Elif Şafak’ın “Aşk”ı

AşkKitapçıya girdiğimde ilk gözüme çarpan roman! Nasıl da tatlı duruyordu pembe kapağıyla ta uzaktan; ben buradayım, okunası bir kitabım diyordu. Her zamanki gibi kitap alırken yaptığım şeyleri bu romana da uyguladım. Onca eleştiriye rağmen bu kapak gerçekten de müthiş olmuş, bir kitap önce dış görünüşüyle beni etkilemeli ve eğer kapağı beğendiysem ya da ilginç geldiyse ikinci kriterim arka kapağa bakmak olacaktır. Kitabın arkasında pek de alıştığım gibi bir manzara karşılamadı beni; ya eleştirmenlerin övgülerini beklerdim ya da yazar hakkında birkaç cümle… Fakat bu kez böyle olmadı, kitabın içinden alıntı vardı, bir çırpıda okudum; fakat uzun uzun düşündüm, neler neler saklı içinde acaba, dedim ve hemen kitabı alıp yolda okumaya başladım. Açılış sayfasındaki satırlar merakımı daha da artırdı.

’ın hiçbir sıfata ve tanımlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındadır, merkezinde,
Ya da dışındasındır, hasretinde…”

Ne kadar da doğru demiş Şafak; aşk gerçekten de tanımı kesin olmayan, herkese farklı hissettiren; kimini üzen, kimini aşka boğan, kimi için sadakat, kimi için emek, kimi içinse sadece bir yalandır. Geleceği belli olmayan, ne zaman başlayacağı ne zaman biteceği belli olmayan, sürprizlerle dolu; içinde hem korku, hem cesaret, hem sevinç hem gözyaşı barındıran, zıtlıkların en uyumlu birleşmesi… Ne derseniz, nasıl tanımlarsanız tanımlayın…

Bu romanı diğerlerinden ayıran özelliklerden biri kuşkusuz Şafak’ın dili kullanma yeteneğidir. Her ne kadar bu romanı İngilizce yazıp tercümanla beraber Türkçeye çevirdiğinden eleştirilse de kitabı hem Türkçe hem de İngilizce okuyan biri olarak gönül rahatlığıyla söylüyorum; hiçbir anlam kayması ya da negatif bir etki bırakacak bir şey görmedim, gayet başarıyla yapılmış. Dili iyi kullanışı daha ilk sayfadan belli oluyor; o kadar güzel betimlemelere bezenmiş, sıkmayan bir anlatımı var ki hele bir de her kısa öykünün asıl karakterin ağzından yazılmış olması da cabası.

Aşkın geçmişteki gibi şimdi de hayatın genel geçer bir esası ve özü olduğunu vurgulayan yazar, Amerikalı Ella Rubinstein’in öyküsünden yola çıkıyor ve ta 1200’lü yıllara, Mevlâna ile Şems-i Tebrizî arasındaki dostluğa uzanıyor. İçindeki boşluğu fark edip kendini sorgulamaya başlayan evli ve üç çocuk sahibi bir kadının psikolojik durumunu yansıtan romanın kahramanı Ella, 40 yaşına rağmen çalışma hayatına atılıyor. Ünlü bir yayınevinde işe başlıyor. İlk görevi; adı hiç duyulmamış bir yazarın “Aşk Şeriatı” adındaki romanını okuyup hakkında rapor yazmak. Okuduğu kitaptan etkilenerek kendi içine yaptığı yolculuk neticesinde aslında değişmez sandığı değişmezlerin küçük bir kıvılcımla dahi nasıl değişebileceğine şahitlik ediyor. Aşk, yüreğine cesaret verip onu tekrar kanatlandırırken; hayatın varlık ile hiçliğin iç içe geçmiş izdüşümü olduğu hakikatiyle de yüzleştiriyor. Müthiş bir uyum yakalanmış, kitabın merkezine oturtulmuş ile Şems’in aşkı; 800 yıl öncesinden “kıssalar” alıp bugüne “hisseler” aktarılıyor üstün başarıyla. Okurken Boston’dan günümüzdeki bir hikâyeyle 1200’lerin Konya’sındaki hikâyelerle kendi yaşadığımız aşk arasında gidip geliyoruz; fakat bu hikâyeler birbirinden bağımsızmış gibi bir hava da katmıyor, üstün başarıyla hikâyeler arasında sağlam köprüler kuruluyor; tüm bu farklı unsurları bir araya getiren bağ ise aşk…

