Bireylikler Dergisi’nin 32. Sayısı Çıkıyor…

yaşasın bir mayıs!

reddetmek özgürlüktür!

“Bu topraklarda yaşananları bütün boyutları ile düşündüğünüzde, toplumun uğursuz bir alacakaranlığın içinde bir mezarlık sessizliği ve çöplük kokuşmuşluğu içinde yaşadığını tüm ağırlığı ile duymamak mümkün değildir. Bu ağırlığı bütün varlığı ile duyumsayanlar ve bundan rahatsız olanlar, var olan gerçekliği her değiştirme girişimlerinde, resmi ve gayri resmi olarak bu vatana kendilerinin dahil olamadığını/edilmediğini acı bir biçimde fark ediyorlar. Bu fark ediş, insanın ruhunu acıtan ve kendilerini ait hissetmek istedikleri toplumla aralarında oluşan derin yarılmaların yarattığı isyan duygusudur. Bu farkındalığa sahip olanlar, bu toplumda hiç de az değildir. Bu insanlar, kendilerini ve özgürlüklerini, içinde yaşamak zorunda kaldıkları bu toplumsal cehennemi reddetmekte buluyorlar ve kendilerine sunulan gerçekliği reddediyorlar. Çünkü reddetmek özgürlüktür. Ki bize sunulan banal gerçekliği reddetmek, bizi özgürleştirecek ilk adımdır. Yaşasın insandaki reddetme gücü!” e. meşe

bireylikler’in 32. sayısını;

*reddetmek özgürlüktür!-ertuğrul meşe

*açlığın bayramıdır-arthur rimbaud, çeviri serkan sönmezgil

*bir sermaye türü: akademik faşizm-ezel toprak

*sonbahar günü-rainer maria rilke, çeviri hurşit gara

*ağıt-chidiock tichborne, çeviri ceren şanlıdağ

*ahmet telli’nin birlikte yaşama çağrısı-halim şafak

*bayramlardan sonra söylenen aşk şarkılarına ne denir-senin için-vicdani

*ahmet telli-ahmet cemil

*eroticaland-özgür asan

*nidâ-hayri k. yetik

*tuz-reha yünlüel

*ahmet telli’yle görüşme

*meyvenin suyunu çıkarmak suçu-ali toprak

*ahkerler-ahmet telli-hakkı çınar

*devir devrim evrimi-rahman yıldız

*ontolojik zemin arayışı-yücel kayıran

*kurşunun avdeti yok-erbil çare

*estetizm ya da öznel eleştiri-musa yazıcı

*sar-mal-saba’n-eren okur

*dip sarnıç

*şiirin özsuyu-şinasi tepe

* james cameron’ın avatar filmi & hollwood yapım siyaseti - hakan bilge

*uzay çiçeği-pelin özer

*intiharın meşruluğu üzerine-can semercioğlu

*sorma gecedir-fettah köleli

*kış kış cinler kış kış- rahman yıldız

*1982-murat serkek zor

*themis’e…abir’e ve cumartesi annelerine…hakan hakverdi

*ölüm denilir ki- hakkı çınar

*kirli ağustos böcekleri- ahmet h. erkan

*türk ruleti-ömer akay

*bireysel milas ansiklopedisi

*kendi hikayesine tutuşan büyük şeyli bekir’in aklına takılanlardır…-ebuzer saray

*manşet! mavi maskeli madam sahnede!-öykü özgen

*gelincik ve rüzgar-mehmet muharrem tekin

*istasyon/kuytu-murat kara

*profresif ölüm-can semercioğlu

*“ne kadarsa bir fesleğen ömrü”-musa yazıcı

*gölge-ahmet yüce

*muhafazakar kentlilerin san’atı-ertuğrul meşe

*lotus-deniz cansever

*rita üzerine değiniler-şirvan erciyes

*mewc

*imgelere sardığımız dünya: anadolu!-entelektüel faaliyetin dışındaki erkek eşcinselliği-kıvılcım giritli

*eva-oktay emre

*iktidarın sağ elinden/ daha iyidir/ karanlığın sol eli-halim şafak

*böyle şeyler-fatih evcenah

*kitap rafı

*hatırlamak-idris oğultarhan

resimler: mehmet muharrem tekin

başlıklı şiir, öykü, görüşme, yazı, resimler oluşturdu.

bireylikler’i istanbul’da beyoğlu ve kadıköy mephisto’da, seyhan müzik’te, nazım kültür’de; ankara’da imge ve dost kitabevinde, kurgu kültür merkezinde; izmir’de yakın (alsancak), pan (karşıyaka); kayseri’de onur ve tunç kitabevinde; balıkesir/bandırma’da ozan kitabevinde bulabilirsiniz. eğer bulamıyorsanız abone olmanızı öneririz. sayısı: 5 tl. yıllık katkı payı: 30 tl. posta çeki no: halim şanlıdağ 692233 yazışma; p.k. 271 38002 kayseri, bireylikler@yahoo.com, bireylikler@gmail.com, bireylikler@hotmail.com isteyen herkese örnek sayı gönderilir.

