrılabilir. Tüm dünyanın tek bir kültür altında toplanması ve dünyanın küçülmesi olarak görebiliriz bunu.

Elbette bu duruma karşı yine aynı karşıt görüşün yeni bir argümanı ortaya çıkıyor; tek tipleşme. Bu argümana göre evrensel bir kültür ve dil insanları tek tipleştirecek ve kültürel renklilikler ortadan kalkacaktır. Ancak durum hiç de öyle olmayacaktır. Zira evrensel bir dil ve kültür olsa bile sonuçta belli coğrafik etkilerden ötürü insanlar yine geleneksel kültürlerini de sürdürebilecek. Şöyle düşünün, Türkiye’de resmi dil Türkçe olmasına karşın birçok kültür ve renklilik de söz konusudur. Bu kültürel çeşitlilik bir evrensel dilde ve kültürde de devam edecektir çünkü insanlar ne kadar evrensel olursa olsunlar hayatları çevreleriyle sınırlıdır ve o çevre kendisine bir kültür oluşturacaktır.

Bu bakış açısına karşılık geliştirilen argümansa Türkiye’de çok kültürlülüğün nedenini birçok dilin olmasına bağlamaktır. Yani biz Türkiye’de resmi dil Türkçe olmasına karşın birçok kültür vardır derken diğer taraftan insanlar, birçok dil olduğu için birçok kültür var demektedirler. Yanlış olan kanı da budur zaten. Kültürlerin farklı olmasının nedeni dillerin farklı olması değil, çevrenin farklı olmasıdır. Dilin kültür üzerinde bir etkisi yoktur, kültürün gelişmesinde ve yayılmasında rol oynar sadece. Kültür oluşturmaz, sadece onu aktarır, yayar böylece kültür gelişir, çünkü kültürler yayıldıkça başka fikirlerle, duygularla, düşüncelerle dolar, büyür. Aynı coğrafyada yaşıyoruz saçmalığını bir tarafa atıp daha derine inersek yani daha küçük çevrede değerlendirirsek eğer bu durum daha açık olacaktır. Daha küçük coğrafi bölgelerde bir kültür yaratılmıştır. Benzer fikirlere ve bakış açısına sahip toplulukların bir araya gelmesinin sonucudur bu. Dil sadece bu fikirlerin aktarılmasında kullanılmıştır. Yani son argümana cevap olarak söylememiz gereken şey, farklı diller olduğu için farklı kültürler oluşmamıştır, zaten farklı kültürler vardır sadece dil bunu “dile getirmiştir”, somutlaştırmıştır.

Sonuçta söylemeye çalıştığımız şey, eğer tek bir dil olsaydı bile birçok kültür var olmaya devam ederdi. Zira insanlar birbirinin aynı değillerdir. Farklı görüşleri, farklı duruşları, farklı fikirleri, farklı duyguları, farklı düşünceleri ve farklı farklı yaşam şekilleri vardır. Kültürü oluşturan da bunlardır, bu yüzden herkes aynı dili de konuşsa çok renkli bir hayat asla yok olmayacak, varlığını insanlıkla birlikte sürdürmeye devam edecektir.

Yazan: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

Sanat Gerçeklerden Kaçıştır

14 Şubat 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Sanatın bütün dalları her zaman duyguların fiziksel dünyaya aktarılmasında kullanılmıştır. İnsanlar, duygularını ve düşüncelerini kısaca soyut bütün varlıklarını somut dünyaya taşımak için sanatı kullanırlar; böylece maddiyatçı insan zihni elle tutulabilir değerlerine yenilerini ekleme şansını yakalamıştır diyebiliriz. Çünkü sanat gözlemlenebilir bütün kazançlara bir yenisini daha eklemek için insanların somut ve soyut dünyalar arasında kurdukları köprüler bütünüdür.

İnsan ilkel bir varlıktır. Duygu ve düşüncelerimiz, hareketlerimiz, içgüdülerimiz her zaman ilkeldir. Bu ilkellik değişken değildir ancak insanlık da sabit değildir. İnsanlar değişime ihtiyaç duyar çünkü ilerlememek, sabit kalmak her zaman için kötü ve kazançsızdır; ayrıca ilerisi merak uyandırıcı ve keşfedilmeye değerdir. Ancak insanlık soyut değerlerini değiştiremez zira bunlar dinamik değildir demiştik. O zaman geriye sadece değişmiş gibi yapmak kalır ya da bilinen ismiyle: Modernleşmek.

