Sugata Sanshiro (1943, Akira Kurosawa)

13 Ağustos 2012 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Sugata Sanshiro (1943, Büyük Judo Efsanesi) Akira Kurosawa’nın ilk filmi olma özelliğini taşımaktan öte, yönetmenin sinemasının temel dinamiklerini yansıtan nüvelerinin de yer aldığı bir filmdir. Kurosawa’nın filmlerinde kendi biyografisinde de ele aldığı haliyle paralel yaşantıları görmek mümkündür. Yönetmen yardımcılığını yaptığı Kajiro Yamamoto ile yollarını ayırarak kendi yolunu çizmeye çalışan Kurosawa’nın belki de bu romanı filmleştirme çabalarındaki esas mesele yönetmenin de kendi yaşamını bu romanda görmesinden kaynaklı olabileceğini düşünüyorum. Hakeza bu durum Kurosawa’nın neredeyse tüm sinemasına sirayet etmiştir diyebiliriz. Kurosawa filmlerinde sıkça gördüğümüz bir simgesel baba faktörü her daim karşımıza çıkmaktadır. Buradaki simgesel baba faktörü daha çok doğu kültürüne içkin bir şekilde yol gösteren, kendi deneyimlerini öğrencisine, çocuğuna ya da ana karaktere yönlendiren bir baba değildir. Evet, eğer öğrencinin ya da çırağın gözünden baksaydık bize bu şekilde görüneceği aşikârdır. Ancak bizler seyirci olarak buradaki eğitmen figürünün anlayışına, katılığına, tecrübelerine dayanarak öğrencisine yol gösterenden çok yolu öğrencinin bulmasını sağlayan bir faktör olarak bakmamız gerekmektedir. Buradaki yol-gösterici kavramı öğrenci için tam da nesne-neden etkisi yaratmaktadır. Yoidore Tenshi (Sarhoş Melek, 1948) filminde Sanada (Takashi Shimura) ve Matsunaga (Toshiro Mifune) arasındaki ilişkisinde doktor ve sokak mafyası üyesi arasındaki bağlamlarda, Nora Inu (Kuduz Köpek, 1949) filmindeki silahını kaybeden dedektif ile onunla birlikte ona yardım eden diğer dedektif gibi ve bunların varyasyonları olarak görebileceğimiz Shichinin No Samurai (Yedi Samuray, 1954), Akahige (Kızıl Sakal, 1965), Dersu Uzala (1972) filmlerindeki gibi. Kurosawa bu temasını her daim ilk filminden başlayarak farklı türlerdeki filmlerine yedirmeyi başarmıştır. Bu aynı zamanda yönetmenin sinemasında ortaya çıkan farklı bir konuyu yani bireyselliği ön plana çıkaran bir ilişkiye dönüşmektedir.

Kurosawa filmlerinin içeriği Japon gelenekleriyle süslenmiş olmasına rağmen, filmlerindeki yapı batı medeniyetinin elementlerinde kendine yer bulur. Daha farklı bir şekilde söylersek batı modernizminin elementlerini, Japon gelenekselliğiyle süslemiştir diyebiliriz.

Sugata Sanshiro filmi bizleri 1882 Japonya’sına, yani Meiji Restorasyon Dönemi olan 1867–1912 yılları arasındaki döneme götürür. Filmin çekildiği yıl olan 1943 yılı aynı zamanda Japonya’nın II. Dünya Savaşına katıldığı, Japon milliyetçiliğinin ve doğal olarak artan Japon gelenekçiliğine duyulan bağlılığın had safhada olduğu bir yıldır. Kurosawa’nın böylesine bir filmi çekmesinde duyduğu arzunun temelinde yatanın böylesine bir gelenekçi anlayışı bağlamamak gerekmektedir. Bu filmin nüvelerini yönetmenin diğer filmlerinde de bulmamız yalnızca filmin böyle bir amaca hizmet etmesine bağlanmaması gerektiğinin bir kanıtı olsa gerek.

Film Japonya’nın kendini batıya açmasından ya da batı modernizmini benimsediği dönemin ortalarında geçmektedir. Filmin açılışında bu batılı etkilenimin tezahürlerini bulabiliriz. 1882 yılında geçen film Sugata’nın bakış açısıyla bir tür çevreyi tanıtma amacı güderek başlar. Etrafı seyirciye Sugata’nın bakışlarıyla gösteren kameraya, batı giyim-kuşamı içerisindeki (şapka, kravat, baston) Japonlar gündelik hayatlarıyla yansımaktadırlar. Elbette batı kültürünü temsil eden bu türden imgeler Kurosawa’nın yalnızca Meiji dönemini ele aldığı filmlerde bulunmaz. Daha da geriye gittiğimizde, Yedi Samuray filminde kullanılan ateşli silahlar bizleri şaşırtabilir. Adaya ilk uğrayan milletlerden birisi olan Portekizliler beraberlerinde bu ateşli silahları 16. yy başlarında getirmişlerdir. Yedi Samuray filminin geçtiği tarih ise 16. yy sonlarıdır. Bu filmdeki ateşli silah kullanımı bir ayrıntı olarak göze çarpmasına rağmen, Kurosawa’nın Yojimbo (Koruyucu, 1960) filminde bir ana etken olarak devreye girer.

