Siemens 12. Opera Yarışması Sonuçlandı…

Siemens’in düzenlediği geleneksel Siemens Opera Yarışması’nın 12’ncisi sonuçlandı. Yarışmada dereceye giren genç opera sanatçıları 22 Nisan Cumartesi akşamı İstanbul Alman Konsolosluğu’nda düzenlenen ödül töreninde verdikleri konser ile izleyenlere keyifli dakikalar yaşattı.

Toplumun gelişiminde sanatın önemli bir yeri olduğuna inanan Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş. her yıl düzenlediği opera yarışması kapsamında hem gençleri teşvik etmeyi, hem de toplumu sanata özendirmeyi amaçlıyor. Bu yıl 12’ncisi düzenlenen Siemens Opera Yarışması’na farklı illerden pek çok genç sanatçı başvurdu. Ön elemeleri 19, 20 ve 21 Mayıs olmak üzere 3 gün boyunca süren yarışmanın heyecanla beklenen sonuçları, 22 Mayıs akşamı düzenlenen galada açıklandı.

Siemens 12. Opera Yarışması’nda Deniz Yetim ikinci olurken, üçüncülüğü Alper Göçeri ve Cem Beran Sertkaya paylaştı. Nihan İnan ise mansiyon ödülüne layık görüldü. Törende ödüllerini alan sanatçılar, verdikleri mini konserle davetlilere keyifli dakikalar yaşattı.

Yarışmanın jürisinde yer alan Devlet Opera ve Balesi Başrejisörü Doç. Yekta Kara, Devlet Sanatçısı Mete Uğur, Dresden Operası Genel Sanat Yönetmeni Prof. Gerd Uecker, Karlsruhe Operası’ndan Achim Thorwald ve Erfurt Operası Genel Sanat Yönetmeni Guy Montavon bu yıl yarışmaya katılan genç opera sanatçılarının çok yetenekli olduğunu ve seçim yapmakta zorlandıklarını belirtti.

Yarışmanın ikincisine Salzburg Mozarteum Müzik Akademisi’nde 6 haftalık yaz bursu ile Goethe Institut Inter Nationes İstanbul’da 2 aylık Almanca bursu verilirken, üçüncülüğü elde eden genç sanatçılar para ödülü kazandı.

(Soldan sağa): Nihan İnan, Alper Göçeri, Cem Beran Sertkaya, Deniz Yetim

Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından 1993 yılından bu yana verilen Siemens Sanat Ödülü’ne bu sene de sanatseverler yoğun ilgi gösterdi.

Siemens 12. Opera Yarışması’nda dereceye giren yarışmacıların özgeçmişleri:

Deniz Yetim / Siemens 12. Opera Yarışması İkincilik Ödülü

1986 yılında İzmir’de doğdu. Müzik eğitimine ilkokul 3. sınıfta İzmir Devlet Operası çocuk korosunda başladı ve aynı zamanda piyano eğitimi aldı. Lise eğitimini Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde sürdürdü. Ardından Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Anasanat dalına kabul edildi. Deniz İnan halen çalışmalarını sürdürmektedir.

Alper Göçeri / Siemens 12. Opera Yarışması Üçüncülük Ödülü

1983 yılında İzmir’de doğdu. 2006 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı bitirdi. Bir yıl Graz (Avusturya) Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Göçeri, halen İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde koro sanatçısı olarak görev yapmaktadır.

Cem Beran Sertkaya / Siemens 12. Opera Yarışması Üçüncülük Ödülü

1981 yılında Ankara’da doğdu. 1999 yılında Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’ni kazanarak Opera-Şan Bölümü’ne girdi. 2002 yılında düzenlenen Siemens Uluslararası Opera-Şan yarışmasında Mansiyon Ödülü’ne layık görüldü. 2004 yılında üniversite öğrenimini tamamlayarak Bilkent Üniversitesi’nden mezun olmasının ardından çalışmalarını sürdüren sanatçı, çalışmalarına Ankara Devlet Operası’nda devam etmektedir.

