Yoidore Tenshi / Drunken Angel (Sarhoş Melek) - Akira Kurosawa

2 Haziran 2009 Yazar:  
Kategori: Klasik Filmler, Sanat, Sinema

Yoidore Tenshi (Drunken Angel / Sarhoş Melek), Akira ’nın 1948 yılında çektiği savaş sonrası Japon toplumunu masaya yatıran filmlerinden. Bilindiği üzere yönetmen 1950 yılında yapmış olduğu Rashomon filmiyle Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan heykelciğini alarak, hem kendi hem de uzak doğu sinemasının ‘batı’ tarafından duyulmasını ve tanınmasını sağlamıştır. Hâlbuki Rashomon öncesinde ’nın 11 filmi daha bulunmaktaydı. Sarhoş Melek filmi de bu filmler arasında yerini hakkıyla almaktadır. Hakkıyla diyoruz; çünkü bu film yönetmeninden de, “Rashomon öncesi yaptığım filmlerin en iyisiydi.” övgüsünü alıyor.

Özellikle 2. dünya savaşı dönemi ve sonrasında muntazam bir sansür etkisinin altındaydı. Militarist ve aynı zamanda emperyalist bir yaklaşımın sonucu olan bu etki sanatçıların çoğu zaman anlattıklarının alt metinlerde alıntılanmasına neden oluyordu. Sarhoş Melek filmini bu filmlerin arasında zikredebiliriz pekâlâ.

Sarhoş Melek filmi jenerikle birlikte başlar, jeneriğin arkasında siyah fon yerine, fokurdayan su atıkları, kirlilik ve çöplük vardır; aynı zamanda bu fon, bir nevi şahsına münhasır dönem Japonya’sının da arka fonudur. Arka fonda, kulaklarımızın pasını film boyunca silecek olan İspanyol gitar ile yapılmış bir beste de bu kirli zemine eşlik edecektir.

batılı bir Japon yönetmen olarak bilinmektedir. Filmlerinde kullandığı anlam ve anlatım tekniklerinin Japon toplumu ve tarzıyla pek örtüşmemesi ya da bu şekilde algılanması, sinemasının bu tür bir yaftaya maruz kalmasına neden olmuştur. Bu eleştirilere yönetmen, ‘’Ben her şeyden önce bir dünya yurttaşıyım.’’ diyerek cevap vermiştir. Gerçekten de bütün filmlerinde gördüğümüz hümanizma etkilerini topladığımız zaman yönetmenin ne kadar haklı olduğunu görebiliriz. Şahsım adına isminin telaffuzu bile içimi titreten böylesine ve insan aşığı bir yönetmenin etiketlenmesi oldukça rahatsız edicidir. Ve ne yazıktır ki, diğer bir Japon yönetmen Yasujiro Ozu’ya ‘’En Japon Yönetmen’’ sıfatı layık görülmüştür! Böylesine etiketlendirmeler açıkçası sinemaya ve sanata vurulmuş en büyük baltalamalardır. Her şeyden önce ‘’insan’’ diyerek bu tartışmayı sonraya bırakıyoruz…

Batı etkisi Kurosawa filmlerinde dikkate değer ölçüde işlenmiştir. Bunu, Kurosawa’nın çocukluk döneminde izleyip etkilendiği Charlie Chaplin, John Ford, Jean Renoir, King Vidor gibi yönetmenlerin sinemasına bağlayabiliriz. Fakat sadece sinemasal değil, aynı zamanda duyumsal açıdan bir batı etkisinden söz etmek mümkündür. Özellikle Rashomon’da, Maurice Ravel’in Bolero’su (uzak doğu ritimlerine göre adapte edilerek), Sarhoş Melek’te bir İspanyol gitar bestesi bu amaca hizmet etmektedir. Filmdeki bir karede yine bir barın tabelasında “bolero” yazısı görülebilir. Aynı şekilde barda çalan ‘blues’ parçalar örnekleri çoğaltabilir.