Sugata Sanshiro, judo dövüş sanatını öğrenmek isteyen bir karakterdir. Şehirdeki ilk sokağa girerek buradaki kadınlara ulusal sporu nereden ve nasıl öğrenebileceğini sorar. Karşısına çıkan Ming okuluna girer ancak okulun bir şeyler öğretmekten çok uzak olduğunu fark eder. Okulun hocaları, öğrencileri adeta sokak dövüşçüleri gibi tavırlar sergilerler. Amaçları bir başka okulun hocasının karşısına çıkmak ve onu alt etmek olan bu okulun dövüşçüleri, Sugata’yı da yanlarına çağırıp dövüşü izlemesini isterler. Dövüşün amacı ise Ming Okulu ustasının polis şubesinde bir kung-fu ustası olarak hizmet etmek istemesidir.  Ancak bu işe usta Yano’nun alınması bu okulun hocalarında bir rahatsızlık uyandırmıştır. Onu pusuya düşürüp onunla kavga etmeyi amaçlamaktadırlar. Filmi izlediğim İngilizce ve Türkçe altyazılarda bu konunun oldukça belirsiz olduğunu gördüm. Sugata ilk geldiğinde bir dövüş sporu öğrenmek istediğini ifade ederken, okulun öğrencileri Judo hakkında hiçbir şey bilmediğini fark ederler. Aldo Tassone’nin Akira Kurosawa adlı incelemesinde ise Ming okulundaki dövüş sporunun ‘juijutsu’ olduğunu ifade ederken Yano Hoca’nın Judo tekniğini kullandığını söyler. İmdi ne kadar bu dövüş sporları kendi aralarında benzerlik taşısa da bizlere Japonya’nın bulunduğu Meiji Dönemi hakkında daha sağlıklı bir bilgi verecektir. Juijutsu köken olarak Judodan daha eskilere dayanan Japon dövüş sanatlarının en köklüsü olarak bilinir. Aynı zamanda bu spor zamane samuray geleneğinin içerdiği şiddetle bilinmektedir. Ancak Judo bu sporun daha az şiddetlisi ya da amaç olarak rakibi etkisiz hale getirmek üzere düzenlenmiştir. Samuray geleneği kendi içerisinde şiddet ögeleri ve ritüeller barındırsa da aynı zamanda bu savaş sanatının pirleri ‘Bushi-do’’ dedikleri öğretiyi bu geleneğe uydurmuşlardır. Doğal olarak akla ilk gelen şövalyelik geleneği ve Hıristiyan geleneği arasındaki bağdır. Burada araya giren dinsel faktörler savaşçılık motifleriyle birlikte bir araya gelerek savaşçının içsel huzurunu sağlamaya yönelik bir tür ittifak gerçekleştirir.

Meiji Dönemi aynı zamanda köklü bir diğer gelenek olan samuray geleneğinin birçok öğesini tasfiye etmiştir. Bu tasfiye edilişle birlikte juijutsu gibi bir gelenek de bundan payını fazlasıyla almıştır. Judo sporu bu açıdan daha yumuşak bir ağır başlılığı mesken seçmiştir kendine. Dolayısıyla Japonya’nın bu dönemi aynı zamanda Kurosawa’nın diğer filmlerindeki şiddet ögelerinin tasfiye edilmiş olması açısından önemlidir. Kurosawa filmlerinde de birebir öldürme amaçlı kötücül kaynaklı ögeler asla kullanılmaz. Kızıl Sakal, Yedi Samuray gibi filmlerde bu aşırı geleneksel ve yobaz tutum yönetmen tarafından eleştirilmiştir. Aynı şeyi Masaki Kobayashi filmlerinde çok daha keskin bir şekilde görürüz. Kobayashi filmlerindeki sert ve aman vermez samuray kuralları yerden yere vurulmuştur ancak Kurosawa filmlerindeki bu tutum gelenekleri karşısına almak yerine ana karakterlerin gelişimlerini sağlamak ve onlara gerçek öğretinin nasıl olabileceğini göstermek amacıyla gösterilir. Aslında bu kötücüllük yalnızca bireyin zaferini sağlamak amacıyla değil, bireyin kendi yolunu kendi bulmasını sağlamak amacıyla yaratılan bir tür saga haline getirilir. İkiru (Yaşamak, 1952) filmindeki kanser hücreleri, Yedi Samuray filmindeki haramiler (kanser hücresi gibiler değil mi?), Dersu Uzala filmindeki fırtınayı hatırlayalım ve buna isnat edecek bir sürü kötücül ögeler Kurosawa filmlerinin ham maddesini oluşturmaktadırlar.

Filmimizdeki kötücül ögeler, Ming Okulu öğrencileri ve onların gerici tavrı ve filmin devamında karşılaşacağımız, yine aynı sporda karşımıza çıkacak rakiptir. Ming okulu öğrencileri, Yano’nun yolunu keserler. Aynı zamanda Sugata da onlarla birlikte dışarı çıkarak dövüşün nasıl olacağını merak etmektedir. Burada karşımıza çıkan motif Sergio Leone’nin Once Upon Time in The West (Bir Zamanlar Batıda, 1968) filmindeki açılış sahnesiyle benzerlikler taşımaktadır. Leone’nin bir Kurosawa hayranı olduğunu düşünürsek bu türden benzer sahneler bizleri şaşırtmayacaktır. Leone’nin filminde Harmonica’yı (Charles Bronson) tren istasyonunda bekleyen üç haydudun sahnesini hatırlayalım. Harmonica tek başına trenden inmiştir ve karşısındaki üç silahşöre karşı bir düelloya tutuşur. Kurosawa’nın filmindeki bu sahneler de aynı etkiyi yaratmaktadır. Juijutsu okulunun kalifiye dövüşçüleri tek başına bir judo ustası olan Yano’ya karşı dövüşürler. Yano kendisine yapılan bu türden saygısızlığı affetmeyecek, bütün dövüşçüleri arkasındaki nehre fırlatacaktır. Dikkat edilirse amaç hoyratça bir öldürme tekniği uygulamak ya da dövüşçülerin hayatlarına kast edecek düzeyde ileri gitmek değil, yalnızca onları engellemek ve kendini korumaktır. Sugata, elbette bu mücadelenin sonunda Yano’dan kendisini beraberinde götürmesini teklif eder. Onun binmiş olduğu üç tekerlekli arabaya kendini koşar ve takunyalarını mücadelenin olduğu alanda bırakır.

SUGATA’NIN TAKUNYALARI

Sugata’nın, hocası Yano ile birlikte gidişinden sonra takunyalar yolda bırakılır. Kurosawa burada basit bir nesne-özne ilişkisiyle birlikte karakterin, hocasıyla birlikte geçirdiği merhaleleri anlatma yolunu seçmiştir. Takunyalar ile birlikte Sugata kendi geçmişini simgesel olarak geride bırakmıştır. Günler, geceler ve mevsimlerle birlikte takunyaların kaderi de değişir, uzamları da. Burada takunyalar yalnızca zaman olarak değişim gösterirler. Sugata fiziksel anlamda pozitif olarak ne kadar değişime uğradıysa takunyalar da zamanla negatif olarak değişime uğramıştır. Eskimiş ve yıpranmışlardır. Takunyalar ne kadar simgesel geçmiş olarak geride bırakılmış olsalar da, Sugata’nın belki de gelecekte yaşayacağı çetrefilli zorlukları da anlatırlar. Takunyalar bir nehirde sürüklenerek Sugata’nın yaşadığı yere gelirler. Nehir veya su teması zamanı göstermek için kullanılan basit bir metafordur. Ancak Sugata’nın tinsel olarak güçlenmesini sağlayacak faktörde göle indiği sahnenin olduğunu unutmayalım.