Nihan İnan / Siemens 12. Opera Yarışması Mansiyon Ödülü

1990 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul 3. sınıftayken Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yarı zamanlı Viola bölümünü kazandı. İlkokuldan mezun olduğu sırada Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın tam zamanlı Viola bölümünü kazanarak lise 2. sınıfa kadar öğrenim gördü ve ardından İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na yatay geçiş yaptı. 2007-2008 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı yarı zamanlı Opera bölümünde, 2008-2009 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tam zamanlı Opera bölümünde okumaya hak kazandı. İnan çalışmalarını sürdürmektedir.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Şehir Masalları İsimli Moda–Fotoğraf Projesi

Masallarla büyürüz, sonra onları unuturuz ama onlar bizi bırakmaz. Şehrin en gri sokaklarında bile çıkarlar tekrar karşımıza.

Moda tasarımcısı Zeynep Ökmen ve İlmisimya Fotoğraf’ın kurucularından Hasan Emre Dipşar’ın ortak projeleri olan Şehir Masalları; Zeynep Ökmen’in şehir-masal ilişkisinden esinlenip şehrin zaman zaman grileşen hayatına renk getirmek için tasarladığı ilk koleksiyonundan parçaların yer aldığı, masalları ironik ve modern bir bakış açısı ile ele alan bir fotoğraf projesi. Hasan Emre Dipşar’ın kareleri her şeyin daha da parlatıldığı, cilalandığı, abartıldığı günümüz moda fotoğrafı anlayışına sıradan, günlük, sade olanla meydan okuyor. İzleyici hep tanıdık mekanlarla, kanıksanmış olaylarla karşı karşıya bırakılıyor.

İçinde şehrin soğuk ve acımasız tarafına küçük bir eleştiri olsa da bunu esprili bir dille anlatan karelerde; ormandaki kurttan korkup şehre kaçmış fakat burada daha büyük bir tehlike olan şehir kurtları tarafından kovalanan Kırmızı başlıklı kız’dan, evsizin karton barınağında uyuyakalmış uyuyan güzele, kıraathanede pişpirik oynayan Alice’e ve eskilerden hatırladığımız birçok masalın şehir hayatının içinde nasıl bir dönüşüm geçirdiğini görebilirsiniz. Şehir Masalları sergisi şehre ve masallara farklı bir bakış açısı görmek isteyenler için 1-8 Haziran tarihleri arasında Galeri Selvin’de.

Galeri Selvin

Arnavutköy Dere Sok. No:3 Arnavutköy, Beşiktaş/İstanbul - Tel: 212.263 74 81

selvincg@gmail.com - www.galeriselvin.com

Galerimiz Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

YOKYER (Neverwhere): Neil GAİMAN

Mayıs 22, 2010 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

“Londra’da eski zamanlara ait küçük kovuklar vardır, oralarda şeyler ve yerler, kehribardaki kabarcıklar gibi aynı kalır. Londra’da çok fazla zaman var ve bu zaman bir yere gitmek zorunda -tek seferde tamamı kullanılamaz.”

Neil Gaiman, en sevdiğim yazarlardan biri, belki de en baştakidir. Uzun zamandır Türkçe’ye çevrilmesini beklediğim “Yokyer (Neverwhere) nihayet İthaki yayınlarından okuyuculara sunuldu. Ben de çoğu kişi gibi yazarı sonradan tanıdığım için Sandman grafik noveliyle iyice ünlenmiş Gaiman’ın 1996 tarihli bu ilk kişisel romanını ancak 2000′li yıllarda bir çizgi roman versiyonu sayesinde tanıdım. Nitekim yazarın üslubunun zevkine varabilmek için romanını beklemek gerekiyormuş.

Aslında bu kitap gerçek bir roman değil. BBC 2 kanalı için hazırlanmış aynı adlı kült dizinin yazar tarafından romanlaştırılmış şekli (dizi senaryosu da kendisine ait). Londra’daki evsizler hakkında yazılacak bir öykü fikrini ele alıp, eşsiz hayal gücü sayesinde dönüştürerek yine “acayip” bir iş çıkaran Neil Gaiman; büyük kentin göz ardı edilen karakterlerinin hüküm sürdüğü alternatif bir Londra yaratmış. Bu “Aşağı Londra (London Below)” adlı alternatif boyuta bazı çıkmaz sokaklardan, kanalizasyon kapaklarından, ama daha çok metro tünellerinden ulaşılıyor.