Elif Şafak - Aşk

‘Aşk’ bir nevi roman içinde roman, iç içe geçmiş bir kurguyla aşkın kuralları, aşka varış yolları, bu yollardan geçenlerin hikâyeleri anlatılıyor. Olaylar farklı mekânlarda, farklı zamanlarda geçiyor, farklı kültürleri anlatıyor. Doğu-Batı, gerçek-gerçeküstü, -ilahi aşk zıtlıklarını başarıyla harmanlayıp sunuyor Şafak. Farklılıkların birbirini besleyip beslemediğini, var olan çatışmaları, uzlaşmaları biz okuyuculara sorgulatıyor.

Öne çıkan kahramanlardan birkaçına bakarsak; biri Amerikalı Yahudi asıllı ev kadını Ella, Hollanda´da yaşayan İskoç kökenli bir ateist, sonradan Müslüman olan Aziz A. Zahara, Tebrizli Şems, Konyalı Mevlana, Mevlana ile evlendikten sonra Rum Ortodoksluktan Müslümanlığa geçen Kerra. Okurken hem insanı bilgilendiriyor hem duygularına hitap ediyor, içinde bulunduğu durumu unutturuyor; neredeyse okurken bazen Ella oluyorum, ben olsam ne yapardım, diye düşünüyorum. Bazen Şems oluyorum, bazen Kimya, peki ya Aziz olsam? Boşuna roman içinde roman demedim, içerisinde birçok hayat, yaşanmışlıklar var ve ustaca bunu okuyucuya yaşatmayı biliyor yazar. Söz konusu olan insan doğasıysa, 13. yüzyılla bugün arasında pek de fark yok. Erkeklerin kadınlara yaklaşımları açısından bakıldığında da durum farklı değil. Mevlana’nın eşi Kerra da, Boston’daki varlıklı Yahudi dişçi eşi Ella da kendileriyle konuşmayan kocalarıyla, mutfakta lezzetli yemekler hazırlamak suretiyle bağ kurmaya çalışıyorlar. Şafak, Bostonlu Ella’yı yıllar içinde neredeyse bütünleştiği mutfağından alıp bir arayış ve aşk yolculuğuna çıkartırken, birçok kadına da önemli mesajlar veriyor diye düşünüyorum. Belkide bu yüzden “Aşk” her yaştan, her sosyal gruptan ve inancını farklı düzlemlerde yaşayan insanlar tarafından aynı ilgiyle okunuyor. Kimi romanın edebi, kimi felsefi, kimi de siyasi boyutuna odaklanıyor.

Zaten böyle bir soru sorulduğunda Şafak:

“Benim romanlarım çok odalı, çok kapılı saraylar gibi. Kimi okur bir kapıdan girer kimi ötekinden. Her okur her odayı sevmez, göremez. Farklılıkları buluşturmayı, hikâyeler anlatmayı seviyorum.”

diye cevap vermiştir.

daha önceki romanlarında metafizik kuramlarıyla, batıl inançların öğretimi, yaşamdaki yeriyle ya da daha genel anlamda felsefeyle ilgilenen bir yazardı. Felsefe konusunda Aşk diğer romanlarından çok farklı. Roman boyunca sadece Batı filozoflarının değil, İslam bilginlerinin adı da geçiyor ve Şafak’ın bunu çok bilinçli yaptığı hissediliyor. Önceki romanlarındaki gibi akılla yaklaşmıyor konusuna, romanın merkezine duyguyu ve sevgiyi yerleştiriyor. Tasavvufu bir öğreti olarak değil, sanki bir yaşam biçimi olarak algılatmaya çalışıyor kırk kuralı açıklayarak. Anlatılanlar da bir dini değil, bir yaşam biçimini anlatıyor; fakat aşk da insana dini arattırıyor bir nevi. Kıssalardan hisse çıkartılıyor, ikna etmek için değil, doğruya yönlendirmek için.