Sugata fiziksel olarak Judo sporunu oldukça iyi bir şekilde, yaşadığı şehrin mahallelerindeki kavgalara karışarak icra eder. Ve bu yüzden hocası tarafından bir çocuk gibi azarlanır. Özellikle hocasıyla yaptığı konuşma sırasında gömleğinin üst kısmı yırtılmıştır. Sugata burada yaramazlık yapmış bir çocuğa benzemektedir. Hoca-öğrenci ilişkisi burada aynı zamanda baba-oğul ilişkisine dönmektedir. Sugata kendisine kızan hocasının haklılığı karşısında kendine karşı acımasızca davranır ve hocasının çalıştığı odanın yanındaki gölete kendini atarak oradan affedilinceye kadar hiç çıkmayacağını söyler. Burada Dostoyevskiyen bir tutum benimsediğini görebiliriz Kurosawa’nın. Sugata’nın öfkesi aynı zamanda kendi gururundan kaynaklanan bir öfkedir. Kendini aşağılayarak kendi gururunu da bir kenara fırlatarak atlar gölete. Göletin içinde saatler ve günler geçirir. Okulun içindeki yaşlı rahip Sugata’nın inadından vazgeçmesi için çabalar ancak Sugata inadında diretir.

Film kendi ülkesinde ne kadar ulusal bir dövüş sporunu anlatmış olursa olsun sansüre uğramıştır. 17 dakikalık kısmı ise halen kayıptır. Sansüre uğrama nedeni açıkçası barizdir. Özellikle Yano hocanın Sugata’yı dizginlemeye çalışması ve önüne her gelenle kavga etmesi dönemin Japonya’sının siyasetine benzemektedir. Sugata, adeta her yeri işgal etmeye çalışan ordusunun gücüyle her yere saldıran bir Japonya’yı hatırlatmaktadır. Özellikle 2. Dünya Savaşı döneminde birçok Japon yönetmen bu alanda propagandist filmler çekmiştir. Bu filmlerin büyük bir kısmı da ulusal iradenin gücünü göstermek amacıyla yapılmıştır. Kenji Mizoguchi, Genroku Chûshingura (47 Ronin, 1941) filmi yaparken, Yasujiro Ozu da Chichi Ariki (There Was A Father, 1942) filmini çekmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kurosawa tüm bunlardan bağımsız olarak eserler vermeye çalışmasına rağmen, Sugata’nın devam filmi ve ilk dönem filmlerinden bazılarını bu meyanda ortaya koymuştur. Sugata’nın ilk bölümü savaş sürecinde yapılmıştır, ikinci bölümü ise savaş sonrasında yapılmıştır. Bu ayrımı ikinci filmde incelemeye çalışacağız.

Filme baktığımızda gerçekten bir tür batı özenticiliği de eleştirilmiştir. Sugata’nın daha sonra kazanacağı zafer aynı zamanda batı özentisinin getirmiş olduğu açmazlara da karşı bir tür tehdit işlevi görmektedir. Ancak bu tehdit dikkat edilirse batının kendisine ya da kültürüne değil, onu kullanan ve gökten zembille inmiş gibi riayet etmeye çalışan Japon halkına yapılmıştır. Kurosawa babacan karakterini bu etkiye karşı bir tür paravan olarak kullanmaktadır.

Sugata göletin içerisindedir, onun oradan çıkmasını isteyen rahip daha fazla inat etmemesini ister. Burada rahip figürü filmde neredeyse az yer kaplamasına rağmen, kafamızdaki dinsel bağdaşıklıkları kurmak için yeterli bir amaca hizmet eder. Bu amaç Kurosawa filmlerinde neredeyse eksik olmayan bilgelik olarak tanımlayabileceğimiz kendini gizil bir faktör olarak sunan motiftir. Yedi Samuray filminde, Kanbei’nin bir çocuk hırsızını yakalamak için rahip kılığına girmesini yalnızca samuray geleneğinin çiğnenmesi olarak görmemek gerekir. Bu aynı zamanda rahip kılığına giren samurayın bilgeliğini ve metanetini gösteren bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu filmde de buradaki rahip faktörü adeta judo evinin kutsiyetini vurgulamak amacıyla kullanılmıştır diyebiliriz. Sugata göletin içinde yalnızca bir dala tutunmuştur, onu bıraktığı anda belki de takatsizlikten göletin dibini boylayacaktır. Ancak hem kendi yaşamını tuttuğu bu dal biraz da Odin’in hikâyesini hatırlatmaz mı bizlere?

Sugata sabahın erken vakitlerinde bir lotus çiçeğinin filizlendiğini görür ve bu onda adeta aşkınsal bir gerçeklik olarak zuhur eder. Lotus çiçeği Japon ulusunun önem atfettiği çiçek türlerinden biridir. Kiraz çiçekleri gibi kendisine değer verilen Lotus çiçeği bir maneviyat simgesi olarak bizlere yansıtılır. Burada ayrıca dikkat edilmesi gereken şey bu çiçeğin batı edebiyatında işlenmiş olmasıdır. Özellikle Homeros’un Odysseia adlı eserinde Lotus Yiyenler bölümü dikkate değerdir. Bu bitkinin uyuşturucu özelliği olması nedeniyle bunu yiyenlerin hafızalarını kaybettiklerini görürüz. Kültürel farklardan doğan bu ayrım Akira Kurosawa’nın yukarıda değindiğimiz batı geleneğine karşı olan mesafesini de göstermektedir. Lotus çiçeği Sugata’nın hakikati görmesinde ya da içindeki öfkesinin ya da gururun yumuşamasını da sağlayan bir etken olarak işlemektedir. Bu açıdan Lotus çiçeğinin fiziksel olarak etkilerinden yararlanılmıştır diyebiliriz. Böylece Sugata’nın takunyaları ile gelişen fiziksel etkinliği, Lotus çiçeğini görmesiyle metafiziksel gelişimine yansıyarak tekâmüle ermiştir diyebiliriz. Sugata göletten çıkarak ustasından özür diler. Bu aynı zamanda Sugata’nın ikinci kez doğumudur. Gölet tıpkı ana rahmindeki bebek gibi Sugata’nın manevi olarak yetişmesine yardımcı olmuştur. Bu doğa teması Kurosawa’nın filmlerinde en çok kullandığı motiflerden birisidir. Dersu Uzala filminde ise bu motifin doruğuna ulaşmıştır diyebiliriz.  Çiçeğin etkisi de Kurosawa’nın birkaç filminde daha ortaya çıkar. Örneğin Yedi Samuray filminde Kikuchiyo karakterinin ismi yine aynı şekilde bir çiçekten türetilmiştir. Tsubaki Sanjuro (1962) filminde de Tsubaki ‘kamelya’ anlamına gelir. Filmin başında gördüğümüz nehirdeki takunyaların durumu aslında Sugata’nın gölet içerisindeki durumunu öncesinden haber verir gibidir. Onun fiziksel olarak varlığı aynı zamanda burada ruhani tarafı ile birleşmektedir. Nietzsche’nin inancı olan bir insan hakkında söylediklerine baktığımızda öznenin kendisinde uyanan coşkusal hislere bir anlam yükleyecek bilgi ve donanıma sahip olamaması, aynı zamanda öznenin bu hisleri insani olmaktan çok insanüstü olarak tanımlaması dinin kaynağı olarak kavranabilir. Kurosawa filmlerinde dolaylı olarak görülen tinselliğin kaynağı da acemi, çaylak statüsündeki karakterler için birebir uymaktadır. Kurosawa’da dinsel ögeler bu nedenle dolaylı olarak hocalar, eğitmenler, babacan karakterler üzerinden bu eğilimi yansıtmaktadır.

