Estrella Morente Türkiye’de

7 yaşından beri sahnelerde olan ve günümüzün en iyi flamenko şarkıcısı olarak gösterilen, geçtiğimiz sene vefat eden, efsane flamenko şarkıcısı Enrique Morente’nin kızı Estrella Morente 19 Aralık’ta ilk kez Türkiye’ye geliyor. Penelope Cruz’un başrolünü oynadığı, Pedro Almodovar’ın bol ödüllü filmi “Volver” için şarkı söylediğinden beri tüm dünyanın ilgisini çeken Estrella Morente, “Ondas En İyi Flamenko Sanatçısı” ödülü başta olmak üzere, sayısız ödüller almış bir sanatçı. Ünlü şarkıcının ilk albümü “Mi Cante y un Poema” büyük başarısının ardından ’in Real World plak şirketi etiketiyle tüm dünyada yayınlandı. 2005 sonbaharında biletleri günler öncesinden tükenen “1922” adlı oyunu ile bir flamenko efsanesine dönüşen Estrella’ya İspanyol Radyo ve Televizyon Yayıncıları Birliği, İspanyol Kültürüne katkılarından dolayı “Altın Mikrofon Ödülü” verdi. Uzun zamandır Türk flamenko sevenleri tarafından beklenen sanatçı Türkiye’de ilk kez 19 Aralık’ta Cemal Reşit Rey’de!

ESTRELLA MORENTE Hakkında

Estrella Morente Carbonell 1980 yılında Granada’da dünyaya geldi. Ünlü flamenko şarkıcısı Enrique Morente ve dansçı Aurora Carbonell’in kızı olan Morente aynı zamanda ünlü gitarist Montoyita’nın da torunu. Çocukluğundan itibaren flamenko müzisyenleriyle büyüyen sanatçı daha küçük yaşlardayken sahneye çıkmaya başlamış.

Henüz 7 yaşındayken efsane gitarist Sabicas’la şarkılar söyleyen Morente, 16 yaşına geldiğinde artık dünyaca ünlü televizyon kanallarına konuk olmaya başlayan bir yıldıza dönüşmüş. Uluslararası Kayak Şampiyonası’nın açılış töreninden ünlü televizyon şovlarına çıkan Morente, flamenko efsaneleri Chano Lobato ve Juan Habichuela gibi isimlere eşlik etmeye başlamış. Morente daha sonra ünlü filmi “Sobrevivire”’nin soundtrack albümü için bir şarkı kaydetmiş.

Peter Gabriel, Morente’nin “Los Pastores” şarkısından esinlenirken, Estrella ’nın “Buñuel y la mesa del Rey Salomón” filmi için “Los Cuatro Muleros” adlı şarkıyı söylemiş. Virgin etiketiyle yayınlanan ilk albümü  “Mi Cante y un Poema” adını taşıyor.

1997 yılında ilk solo performansını Granada’da Peña de la Platería’da gerçekleştiren sanatçı, sonrasında Federico García Lorca için yapılan anma programında sahneye çıkmış. Granada ve Freiburg şehirlerinin kardeşliği ilan edildiğinde de sahneye çıkmış ve Alman izleyicileri büyülemiş. Sanatçı aynı yıl Barselona’daki Grec festivali’nde Juan Manuel Cañizares’in konuğu olarak sahneye çıkmış.

Seville’in ünlü tiyatrosu “Teatro de la Maestranza”’da “Huellas de la Argentinita”  prodüksiyonunda da yeralan yıldız, Martirio ve Carmen Linares gibi isimlerle aynı sahneyi paylaşmış.

“Mi Cante y un Poema” prodüktörü olan ve şarkı seçiminden, aranjelere kadar kendisine rehberlik eden babasıyla ilk çalışmasını gerçekleştirirken Estrella’nın bu çalışması Peter Gabriel’in Real World plak şirketinin etiketiyle tüm dünyada yayınlanmış.

Albümün başarısıyla İspanya’nın en ünlü festivallerinde sahneye çıkan sanatçı, 12. Flamenko Bienali’nin kapanış konserini gerçekleştirmiş. 

“Calle del Aire” albümünü 2001 yılında yayınlanan sanatçı, bu albümdeki eklektik tarzıyla büyük ilgi görmüş. Ünlü Kübalı piyanist Pepesito Reyes ile ‘El Manisero’yu kaydeden sanatçı bu şarkı ile birçok ödül kucaklamış.