Filmimiz zifiri karanlıkta, Japonya’nın kenar mahallelerinin birinde, bir doktor muayenesi sahnesiyle devam eder; eli bandajlı bir hasta Matsunaga (Toshiro Mifune), eline çivi battığı yalanıyla doktordan (Takeshi Shimura), kendisine yardım etmesini ister. Elindeki yaradan çıkan kurşun ile bu yalanı ortaya çıkan hasta ile doktor arasında laf ebeliğine dayanan bir tartışma çıkar; sonrasında verem olabileceği ihtimaline karşılık tekrardan muayene edilen Matsunaga’nın gerçekten de verem olduğu anlaşılır. Bu aynı zamanda doktor-hasta arasındaki münasebetin devam edeceğine delalet eder.

Bu film aynı zamanda 14 yıllık bir çalışmanın ürünü olan 17 filmlik Kurosawa-Mifune işbirliğinin ilk halkasıydı. Bu halkaya Takeshi Shimura’yı da eklesek yanlış söylemeyiz.

Kenar mahallenin yakınında bulunan atık ve çöplerle kirletilmiş olan gölet, sadece dönem Japonya’sının değil, aynı zamanda hastamız, mahallemizin bıçkın yakuzası Matsunaga’nın da içindeki verem yarasını sembolize etmektedir. Film boyunca göreceğimiz bu hastalığın, ilerledikçe aynı zamanda göletteki kirlilik ile doğru orantıda yayılacağıdır.

Matsunaga çevresini dışlayan, nerdeyse etrafına bir duvar örmüş, sert mizaçlı, içedönük bir yakuza iken; doktor karakteri tam tersine herkes ile rahatça ilişki kurabilen, sözünü sakınmayan, sosyal, dışadönük bir karakterdir. Ne var ki her iki karakterin ortak özelliği aşırı derecede içkiye olan düşkünlükleridir. Bu yüzden doktor, hastalarından para almak yerine daha çok tahsilâtı içkiye endeksli bir şekilde temin etmektedir. Matsunaga aynı zamanda bar ve gazino işletmektedir. Sanırım bu, iki karakter arasında sonradan gelişecek bağı yeterince açıklıyor.

Kendisini içkiye verdikçe ölümü gittikçe yaklaşan Matsunaga, bu düşünceyle savaşmaya başlar. teması aslında Kurosawa filmografisinde sık işlenen bir temadır. Özellikle Ikiru (1952, Yaşamak) filmi bu tema etrafında dönmektedir. Aynı şekilde yakında öleceğini anlayan bir memurun son demlerini ’nin eserine dayandırmasını bu filmde de görmek mümkündür. -Mephisto ilişkisi bu filmde de aynı şekilde vücut bulmuştur. Doktor elinden geldiğince hastalarını iyileştirmeye çalışan ve bu konuda oldukça inatçı bir yapıya sahip olduğu için Matsunaga’nın peşini bırakmaz ve sürekli onun peşinde dolanıp –hatta tartaklanmasına rağmen– içki içmesine müsaade etmez. Daha önce bahsettiğimiz hümanizma etkilerini bariz bir şekilde doktor karakteri üzerinden işlemektedir Kurosawa. Ancak eserindeki anlatımın tam tersi de algılanabilir. Mephisto karakteri, ’u dünyevi yaşam ile kandıran bir şeytan iken, filmdeki doktor karakteri tam tersine hastayı iyileştirmeye, yaralarını sarmaya çalışan bir karakterdir ki kendisine de bir nevi ‘Sarhoş Melek’’ yakıştırmasını uygun görür. Özellikle doktorun kendisine bu yakıştırmayı gördüğü sahneden sonra yavaş yavaş uzaklaşması, aynı zamanda etraftaki ışıkların yanıp sönerek doktorun ateşböceği gibi bir görünüp bir yok olduğu sahne takdire şayandır. Yoruma açık bir konu olmasına rağmen, şüphesiz tek gerçek Kurosawa’nın batı edebiyatı etkisinde yapmaya çalıştığı bir başyapıt olduğudur.