KAHRAMANLIK SAGASI

Film yapı olarak üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölüm Sugata’nın kendini keşfedişi, ikinci bölüm Sugata’nın aşkı, son bölüm Sugata’nın kahramanlığını kanıtlaması olarak tanımlanabilir. İşte burada batı edebiyatındaki epik destanların yapısına bağlı kalındığını görüyoruz. Bir kitap olarak Sugata’nın yönetmenin ilgisini çekmesi buradaki yapısallığa bağlanabilir diyebiliriz. Çünkü aynı zamanda epik eserlerde rastladığımız yapıya oldukça benzeyen bir yapısı vardır Sugata’nın. Ancak aşk teması bilindik ataerkil yapıdaki destanlara daha çok benzemektedir. Filmdeki aşk teması daha çok arka plandadır, böylece film/kitap ismiyle terennüm edilen karakterimizin maceralara-dövüşlere odaklanmıştır. Diğer epik aynı zamanda romantik destanlarda aşkın çoğu zaman kahramanlıklara ya da anlatılan maceraların üzerinde seyreder. Buradaki romantizm ögesi aşk üçgenleri, birbirine ulaşamayan âşıklar gibi varyasyonlarla güçlendirilir. Tıpkı Lancelot-Arthur ve Guinevere, diğer taraftan Nibelungen Destanlarında olduğu gibi. Kurosawa bu türden epik destanları bireysel aşkların değil, daha çok cinnetin ve deliliğin sınırlarında gezinen ya da kendini bir ülküye adayan karakterler için uygun görür. Filmlerinde bir iki film dışında romansın girmesine izin vermez yönetmen. Karakterleri tikel olarak bir ülküye sahiptir, bu da Hegelci bir ifadeyle söylersek, ‘tikel tümele hizmet için vardır’. Ikiru filminde Watanabe bir an için âşık olur ya da öyle sanır ancak bir anda aklına gelen bir fikirle ‘yaşam’ ülküsünün yönünü değiştirerek toplum için ayrıca -kendisi için de- bir çocuk parkı yaptırmaya karar verir. Bu temalar Kurosawa filmlerinin esas ana kaynaklarından biridir. Sugata filminde de aynı şekilde karakterin romansı terk etmez, tam tersine romansı kendi ülküsünü gerçekleştirmesi için bir tür dayanak olarak kullanılır. Andre Bazin’in Kurosawa’nın bu tek gözlülüğüne işaret etmesi boşuna değildir. Ancak yine de sadece bu minvalde ele alınması gereken bir altı çizilen nokta olduğuna dikkat etmek gerekir.

Alfred Hitchcock filmlerinin temel yapısı, izleyicisini bir geciktirim sayesinde dikkatlerini ve duyularını ayakta tutmasıdır. Bu örneği daha iyi anlaşılması için veriyorum. Kurosawa’da ise bu ‘doruk nokta’sı diyebileceğimiz sekanslarla sağlanmaktadır. Bu türden doruk noktası anları aynı zamanda aksiyon sinemasının temel malzemesi haline gelmiştir. Sugata filminde bu açıdan yalnızca bir doruk noktası bulunur bu da, Sugata’nın kendini gölete attığı sekanstır. Karakter böylece aşkınsal ya da kendi hislerinin üstünde bir duygu yaşarken seyirci bunu bir tür coşku olarak algılar. Günümüz modern aksiyon filmlerinde maalesef pek azına rastladığımız bu sahnelere müzikler, efektler ya da bir tür akrobat-estetik karıştırılarak uygulanmaktadır. Kurosawa başyapıtlarında görülen ve izleyicinin algısını ayakta tutan şey birden çok ‘doruk noktası’ olmasıdır diyebiliriz.

Sugata Sanshiro filminin bir tür ‘Chambara’ olup olmadığı tartışması yapılır genelde. Film yapı olarak bundan oldukça uzak bir yerde seyretmektedir. Film aynı zamanda Jidai-geki formunun da karşılığını kısmi olarak yalnızca tarihselliğinden kaynaklanan bir dayanakla vermektedir. Dönem olarak Jidai-geki formu daha çok orta çağdaki samurayları, klanları, roninleri ve hanedanlar arasındaki ilişkileri anlatan filmler olarak karşımıza çıkmaktadır. Sugata filmi ise çekildiği tarih itibariyle de yakın dönemdeki Japonya’yı anlatır. Bu yüzden filme bir Chambara ya da Jidai-geki gözüyle bakılması bana göre mümkün değildir.

Filmimiz, Sugata’nın okuluna gelen, garip tavırlarıyla dikkat çeken batı tarzı giyinişli bir karakterin -Higaki- gelmesiyle devam eder. Okuldaki öğrencilerle dövüşmek isteyen karakterimiz okulda yalnızca iki öğrenci olmasına şaşırır, bir öğrenciyi duvardan duvara savurur, diğeri ise zaten Sugata’nın kendisidir. Bu şahsa karşı dövüşmek isteyen Sugata okuldaki rahipten izin ister ancak kendisine izin verilmez. Sugata böylece Higaki ile dövüşmeye okuluna gelen bir turnuva davetiyesi sayesinde nail olacaktır.

Turnuva başlar ve Sugata ilk rakibini zorlanmadan duvara fırlatır. Bu sahneyi Kurosawa ilk kez -sinema tarihinde de sanırım bir ilktir- burada kullanır. Bu türden bir çekimin ilk kez kullanıldığı Yedi Samuray filmi olarak gösterilir. Ancak Kurosawa’nın magnum opus’u hakkında söylediklerini yinelemekte fayda var. Kurosawa birçok filminde sinema tarihinde miat oluşturan farklı teknikler kullanmıştır. “Ancak bütün teknikleri aynı anda kullandığım film Yedi Samuray filmidir.”