Ondas “En İyi Flamenko Sanatçısı” ödülü başta olmak üzere birçok ödül alan sanatçı albümleriyle birçok kez platin satışlarını geride bırakmış.

Estrella efsane flamenko şarkıcısı Camarón de la Isla’nın ve babasının hayranı. Şarkıcı Malaga’daki Picasso müzesinin açılışından İspanyol Kraliyet ailesinin katıldığı Londra’nın ünlü salonu Barbican’daki performasına verdiği her konserinde izleyicilerini büyülüyor. Babasıyla bir dizi veren Estrella, Cordoba Uluslararası Gitar Festivali’nin de yıldızlarından biri olmuş.

José Sánchez Montes’in çektiği belgesel film “Morente Sueña la Alhambra”’da da yeralan sanatçıyı, dünyaca ünlü yönetmen Pedro Almodovar Penelope Cruz’un başrolü oynadığı “Volver” adlı filminde şarkı söylemesi için seçmiş.

2005 sonbaharında biletleri günler öncesinden tükenen “1922” adlı oyunu ile eleştirmenlerin büyük beğenisini kazanmış. Babası Enrique Morente’nin yönettiği, 1922 yılının Elhamra Sarayında gerçekleşen dillere destan şarkı yarışmasını konu eden bu prodüksiyon ünlü feminist efsaneler La Niña de los Peines ve Maria Zambrano anısına gerçekleştirilmiş. Rafael Riqueni ve Tomatito gibi isimlerin de yer aldığı bu gösteri sayesinde Estrella bir kez daha babasıyla çalışma fırsatı yakalamış.

2006’da büyük bir turneye çıkan sanatçı “Mujeres” albümünü yayınlamış. Estrella’nın kalbindeki kadınlara ithaf ettiği bu albümün prodüksiyonu yine babasına ait. Albüm’ün İspanta turnesi için Madrid, Barselona, Jerez, Valencia  ve Malaga’da konserler veren Morente ardından Broadway’den Marsilya’ya,Sardunya’dan Brüksel’e, Oslo’dan Helsinki’ye kadar dünyanın çeşitli yerlerinde konserler vermiş.

Londra konserleri için babasının yarattığı “Pastora 1922” gösterisini hazırlayan sanatçı, La Niña de los Peines, Maria Zambrano gibi isimlerin eserlerini ve Granada flamenko geleneğini sahneye taşımış. 

Latin Grammy adaylığı da bulunan sanatçı, 2006 yılının “En İyi Flamenko” ödülünün sahibi. İspanyol Radyo ve Televizyon Yayıncıları Birliği, İspanyol Kültürüne katkılarından dolayı sanatçıya ayrıca “Altın Mikrofon Ödülü vermiş.

Dünyanın tek online flamenko dergisi “deflamenco.com“ tarafından 2008 yılında gerçekleştirilen bir anket sonucu sanatçı “Casacueva y Escenario” DVD’si ile “En İyi Konser” ödülünü kucaklamış. Estrella Oslo, Helsinki, Sofya ve Lizbon’daki birçok festivalin yıldızı haline gelirken bir yandan Dulce Pontes’le işbirliği yaparak ‘Dulce Estrella’ turnesine start vermiş. Bu turne Zaragoza’da ki EXPO 2008 fuarında başlamış ve Seville’da sona ermiş. 

2009 yılında Hollanda’da ilk konserini gerçekleştiren Morente, ünlü Musiekgebouw sahnesine çıkmış. Dünyaca ünlü Carnegie Hall’de 2800 kişinin karşısına çıkan sanatçı, bir flamenko efsanesi olarak tüm dünyada en prestijli sahnelerde konserleriyle flamenko geleneğini milyonlara ulaştırmaya devam ediyor.

19 ARALIK 2010 - 20:00, CRR  

Biletler Biletix’de!  www.biletix.com Biletix Çağrı Merkezi (0 216 556 98 00)

www.sanatlog.com

İstanbul Modern Sinema’da Carlos Saura Filmleri

“Her imgede İspanya’nın acıları saklı”

İstanbul Modern Sinema, işbirliğiyle İspanyol sinemasının önemli ustası Carlos Saura’nın 1965-1979 yılları arasında yaptığı filmlerden bir seçki sunuyor.