Bir sonraki ve en önemli romanı olan “Amerikan Tanrıları”ndaki “Amerika’ya gelen her göçmen kendi tanrısını da yanında getirdi” fikrine benzer bir fikirle yola çıkan Neil Gaiman’ın bu seferki kurgusu Londra’nın şimdi bir metro istasyonu haline dönüşmüş eski köylerinin üzerine inşa edilmiş. Aşağı Şehir’de hala feodal sistem devam ediyor; beylikler ve kontlar var. Kendine özgü kanunları olan bu dünyada mecaz diye birşey yok! Bunu açıklamadan önce küçük bir kentken büyüyerek civardaki köyleri içine alan eski Londra’yı yazarın kendi kelimeleriyle aktarayım: “Tıpkı bir civa birikintisinin daha ufak civa damlalarıyla karşılaşıp onları bünyesinde toplaması gibi, hepsini içine çekmişti ve köylerden geriye yalnızca adları kalmıştı.”

İşte bu isimler Yokyer’de bizzat cisimleşiyor. Mesela batı Londra’daki Shepherd’s Bush (Çoban Çalılığı) evlerin, mağazaların, yolların ve bir de BBC’nin olduğu bir semt değil. Aşağı Londra’da ismi geçen bölgede gerçekten çobanlar var (ve çok ama çok tehlikeliler)! Antikacılar ve yeme içme mekanlarıyla dolu bir semt olan popüler Islington’daki “Angel” (melek) metro istasyonu sizi aldatmasın; romandaki kilit karakterlerden birisi Islington adında bir melek! Knightsbridge (şövalye köprüsü) yolu aslında Night’s Bridge (telaffuzları aynı; gece köprüsü) adında, karanlığın cisimleştiği ve bazen acı vergiler alan bir köprü. Kitabın sayfaları ilerledikçe, Earl’s Court (Kont’un sarayı) adlı semt istasyonunda, yaşlı Kont’un derbeder askerlerinin koruduğu tren vagonuna rastlayıp beceriksiz soytarısının hiç de komik olmayan şakalarına gülmek zorunda kalabilirsiniz.

Konu şöyle: Londra’da stabil bir işe ve dominant bir kız arkadaşına sahip, kimine göre şanslı sayılabilecek Richard Mayhem adlı genç bir adam sıkıntılı bir akşamüstü sokakta yaralı bir kıza rastlıyor. Nişanlısı Jessica’nın itirazlarına rağmen zavallı kızı evine taşıyor ve yarasına bakım yapıyor. Door (kapı) adındaki bu kıza yardımcı olma pahasına başına gelecek belalardan habersiz, Marquis de Carabas isminde bir rehber ve Hunter (avcı) adlı siyahi bir kadının eşliğinde Door’un katledilen ailesinin üzerindeki sırları aralamak için adım attığı Yokyer evreninde hem (istemeden) maceradan maceraya atılıyor hem de envai çeşit karakterle karşılaşıyor.

Neil Gaiman yarattığı benzersiz karakterlerle ünlüdür. İstediği her yere kapı açabilen Door ve gayet normal bir adam olan Richard’ı bir tarafa bırakırsak roman akılda kalıcı irili ufaklı kahramanlarla dolu. Bunların içinde en lezzetlisi olan Marquis de Carabas karaderili bir züppe. Hırsız, entrikacı, güvenilmez ve komik bir karakter. Çizmeli Kedi’yi andırıyor ki yazar tarafından bu benzerlik birçok yerde destekleniyor: “Ele avuca sığmaz ama etli butlu kanaryaların olduğu bir evin anahtarları az önce kendisine emanet edilmiş bir kedi gibi gülümsedi…” Ben kendisini daha çok Oscar Wilde’ın karakterlerinden birine benzetiyorum; özellikle de Door’a bir koruma ararken gerekli olmayan özelliklerin altını çizerken: “Bir korumada hoşluk, ıstakozları bütün bütün kusma becerisi kadar kullanışlıdır.” Zaten romanın çoğu yerinde benzerlikler ve atıflar mevcut. Öykü “Alice Harikalar Ülkesinde” ve “Oz Büyücüsü”nün daha şiddetli ve kanlı halidir diyebilirim.