Turnuvadaki bütün karakterlerin giyim tarzı geleneğe uygundur. Ancak Sugata’nın esas rakibi olacak karakterimiz batı giyinişli olarak görünür. Hani Hitchcock’un Trendeki Yabancılar filmindeki tenis maçı sahnesindeki gibi, bütün seyirciler bakışlarını sağa sola topa odaklarken, Higaki kafasını hiç oynatmayarak bir tür karşıtlık, leke işlevi görür. Burada da aynı şekilde Higaki de bu leke işlevini görmektedir.

Yinelemekte fayda görüyorum, filmdeki romans teması Sugata’nın kendi kabiliyetlerini bilemek için kullanılır. Kabiliyetlerini aşk ülküsü için yapmaz Sugata. Bu yanılgıya kolayca düşebileceğimiz bir yapıya sahiptir film. Sugata’nın âşık olduğu kızın babası da erkek kardeşi de -bu bizim kötü karakterimizdir aynı zamanda- onun rakibi olurlar. Kurosawa bu karakter ile Sugata arasındaki ayrımı filizlendirmek için güzel bir sahne kullanır. Higaki kız kardeşiyle sohbet ederken sigarasının külünü çiçeğin yaprakları arasına dökerek tinsel zayıflığını ya da bu konudaki inançsızlığını ortaya koyar. Halbuki çiçek aynı zamanda Sugata’nın bu açıdan tekamüle erdiğini gösteren bir metafor değil miydi? Onun aynı zamanda savaşçı ruhunun dinsel bir şekilde kutsanması anlamına gelmiyor muydu? Sugata âşık olduğu kızla (Sayo) sık sık merdivenlerde karşılaşır. Bu kullanım, Sugata’nın aşk konusundaki inişli çıkışlı ruh halini gösterir. Çünkü Sayo, karşılaştığı gencin Sugata olduğunu bilmemektedir. Sugata ile sürekli merdivenlerde karşılaşır ancak Sugata bunu ancak son karşılaşmalarında söyler.

Tassone, filmin romans özelliklerinin pek de tutarlı olmadığını Kurosawa’nın biraz da acemiliğine bağlamaktadır. Ancak tam tersine filmin ve bu türden yapıtların yapısı zaten böylesine üstün nitelikli aşkların yeşermesi için elverişli bir ortam oluşturmamaktadır. Sugata’nın arzu nesnesine kavuşabilmesi için önce kızın babasını sonra da abisini yenmesi gerekmektedir demek, filmin skalasını epik bir anlatımdan romantik bir anlatıma taşımak demektir. Kurosawa’nın hiçbir filminde buna yönelik bir tecessüs bulunmaması söylemimize bir kanıt teşkil eder. Kurosawa’nın bu açıdan aşk temasını işlediği Subarashiki Nichiyobi (Güzel Bir Pazar, 1946) filmi de Japonya’nın yeni gerçekçilik perspektifi üzerinden değerlendirilmesi ve bunun âşıkların üzerindeki ekonomik baskısını anlatan bir filmdir. Filmde tutarsız olarak değerlendirebileceğimiz köksüz bir ‘femme fatale’ tipi vardır. Ancak bu kadının Sugata’yı öldürmek istemesindeki amaç, Sugata’nın yendiği karakterlerden birisinin akrabası olmasıdır.

Sugata, Sayo’nun babasını turnuvada yener, aynı zamanda onun da ziyaretine gider. Tipik Freudyen bir sahne olarak okuyabileceğimiz bu sahnede, Sugata, Sayo’nun babasını yenerek böylece Sayo’nun da kendisiyle simgesel olarak evlenmesini sağlayacak bir ortam oluşturmuştur. Filmin sonunda da görülebileceği üzere Higaki ile karşılaşan kahramanımız gökte gördüğü bir bulutu Lotus çiçeğine benzeterek bundan güç alır. Böylece eğitime ve dingin bir ruh haline kavuşarak Higaki’yi yener.

Elbette ki filmin 17 dakikalık kayıp kısmında neler olduğunu bilmiyoruz ancak filmin bu sonuyla Sugata’nın kahramanlığının altı çizilir. Farklı bir kurguda abisini yendikten sonra son sahnede onların bir araya gelişlerini görebilirdik, kim bilir? Ancak bu bana göre oldukça uzak bir ihtimaldir.

Film Kurosawa’nın gerçekten en zayıf filmlerindendir. Kullanılan metaforlar, sahne geçişleri, öykü anlatımı oldukça zayıf ve basittir. Gereksiz yere uzatılan birçok sahne, aksiyon türü bir film olmasına rağmen göze batmaktadır.

Orhan Miçooğulları

kusagami@sanatlog.com

Yazarın öteki incelemeleri için tıklayınız.

The Shogun’s Samurai (1978; Kinji Fukasaku)

6 Mayıs 2009 Yazan:  
Kategori: Kült Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

The Shogun’s Samurai (The Yagyu Clan Conspiracy) / Yagyû ichizoku no inbô

Yön: Kinji Fukasaku

Oyn: Kinnosuke Yorozuya, Sonny Chiba, Hiroki Matsukata, Teruhiko Saigo, Mayumi Asano, Hiroyuki Sanada, Shinsuke Ashida, Etsushi Takahashi, Sanae Nakahara…

1978 Japonya
130 dk.

Filmimiz Edo periyodu, Tokugava Shogunate (1603-1868) zamanında geçiyor. Bu dönem Chambara filmleri için sayısız malzeme vermektedir.

1624; Tokugava devrinin ikinci Shogun’u Hidetada, Edo (Tokyo)’daki kalesinde ölür. Fakat bu ölüm saray çevresinde şüpheyle karşılanır. Ölüm döşeğinde günlerce can çekişmesi, vakitsiz bir ölümün habercisidir. Saray aşçısının intihar etmesi, zehirlenme iddialarını güçlendirir. Peki bu ölümün kime ne faydası olacaktır…

Babasının yerine büyük oğlu Iemitsu’nun tahta geçmesi gerekmektedir. Fakat bu genç adam kekemedir, yüzünde çirkin bir doğum izi taşımaktadır. Halbuki ikinci oğlu Tadanaga, zeki ve yakışıklıdır. Yani Shogun’luk için ambalajı janjanlıdır. Bu yönden bakıldığında, merhum Shogun ve oğulların annesi kraliçe Oeyo bile, tahta eblek çocuğun değil, usturuplu olanın çıkmasını uygun görmüşlerdir. Saray erkanından Tadanaga’nın kuvvetli destekçileri de vardır; Owari lordu (Akira Kurosawa’nın favori aktörü Toshiro Mifune bir görünüp hemen kayboluyor), saray başnazırı Doi ve meclis üyesi Sakai… Bu arada genç bir nazır olan Matsudaira Izu ve haremin önde gelenlerinden Leydi Kasuga, Iemitsu’yu desteklemektedir.