Elif Şafak - Aşk

Tasavvuf felsefesi hakkında bir ön okuma işlevi gördüren bu roman Mevlana ile Şems´in aşkının uhrevi mi yoksa dünyevi mi olduğu tartışmalarını da bambaşka bir boyuta çekiyor. Yüzyıllar boyu haksızlığa uğrayan, bazı yazarlar tarafından yanlış tanıtılan Şems´i daha yakından tanımamızı sağlıyor.

Rivayete göre Konya sokaklarında karşılaşan bu ırmakla deniz, aklın bir bağ olduğunu bize yeniden hatırlatır ve dış dünyadan soyutlanarak bir hücreye kapanır. Hz. Mevlânâ, kendisini hakikate nüfuz için bir ateşin içine çeken Hz. Şems’e ha demeden hayran olur, sonsuz ve mutlak olana duyduğu iştiyakla onu sever. Böylece ‘hamdım, piştim, yandım’ sırrına erer. Onu yakan ezeli sırra, aşka erişir. Hz. Şems, onu, aşk mektebine kaydeder, muhabbeti kendisinde kilitlenince de sırra kadem basar, kaybolur. Bu ayrılıkla sürekli yanan Hz. Mevlânâ, seyr-i sülûkunu yapar, hakikati en üstün düzeyde idrak eder, yetkinleşir ve kâmil insan haline gelir. Şafak’ın aslında Aşk’ta anlatmaya çalıştığı sır, bu büyük hikâyenin sırrıdır. Hoca iken talebe haline gelmek, insanın ‘sahip olduğunu sandığı şeylerden’ vazgeçmesidir. Hz. Şems’in Hz. Mevlânâ’ya öğrettiği sırrı en güzel, Mesnevi-i Şerif’in en büyük konuklarından büyük bilge Harakani Hazretleri anlatır:

“Derviş kime denir? Derviş odur ki, bir kuşa benzer. Yuvasından, yavrularına yiyecek bulma umuduyla çıkar, yiyecek bulamaz, yolunu yitirir ve bir daha yuvasına geri dönemez…”

Bu romandaki ilginç kısımlardan biri de Kimya’nın Şems’e olan sevgisi ve Şems’in Kimya’ya maddi manevî hiçbir şiddet uygulamadığıydı. Oysaki İranlı yazar Saide Kuds, “Kimya Hatun” adlı romanında, Şems’i, Kimya’yı duvardan duvara vurarak öldüren bir katil gibi kurgulamıştı; Ahmet Ümit ise, “” adlı fantastik romanında Şems’i, zaman zaman, görünmeyen bir adalet cellâdı gibi kurgulamıştı. Okuyanların çoğu bu satırları bir roman kurgusu değil de gerçekmiş gibi alıp kabul etmişti. Tarihi bir romanda olaylar her ne kadar kurgulanmış da olsa tarihi bilimsel veri ve gerçeklerden sapmamalı, sahih kaynaklara sadık kalınmalıydı. Nietzsche’nin dediği gibi, “sürekli başka benlikleri dinlemekse, yazmak da, daima başka benlikler olmak, başkası haline gelmek, başka ruhlarda konuk olmaktır.”