Karakterlerden bahsediyordum; Hunter (Avcı) kafayı Londra’nın Canavarı’na takmış etnik bir savaşçı. Lezbiyen olduğunu hissettiren çeşitli ipuçları var. Her romanda olduğu gibi burada da kötüler var elbette (hatta kimin tam olarak iyi, kimin kötü olduğunu tam olarak söyleyemiyorum. Kusurlu karakterler bunlar). George Milton ve Lennie Small’ın katil versiyonları şeklinde tarif edebileceğimiz tilkiye benzeyen Bay Croup ve yumuşak tüylü hayvanları okşamak yerine yemeyi tercih eden Bay Vandemar, o kadar becerikli suikastçiler ki Truva’nın düşmesinde bile parmakları olduğu söyleniyor.

Kitap çok kolay okunuyor ve hızla bitiriliyor. Bunda Neil Gaiman’ın alaycı, hınzır ama dokunaklı anlatımı kadar çevirmen Evrim Öncül’ün de rolü var kuşkusuz. Yine de keşke daha çok asteriks kullansaydı ve göndermeler daha anlaşılabilir olsaydı. Ayrıca İranlı ilüstratör Azadeh Ramezani Tabrizi’nin kapak resmini çok beğendim ki kendisini Dave McKean ile kıyaslıyorum, az değil. Bunlar bir tarafa, Neil Gaiman’ın o tanıdık tarzını bir kere daha deneyimlemek bende güvenli kollara geri dönmüşüm hissini uyandırdı. Gerçekten çok ilginç saptamaları var adamın. Bu yazıda birkaç yerde örneklerini verdim ama daha fazla misal vermek gerekirse; nişanlısı Jessica için olumlu düşünceler besleyen ve onu gözünde büyüten Richard’a karşılık (her ciddi ilişkide rastlanabileceği gibi) kadının tutumu hayli ince bir espriyle aktarılmış: “Jessica da Richard’da muazzam bir potansiyel görüyordu; bu potansiyel, doğru kadın tarafından düzgün bir şekilde dizginlendiğinde, Richard’ı muhteşem bir evlilik ortağı haline getirebilirdi.”

“Richard olayların korkak şeyler olduğunu fark etmişti: Tek tek değil, topluca gerçekleşip birden üstüne atlıyorlardı” gibi hoş sloganların yanında benzetmeleri de insanı büyülüyor doğrusu. Obez ve Rastafaryan bir dövüşçüyü tarif ederken: “Ruislip, Bob Marley şarkıları eşliğinde televizyonda sumo güreşi izlerken uykuya dalmış birinin göreceği türden kötü bir düşe benziyordu” demesi gibi… Bunların yanında o keskin ve acımasız tarzı da insanın canını yakmıyor değil. Kısacık 18. bölümde, insanın damağında garip bir baskı hissi uyandıran tarifsiz bir burukluk yaşatıyor. Belki de ben tüm kitaba hakim olan o “artık asla eskisi gibi olamama huzursuzluğu”ndan hoşlanıyorumdur, bilemiyorum…

“Her zaman istediğin birşeye hiç sahip oldun mu? Ve sonra onun istediğin şey olmadığını anladın mı?”