6-16 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek programda ünlü yönetmenin Av, Nane Likörü, Kuzen Angelica, , Elisa, Hayatım ve Annemiz Yüz Yaşında adlı altı filmi gösterilecek. Saura, İspanyol kültürünün siyasi ve tarihsel sınırlamalarına özgün bir cevap niteliğindeki sinema tarzına ait en güçlü filmleri 1965-1979 yılları arasında üretmiştir. Yönetmenin son derece kişisel sinemasının izlerini sürebileceğiniz bu filmler, Franco’nun gölgesindeki İspanyol kimliğini sorgularken, gerçekdışı öğeler kullanarak gerçekliğin ancak öznel olarak resmedildiği dünyaları yansıtıyor.

Carlos Saura, İspanyol Sineması’nın Franco’ya çok şey borçlu olduğunu vurguluyor:  “O dönemde film yaparken en büyük sorunumuz sansürdü. Bir film, senaryo aşamasından montajına kadar her adımda takip ediliyor ve tekrar tekrar sansüre tabi tutuluyordu. Bu durumdan sıyrılmak için metaforik anlatımlar geliştirme zorunluluğumuz doğdu. Artık perdede gördüğünüz hiçbir şey, orada üst anlamıyla bulunmuyordu, her imgenin altında İspanya’nın acıları saklıydı. Bir keresinde senaryomun sansür denetlemesi sırasında bir yerin makaslanmasına itiraz ettiğim için karşımdaki görevlinin silahını çıkarıp masaya bıraktığını ve gözlerime bakıp dediğini yapmamı istediğini hatırlıyorum.”

Programda, İspanyol sinema tarihinin klasikleri arasında gösterilen, 1966’da Berlin’de aldığı Altın Ayı ödülüyle Saura’ya ilk uluslararası başarısını kazandıran 1965 yapımı Av, 1967’de yönetmene ikinci Altın Ayı heykelini getiren Nane Likörü (1967), Cannes Film Festivali’nde yarışan Kuzen Angélica (1974), Cannes’da Özel Jüri Ödülü’ne layık görülen Besle Kargayı (1976), Fernando Rey ve Geraldine Chaplin’in performanslarıyla unutulmaz olan Elisa, Hayatım ve Oscar’a aday gösterilen komedi filmi Annemiz Yüz Yaşında (1979) yer alıyor.

CARLOS SAURA FİLMLERİ 1965-1979

Av / La Caza

6 EKİM

PERŞEMBE, 17.00

8 EKİM

CUMARTESİ, 15.00

16 EKİM

PAZAR, 15.00

Yapım yılı: 1965

Süre: 83’

Medya: DVD

Oyuncular: Ismael Merlo, Alfredo Mayo, José María Prada

İspanyol sinema tarihinin klasikleri arasında gösterilen Av, aynı zamanda Berlin’de Altın Ayı ödülü alarak Saura’ya ilk uluslararası başarısını kazandırmıştır. Filmde, iç savaşa katılmış üç eski asker Madrid yakınlarında bir ormanda tavşan avına çıkarlar. Keyifli bir haftasonu geçirmeyi planlarken konu geçmişten açılır ve eski, karanlık defterler ortaya dökülür. Film, törensel dövüş ile kişisel şiddeti, doğadaki acımasızlıkla kan davalarını karşılaştırarak şiddetin farklı hallerine bakar. Amerikalı yönetmen Sam Peckinpah’nın iki yıl sonra çektiği önemli bir klasik olan The Wild Bunch’a da ilham kaynağı olan film, Franco rejiminin ideolojisini taşlarken, çarpıcı bir psikolojik gerilim yaratır.

Nane Likörü / Peppermint Frappé

6 EKİM

PERŞEMBE, 19.00

13 EKİM

PERŞEMBE, 13.00

16 EKİM

PAZAR, 17.00

Yapım yılı: 1967

Süre: 92’

Medya: DVD

Oyuncular: Geraldine Chaplin, José Luis López Vázquez, Alfredo Mayo

Av’dan bir yıl sonra Saura’ya ikinci Altın Ayı’yı getiren Nane Likörü ayı zamanda yönetmenin ilk ticari başarısıdır. Bu kez kilise ve devlet güdümündeki toplumsal, cinsel ve psikolojik diktanın “iyi” insanları canilere dönüştürmesini inceler Saura. Hitchcock’un Vertigo’sundan ve Luis Bunuel’den izler  taşıyan film, eski bir arkadaşının karısı olan Elena’ya aklını takan bir doktor üzerinden gelişir. Elena’yı elde etme arzusu,  kadının gençliğinde gittiği festivalde gördüğü davulcunun kendisi olduğunu iddia etmekten, çekingen bir hemşire olan yardımcısı Ana’yı ona dönüştürmeye kadar varır. Yönetmen, yıllar sonra Pedro Almadovar’da da karşımıza çıkan “saplantı” temasını burada İspanya’nın sosyopolitik yapısına paralel olarak sorgular.