Shogun öldüğüne göre, onun seçtiği genç oğul değil, hakkı olan Iemitsu tahta geçecektir. Fakat sırf bunun için Shogun’un öldürüldüğü söylentileri yayılmaktadır; Tadanaga bunu kullanarak tahtı almaya çalışacaktır. Her ne kadar kendisi bilmese de, Iemitsu’nun destekçileri babasını öldürmüştür, gerçekten. Peki bu suçun ortaya çıkması nasıl önlenecek ve çok sevdikleri Iemitsu’nun hakkını almasını nasıl sağlayacaklardır?…

Bu noktada işe Yagyu el atar. Bu soğuk kanlı, ifadesiz, tok sesli yaşlı adam Iemitsu’nun kılıç hocasıdır. Aynı zamanda Shinkage okulununun da yöneticisidir. Çocuklarını da (kızını bile) kılıçlı savaşçılar olarak yetiştiren bu adam; Iemitsu her ne kadar reddetse de onu entrikalarına dahil edecektir.

Birbirlerine diş bileyen iki kardeş, karşı karşıya gelir ve babasının otopsisini reddeden Iemitsu, kardeşi ve annesini Edo’dan kovar. Osaka’daki iç savaş sonrası başlayan geçici barış dönemi yok olmak üzeredir. Bu savaştan yararlanmayı düşünenler de vardır. Shogunluk döneminden beri hakları elinden alınan imparator, görünmez parmaklarını olayı kızıştırmak için kullanmaktadır; Kiyoto’daki soylular (Naib hazretleri) bir türlü Iemitsu’nun Shogun’luğunu kabul etmemektedir.

Fakat Yagyu, düşünülenden daha zekidir. Sadece gerektiği zamanlarda konuşan, içindeki fırtınaları asla ifadelerine yansıtmayan adam o kadar soğuk kanlıdır ki; bu yolda bir oğlunu ve bir kızını kaybettiği halde geri adım atmaz. Geriye bir tek oğlu kalmıştır: Jubei (kült aktör Sonny Chiba) babası gibi bir efendinin emrinde çalışacak karakterde değildir. Zaten tüm bu karmaşada kilit rolü üstlenecek, kaybettiklerinin acısını kanla çıkaracaktır.

Bu uzun, destansı filmde aksiyon, politika, dram, komedi ve romantizm var. Yani tam eğlencelik! Büyük bir ihtimalle uzun soluklu bir TV dizisine dönüştürmek için tasarlanmış yapımda o kadar çok karakter ve yan öykü var ki anlatmakla bitmez. Tabii ki atmosfer, dekorlar, kostümler etkileyici bir biçimde tasarlanmış. Zamanın tumturaklı seremonileri ve gergin jestler çok güzel aktarılmış. Toplu savaş sahneleri, kılıç dövüşleri ve savaşçının bir akrobat olmasını gerektiren atraksiyonlar, chambara severlerin gözünü okşayacak yeterlilikte. Siyah kıyafetli ninjalar oradan buradan fırlıyor; karakterler sesini kokusunu bile duymadıkları düşmanlarını bir medyum duyarlılığıyla hissedip gardını alıyor. Bu sezinleme sorunu nedeniyle bir gözünü kaybeden Jubei, göz bandı takarak daha bir karizmatik oluyor. Sonny Chiba, kendisine çok yakışan bu rolde savaş sanatındaki ustalığını konuşturan bir anime kahramanı gibi. Zaten filmin en dürüst kişisi Jubei. Başta entrikalara malzeme olsa da, tüm olayların aslında bir tepişme olduğunu farkediyor; ezilenlerse tabii ki masum halk… Kıyafetlerin, ipeğin hışırtısı, altının parıltısı gözümüzü kamaştırsa da fakirliği acımasızca aktarabilen filmde; özellikle roninler, o filmlerde gördüğümüz imajlarına uymayan bir vaziyette karşımıza çıkıyor. Bir tür eşkiya portresi çizen bu samuraylar, bir lordun emrine girmek için neredeyse ağızlarıyla kuş tutacaklar. Parasızlığın vermiş olduğu pejmürde halleriyle satıcıların mallarını talan ediyorlar; çingeneler gibi kamp kurup aşırılıklara gidebilecek hareketlerde bulunuyorlar. Bu taht kavgasında, bir yere yamanma ümidiyle, Tadanaga’nın safhında savaşa katılan bu sefil insanlar; satranç tahtasında kolayca yenilebilen piyonlardan başka birşey olamıyorlar.

Shogun yönetiminin karşısına aristokrasiyle çıkan soylular ise, mide bulandırıcı bir yozlukla aktarılıyor. Çocuksu ve entrikacı Saneeda Sanjo ve kötücül efemine Ayamaro Karasumaru bedeninde aktarılan aristokrasi; işlevsizlik sularında çoktan boğulmuş, yapay bir biçime dönüşüyor. Beyaz boyalı, makyajlı yüzleri, abartılı kostümleriyle oraya buraya devinen bu kütleler; yüzlerindeki maskenin ardında gizledikleri ihtirasları nedeniyle göz yaşı dökebiliyorlar. Ya da ne kadar efemine olsalar da (“Senin kılıcın ne kadar uzunmuş öyle!”), Jubei’nin karşısına bir cellat gibi çıkabiliyorlar.

Karakterler her ne kadar klişe olsa da; filmdeki kimin haklı olanın belirsizliği, tam iyi veya tam kötünün olmaması sevdiğim bir yön oldu. Filmin baş karakteri olan (yani aslında özdeşleşmemiz gereken) Yagyu bile karakterinin griliğinden bazen karanlığa doğru yelken açıyor. O kadar fazla entrika var ki, sonuçta hak diye bir unsurdan bahsetmek yersiz oluyor. Bu uğurda gözden çıkarılan, vaad edilmiş topraklarını alamayan Negoro klanının durumu, herhalde filmin en düşünülesi kısmı. İktidar, bu sadık insanlara kötülükten başka bir şey getirmiyor. Saltanat mertebesine çıkmakta kullandığı basamakları yok eden, sonuca ulaştığı vakit bir yük olmaktan başka bir işe yaramayan gemilerini yakan Yagyu; hırsın cisimleşmiş şekli olarak zihnimize kazınıyor. Kulaklarda kalan son kelimeler ise; filmin başında, kendisini seven kişilerin babasını zehirlediğini öğrendiğinde şoku üzerinden yeni atan Iemitsu’nun ağzından dökülüyor “Artık sizinle cehenneme bile giderim!” Öyle de oluyor.

Fakat tarih yanıltıcıdır. Bazı olayları kolaylıkla ört bas eder. Bütün kötülükler ve çirkinlikler o kadar tozlanır ki sanki hiç gerçekleşmemiş gibi olurlar. Ne olursa olsun; Tokugava Shogunları ayakta kalmış ve 2 yüzyıl daha tüm Japonya’ya hükmetmişlerdir.

Yazan: Wherearethevelvets

Gosha Hideo’nun Samurai Wolf Filmleri

4 Mayıs 2009 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Bahsedeceğim Chambara filminde başkarakter bir ronin; yani ustası olmayan samuray. Roninler parayla kiralanabilen, genelde parasız savaşçılardır. Gardiyan veya paralı asker olabilirler. Filmimiz Japonya’nın feodal döneminde (1185-1868), Edo (Tokyo) periyodunda (1603-1868) geçiyor. Kesin olarak belirtilmese de 1865 yıllarında geçtiğini tahmin ediyorum. Bu da Tenpō çağının (1830-1844) bittiği ve Edo periyodunun sonlara yaklaştığı bir döneme denk geliyor ki sıkıntılı bir dönem. Çünkü feodal sistemin kökten değişeceğinin sinyalleri var; köylüler aç ve arada kalmış. Baskı yoğun. Daha sonra gerçekleşecek sivil savaşla (Boshin savaşı, 1868-69) feodal sistem sonlanacaktır.

Bahsedeceğim başka bir olgu da Dojo. Dojolar yerleşim merkezlerinin dışında konumlanmış, savaşçılara silah sanatının inceliklerini ve felsefesini öğreten merkezlerdir. Kısaca ekol diyebiliriz. Savaşçılar birbirlerini sınayarak hangi dojoyu kullandıklarını öğrenebilir.

Samurai Wolf filmleri (peşpeşe çekilmiş 2 film), spagetti westernlerine örnek teşkil edebilecek stile sahip, eğlendirici filmler. İki film tematik olarak birbirinin devamı olmasa da ben toplu halde anlatmayı daha kolay ve düzenli buldum. İyi eğlenceler…

Samurai Wolf I (Kiba okaminosuke)

Yön: Gosha Hideo

Oyn: Natsuyagi Isao Japonya 1966 Siyah/beyaz

Pençelerini sık çıkardığından hırçın, kurda benzediğinden kurt lakabını almış ronin “Kiba”, ev işi, tamirat karşılığında yemek yiyen, aslında sevimli bir savaşçıdır. İki postacının öldürülerek mallarının uçuruma atılmasına tanık olarak; “Arai Nakliye Şirketi”ne gelir. Şirketin sahibi kör bir duldur; Bayan Chise. Kiba, bu kör kadının halinden etkilenir. Şirketin başında bir bela vardır. Shogun’un posta taşınmasından sorumlu resmi habercisi Nizaemon, bu şirketi ele geçirmek istemektedir. Her 28 km.ye bir haydut yerleştirerek, Arai postalarını sabote etmektedir.

Tanık olduğu olayın bu Nizaemon denen deyyusun başının altından çıktığını öğrenen Kiba, bu adamın katillerinin de saldırısına uğrar. Tam o sırada varlıklı bazı patronlar yerleşim bölgesine gelir. Bu adamlar bayan Chise’ye, posta konusundaki yetersizliği konusunda serzenişte bulunurlar. Üstelik yeni bir nakliyattan bahsederler; 3 gün içinde 30000 ryo taşıyan bir araç, hazineye teslim edilmek üzere buradan geçecektir.

Bu büyük nakliyatı bir fırsat olarak gören Bayan Chise, adamlarının karşı çıkmalarına rağmen işi alır. Halbuki bu nakliyattan bahseden varlıklı adamlar, oranın genelevinde Nizaemon ile anlaşma yapmışlardır bile. Bayan Chise’nin tek kozu, şans eseri şirkete gelmiş olan Hırçın Kurt’tur.

Filmin konusu böyle başlıyor. Tipik bir “Spagetti Western”inin “Chambara” uyarlaması gibi görünse de, olay örgüsünün ustalığı, filmi bir adım öne çıkarıyor. Üstelik, Japon sinemasına ait şiirsel görüntüler, değişik kamera açıları ve stilize anlatım tarzı filmimizde de mevcut. Savaşçılar kılıcını çektiği anda ağır çekimde aktarılan devinimlere, kılıcın ete vurduğunda çıkan ses eşlik ediyor sadece. Koreografik olarak da göz dolduran sahneler, oradan buradan fışkıran kanla da daha bir şiirsel havaya bürünüyor.

Asıl güzel tarafı, başkarakterin usta bir savaşçı olduğu halde, somurtkan ve ciddi bir adam olmaması. Bu, Japon filmlerinde sık rastlanan bir durum değildir. Samuraylar genelde duygularını belli etmeyen, taştan ifadelerle işlerini gören sert erkeklerdir. Hırçın Kurt (gerekli potansiyeli taşıyan ismine rağmen) devamlı gülümseyen, sempatik bir genç. Kör dul Chise, banyoda sırtını ovarken utandığı sahnedeki gibi; daha insancıl özellikler taşıyor. Bu tür filmlerde sıkça düşülen ve ağızda sevimsiz bir tat bırakan iki boyutluluktan böylece kurtuluyor. Bu esnada, aktör Natsuyagi Isao’nun başarısı da göz ardı edilmemelidir.