Yokyer, hayatınızı değiştirecek bir roman değil. Kitabı bir kaçış edebiyatı, bir yol öyküsü, polisiye, fantastik veya sembolik bir hikaye olarak okuyabilirsiniz. Hatta ayrımcılığa ve sosyal tabakalara karşı duruşu olan komün hayatını yücelten politik bir roman olarak da ele alabilirsiniz. Ama bunlar için önermiyorum Yokyer’i. Neil Gaiman okuyucusuyla dalga geçmeyen, onu ciddiye alan bir yazar. Çok tanıdık ve akla yatkın bazı gerçek saptamalarda bulunuyor ve bunları o kadar tereyağından kıl çeker gibi yapıyor ki, şu ana kadar aklınızdaki bu gerçeği bu şekilde aktarılabileceğini hiç düşünmemiş olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bir yazarın gerçekten anlatacak birşeyleri olması çok önemli. Beynimi oyalamaktan başka bir işe yaramayan ağır betimlemeler, uzun ve düşük cümleler, daha sanatsal görünsün diye (atıyorum) “evcimen bir duygu değildi ki aşk, beni papatyalarla ezen devinimli, kapılarımı sarsan korkak ve görkemli -ki yalancı bir kuştan daha sevgili; o ayrıca en dışımda değil midir akarsu gibi şırıl şırıl…” gibi saçma salak laflarla benim üzerimden mastürbasyon yapan kitapları hiç tercih etmem. Bunu yazan kişinin anlatacak birşeyi yoktur. Ben onun yerine “Bay Vandemar… Bay Croup’un son söylediğini, tek aşkını kesip inceleyen bir anatomistin dikkatiyle düşündü..” şeklinde bir betimlemeyi tercih ederim. Bu kitabı tavsiye etmemin nedeni Neil Gaiman’ın boşa harcayacak vakti yokmuş gibi kompakt bir doku işlemesidir; her işinde olduğu gibi insanı sarmalayan bir samimiyeti ve uçuran bir hayal gücü vardır. Geleneksel anlatımı yoktur ya da geleneksel temaları değiştirerek kendisine malzeme eder. Her karakteri (büyük küçük ayırdına varmadan) çok boyutlu bir şekilde yer alır öykülerinde. Bir süre sonra onlarla hareket edip onlar için endişelendiğinizi hissettiren “gerçek” karakterlerdir bunlar. Bir yazarın Neil Gaiman’ın eserleri için yaptığı yorumu hatırlıyorum: “Bu edebiyat değilse, edebiyat nedir?”

Böyle bir konu bu kadar kolay ve bu kadar gerçekçi aktarılabiliyorsa neden tercihimi Neil Gaiman’dan yana kullanmayayım ki?

Yokyer; Neil Gaiman, İthaki yayınları / 2010

Neil Gaiman’s Neverwhere; Graphic Novel. Mike Carey&Glenn Fabry/ (1-9 single magazine 2005, 2006)- 2007

Kaynaklar:

www.neilgaiman.com

http://en.wikipedia.org/wiki/Neil_Gaiman

http://en.wikipedia.org/wiki/Neverwhere_(novel)

http://www.loony-archivist.com/neverwhere/frames.html

Yazan: wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com

Kuyu Dergisi’nin 5. Sayısı Raflarda…

Mayıs 21, 2010 by  
Filed under Deneme, Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

İki aylık edebiyat-kültür-sanat dergisi Kuyu, Mayıs-Haziran sayısıyla kitapçılarda yerini aldı. Dergi yine “kuyu” imgeli kapak tasarımıyla dikkatimizi çekerken içeriğiyle de duruşunu bizlere bir kez daha gösteriyor.

Derginin bu sayısında yine şiirler, denemeler, öyküler, kitap eleştirileri ve sinema ve müzik yazıları karşımıza çıkıyor. Dergide özenle seçilmiş şiirlerden Serkan Akçora’nın “Suyun Ağrıyan Gövdesi”, Burak Yıldırım’ın “Ağır Aksak Işıldak” ilk dikkatimizi çekenlerden. Ömer Gülen modernizmin elimizde bıraktığı birkaç şeyden birisi olan düşlerimize sahip çıkarken Mustafa Özbilge ve Said Kotan marka ve reklamın bizlere neye “mal olduğunu” hatırlatmış. Ceyhun Emre Teoman Kaf Dağındaki Bir Dervişi yani Sezai Karakoç’u ve Diriliş’ini bizlere bir anıyla hatırlatırken Cemile Kaygısız Mustafa Kutlu’nun “Şehir Mektupları” kitabını bizlere tanıtmış. Hakan Bilge The Hurt Locker filmi ile Amerikan özgürlük ütopyasını ve geçen sayıdan devamla Oscar ödüllerini sorgularken, İrem Nas ise Lost In Translation (Bir Konuşabilse…) filmini tanıtmış. Hüseyin Sabri ise Yeşil Pop’u eleştirel bir şekilde yazarken “bu müziğin” türlü işlevlerini ve “dünyadaki örneklerini” bizlere sunmuş.