Akira Kurosawa eserlerini birebir batı edebiyatından uyarlamaz, eserlerine aynı zamanda uzak doğu felsefesi ve Japon kültürünün derinliğini de katıp içselleştirir. Bu filmde aslında gördüğümüz şey de budur. Örnekleyecek olursak; yardımcısının doktorun sürekli bağırmasını uygunsuz bulmasına karşılık doktorumuz şunu söyler:

“Bu kocamış köpek bu saatten sonra değişmez. Benim tabiatım böyle. Öyle olmasaydı, gider özel kliniği olan sosyetik biri olurdum. Takahama’nın kliniğini biliyor musun? Takahama ve ben, tıp fakültesinde sınıf arkadaşıydık. Onunla geceyle gündüz gibiydik. Üstü başı her zaman derli topluydu. Peki, ben nasıldım? Geneleve gitmek için giysilerimi rehine verirdim.”

Bu, uzak doğu felsefesinde gördüğümüz ying ve yang felsefesiyle örtüşmektedir aynı zamanda. Doktor’un kirli gördüğü geçmişi, aynı zamanda günahkâr olduğunu düşünmesi, bugünkü konumunun ödediği bir kefarettir. Tabii bahsettiği arkadaşının geçmişte iyi olması ve sonrasında -toplumsal buhrana rağmen- özel klinik açması bahsedilen durumun tam tersidir. Siyah-beyaz yakıştırması bir nevi bunu doğrulamaktadır. Doktorun, Matsunaga’da kendi geçmişini bulması, onu neden kurtarmaya çalıştığının gerçeklerini açıklamaktadır. Matsunaga için aşağıdaki ifadeyi kullandığında aslında kendisini de anlatan bir ifade kullandığının farkında değildir karakterimiz. Matsunaga’nın sonraki sahnelerin birinde kirli gölete çiçeği atması da bunun tezahürüdür.

“Veremi bile takmayan tiplerden. En azından içi rahat değil. İnsanlığı tamamen ölmemiş demek ki.”

Sahnenin birinde doktor “kötülükten” bahsetmişken, “Okada’dan (Reisaburo Yamamoto) haber var mı?” şeklinde bir soru sorar, yanında çalışan yardımcıya. Okada, mahalleye hükmeden, kanını emen bir yakuza lideridir. Ancak işlediği suç yüzünden hapse girmiş ve yakın bir zamanda oradan çıkacaktır. Bu zaman içerisinde aslında bütün işlerini yönetmesi için veremli hastamız Matsunaga’ya bırakmıştır.

Her mahallenin bir köpeği vardır.

Okada geri dönmüştür ve filmin tema müziğinde bir değişme olmuştur. Filmin başından beri çalan gitarist, Okada’nın eline aldığı gitar ile çaldığı parçanın ne olduğunu sorar. Aldığı yanıt ise şaşırtıcı değildir: “Katilin Marşı.”

Filmin havası da bir anda değişmeye başlar Okada’nın gelmesiyle. Özellikle filmde şu ana kadar işlenen bireysellik ve iki karakter arasındaki bağlar, yazımızın başında belirttiğim gibi satır arasına sinmiş siyasi ve toplumsal bir eleştiriye dönüşmektedir.