Kuzen Angélica / La Prima Angélica

6 EKİM

PERŞEMBE, 15.00

9 EKİM

PAZAR, 13.00

15 EKİM

CUMARTESİ, 15.00

Yapım yılı: 1974

Süre: 102’

Medya: DVD

Oyuncular: José Luis López Vázquez, Fernando Delgado, Lina Canalejas

Barselonalı iş adamı Luis annesinin cenazesi için köyüne döner. Burada çocukluğu, ergenliğini ve hepsinden önemlisi, kuzeni Angélica’ya duyduğu aşkı yeniden hatırlar. Yavaş yavaş, aşmış olduğunu sandığı geçmişi onu yeniden sarmalar. Savaş ve Katolikliğe yaptığı kışkırtıcı göndermelerle İspanya’da büyük tartışma yaratan film, izleyiciyi orta yaşlı bir adamın çocukluğundaki iç savaş anılarına çağırarak kolektif hafızayı yoklamaya alır. Cannes Film Festivali’nde yarışan Kuzen Angélica’nın asıl konusu bir adamın duygusal belleği üzerinden İspanya’nın kendisidir.

Besle Kargayı / Cría Cuervos

6 EKİM

PERŞEMBE, 13.00

9 EKİM

PAZAR, 15.00

13 EKİM

PERŞEMBE, 19.00

15 EKİM

CUMARTESİ, 17.00

Yapım yılı: 1976

Süre:110’

Medya: DVD

Oyuncular: Geraldine Chaplin, Mónica Randall, Florinda Chico

Besle Kargayı, Franco döneminin son günlerinde geçen tarihi bir mesel olduğu kadar, aynı zamanda arızalı bir aile dramı. Annesini ise uzun süren bir hastalıktan sonra kaybetmiş olan dokuz yaşındaki Ana, sert bir ordu generali olan babasının, en yakın arkadaşının karısıyla ilişkiye girdiği sırada kalp krizi geçirdiğe tanık olur. Besle Kargayı, babasını öldürmeyi eden Ana’nın fanteziyle gerçeklik arasında dolaşan dünyasını takip eder. Buradaki , bir anlamda Franco’nun rejimiyle vahşileşmiş, onun ölümünü beklerken aslında kendi elleriyle öldürmeyi arzulayan İspanya’nın genç kuşağını temsil eder. Saura, küçük bir kızın gözünden kaybı anlatan kinayeli bir dram üzerinden yine dönemsel bir fotoğraf çekiyor. Cannes’da Özel Jüri Ödülü’ne layık görülen bu kırılgan ve içe dönük film, Bergman’ın Fanny ve Alexander, Çığlıklar ve Fısıltılar gibi filmlerinin yanında durmayı hak eden bir klasik.

Elisa, Hayatım / Elisa, vida mia

8 EKİM

CUMARTESİ, 17.00

13 EKİM

PERŞEMBE, 15.00

16 EKİM

PAZAR, 13.00

Yapım yılı: 1977

Süre: 117’

Medya: DVD

Oyuncular: Fernando Rey, Norman Briski, Geraldine Chaplin, Arantxa Escamilla

Bir baba ve kızının 20 yıl sonra buluşma hikayesini izleyen film, Kastilya’nın fotojenik bir bölgesinde yer alan bir çiftlik evinde geçer. Ana karakterimiz Luis otobiyografik bir kitap yazmaktadır. Roman, büyük ölçüde kızı Elisa’nın hayatı üzerine kurduğu bir fantezidir aslında. Bu kez monologlar, hayaller, arzulananlar ve farklı bakış açılarından anlatılan hikayelerle yeni anlatım yolları deneyen Saura, gerçeklik ile fantezi arasındaki bağlantılar, ve edebiyat göndermeleriyle filmi bir çeşit yap-boz’a çevirir.