Hatta Elif Şafak bu konuda;

“Anlattığım tamamen bir kurgu. Ella da Aziz de hatta Şems ve Mevlana da kurgu. Kendi hayalimdeki Şems’i yazdım, kendi hayal dünyamda gördüğüm Mevlana’yı yazdım. Esas Mevlana budur diyemem. Tabii ki kendi okumalarımdan, Mesnevi’den etkilendim. Onları damıtarak bir imbikten geçiriyorsunuz, sonra ben bende kalan algıyı yazıyorum. Hepsi kurgu. Hatta Şems’in kuralları da öyle. Benim bulduğum şeyler.”

diyor.

Aşk kitabı çıkmadan altı ay önce Bab-ı Esrar’da benzer bir konu ile okuyucularıyla buluşan Ahmet Ümit’in kitabı hakkında sorulan soruyu ise yazar şöyle cevaplıyor:

“Duyduğumda şok oldum. İki gün uykularım kaçtı. Düşünsenize iki yazar aynı dönemde aynı konuda yazıyor! Nefsime çok ağır geldi. Hani hep ilk ve tek olmak istiyoruz ya. Ama ilk şoku atlattıktan sonra sakince baktım meseleye. Bunda da bir hayır var diye düşündüm. Belki buradan bir güzellik gelecek. Bunu da Hazreti Pir’in hoş bir oyunu kabul ettim. Bendeki nefs takıntısını aşmam için. Şimdi artık şöyle düşünüyorum: Umuyorum daha fazla yazar bu konuda yazar, daha fazla yönetmen bu konuda film çeker, daha fazla müzisyen buradan ilham alır. Tasavvuf derya deniz… Biz kendi kovamız kadar çekeceğiz bu sudan.”

İçinde bulunduğum ruh halinden midir bilmem ama bu roman beni çok etkiledi; sevdiğime defalarca defalarca âşık oldum her kuralda, her satırda. Kitap bittiğinde -ki bitmesini hiç istemedim- ne güzel iş çıkarmış yazarımız, tekrar tekrar okunası bir kitap yazmış, dedim. Kesinlikle Türk edebiyatının en iyi kalemlerinden biri olduğunu kanıtlamış. Kendisinin okulumuzda yaptığı söyleşide onu daha çok sevdim, inanın kitaplarında neyse konuşurken de o. Hiç hazırlığı olmaksızın mükemmel ama en sade biçimde şiir gibi konuşuyor, sabaha kadar konuşsa hep dinlerim. O konuşurken söylediklerini yaşadım, hatta hayal bile kurdum: Keşfedilmek için bazı yazarların yaptığı gibi çok ateşli bir sevişme sahnesini mi yazayım, argo bir kelimeyle başlık mı atayım, siyasete mi karışayım, böyle mi ünlü olayım, diye düşündüm. Meğer Şafak’ı keşfetmek için ne de geç kalmışız. “Pinhan”ı, “Baba ve Piç”i daha önce yazsaydı keşke, diye düşündüm. (Ayrıca kendisinin okulumuz hakkında yazdığı yazıdan ötürü buradan tekrar teşekkür etmek ve tekrar söyleşiye davet etmek isteriz.)

Aşk

Okuma tavsiyelerimle sona ulaştırdığım yazımı Elif Şafak’ın kaleminden kitabından alıntısıyla bitirmek istiyorum.

Ufak bir ricası var yazarımızın. her bölüm aynı sessiz harfle başlıyor: ‘B’ ile ve Şafak nedenini sormamızı, kendimize saklamamızı söylüyor. Gerekçesini ise: “Çünkü öyle hakikatler var ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.” şeklinde açıklıyor.

Yazan:

GamzE@sanatlog.com

Elif Şafak Romanını Anlattı

Aşk’ı Yazmak

“Bundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lâl oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikâyeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ ham, hâlâ aşkta bir çocuk gibi toy…”

Böyle başlıyor yeni romanım AŞK. Bu kez, iki katlı bir rüya sunuyorum okurlara. Roman içinde roman, hikâye içinde hikâye, aşk içinde aşk anlatıyorum. Kitabın ismi belki kimilerine basit gelecek. Öyle ya, pek fiyakalı bir isim sayılmaz. Ne kelime oyunları yapıyor ne de dolambaçlı anlatımlar peşinde koşuyor. Son derece temel, som, tek bir kelime: Aşk! Önü arkası boş. Yalnız, sakin, dingin… Öylece bir başına.