Okada geldikten sonra, Matsunaga ikinci plana itilir. Matsunaga bu durumu bir iç hesaplaşmaya dönüştürür ve daha çok içer, daha çok hastalanır ve gölet de daha çok kirlenir. Okada bir nevi dönemin militarizmini ve şiddetini temsil eder; davranışlarının Matsunaga’yı etkilemesi içerisinde az buçuk umut olan (gül ve kirli gölet sahnesini hatırlayalım) yenilikçi düzenin yok olmasını ve toplumun kaosa sürüklendiğini ifade eder. Tabii aynı zamanda geleneksel Japonya’ya gönderilmiş bir atıf olarak da kabul edilebilir. Çünkü Okada bir yakuza lideri olmasına rağmen, değişen rejim ve sistemle birlikte kökeni samuray kültürüne dayanır. Ortaçağ Japonya’sının yönetim şeklini hatırlayacak olursak her ‘’daimyo’’ (Bir şehri yöneten kimse), kendi bölgesinden sorumludur ve kendi bölgesinde istediğini yapmaya hakkı vardır. Matsunaga ise genç bir yakuza olmasına rağmen, kendi iç hesaplaşmaları, doktor ile olan münasebetleri (Usta-Çırak ilişkisi) ve ikinci planda yönetimin bir parçası olması bir nevi kendisini samuray olarak görmemize vesile olabilir.

Matsunaga’nın hastalığı gitgide ilerlemektedir. Yönetmenin bu filmde ayrıca sürrealist imgelere yer verdiğini hatırlatmakta fayda var. Matsunaga rüyasında denizde gördüğü bir tabutu baltayla parçalar –halen yaşama isteği vardır– ancak tabutun içinden “hastalıklı kendisi” çıkar. Matsunaga “hastalıklı kendisi”nden kaçmaya çalışır. Sahnede temiz ve yaşama isteğiyle yanıp tutuşan Matsunaga’nın kaçışını ‘slow-motion’ çekimle veren yönetmen, hastalıklı Matsunaga’nın kovalayışını hızlı bir kurguyla verir. Bu rüya aslında Matsunaga’nın ölümden kurtulamayacağını anlatır. Dramatizasyonu yüksek olan bu sahneyi başta (1954, Yedi Samuray) olmak üzere ustanın diğer filmlerinde de görmek mümkündür.

Okada daha önce sahip olduğu kadının, doktorun yardımcısı olarak çalıştığını öğrenir. Bu sefer doktoru tehdit etmeye başlar. Matsunaga ise doktorun evinde istirahat etmektedir ve aralarında geçen konuşmaları kapı arkasından dinler ve doktora bu sefer kendisi yardım etmeye karar verir. Ne var ki ertesi gün patronunun kendisi hakkındaki konuşmasını dinler.

“Ciğeri bitik adamlara bakmak boynumuzun borcu. Kan tükürmeye başladıklarında tam bir joker olurlar. Kitajima çetesi mıntıkanın peşine düşecek. İşte o zaman Matsunaga’yı önlerine süreceğiz.

Matsunaga kendisi hakkında konuşulanları duydukça, Okada’ya karşı kin besler ve ona karşı mücadele etmeye başlar. Okada ile giriştiği bıçak dövüşünde bıçaklanır, ancak ölmeden önce kapılara dayanarak onları açar. Açıkçası bana bir tür cennete gitme sahnesi gibi geldi bu sahne, özellikle arka fondaki etkileyici müzikle birlikte seyirci o şekilde tahmine zorlanmış gibi görünüyor.

Film, doktorun, eski bir verem hastasının yanına gelip hastalığı yendiği müjdesini alarak sona erer. Kurosawa’nın filmlerinde görmeye aşina olduğumuz etkileyici ve bir o kadar umut verici bir son…

Yazan:

Kaynak: Narin kiraz çiçeklerinden portakal bahçelerine… (Pınar İlkiz’in yazısından…)

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar

11 Yorum on "Yoidore Tenshi / Drunken Angel (Sarhoş Melek) - Akira Kurosawa"

  1. Hakan Bilge on Cum, 5th Haz 2009 2:11 pm 

    Evet, sanırım kimse filmi izlememiş; mamafih yorum kısmı da öksüz kalmış :)

    ……..