Annemiz Yüz Yaşında / Mama Cumple 100 Anos

8 EKİM

CUMARTESİ, 13.00

9 EKİM

PAZAR, 17.00

13 EKİM

PERŞEMBE, 17.00

Yapım yılı: 1979

Süre: 97’

Medya: DVD

Oyuncular: Geraldine Chaplin, Amparo Muñoz, Fernando Fernán Gómez

Annemiz Yüz Yaşında, bir intikam komedisi. Mama, yüz yaşına girerken bir doğum günü kutlaması yapar ve zamanında uşağı olan ve bugün bohem kocası Antonio ile kendi evinde oturan Ana’yı da davet eder. Mama’nın akrabaları, en başta da gelini onun artık onun ölme vaktinin geldiğine inanmakta ve ardında bırakacağı araziyi paylaşmayı beklemektedir. Mama ise kendisi için bir cinayet planlandığının farkındadır. Saura tuhaf, kendine özgü kural ve törenleri, iç çatışmaları, sahte nezaketi ve oyunlarıyla işlevsiz bir aile kurgular. Psikolojik travmayı büyülü gerçeklikle beraber dokuyan Annemiz Yüz Yaşında, Oscar’a aday gösterilmişti.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Büyüleyici Bir Sinema Şöleni: Cría cuervos (Besle Kargayı)

9 Kasım 2009 Yazan:  
Kategori: Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Sinemanın çocuklara ve çocukluğa adadığı bir film de Cría cuervos (1976, )…

İlk döneminde neo-realist, 70’lerde Franco dönemi burjuvazisinin sinemasal tarihçisi, 80’lerde ise gösterişli müzikalleri ile dikkati çeken sinema dünyasının gözde isimlerinden İspanyol yönetmen Carlos Saura imzalı patetik, duygusal ve hüzünlü bir film Cría cuervos…

9 yaşındaki Ana’nın (Víctor Erice’nin El espíritu de la colmena – [1973, Arı Kovanının Ruhu] adlı başyapıtından da anımsayabileceğiniz ) gözünden ve bakış açısından ebeveynlerin dünyasına gizemli ve kederli bir yolculuk Cría cuervos…

Faşist General Franco dönemi burjuvazisinin çarpık ilişkilerini, sosyo-politik koşullarını ve İspanya İç Savaşı yıllarını kendine özgü anlatımıyla, siyasal-toplumsal bağlaşıklıklarıyla perdeye yansıtan Carlos Saura, hassaten 70’lerin ortalarında İspanyol aile yaşamını / toplumunu çok ince bir duyarlılıkla betimlemeye başlar. 1966’da yönettiği La caza (Av) burjuvaziyi derinlikli bir şekilde analiz ettiği bir filmidir örneğin. Bu film, Luis Bunuel’den esintiler de taşımaktadır. Bunu izleyen süreçte yönettiği (1974, Kuzin Angélica) Elisa, vida mía (1977, Elisa Hayatım) ve Los ojos vendados (1978, Bağlı Gözler) adlı yapıtları da bu doğrultudaki yüksek kalibreli filmlerinden bazılarıdır. İspanya İç Savaşı’na adadığı ve bu karagaşada yitirilen insanlara baktığı Kuzin Angélica, tipik Saura filmlerinden biri olarak hem dönemsel bir fotoğraf çıkartan ve hem de ele aldığı kişilikleri eni konu inceleyen / araştıran bir başyapıttır. Saura’nın bu dönemde çektiği filmlerde başrolü çoğun karısı Geraldine Chaplin (Şarlo’nun kızı) üstlenmiştir. Cría cuervos’da da ikili bir rolde görüyoruz kendisini… Çapkın kocasının her türlü ihmaline göğüs germeye çalışmış mutsuz bir ev kadını ve de kızı Ana’nın gençliğini canlandıran bir yetişkin olarak. Chaplin, geride üç küçük kızını bırakarak bilinmeye göçecektir…