Ama belki de romanın ismi gücünü tam da gösterişten uzak olmasından alıyor. Aşk kelimesinde hem bir tevazu var hem de kendinden emin bir duruş. Hâlbuki nedense genellikle bu kelimeyi bir tamlamayla, takviyeyle kullanma gereği duyuyoruz. Aşkın hiçbir sıfata ihtiyacı yok ki. O başlı başına bir dünya, nasıl kategorilere sığsın? Bu yüzden kitabın sloganı: “Ya içindesindir aşkın, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.”

Elif Şafak

Siz bu yazıyı okurken AŞK kitapçılara henüz dağıtılmakta. Fırından yeni çıkmış ekmek gibi dumanı üstünde, sıcacık, taptaze. Bir romancı için aylarca, mevsimlerce gece gündüz emek verdiğiniz kitabı nihayet raflarda görmek tuhaf bir his. Bir yandan mutluluk duyuyorsunuz; anlattığınız hikâyeyi okurlarla paylaşmanın nazenin heyecanı içinde. Bir yandan burukluk hissediyorsunuz; ayrılık hissine benzer bir his saplanıyor yüreğinize. Romanınızı uğurluyorsunuz. Gitsin, kendi yolunu bulsun. Onu sevecek, anlayacak, ruhdaşı olacak okurları bulsun diye.

Bu romanda okura yüreğimi açtım. Tasavvuf benim sırrımdı, o sırrı aşikâr ettim. Şems ve Mevlana hakkında bir kitap yazayım arzusuyla kaleme almadım bu kitabı. Ben “aşk”ı anlatmak istedim. Buydu çıkış noktam. Hem dünyevî hem manevî boyutlarıyla aşkı yazdım. Zıt gibi görünen karakterleri yan yana getirerek evrensel bir öz yakalamayı arzuladım. 2008 senesinde Boston’da yaşayan üç çocuk annesi mutsuz bir Yahudi Amerikalı kadın için Mevlana ne ifade ediyor, bu sorunun cevabını kovaladım.

Son tahlilde, beşerin tabiatı şaşmaktır. Elbette hatalar, kusurlar olabilir. Yoksa Şems’i, Mevlana’yı yazmaya kalkıp da her şeyi anladığını iddia etmek “kibir” olur. Ama şunu samimiyetle söyleyebilirim: Ben bu romanı aşkla yazdım, aşkla okunmasıdır temennim.

04 Mart 2009

PAYLAŞ

13 Yorum

  1. 27 Ağustos, bugün benim doğum günüm ve daha önemlisi sanatlog ailesinde geçireceğim ilk doğum günüm. Öncelikle burada olmamı sağlayan başta Hakan hocam olmak üzere yorumlarınızla, desteğinizle yanımda olan siz değerli dostlarıma tek tek teşekkür ederim.

    Beraber nice yıllara …

  2. doğum günün kutlu olsun hocam. nice senelere nice sanatloglara ;)

  3. Elif Şafak’ın romanı naif ve güzel tanıtılmış, elinize sağlık.

  4. Biraz geç de olsa doğum günün kutlu olsun..

    Walter Benjamin kitaplarla fahişelerin ortak yanlarını anlatırken aşağıdaki sözleri söylemişti;

    “Kitaplar da fahişeler gibi kendilerini arkalarını dönerek pazarlarlar.” (Lakin bu kitap iki şekilde de olsa kucaklama amaçlı, pek sırtını dönmüyor bize ama popüler olana nefretim ve her kerli-ferli adamın elinde bu pembe kitabı görüşüm (özellikle pembe oluşu dikkate değerdir) kitaba dair belirli önyargıları da beraberinde getirdi. Tanıtım bu konuda belirli ön yargıları yıkabilir.