    Filmle ilgili aşırı bir yorum, yakuza Mifune ile doktor Shimura arasındaki bastırılmış bir eşcinsel ilişkinin en az bir alegori olarak konunun bütününe sinen “verem” hastalığı denli vurgulanabilir olduğu ve filmin temelde ahlaksal ve aynı zamanda psiko-sosyal bir öykü anlattığı yönünde idi. Bazen anglosaksonlara hayran kalırım; fakat bu kez değil. Ben filmde savaş sonrası yozlaşmanın, tükenmenin, çürümenin izlerini gördüm.

    Mifune, çürümeyi sezen, Shimura ise bunun bütünüyle farkında olan karakterlerdir. İki farklı düşünce film boyunca çarpıştırılır; adeta iyi ile kötü amansızca mücadele eder. Ve sonuç Rashomon’da öyküye son anda dahil olan bebek gibi, Ikiru’da başfigürün kendini topluma adaması gibi, Seven Samurai’da sonunda köylülerin galip gelmesi gibi, The Hidden Fortress’da iki serserinin ölümden kurtulup başladıkları noktaya bu kez değişmiş olarak dönmeleri gibi iyimser bir sona bağlanır. Küçük kızcağız, veremi yendiğini Shimura’ya bildirir. Burada Shimura rasyonalitenin önemini vurgular. Ki zaten Mifune duygularının esiri olmuştur.

    Filmde “film noir” esintileri gözden kaçmıyor: Mifune’nin sevgilisi bir “femme fatale” figürünü andırıyor. Gangsterler, mafyozi tipler… Bunun yanında film kendine özgüdür, Kurosawa’ya özgüdür.

    Eline sağlık Kikuchiyo…

  2. kusagami on Cum, 5th Haz 2009 5:40 pm 

    çok ilginçtir, bundan sonraki nora inu filmini hiçbir alt metin olmaksızın tam bir kara film havasıyla çeker kurosawa. evet filmdeki eşcinsel anlamları okumak mümkün. ben bu tür filmlerin yüzde yüzünün, hep bu altyapıya sahip olduğunu düşünürüm. özellikle platon’un sympozium(şölen) eserinde, aristophanes’in yaratmış olduğu “androgynous” karakteri ve ardından sevgi için “en güzel sevgi, iki erkeğin birbirine karşı gösterdikleri sevgidir.” şeklinde bir beyanat vermesi -verdirilmesi- de örnek verilebilir.

    Arigato hocam, umarım izlemeyen arkadaşlar için de bir katkı sağlamışımdır ;)

  3. Calderon De La Barca on Cts, 6th Haz 2009 10:20 am 

    Büyük yönetmenlerin ilk filmleri konusunda kendime sık sık sormuşumdur? Bu filmlerden mi başlamalı? Yoksa en iyi olarak kabul edilen filmlerini mi ilk olarak seyretmeli? Bu ayrı bir tartışma konusu, edebiyat ayrı bir tartışma..

    Aslında yukarıdaki yazıda Kusagami, Kurosawa için çok güzel bir şey söledi.. Bu konuya yeterince dikkat etmediğimizi düşünüyorum:

    “Akira Kurosawa eserlerini birebir batı edebiyatından uyarlamaz, eserlerine aynı zamanda uzak doğu felsefesi ve Japon kültürünün derinliğini de katıp içselleştirir.”

    Bu bağlamda;

    Kurosawa’nın yaptığı iki uyarlama ele alınabilir; “Throne of Blood” ve “Lower Depths”.

    Lower Depths-На дне (“Ayaktakımı Arasında” ya da “Diptekiler” şeklinde çevrilebilir): orijinal Dostoyevski oyununda rahip Hıristiyandır ama Kurosawa’da bu rahip Budisttir.

    Throne of Blood isimli Shakespeare uyarlamasında ise batı tiyatrosundan ziyade noh tiyatrosunu görürüz. Noh tiyatrosunun iki önemli maskını oluşturan “mask chujo” ve “heita mask” bu filmde çok dahiyane bir biçimde kullanılmıştır. Bilhassa Miki’nin hayaletinin Washizu tarafından göründüğü sahne.