Carlos Saura bu kez derine inmeden, sadece betimlediği ailelerdeki erkekleri ordu figürleri olarak göstermeyi seçiyor; çünkü olan-biten bir çocuğun bakış açısından aksettiriliyor. Chaplin’in kocası da bir rütbeli ordu görevlisidir. Politik anlamda veya iktidar temsili açısından direkt bir vurgu olmasa da bu asker ailesinde mutsuzluk ve sevgi epey uzaklarda bulunmaktadır. Eşi Chaplin’i birçok kereler aldatan adam, bütün kadınların vücudunu arşınlayan bir gezgindir adeta… Chaplin cephesinde ise hastalık, sanki toplumsal bir çürümüşlüğün istiaresi gibidir. Politik arenada ve dış dünyada süregiden egemenlik ve güç savaşları, aslında çekirdek birimde, aile yaşamında da devam etmektedir; farklı yansımalarla, farklı görüngülerle. Bu minvalde Cría cuervos’da izlediğimiz ailelerin özellikle kadınları anaç ve fakat kırılgan, yalnızlık içinde, dolu birer fişek gibidirler. Kimi yanlış evlilik yapmıştır, kimisi eşinden memnun değildir, kimisi de başka birini sevmektedir. Aile kavramı “arıza”lıdır bu filmde.

Bu kırılgan ve içe dönük manzaranın ortasında çocuklar vardır… Cría cuervos’da bir keşif dünyasıdır öncelikle. Ana’nın en yaralayıcı keşfi kelimenin ilk anlamıyla trajiktir: Annesinin ölümünün ardından babasını başka bir kadınla yatak odasında görecektir. Bu elbette travmatik bir keşiftir; ama daha da travmatik olanı, ileride bu sahneyi teyzesine anlattığında teyzesi ona inanmayacaktır. Çocuğun sahneden uzağa fırlatılmasıdır bu; yani ebeveynlerin sözde gerçek dünyalarının yanılsamalı sahnesinden uzağa fırlatılış…

Öteki travmatik boyut da oldukça ilgi çekicidir. Ana, bu olayın ardından yaşadıklarına, davranışlarına ve edimselliğine bakılırsa, ısrarla “baba imgesi”nden uzağa, “”ne tutunur. Kız çocuklarının babalarına cinsel olarak yakınlık duyması olarak özetleyebileceğimiz “elektra karmaşası” geçerli değildir burada. Doğrusu, böyle bir özdeşleşimin yaşanıp yaşanmadığı bile kuşkuludur. Yalnız dikkati çeken nokta, Ana’nın, annesinin görüntüsünü defalarca rüya ve hayal kanalıyla çoğaltmasına rağmen, babasına yönelik herhangi bir ilgi duymamasıdır; babasına sevgi duyup duymadığı dahi kuşkulu ve belirsizdir. Babasını başka bir kadınla cinsel eylem halinde görmesi “şok”un motive edici başat elementidir. Ki aslında bu “sahne”yi ne denli alımlayıp alımlamadığı da sorunsallaştırılabilir; fakat hizmetçiye “Senin kocaman göğüslerin var, onları bana gösterir misin?” diye sormasına bakılırsa, Ana, cinsellik hakkında öyle veya böyle, az veya çok bilgiye sahip bir gibi görünmektedir ve elbette bir çocuğun keşif ve merak duygusudur bu… Ayrıca ayna karşısında kardeşleri ile makyaj yapması, bir hanımefendi gibi müzik dinlemesi, kardeşleriyle tiyatral bir gösteri sergilemesi ve dans etmesi vb. yetişkin rolüne öykündüğü izlenimini kuvvetlendirmektedir. Bu doğrultuda, Ana’nın, baba imgesini tamamen geri plana ittiğini, bunun boşluğunu da annesi ile özdeşleşerek doldurduğunu iddia edebiliriz. “Baba mitinin erken çöküşü”dür bu. Ana, giderek annesine daha da arzulu bir şekilde bağlanacak, uykusundan uyanıp da karşısında annesini görmediğinde “Anne! Anne!” diye bağırıp ağlayacaktır. Filmin sinemasal doruklarından biri de Ana’nın ağladığı bu dokunaklı sahnedir.

Yukarıda, filmdeki erkek-figürlerin ordu görevlisi olduğunu söylemiştik. Çocukların ebeveynleri taklit edişi de bu detay üzerinde biçimlenir. Üç kız kardeş, kendi aralarında bir tiyatro oyunu sahneye koyarlar. Kız kardeşlerin en büyüğü, başına bir asker şapkası takarak “erkek” rolünü üstlenir. Ana onun şirret ve geveze karısı, en küçükleri ise hizmetçi rolündedir. Ana’ya göğüslerini gösteren şişman hizmetçinin varlığını anımsarsak, kız kardeşlerin tiyatral gösterisinin aslında kendi aileleri ile ilintili olduğunu anlamakta gecikmeyiz. En büyük kız kardeş “erkek” rolüne bürünerek aslında babasının yerine geçmiştir. Hiç şaşılmayacak ölçüde ve doğal olarak Ana da annesinin kimliğine bürünür. (Ana’nın annesini ne denli içselleştirdiğinin en belirgin ikinci kanıtıdır bu.) Bu, tiyatronun ortasında hafifçe gülümsemekten de geri durmadıkları alaycı bir gösteridir. Evli çift, odanın ortasında ağız kavgası etmektedir. Hizmetçileri de hemen yanı başlarındadır. Çiftin kavgası rutindir; çünkü her zamanki gibi ilgisizlik üzerine inşa edilmiştir. Bu kavga, en doğal haliyle anne-babalarının alışkın oldukları geleneksel tartışmalarının ironik bir izdüşümüdür. Anneleri, babalarına yine ilgisizlikten duyduğu sıkıntısını dile getirip yakınmakta, babaları da kendisini savunmaktadır… Yetişkin dünyasını reddediş sembolü olarak bu tiyatral sahne önemlidir. Özellikle çiftin repliklerini dillendirirlerken gülümsemekten geri durmamaları (ki ciddi bir tartışmanın figürleridir ve normal olarak suratlarının da asık olması gerekiyordur) alaycı karakterlidir.

Madalyonun öteki yüzü de başlı başına trajiktir. Çünkü çocukların sadece oyun olarak gördükleri / algıladıkları ebeveyn kavgası, aslında tükenmiş, sevgisiz ve ruhsuz bir evliliğin parametrelerini sunmaktadır. Bir kez daha çocuk-ebeveyn dünyası tam ortadan ikiye ayrılır… Büyüklerin algıladıkları ile küçüklerin onların yaşamlarını görme biçimleri kesin çizgilerle birbirinden ayrılmaktadır. Modern toplumda ekonomik sürecin içerisinde yer bulamayan , eve kapatılmıştır adeta. Erkek burada da yine ekonomik anlamda erk sahibidir. Buna paralel olarak da hem ev yaşamında hem de toplumsal yaşamda birinci plandadır. Saura’nın erkek figürlerini özellikle bu nedenden dolayı ordu bireyleri olarak seçtiğini düşünüyorum. Faşist ve militer strüktür içerisinde kadının her daim erkeğin gerisine konumlandığını söylemeye bilmem gerek var mı? Gerçi belirgin bir şiddet ve erk ve üstünlük kurma yansıtılmasa da, -erkek rollerini çarpıştırma olmasa da, görünüş ve aile içerisinde konumlanış haliyle bu tarz bir “okuma”yı zorunlu kılmaktadır. Aslında şiddetin rengi düpedüz psikolojiktir burada. Fiziksel olarak faşizan şiddet iktidar arenasında ve bunun doğla sonucu olarak politik cehpede soluma imkanı bulsa da aile ortamında bunun yansımaları daha çok psikolojik düzeyde seyretmektedir.

Kadın ise erkeğin gölgesidir her zamanki gibi… İtalyan sinemacı Ettore Scola’nın 1977’de çektiği Una giornata particolare () filminde kadın () bütünüyle ev hapsi yaşayan, çocuk bakan, mutfakta vakit öldüren bir figürdü. Faşist iktidarın gölgesinde eşcinsel kimliğini bastırmak zorunda kalan erkek (Marcello Mastroianni), aynı zamanda iş yaşamından da dışarı fırlatılıyor, toplumsal nefretin kurbanı oluyordu. Faşist iktidar, farklı kimlikleri bastırıyor, değişik olanı “ötekileştiriyordu.” Ama temelde Scola’nın filmi 2. Dünya Savaşı İtalya’sını fon almış ve daha “erkeksi” bir manzara sunmuştur. Carlos Saura ise faşizan düsturun egemenlik kurma biçimlerini daha çok simgesel düzeyde betimlemeyi denemiştir, diyebiliriz. Cría cuervos’da, en basit haliyle, “erkek”, “kadın”ı salt bir arzu nesnesi olarak algılamakla birlikte; yanı sıra kadınlık formunu ikinci sınıf bir yaşam alanına hapseder. Modernizasyonun ikiyüzlü bir yansımasıdır bu. Nedeni basit. Politik ortamdan, ekonomik yaşamdan, iktidar katmanından, toplumsal arenadan uzağa fırlatılan kadın; doğal olarak aile yaşamından da uzağa itilmektedir… Faşizm, yok olup gitse bile, kırıntıları uzun süre yaşayabilmektedir. En büyük tehlike sanırız ki budur. Kuşaktan kuşağa, yani ailenin zincirleme soy aktarımı ile beraber, faşist ahlak ilkeleri de bir sonraki soya transfer edilmektedir. “Faşizmin burjuvazinin bir hastalığı” olarak yaygın görüşü tehlikenin boyutlarını en çarpıcı biçimde dile getirmektedir.