    Anlamadığım nokta ise sürekli İngilizce yazıp Türkçe baskıları çeviriden okumamız. Elif Şafak için kitabın İngilizce ve Türkçe ayrı ayrı yazılmasının anlamı çok farklı. Kendini çok ciddi anlamda İngilizce ifade ettiğini düşünmüyorum, kişisel anlamda ona bu dil çok “matematiksel” geliyor. Tersine Türkçe ise oldukça “duygusal”, zaten kendi de bu şekilde buluyor. [Bundan dolayı çeviri konusunda aynı fikirde değilim]

  5. Teşekkürler :)

  6. İşte Şafak’ın dille ilgili söylediklerini eklemek istedim. Hatırlatma için teşekkürler hocam, bunu eklemeyi unutmuşum.

    “İngilizcenin ana dili olmadığını ve bu dili sonradan öğrendiğini anlatan Şafak, dilin insanları biçimlendirdiğini, insanların farklı dilleri farklı ses tonlarıyla konuştuklarını ve bir dili konuşurken farklı kişilikler kazandıklarını söyledi. “İngilizce bana matematiksel geliyor, ama kelime dağarcığı bakımından son derece zengin“ diye konuşan Şafak, “Türkçe ise daha duygusal, sonuçta benim anneannemin dili, son derece yaratıcı bir dil.“ dedi. Şafak, esprili yazıları İngilizce yazmayı sevdiğini, ama iş üzüntüsünü ya da duygularını anlatmaya geldiğinde Türkçe yazmayı yeğlediğini belirtti. Tarihe saplanıp kalmadan tarihi hafızanın unutulmaması gerektiğine dikkat çeken Şafak, romanlarında hem eski hem yeni Türkçe sözcükler kullanmayı sevdiğini, bunun kendisi için `süreklilik` anlamına geldiğini belirtti.”

  7. arkadaşlar, tamam elif şafak çok kutsi bir görevi üstlenerek unuttuklarımızı bizlere tekrar hatırlattı ya da hiç bilmediğimizi bu kitapta öğretti ama kitabın içerisinde geçen birçok özel cümle elif şafak’a ait değildir! mesela elif şafak ne de güzel söylemiş diyorsunuz ya tam ortasındadır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde…” işte bu sözler mevlevi sitelerinde hep var olan sözlerdir. kurgudaki aşk zaten mevlevi tarikatının yeryüzündeki tüm bağların aşk olduğu söylemidir. belki çok da net örnekler veremesem de şunu çok iyi biliyorum ki mevlevi tarikatının savunduklarını, öngördüklerini ve o muhteşem sözlerini ama şemsin ama mevlananın, işte elif şafak bunları topladı, bir bütün haline getirerek sundu! bunu tanınmayan bir yazar yapsa olmazdı, tabi ki nasıl sesini duyuracaktı elif şafak, o yönde çok güzel bir davranış ve görev sergiledi, bilmediklerimizi gün ışığına çıkardı. kendisine müteşekkiriz fakat lütfen mevlevilikte var olan sözleri mevleviliğe ait görelim, elif şafağa değil. aksi taktirde toplum doğru mesaj almak yerine yanlış mesaj da almış olur! şafağın kitabından önce bence mevlana’nın bazı kitaplarını okuyun ya da en azından sitelerde mevleviliği okuyun, sonra da aşk’ı okuyun. işte o zaman tablo bütünleşecek, işte o zaman doğru mesajı alacaksınız. sevgilerimle.

  8. Uyarıların için teşekkürler Tebri’i Gülriz hocam.

  9. Elif Şafak’ın “Aşk” adlı romanının yukarıdaki tanıtımını okuduktan sonra kitabı okuma isteğimin geliştiğini söyleyebilirim.Okudum..
    Kitabın rengi konusunda hem fikirim.Özellikle kitapçılarda kendini pazarlamak isteyen bir kitap gibi durmaktadır.Bu durum gerçek bir okur için itici.
    Diğer bir konu kitabın içeriği ile ilgili..Yazar,okumayı neredeyse unuttuğumuz günümüz gerçekliğinde “mevlevi düşüncesini gündeme taşıyarak okuru Mevlana ve Şems ile tanıştırma, onları anımsatma,mevlevi felsefesini anlaşılır bir şekilde ortaya koyma açısından önemli bir çalışma ortaya koymuştur.
    “Fakat kitabın omurgası “Mevlana ve Şems’tir”,onların öğretisi,kırk kuraldır.”
    Elif şafak sadece günümüze uyarlamış..
    Kurgu tekniğini kullanarak bu öğretinin içerisine serpiştirdiği başka bir aşk öyküsünün sonu etkileyici olsa da dil bakımından yaratıcı bir imgelem kullanılamamış ve oldukça sıradan bir anlatım söz konusu..
    Şunu belirtmeliyim ki romanın bana en önemli katkısı “mesnevi”yi okuma isteğimi tetikleyerek hızlandırması.
    iyi günler..

  10. Bu romanı tekrar okudum, arkadaşlarımın okumasını sağladım, üzerinde tartıştık. İnternette hakkında yazılanları okudum ve son kararım “asmen” arkadaşıma katılıyor olmam. Yine de önyargılı olmamak için Elif Şafak’ın diğer bir romanı Mahrem’i okudum ve inanın hiç beklediğim gibi değildi. Mahrem hakkında da yazmayı düşündüm ama yazacak bir şey bulamadım. Sanıyorum çok etki altında kalmadığım sürece artık bu yazarımızdan bir eser okumam :) Yeni nesile Mevlana ve Şems’i anlattığı ve okuma isteği yarattığı için ne mutlu . . .

  11. Kitap seçerken ilk kriter olarak kitabın kapağından etkilenmek gerektiği fikri biraz sığ bir bakış açısı olmamış mı?
    Böyle bir zihniyet ancak klasik hollywood sinemasına yakışır!
    Kitabı okumuş biri olarak söylemek isterim ki en az ambalajı kadar sahte bir kitap. Jane Austen psikolojisinin mistikleştirilmiş modeli! Dikkatimi çeken bir diğer nokta;
    bir üst kültür biçimi olarak ortaya çıkmış olan tasavvuf gibi yoğun bir konudan bahsedecek olan yazar, bunu bir popüler kültür ürünü olarak okuyucuya sunuyorsa neyi ne kadar anlamıştır ki? Elbette nasıl para kazanılacağını iyi anlamıştır kuşkusuz. Ayrıca bilgi bir hak değil ayrıcalıktır, kimseyi kapağıyla etkilemeye ihtiyaç duymaz; aksine bilgiye ihtiyaç duyan onu haketmek için samanlıkta iğne arayıp bulmalıdır. Öteki türlü, günümüzün tek tip yakacak odun yetiştiren eğitim sisteminin kurbanlarından ne farkımız kalır?

  12. Kitabı okuduğumda çok etkilenmiştim, daha sonra Elif Şafak’tan başka bir eseri Mahrem’i okudum ve aşk hakkında bir az araştırma yaptım, düşüncelerim çok değişti ve bunu yorumlarımı takip ettiyseniz farketmişsinizdir.

    Kapak konusuna gelince; çoğu insan gibi başkasından duyduğum klişeleşmiş laflara katılmıyorum; kapak dikkat çekici olur, reklam yapıyor derler, kapak basit olur, üzerinde hiç düşünülmemiş, aceleye gelmiş denir. Ben sevdim kapağı. Şafak amacına ulaşmış, kitaplıkta ilk göze çarpan kitabım o ve her gören onun AŞK olduğunu biliyor. Diğer yorumlarınıza zaten katılıyorum :)

  13. Pingback: Anonim

Yorum bırakın