Kuyu Dergisi’nin bu sayısında son iki sayıda olduğu gibi bir de röportaj karşımıza çıkıyor. Gebze’de yaşayan hattat, şair ve minare ustası Derviş Gülen ile röportaj yapılmış bu sayıda. 1945 doğumlu Derviş Gülen ile hattatlığa olan merakı, şiirle ilgisi, minare ve minarenin bir şehadet parmağı gibi yükselişi ve kentleşme üzerine sohbet edilmiş. Dergi Derviş Gülen’in el yazması Kuran’ından birkaç resime yer verilmiş. Bu resimlerde dahi nasıl bir “usta” ile karşılaştığımızın farkına varıyoruz. Bunun yanında kendisinin şiirlerine ve yaptığı bir minarenin resmine de yer verilmiş.

Kuyu Dergisi’nin 5. sayısına ulaşmak isteyenler veya dergi hakkında bilgi almak isteyenler;

kuyudergisi@hotmail.com / kuyudergisi@gmail.com mail adreslerinden ya da

0506 599 08 86 / 0535 373 55 37 nolu telefonlardan yardım alabilirler.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Hâr Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin 7. Sayısı Satış Noktalarında…

Mayıs 20, 2010 by  
Filed under Deneme, Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

Hâr Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin 7. Sayısı Çıktı…

Derginin bu sayısında Alevi-Bektaşi şiiri ağırlıklı olarak yer alıyor…

İçerik ve katkıda bulunan şair ve yazarlar:

4- Anadolu Devriminin Kavşak Noktası: BABAİLER/ MEHMET ÖZGÜR ERSAN
14- Reenkarnasyon Nedir? Kızılbaş Alevi Şiirinde Reenkarnasyon/ EZELİ DOĞANAY
18- Önce Ses Vardı!…/ KEMAL BÜLBÜL
21- Yemenli Abidin/ SÜLEYMAN ÖZEROL
29- Çünkü Semah/ ADNAN GÜL
30- bak bu botiselli diyor satıcı, durup dururken kuşlara/ EBUZER SARAY
31- ceylana gitmiyorsa yol/ MURAT ÇAKIR


32- Davar Evi/ HÜSEYİN KAYAŞ
37- OTUN ile EŞEĞİN hikayesi/ ÖZKAN KULA
38- Kırmızı Bisiklet/ SİNAN ÖZDEMİR
39- Hüseyin Karabey: Sinemada Enerji Çok Önemli/ Söyleşi: SALİHA YADİGÂR
43- Aykırı Kuşlar Zamanı/ ZELİHA KÖSE
44- Soren Kıerkegaard’ın İman Anlayışı/ İBRAHİM ÇULCU
49- Elisabeth Lutyens: “Atonal” Müziğin İngiltere’deki Sesi/ MEHMET AKİF ERTAŞ
51- Seviştikçe İçimdeki Kuzgun Ağrıyor/ ALTAY ÖKTEM
52- Eğitimci ve Kürt Dili Araştırmacısı Ebubekir Çelebi ile Söyleşi/ ABUZER GÜLPINAR
55- Zereka Reş/ STÊRKA SİPAN
56- Hevpeyvîn: Li ser navê Kovare HARê Mihemed QOSERÎ
60- Dağıntı/ KEMAL TAŞDEMİR
61- Şirinler, Popüler Kültür & Komünizm Paranoyası / HAKAN BİLGE
66- Kırık Fanus/ MAZLUM ÇETİNKAYA
67- Hâr-daş/ AHMET BÜKE

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »