Aşk ve Sevginin Filmi: Selvi Boylum Al Yazmalım

İçmonolog ve Diyaloglardan Çağrışımlarla…

“Sevgi neydi? Sevgi insan eliydi, sevgi iyilikti, sevgi emekti.” (Asya)

Asya’nın (Türkan Şoray) tiradı, İlyas’ın (Kadir İnanır) vefasızlığına direkt bir yanıttır burada. Şiir gibi kulaklarda çınlayan bu içmonolog; seyirciye dönüktür, seyirciden yorum bekler.

Sevgiyi emek gibi kutsal bir sözcükle ilişkilendiren bu naif bakış açısı, dolaylı yoldan maddi yaşam pratiklerine de vurgu yapar. İlyas, Asya’yı, beraberinde de Samet’i -yani oğlunu- terk etmiştir. Asya’yı -savunmasız bir kadını- “yarım” bırakmıştır. Ondan “sevgi”sini çekince Asya’nın kolu kanadı kırılmıştır. “Yarım” kalan Asya; Cemşid’e (Ahmet Mekin) sığınmış, “bütünlüğe” ulaşmaya çabalamaktadır. İlyas tertemiz “sevgi” için yeterince emek vermemiştir.

Şöyle der İlyas, içinden: “Gözlerime bak sevdiğim, gözlerime bak. Seni çok özledim.”

Özlemiştir Asya’yı İlyas, hem delicesine seviyordur; fakat Asya’nın belirttiği üzere “Cemşid, kaderlerini çizmiştir.”

Üstelik Asya’nın, “Samet ona baba demişti, Cemşid’i babalığa seçmişti.” sözleri hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını belli eder. Yani ok yaydan çıkmıştır artık, geriye dönüşün mümkünü yoktur.

Yine de içinden şöyle geçirir Asya: “Hala seviyorum, unutamamışım belli ki.”

Sanki Asya’yı işitmiş gibi Cemşid de şöyle soruyordur içinden: “İlk kocasını unutabilir mi?” Ve ekler: “Hala onu bekliyor.”

Tereddüt devam ediyor, Asya’nın içinde fırtınalar kopuyordur: “Çekip gitsem diyordum… Yeni bir hayata başlamak istiyordum”… “Neden döndün buralara? Ne yaparım ben şimdi. Allahım, ne yaparım?”

Ağlar, sessizce ağlar Asya.

Ve eyvah, Samet girer devreye:

— Bu amca kim anne?

“Yapamıyorum” der içinden Asya.

İlyas’a -babası olduğunu bilmediği adama- şöyle sorar Samet:

— Başına n’oldu, seni dövdüler mi?… Adın ne senin?

— İlyas

— Babamın arkadaşı mısın?

İçinden “Oğlum!” der İlyas.

Bu kez;

— Oğlunuz mu? diye sorar İlyas, Cemşid’e.

(Arafta kamıştır İlyas)

— Oğlum der Cemşid.

Ve İlyas, şöyle sorar kendine: “Kimim ben, neyim?” Bu soru, varoluş sebebini aşk ve birliktelikle, dolayısıyla ailenin “birleştirici” yapısıyla açıklayan bir duruma işaret eder. Giderek kimlik kargaşasına da dönüşür. İlyas kimdir? Samet’in “amca” dediği biri midir? Yoksa Samet’in gerçek babası mıdır? Aradan geçen zaman kan bağını silip atmış mıdır?

Aslında her şey olması gerektiği gibidir.

Geriye dönüşün mümkünü yoktur ve nitekim öyle olur.

Film farklı bir “mutlu son”la biter.

 

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com 

Kelebek

3 Mart 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Manşet, Mektuplar, Sanat

Ah be güzelim,

Ah benim canım arkadaşım, yine benden şikâyet ve sıkıntı dolu bir mektup alıyorsun haberin olsun.

Bulandım…

Durulmak çabası vardı bilirsin bende. Her seferinde “bırak bulan, bulananlar ayrıcalıklıdırlar,” derdin sen.

Dedin ve dinlemelisin o halde…

Tutunmaktı niyetimiz, yaşamın bir ucuna. Kendi seçimlerimiz değildi yaşamlarımız. Bir beden vardı ve o bedene uygun giysiler ama biz giyinik doğmuştuk. Bedenimizi çıplak göremedik. İşin garibi, giyinik doğduğumuzdan, bedenimizi merak etmedik. Çıplaklık ne demekti, çıplak nasıl kalınırdı, bu bedenlere daha uygun giysiler bulunur muydu ya da nasıl bulunurdu bilmezdik. Zaten düşünmezdik de… Dedim ya, niyetimiz sadece tutunmaktı. Tutunamayanlar çıplak olmak isteyenlerdi ya da arayanlardı uygun giysilerini… Biz, tutunamayanları garipsedik.

Bir gün bu garipsediklerimizden biriyle karşılaşınca neler olduğunu anlamaya çalıştık. “Neler söylüyordu o öyle, neler düşünüyordu?” Yasaktı, ayıptı… Çıplak kalmak ne demekti, her yanının görünmesi ya da uygun giysiler ne demekti? Annelerimiz ne derdi, toplum ne derdi ya da dostlarımız ne derdi? “Ne derlerse desinler.” dedi. Onun bir yere tutunmaya ihtiyacı yoktu ya da bir şeylerin ona tutunması gerekmiyordu. Bir nevi kozasından çıkmaya hazırlanan kelebeklerdi onlar; o denli az olmasına karşın yaşayacakları gün sayısı bunun için bile her şeye değerdi, böyle dedi ve büyüledi beni.

Belki çok oldu bunu diyeli o, belki de bir an kadar kısa, bilmiyorum; ama bildiğim bir şey var ki ben ona tutunmaktan kendime tutunamadım uzunca bir süredir.

Yürek bazen söz dinlemez, eğitmek zaman alır onu. Geçmiş tecrübelerin tutar elinden ama bilinmedik kapıları açmak -bırakıp da geçmişin elini- çok daha heyecan verici olabiliyor.

Ne anlatayım, nasıl anlatayım ona dair? Bilirsin işte… Hastalıksı bir şey, nevrotik, ele avuca sığmaz. Kendini ve onu düşünmekten başka hiçbir şey yaptırmaz. Kendinlik de aslında onluktur; onunla olmak, onu düşünmek, onu paylaşmamak vardır. Onlar değil, biz vardır sadece. Adı aşktır. Yepyeni bir dünyadır, yeni solukları paylaşmaktır. Denizin ne kadar mavi olduğunu görmektir ya da şarabın tadını yeniden keşfetmektir. İnsanlar daha güzeldir. Hayat yaşanılasıdır. Her gün yeni gün demektir ve her yeni gün de onu görmek için doğan bir bahanedir. Sabah onu düşünerek başlar ve gece onu düşünerek sonlanır. Rüyanda bile o vardır.

İşte böyleydik. Ah be canım arkadaşım, hani derdin ya “Sen yazarsın, senin yazarak anlatamayacağın şey yoktur.” diye… Oluyormuş demek ki… Kelimeler sıralanıyor birbiri ardına ama sonra donakalıyorlar. Sanırım her şey anlatılır da o gecelerimiz anlatılamaz. Kelimeler yetmez ki sevişlerimizi anlatmaya…

Ateş kızılıydı, yakıcı, kavurucu; ibadet eder gibi, huzurlu, uyumlu. Aşkın en onulmazına tutulmuştuk, ilacı yoktu. Ne dünümüz vardı ne yarınımız, biz bugünü yaşıyorduk. Avans almıştık yarından düne ve beraber geçmeyen günlere inat, ânı kıskandıran. Saatler duruyordu sanki o an ya da çok daha hızlı ilerliyordu, bilmiyorduk.

İyi de, sıkıntı bunun neresinde diyeceksin, değil mi?

Her büyük aşk gibi sorunlar çıkmaya başladı, çıplaklığımız sorun olmaya başlamıştı önce. Bir de kozasından çıkmak için onun yardımını almış bir kelebektim ve normal değişim süremi dolduramamıştım; oysa benim kozamdan çıkmamda onun yardımına ihtiyacım olmamalıydı, her tırtıl bir gün kelebek olacaktı; oysa ona o denli tutunmuştum ki kozadan çıkarken yaşayacağım o değişim sürecini yavaş geçiremediğimden, bir sürü sorunum ortaya çıkmaya başlamıştı. Ne yazık ki o, yaralı ve hasta bir kelebeği daha fazla taşımak istemedi.

Uzaklaşmaya başladı benden.

Görmek istemiştim sadece gözlerini, elimden geleni yaptığımı da zannediyordum açıkçası ama…

O kendini suskunluğuna sığındırıp kaçmak isterken olumsuz düşüncelerinden, beni burada bir başıma bırakması ne denli âdilce?

Tenekeli kuyruğunun sesi bitinceye kadar dolaştırmak ardında ve sonra da “hadi benim sıram bitti” diyerek gelmesi benim yanıma…

Her seferinde “ben buradayım hâlâ” demem gerekti değil mi?

Ne yaparsa yapsın hep yanındayım, demem gerekti değil mi? Ayrı ayrı yaşamak isterdi sıkıntılarını ve her seferinde çıkıp avlusuna kendi başına dolaşır ve derdi ki: “Kal birbaşınalığınla…” Paraleller ancak sonsuzda kesişirler, aynı noktada kesişmek adına sonsuzluğu mu beklemek gerekiyordu, bilmiyordum; ama beklemedim. Asıl acı olan bana “bekle” bile dememesi…

Biliyor musun, şiir bile yazdım ona. Sen şiir sevmezsin ama bir oku lütfen:

HENÜZ AÇMAMIŞ BİR SÜRÜ GONCA SAKLIYORDU YÜREĞİM
HENÜZ KOKLANMAMIŞ BİR SÜRÜ ÇİÇEĞİM
KOZASINDAN ÇIKAMAMIŞ KELEBEKLERİM VARDI
BEKLİYORDU HEPSİ BİR ANDA SANA AÇILMAYI SANA UÇMAYI
İSTEMEDİN, İZİN VERMEDİN
onca emek, onca çaba
KAPIYI VURUP ARKANA ÇEKİP GİTMEK İÇİNMİŞ MEĞER
BİR GÜN GELİRSEM AKLINA, DÖNMEK İSTERSEN BANA
TEKRAR ALIŞTIRIP KENDİNE SONRA GİDECEKSEN EĞER
KAL OLDUĞUN YERDE İSTEMEM, SENİ BIRAKTIM SANA

Susup biriktirerek yaşamaya çalışmak daha ne kadar sürecek ki? Şimdi mutlak bir tevekkül içindeyim. Her şey güzel gibi ama aslında düşünmediğimden, sorgulamadığımdan, tersini hatırlamadığımdan, hatırlamak istemediğimden bu böyle. Bu arabayla kaza yapmış birinin arabaya tekrar binmek istememesi ya da direksiyona geçmekte çok zorlanması gibi bir şey değil ben arabanın bile farkında değilim. Neden oldu bu böyle demiyorum; bile isteye yaptım bunu. Bundan pişmanlık duymak gibi bir şeyi aklıma bile getirmiyorum ama neden olduğunu biliyorum neden olduğunu biliyorsam neden olmayacağını da bilmem gerekiyor. Geçici bir süreç geçecek er ya da geç geçecek.

Yaşadığın düş kırıklıkları ne kadar çok ve ne denli derin olursa yaşadığın bulanmalar o denli çok oluyor ve bazen seni kumların arasında nefessiz bırakıyor. Yıllarca içinde biriktirdiklerini, kişiliğini, hayallerini, kavgalarını yok ettiğini düşünüyor. Belki bir süreliğine gizliyor doğru ama sürekli bitiremez. Deniz biter mi?

Bir süreliğine güneşini, suyunu kesersen bitkinin kurutursun onu doğru, sonrasında vereceğin su, güneş ve vitaminle belki eskisinden de canlı hale getirebilirsin. Ama süre uzarsa…

Kavgalar vardır vuruşuruz birbirimizle.

Birisi yaralanır, birisi ölür, kazanan birileri vardır her zaman.

Kendinle yaptığın kavgalarda birisi olacaksa kazanan bu kendinden başkası değildir.

Kendinle kavganda kendin galip gelmen gerek, o yüzden kavgadan korkma.

Hayatı sorgulamak tek gaye olmasın evet ama kavgaya tutuşmaktan kaçınma ne olursa olsun. Dedim ben de kendime…

Sen de söyle bir şeyler.

Varsın ve çoksun bende.

Tüm sevgimle…

r.

Yazan: reyan yüksel

Bulup Yitirdiğim Küçük Sevgilim

16 Aralık 2008 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Manşet, Oykü, Sanat

Gecenin sessizliğinde, huzur içinde uyuyan dünyalar güzeli kızına bakarken yine o tarifsiz huzursuzluğu duydu Gül. Kızı yarın altı yaşını dolduracaktı ve okulların açılmasına çok az zaman kalmıştı. Onu bir okula yazdırması gerekiyordu. Gönül dört yaşındayken gazeteyi heceleyerek okuduğunda çok şaşırmıştı Gül:

“Anneciğim, ne dedin sen?”
“Bu yaz cı-vıl cı-vıl ge-çe-cek.”
“Okuyabiliyorsun, aman Allahım, nasıl oldu bu anneciğim?”
“Bilmem, anne doğru mu okudum?”

Nasıl mutlu olmuştu o gün, ne kadar gurur duymuştu kızıyla. Daha o minicikken bile her söylenileni kolayca anlayan bir bebekti; dokuz aylıkken konuşmaya, yürümeye ve renkleri bilmeye başlamıştı.

Her anlamda çok ilgiliydi Gül kızıyla, hekimliğinin dışında tüm zamanı onun bakımı ve eğitimiyle geçiyordu. Tek başına bir çocuk büyüten bekâr bir anneydi çünkü. Öyle zor şartlarda büyütmüştü ki onu. Hamile olduğunu anladığı gün dünya başına yıkılmıştı, felaket günler geçirmişti, kaç kere yalan söylemek, kaç yer değiştirmek zorunda kalmıştı.

Hamile olduğunu öğrenir öğrenmez hemen mecburi hizmete gitmek istediğini söylemişti hocasına, zaten bu şehirden kaçmak için öylesine büyük istek duyuyordu.

Bu şehir ki rüyalarının şehri, ömrünü geçirmek istediği, en büyük aşkının, en büyük acısının yaşandığı, umut insanlarının şehri… Bu şehir ki tüm aşklara yataklık eden suç ortağı, yalnızlığını saklayan orman, umudunu besleyen yağmur, ilk sevdasını koynunda besleyen yılan ve umutsuzların katili…

Hocası çok şaşırmış ve mecburi hizmetini dilerse erteletebileceğini söylemişti ama Gül’ün beklemeye tahammülü yoktu, bir an önce buradan ve onu hatırlatacak her şeyden kaçmak istiyordu. Oysa bilmiyordu, asıl onu en çok hatırlatacak olan şeyi kendisiyle beraber nereye giderse gitsin götüreceğini.

Ne anne ne de baba sevgisi bilmişti, çok küçük yaşta yuvaya terk edilmiş ve devlet tarafından büyütülmüştü; kardeşi de yoktu. Hayatı boyunca hep tek başına ayakta kalmış ve koca Kimsesizler Yurdu’nda bir tek o Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı, ama bu bebek -hele de Baran’dan sonra- yaşamla tek bağı olacaktı.

Tayini Bolu’ya çıktı. Aslında Bolu istediği yerlerden biri değildi, o daha uzaklarda olmayı tercih ederdi; ama yine de sevdi Bolu’yu. Sessiz bir şehirdi, insanların çok fazla ilgisi yoktu birbiriyle, hamileliğinin ilerleyen zamanlarında insanların sıkıcı sorularıyla karşılaştığında “Kocam yurt dışında.” diyordu. Bir tek Ali vardı, hastanede onu sorgulamayan ve anlamaya çalışan… Branşları farklıydı. Ali, Kadın Doğum Uzmanı, Gönül ise Dâhiliye Uzmanı. Ali aynı zamanda Gönül’ün doktoruydu. Bir tek ona anlatmıştı Gönül’ün durumunu:

“Çok sevdim ben Ali. Onu öylesine sevdim ki kendimi unuttum onu sevmekten, her şeyimdi benim, ilkimdi; ama ben onun ilki olamadım. Evli olduğunu geç öğrendim. Bırakamadım, bitirmedim, denedim olmadı. Ne zaman gitmek istesem ayaklarım yine beni ona götürdü. Çok sevdim. Söylesem anlamazsın, anlatamam çünkü. Delilik, insanın bilinçaltının simgelerin istilasına uğraması değil midir? Ben de bugünlerde kendi bilinçaltımın uçurumlarına yuvarlanıp duruyorum, ama geri dönmeyi şimdilik başarabiliyorum. Aslına bakarsan, geri dönecek gücü kendimde daha ne kadar bulabilirim, bunu da bilmiyorum. Kendi içime yaptığım yolculuklarda hep kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyayım. Kalbim yerinde sanırım, şimdilik beni kurtaran da o.”

“Yüzleştim anılarla
Ne denli zorsa da…
Kabullenmek ne kadar kolay
Yaşanmışlıkları
Pişmanlık duymadan geçmişten
Bakmak aynadaki aksine
‘Yaptım oldu,
Yapmasaydım olmazdı.’ demek
Çoğunca açar derin yaralar
Ama asıl dememek
Kaçmaya çalışmaktır kendinden.”

diye kendi kendine mırıldandı Gül, Ali yokmuş gibi karşısında.

Ali acır ama anlar gözlerle bakmıştı Gül’e, belli ki yabancı değildi anlattıklarına. Kızı Ali’nin ellerinde açtı dünyaya gözlerini, mutluluğu paylaşılmazdı Gül’ün; zaten paylaşacak Ali’den başka kimsesi de yoktu. Kızı kimliksizdi, hastaneden bir şekilde ayarlamıştı Ali doğum belgelerini.

En yakın dostu sırdaşı Ali olmuştu, Gül’ün. Ali’nin ne yazık ki Gül’e karşı beslediği duygular sadece arkadaşlık değildi ve kızını nüfusuna geçirmekten bahsetti bir gün, ne diyeceğini bilemedi Gül, yapamazdı; Baran’ı hala delice severken bir başkası ki bu Ali bile olsa ona ihanet edemezdi kızı için bile. İnsan bir kere gerçekten âşık olduysa başka birine karşı aynı hisleri hissedebilir miydi, olamazdı böyle bir şey. İstemeyerek ve kızı daha iki yaşına gelmeden tayinini başka bir şehre istedi. Gönül altı yaşına gelene kadar birkaç il birden değiştirdi ve en sonunda yine hayallerinin şehrine geri döndü, çünkü artık yüzleşmesi gerekiyordu gerçeklerle ve kızının kimliğini istiyordu.

Gönül, babasını her sorduğunda babasıyla ayrı olduklarını anlatıyordu. “Peki, beni neden görmeye gelmiyor anne?” “Gelemez güzelim, belki varlığından bile haberli değildir.” “Neden haber vermiyoruz o zaman?” “Babanla biz küsüz anneciğim, senin varlığını haber veremem.” “Ama anne, babamı görmek benim hakkım değil mi?”

O zaman Gül’ün gözleri dolar ama Gönül hemen durumu fark eder, annesine “Anneciğim, senden fazla kimseyi sevemem ben, seni üzmek değil niyetim, sadece çok merak ediyorum.” demişti.

Şimdi gecenin bu yarısında kafasını kurcalayan onca sorunun yanı sıra ünlü Ender Holding patronu ve hala delice âşık olduğu adamın karşısına nasıl çıkıp da bir kızı olduğunu söyleyecekti. Baran’ın bir oğlu olduğunu öğrenmişti gazetelerden ve işlerini çok büyütüp elektronik sektöründeki en büyük firmalardan biri olduğunu biliyordu.

Sabaha kadar gözünü kırpmadı ve erkenden Beşiktaş’taki Ender Holding binasına gitti. Kapıdaki görevli kızın üzerinde lacivert bir döpiyes ve renkli bir fular vardı, mekân oldukça zevkli döşenmişti.

— Baran Ender’le görüşmek istiyorum.

— Randevunuz var mı efendim?

— Hayır, ama eğer Gül Yücel’in geldiğini söylerseniz sanırım kabul edecektir.

— Randevusuz görüşemezsiniz efendim.

— Rica ederim, bu çok önemli bir konu, lütfen ismimi iletin kendisine.

Kız önce bir duraksadı fakat Gül’ün yüzündeki o kararlı ifadeyi görünce telefon etti. Kısa bir görüşmeden sonra:

— Beşinci kat efendim, arkadaşım sizi oraya götürecek.

dedi.

Gül’ün heyecandan bacakları titremeye başlamıştı. O gün Baran’ın en sevdiği renk olan bir mavi pantolon ve ceket giymişti, çok hafif makyaj yapmış, koyu kestane saçlarını Baran’ın sevdiği gibi açmıştı. Altı yıl boyunca çok fazla değişmemiş olduğunu düşünüyordu, uzun boyluydu ve fiziği de oldukça düzgündü. Görevli kapıyı çaldı ve Gül’ü içeriye aldı, bir anda yerin ayağının altından kaydığını hisseti Gül, nerdeyse yedi yıldır görüşmemişlerdi ve şimdi tam karşısında duruyordu, hiç değişmemişti sadece bir iki beyaz seçiliyordu saçlarında. Önce her ikisi de sessiz kaldı bir süre ve sonra sarıldı Baran ona tıpkı eskiden sarıldığı gibi.

— Yıllardır arıyordum seni ve artık neredeyse umudumu kaybetmek üzereydim, gittin ve gitmekle beni bu binaya hapsettin biliyor musun? Ama şimdi geldin ya… Hiç değişmemişsin, hala ne kadar güzelsin…

— …

— Nasılsın, konuşsana neden susuyorsun?

— İyiyim, sen nasılsın?

— Dedim ya ben çalışıyorum deliler gibi, başka şeyler düşünmemek için çalışıyorum.

— Çok başarılı olmuşsun gördüğüm kadarıyla…

— Fena değil.

— Sen neler yapıyorsun?

— Biliyorsun. Dâhiliye uzmanıyım, şimdi buraya yakın bir hastanede çalışıyorum ve yakında bir muayenehane açmayı düşünüyorum.

— Evlendin mi?

— Hayır, ama sana söylemek istediğim bir şey var; zaten buraya gelme nedenim de o.

— Nedir, lütfen merakta bırakma beni. Aslında o kadar çok şey var ki anlatacak sana, kaç geceyi seninle geçirdiğimizi, kaç sabahı seninle uyandığımızı bir bilsen…

Gül’ün ne sabah, ne gece, neredeyse tüm saatleri onunla geçirdiğinden haberi var mıydı acaba?

— Baran, çok büyük bir aşk yaşadık ve çok acı çektim ama bu acıların içinde hayata tutunmayı sağlayan bir şey vardı ki bunun için sana teşekkür etmem gerek.

— Nedir o?

— Bizim bir kızımız var.

— Nasıl yani? Bu da ne demek?

— O demek. Bir kızımız var ve o bugün altı yaşını bitirdi. Bu sene okula başlayacak.

— Bir kızımız var ve yıllarca benden bunu sakladın mı, demek istiyorsun şimdi sen? Nasıl böyle bir durumdan beni haberdar etmezsin, sana ne yaptım ki bana bunca büyük bir cezayı reva gördün peki? Bana yaptın bunu, peki o yavrucağa nasıl kıydın, bunun bir izahı olması gerek. Sana karşı evli olduğumu söylememem dışında ne hatam oldu? Evli olduğumu söylemedim ilk anda, çünkü bilseydin zaten beni istemezdin ve o zamanlar biz kesinlikle ayrı yaşıyorduk onunla ve ayrılmayı kafama koymuştum. Fakat küçük bir oğlum vardı ve onun için bu evliliği sürdürüyordum. Beni terk edip gittiğin gün aslında, sana ondan ayrılmayı kesin olarak düşündüğümü söylemek üzereydim; ama bir anda yok oldun, hiçbir şekilde izini bulamadım. Şimdi davamız sürüyor, avukatlara göre anlaşma geçekleşirse haftaya bitecek bu iş. Gül, ama sen beni kızımdan ayırdın, kendinden ayırdığın yetmiyormuş gibi!

— Buraya kimsenin evliliğini dağıtmaya gelmedim, benim istediğim kızının artık seni tanıması gerektiği ve artık okula başlayacak, senin soyadını taşıması gerek, seni görmek istiyor ve ben artık onun sorularına yanıt veremiyorum.

— Hiç değişmemişsin sevgilim, küçük sevgilim…

— Bana sevgilim demeyi keser misin lütfen? Seni unutmaya çalışmak için çektiğim acılardan, tek başına çocuk büyütmenin zorluğundan haberin var mı? Senin evliliğin yıkılmasın diye yaptığım fedakârlığın farkına bile varamıyorsun?

— Ama yaptığın hataydı, bunu kabul etmen gerek, yıkılmasın dediğin evlilik yıllar önce zaten çatlamıştı, zorlamayla, sadece oğlumuz büyüsün diye yürütüyorduk bu evliliği. O kadar apansız gitmeseydin bunca yılı boşu boşuna ayrı yaşamayacaktık Gül. Bu kadar acı çekmeyecektik ikimiz de.

O zaman Gül, Baran’ın gözündeki o eski tanıdık bakışı gördü, yine o sevgili bakışını. Ne diyeceğini şaşırdı. Yıllardır içinde biriktirdiği öfke bu kadar kısa sürede bitmemeliydi, bir bakışa kanmamalıydı ama yine olmuştu, demek yıllar aslında sevgisinden hiçbir şey götürmemişti. Onca acıyı boşuna mı çekmişti, o kadar savaşı boşuna mı yapmıştı bunca zaman.

— Gül lütfen susma! Ne zaman göreceğim kızımızı? Ne olur bize bir şans daha ver, ne olur! O yılları kapatmak istiyorum, yardım et bana!

Gül ne demeliydi, nasıl buluşturacaktı kızını babasıyla ya da hiç buluşturmasa mıydı acaba?

— Bu akşam bize gel, dedi.

Çabucak evinin adresini bir kâğıda yazdı.

— Kızımla tanıştıracağım seni; yalnız bu onun için ağır bir tecrübe olacaktır. Ne yapmalıyız, nasıl konuşmalısın bilmiyorum; ama ilk önce nüfus işlemlerini halletmemiz mi gerekir yoksa, ne dersin?

— İnan bana, bu başlangıç değil mutlu son olacak, sana da kızımıza da yaşadıklarımızı unutturacağım. Oğlumla da tanıştıracağım seni, hep birlikte çok güzel günlerimiz olacak. Bunu hak ettik çünkü. Affettireceğim kendimi sana.

İnandı Gül. Hep inanmıştı ona. Hep doğru söylememişti Baran, biliyordu ama duygularından hep emin olmuştu Baran’ın; ayrıyken bile hissediyordu o yoğunluğu. Ne kadar unutmaya çalıştıysa da hayatına ondan başka erkek girmemişti. Hak etmişlerdi gerçekten, artık kendini suçlamak için de bir nedeni yoktu.

— Peki, dedi gözünde yaşlarla.

Baran kocaman sarıldı ona eskisi gibi aşkla…

— Sevgilim, canım benim, bulup yitirdiğim, tekrar bulup asla yitirmeyeceğim küçük sevgilim…

Yazan: reyan yüksel