Yine kör dulun ikram ettiği vücudunu, şaşkın bir sarsaklıkla reddettiği yerde; kadın olayı çakıyor: “Sen aslında iyi bir adamsın. Sert biriymiş gibi görünmeye çalışıyorsun.” Bunu söylüyor ve filmin çaresiz aşk hikayesini başlatıyor. İstenilen görevi, karşılıksız kabul eden ve çalışmalara başlayan Kiba’yı; hayatını mahfeden adamı bekleyen köylü fahişe Okinu, gelen paraya göz koyan sinsi genelev patroniçesi Ohide, Nizaemon’un toprak ağası Iwazo’dan talep ettiği kiralık katil Sanai Akizuki, bu katilden intikam almak isteyen bir kadın, ve tüm bu kişilerin birbirleriyle yaptığı gizli anlaşmalar ve ihanetler bekliyor. Hatta Chise’nin bile yaptığı planı ve sır gibi sakladığı geçmişini öğrenince, aşkının muhasebesini bile yapmak zorunda kalıyor. Aslında, bir köy büyüklüğündeki yerleşim bölgesi olan Arai Nakliye Şirketi ve etrafında gerçekleşen film; bu entrikalı öyküsü sayesinde soluk soluğa izleniyor. Hem de Toshiaki Tsushima’nın western tınılarını andıran harika müziği eşliğinde…

Samurai Wolf II (Kiba okaminosuke jigoku giri)

Yön: Gosha Hideo

Oyn: Natsuyagi Isao Japonya 1967 Siyah/beyaz

İlk filmle yakından tanıma şansı bulduğumuz Kiba, terkedilmiş bir değirmende kestirirken, bir kız çığlığı duyar. Dört adam bir kızı taciz etmektedir. Zavallı kız çığlıklar içinde değirmen kulübesine girer. Kiba adamları def ederek kızı kurtarır. Fakat hafifçe delilik alametleri gösteren kız (daha sonra adının Oteru olduğunu öğreneceğiz) Kiba’nın üzerine atlar ve genç adamı şehvetle öpücüklere boğar. Kızın ellerinden zor kurtulan Kiba, çıldırasıya kahkahalar atarak kaçan kızın ardından, elinde bir kadın tokasıyla baka kalır.

Yedikleri dayak neticesinde kuyruklarını kıstırıp kaçan adamlar ustalarına (senzei) dert yanarlar. Çok kızan ve bu durumu gurur meselesi yapan senzei, Kiba’nın tekniğinin Lai Dojo olduğunu öğrenir. Halbuki dünyada hiçbir savaşçı Kazama Dojo tekniğinin karşısında duramamaktadır. Senzei, bu savaşçının karşısına çıkacağına and içer.

İsteği dışında bir maceraya atıldığını farketmeyen Kiba, bir nehir kenarında dinlenirken; kafes içinde taşınan iki tutuklu ve gardiyanlarla karşılaşır. Nehirdeki su zehirli olduğundan (civardaki altın madeninden gelen zehirli atıklarla kirlenmiştir), çok susayan gardiyanlara engel olur. Tutuklulara ve gardiyanlara kendi temiz suyunu verir. Fakat bir tutuklu Kiba’nın çok dikkatini çeker. Babasına çok benzettiği bu adam (tabi babası olamaz, çünkü babası ölmüş ve bu adam daha genç) Magobei Kawazu adında bir katildir. Shogunun altın madeninin bekçisini öldürmüştür.

Bu gruba daha sonra, zehirli sudan içtikleri için adamlarını kaybeden bir gardiyan katılır. Kendisinin de Arakawa’ya teslim etmesi gereken bir suçlusu vardır. Kafes içindeki bu kadının adı Oren’dir ve lakabı dikendir; çünkü erkekleri baştan çıkararak öldüren bir femme fataledir.

Yolda karşılarına Magobei’yi öldürmeye kalkışan bir grup çıkınca, gardiyanlar bu savaşçı genci (Kiba’yı) kendilerine eskort olarak kiralarlar.

Kiba, Magobei’den çok etkilenmiştir. Çocukken gözlerinin önünde öldürülen babasını hatırlamakta, dojodan dojoya gezen babası gibi olmak istememektedir. Karşısında geçmişten gelen bir hayalet gibi duran bu ronin, karanlık geçmişi ve acımasızlığı ile Kiba için daha kötü bir örnektir. Kiba, oğlunun da kendisi gibi ronin olmasını istememektedir.

Sonunda Magobei’nin sırrını öğrenir. Jinroku Higasa, Higasa klanının babası, shogunun altın madenini gizlice sömürmektedir. Yaptığının ortaya çıktığı gece bu adam, Magobei ile anlaşarak nöbetçiyi öldürmesi için kışkırtmıştır. Fakat ihanet eden Jinroku, değil altınları paylaşmak için Magobei’yi kurtarmak; onu öldürsün diye yoluna adam salmaktadır. Magobei intikam istemektedir, tüm Higasa klanını ortadan kaldırma pahasına… Kiba’dan da kaçması için yardım ister.

Kafası hayli karışmış Kiba, yanlış bir karar verecek ve birçok kişinin ölümüne neden olacaktır. Daha sonra aşık olacağı deli Oteru’nun, Jinroku’nun kızı olduğunu öğrenecek ve arada kalacaktır.

Kiba’nın gizli yardımıyla kaçan Magobei, geride kalan diğer suçluyu konuşmaması için öldürecek, diken Oren’i de yanına alarak kaçacaktır.

Sırf babasını andırdığı için garip bir yakınlık duyduğu Magobei’yi sorgulayan Kiba, adamın sert sözleriyle bozulur: “Hiç profesyonel değilsin. Lakabına yakışmıyorsun. Ben merhametli olamam yoksa biri beni sırtımdan vurur. Şu an ölemem…” Sözüne de uyarak, kendisini seven kişilere bile sırtını dönen, aşık olduğu diken Oren’i çölde terkedecek ve acımasızca adam öldürecektir.

Magobei’nin tam tersi olan merhametli Kiba ise, devamlı yoluna çıkan Senzei ile duello yapmakta, sevdiği kızı ve babasını korumaya çalışmaktadır. Hatta yalçın kayalıklara, kollarından asılarak kargalara öğle yemeği olarak terk edilecektir.

Bu ikinci bölüm, ilk filmden stil olarak farklar taşıyor. Her yerde karşımıza çıkan tema müziği dışında pek bir benzerliği yok diyebiliriz. Bir kere koreografik kavga sahneleri ağır çekimde değil. Üstelik ilk filme göre Kiba daha pasif ve edilgen duruyor. Baba figür eksikliğinin sancılarıyla düştüğü ikilemlerden kurtulamadığı gibi Magobei’nin sözleriyle de zehirleniyor: “Kiba, bir gün sen de bana benzeyeceksin!”

İki film hem görsel anlamda hem de anlatım yönünden oldukça zengin. Karakterlerin işlenmesi bile yönetmenin birşeyler yapmaya çalıştığını gösteriyor. Yine de filmin yıldızı Kiba rolündeki Natsuyagi Isao. Sırf mimikleri için bile bu filmleri izlemenizi öneririm.

Yazan: Wherearethevelvets