    Bununla birlikte Ozu’nun en Japon olması ve buna karşıt Kurosawa’nın en Batılı olmasını da zamanında gereksiz bir tansiyon yaratılmış olmasında görüyorum. [toplumsal ve aileye bakış açıları bağlamında bu şekilde değerlendirilebilir] Kurosawa’nın o hiç seyretmediğimiz ilk dönem filmlerindeki ideolojik içerik bence bu yorumlar yapılırken pek dikkate alınmamış gibi (“Zoku sugata sanshirô” ya da “Ichiban utsukushiku” gibi filmler bu konuda iyi değerlendirilmelidir). Aynı içerik biraz daha da hümanist boyutlar içinde ifade edilse de Dreams ve son dönem filmlerinde de bulunmaktadır.

    Ha unutmadan, teşekkürler Kusagami, bu yazılar gerekli yerlere parmak bastığı sürece her daim bir katkı sağlamıştır.

  4. ranggo on Sal, 9th Haz 2009 10:49 pm 

    bütün filmlerini izlemek istediğim bir yönetmen. bu güzel tanıtım için teşekkür ederim.

  5. operadaki sessizlik on Per, 11th Haz 2009 3:59 pm 

    İlk fırsatta izleyip yorumumu yapacağım. Eline sağlık…

  6. wherearethevelvets on Per, 11th Haz 2009 7:11 pm 

    Ya, ben başka bir yönden yaklaşıcam olaya. Ben asla klasik bir sinemacı olamadım. Böyle filmlerin benim boyumu aştığını düşünüyorum. Kurosawa’nın bu filmini izlemedim, işin garip tarafı izleyeceğimi de zannetmiyorum.

    Bir arkadaşım vardı. Bir filmi başından sonuna kadar anlatır, sahneleri el kol hareketleriyle neredeyse canlandırırdı. Akabinde izlediğim film, asla aynı etkiyi uyandırmazdı bende. Onun anlatımı daha güzeldi, çünkü bazı sahneleri kendi zevkine göre değiştirirdi!

    Ben de bu yazıyı Kusagami yazdığı için okudum. İnsanı şaşırtmıyor, asla hayal kırıklığı yaşatmıyor. Bazen yazısı, filmin kendisinden daha güzel olabiliyor. Ellerine sağlık dostum…

  7. kusagami on Cum, 12th Haz 2009 1:13 pm 

    teşekkür ederim arkadaşlar. keşke bende de bir anlatma becerisi olsaydı hocam. sanırım yazarak bu açığı kapatmaya çalışıyorum en azından :) kurosawa’nın belki temelde izlenecek ilk dönem filmlerinden biri olduğu için ele almaya çalıştım. sanırım mifune ve shimura işbirliği olan filmlerden de haz alıyorum. ;)

  8. Sondra on Paz, 14th Haz 2009 7:46 pm 

    Güzel bir yazı, teşekkürler.

  9. Green on Pts, 15th Haz 2009 2:03 am 

    Hoş bir tanıtım. Sanatlog’u takip etmek başlı başına bir keyif…

  10. keith on Per, 18th Haz 2009 1:14 am 

    Filmin director’s cut versiyonu 150 dakikayı buluyor, izleyen var mı acaba? Daha kısa versiyonuna (90 dakika) göre farklılıklar var mı? Ben kısa versiyonunu izleyebildim çünkü….

  11. kusagami on Per, 18th Haz 2009 8:05 am 

    director’s cut versiyonunu izlemedim hocam, sanırım bulması da, altyazısı da zor. bence pek fazla sorun olmaması gerek. criterion bile 98 dakikalık versiyonunu çıkarmış. bu açıdan büyük bir kayıp olmasa gerek.

    http://www.criterion.com/films/845

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz...
Yorumunuzda avatar çıkması için gravatara üye olmalısınız!