Modernleşmek, ilkel addedilen bütün o soyut değerlerin belirli tekniklerle görünümünü değiştirmektir. Bu tekniklerin toplamına da sanat denir. Yani sanat aslında ilkellikten kaçıştır ancak bu ilkelliği modernleştirmektense onu maskeleyip bize sunar. Zaten modernize edildiği varsayılan her şey hala ilk halindedir yani ilkeldir. Bu yüzdendir ki ilkel hiçbir değerimiz değişken değildir dedik. Bütün bu çabalar insanların yerinde saymadan ilerleyebildiklerini, bir şeyleri başarabildiklerini kendilerine göstermek için ortaya çıkmıştır. Böylece insanlar vicdanlarını susturup o ilk insandan kalan bütün ilkel duygularını rahatça yaşayabilir ve bunları sanatla maskeleyip diğer insanlara “modern” değerler olarak sunabilirler.

Modernlik, yalancılığın ve ikiyüzlülüğün en büyük silahıdır. Çünkü değişmeyen bir varlığı değişken olarak gösterir. Ancak insanlar doğdukları andan sonra hiç değişime uğramazlar çünkü en başta, doğdukları anda mükemmeldirler. İlkellikleri en yüce değerleridir. Bir insan ne kadar modern olursa olsun ilkeldir zira modernlik zaten ilkelliğe eşittir. Bizi insan yapan tüm soyut detaylar zamandan bağımsızdır. Yaşlanmayan bir insan gibi, değişmeyen ve zamanın yıpratıcı etkisine maruz kalmayan bir varlık gibidir bu insani değerler. Değiştirmenin imkansız olduğu her türlü dürtü, duygu, düşünce evrenseldir; ayrıca zamanın ve değişimin değişkenlik sınırının dışındadırlar.

Doğaya karşı çıkmaya çalışan bizler doğanın bir parçası olduğumuz için ondan kaçamayız. Doğadaki diğer canlılar arasında insan düşünebilen tek varlık olduğu için en gelişmiş varlık kabul edilir. Düşünce gibi bir ayrıcalığımız olması bizi kibirli yapar ve doğanın, içinde zeki yaşam formu olmayan o kalabalık ortamın bir parçası olarak görmeyiz kendimizi. Doğadan sıyrılmaya çalışmaya ilkellikten kaçış ya da modernleşmek diyoruz. Kibirlerimizin itici gücüyle doğaya yani aslında ait olduğumuz yere sırt çevirmeye çalışıyoruz. Tabii bu aidiyet baki olduğu için ilkellikten, ilk halimizden, ilk tavırlarımızdan, ilk hareketlerimizden daha fazlası olamıyoruz. Gelişemiyor, değişemiyor ve dönüşemiyoruz. Ama ilk başta dediğimiz gibi bu ilkel ortamın zıddı olmak için değişime ihtiyaç duyarız. Bu noktada sanat yardımımıza koşar.

Sanatın yaptığı şey bütün ilkel olguları bize modern diye yutturmaktır. Örnek vermek gerekirse, cinsel birliktelik çoğu zaman pis, kirli ve hayvani olarak tanımlansa ve cinsel odaklı düşünceler ilkellik olarak addedilse de bir yazar, bir şair onu öyle bir şekilde tasvir eder ki bütün o size ilerlemeniz için baskı yapan içgüdüleriniz bir anda susuverir. Bu noktada sanatı bir uyuşturucu veya bir sakinleştirici olarak düşünebiliriz. Ancak yanlış anlaşılmasın, sanat ilerlemenin önündeki engel değildir. İlerlemeden kasıt ilkellikten kaçıştır ama dediğimiz gibi ilkellikten kaçamazsınız. Bu yüzden aslında ilerleme diye bir şeyin olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Sanat dediğimiz şey aslında bir gözbağından başka bir şey değildir. Gerçekleri görmemizi engelleyen bir perde veya gerçekleri değiştiren bir maskedir. Vicdanımızı susturup kendimizi kandırmamıza yardımcı olan bir enstrümandır. Gerçekleri kabullenemeyen biz insanlığın en büyük yardımcısıdır, gerçeklerden kaçış için çıkış noktalarının arkasında bekleyen işbirlikçimizdir.

Yazan: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

Sonraki Sayfa »