Yetişkinlerin dünyasına ikinci bir sızma da Ana’nın, babasının kendisine verdiği bir silah üzerine çıkan tartışmada gizlidir. Ana, elinde babasının silahıyla teyzesinin odasına girer ve sert bir tepki ile karşılaşır. Bu sahnenin de önemi büyük. Teyzesinin yanında bir adam vardır ki bu adam, Ana’nın babasının yatak odasında gördüğü kadının kocasıdır! İkili, birbirlerini sevdiklerini söyleyerek girift bir ilişkiler ağını anlamamızı sağlarlar. Çok çok önce söylenmesi gereken aşk sözleri ya da geç itiraf edilen sevgi kırıntılarıdır bunlar. Ana’nın sahnedeki rolü ise yine çarpıcı derecede ilginçtir. Daha evvel, babasını bir kadınla gördüğünü söylediğinde ona kimse inanmamış, ciddiye almamıştı; şimdi de yine ebeveynlerin sahnesinden sert bir tokatla uzağa fırlatılacaktır. Gözyaşları içinde sahneden uzaklaşır Ana. Artık “babanın gölgesi”nden bütünüyle sıyrılmış gibidir. Babanın erkeklik simgesi “silah” elinden alınmıştır çünkü.

Ana’nın “düş dünyası” (filmde düşler, travmatik derecede özlem duyulan “geçmiş zaman”la alakalıdır) ile “gerçek dünya” arasındaki farkı ayırt edemediği anlar da vardır. Carlos Saura büyülü bir gerçekçilikle yansıtır bunu ve işin açığı bunlar sinema adına çok zevkli dakikalardır. Sözgelimi Ana’nın buzdolabının kapağını üç kez açışını görürüz bir olarak. Ayrıca teyzesinin sütle dolu bardağına fare zehri koyar Ana. Gece biter, sahah olur ve teyzesinin sesini işitir işitmez yorganın altından kafasını uzatarak onu şaşkınlıkla süzer… Hangisi gerçekti? Hangisi rüya? Veya hayal?

Yanı sıra kardeşleriyle saklambaç oynarken birdenbire geçmişe gider ve babasını bir kadınla öpüşürken röntgenler Ana. Teknik olarak flash-back’ler aynı sahne içerisinde belirir ve “şimdi”den “geçmiş”e handiyse habersizce götürülürüz. Theo Angelopoulos sinemasında çarpıcı bir biçimde birçok kez karşımıza çıkan ve uzun plan sekanslarda “geçmiş” ve “şimdi”nin aynı sahnelerde buluşturulması gibi, Saura bu sahnelerde oldukça başarılıdır… Bu sahneleri de baba imgesinin çöküşü / yerinden oynaması mitosu ile ilişkilendirebiliriz. Demek ki Ana’nın baba imgesinden duygusal olarak kopuşu aslında daha da gerilere gitmektedir. Henüz bu dönemde annesi ölmemiştir mesela… Saura’nın bu sahnelerle ilgili olarak ikinci başarısı da şudur: İlk olarak Ana’nın gözünden geçmişe götürse de bizi, aynı zamanda annesini de sahneye dahil ederek “çift bir bakış”la bir taşla iki kuş vurur. Böylelikle, annenin kuşku dolu dünyasını da göstermiş olur. Ve şu: Film bir “başyapıt” sıfatı kazanır… Teşekkürler Saura…

Yazan: sinefil78 (Hakan Bilge)

hakan@sanatlog.com

’nin 74’ün hit İspanyol şarkılarından biri olan “Porque te vas” eşliğinde üç kız kardeşin odalarının pistine çıkarak dans etmeye başladıklarında plaktan işitilen şarkıyı (aynı zamanda bitiş jeneriğinde de çalıyor) dinlemek için:

Jeanette - Porque te vas (Sağ tıklayıp hedefe farklı kaydet’e basarak bilgisiyarınıza indirip dinleyebilirsiniz.)