“birkaç yıldır bireylikler’in temmuz-ağustos sayısını faşizm dosyası olarak hazırlıyoruz. sağın üç haline ve onun soldaki karşılıklarına saldırıyoruz. anti-faşizme vurgu yapıyoruz. muhafazakarlığın yüz yılı bütün acımasızlığıyla ötekine saldırırken bireylikler’in anti-faşizm vurgusu bir durum saptamasından çok tavır olarak kabul edilmelidir. değişen pek bir şeyin olmaması bir yana solun sağın üç haliyle pornografisi ısrarımızda haklı çıktığımızı gösteriyor. solun ve sağın şovenizm, islamizm ve muhafazakarlıkla dansı karşısında anti-faşizm vurgusunun bireylikler’in bırakalım temmuz-ağustos’u her sayısında her zaman geniş bir yer kaplayacağını belirtmeliyim. ayrım ve ayrılıkların ötekine düşmanlık anlamına gelmediği bir dünya arzusu belki bu sayede kendine daha fazla yandaş bulursa bulur. sözün kısası bireylikler beyhude vurgularını ihtimalen bu sayıda da merkezine alacaktır. tekrar etmek değil de hatırlamak iyidir. dostlukla.”

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Terry Gilliam’dan Tüm Zamanların En İyi 10 Filmi

İngiliz auteur Terry Gilliam’ın Hollywood film yapım siyaseti ile hesaplaşması distopik Brazil’e değin geri gidiyor. Sürreal yoğunluğu ve belirsizlik temaları Kafka’nın yapıtlarını anımsatan film, post-kapitalist sistemin temel dinamiklerini, medya endüstrisini, moda kurumunu, estetik operasyonları, lüks tutkusunu, iktidar aygıtını, totaliter rejimleri, polis devletini problematikleştiren benzersiz bir film. George Orwell’ın 1984’ünü anımsatan bu marjinal başyapıt, Gilliam’ın Amerika’yı terk edip ülkesi İngiltere’ye yerleşmesine de neden olmuş lanetli bir film… Makaslanan Brazil, Criterion Collection’dan geçtiğimiz yıllarda tam kopya DVD olarak yayımlanmıştı.

Bağımsız film çekebilme kaygısı her zaman ağır bassa da büyük bütçelerle çalışmaya alışkın olduğundan olsa gerek, Gilliam, tıpkı çok sevdiği Kubrick gibi Amerikan sermayeli ve ama bağımsız, orijinal işler peşinde koşmaya devam ediyor. Şu sıralar ise yeni filmi The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009, Dr. Parnassus) ile sinema gündeminde…

Yıllardır Miguel de Cervantes’in Don Quixotet’unu çekmek için fırsat kollayan Gilliam, başarısız bir denemenin ardından projesini şimdilik kaydıyla askıya almıştı. Umarız saplantı derecesindeki bu tutkusunu hayata geçirebilir…

Terry Gilliam’ın 1994 yılında deklare ettiği 10’luk film listesi ise şu filmlerden müteşekkil:

1) Citizen Kane – Yurttaş Kane (Orson Welles)

2) Shichinin no samurai – Yedi Samuray (Akira Kurosawa)

3) Det sjunde inseglet – Yedinci Mühür (Ingmar Bergman)

4) Otto e mezzo – Sekiz Buçuk (Federico Fellini)

5) 2001: A Space Odyssey – 2001: Uzay Macerası (Stanley Kubrick)

6) Sherlock Jr. – Genç Sherlock (Buster Keaton)

7) Pinocchio – Pinokyo (Hamilton Luske & Ben Sharpsteen)

8) Les enfants du paradis – Cennetin Çocukları (Marcel Carné)

9) One-Eyed Jacks – Tek Gözlü Jack (Marlon Brando)

10) The Apartment – Garsoniyer (Billy Wilder)

Kuşkusuz harika bir liste…

Yazan: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

Özgürlük mü Annelik mi?

Nisan 22, 2010 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Manşet, Roman, Romanlar, Sanat

Oriana Fallaci’nin, feminist literatür için bir manifesto niteliği taşıyan, bir kadının bedeninde filizlenen küçücük canlıyla, onu karnında taşıdığı sürece yürüttüğü monolog Doğmamış Çocuğa Mektup, Can Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. Fallaci’nin 1975’te yazdığı bu içdökümü, dil zenginliği ve sadeliği, akıcılık ve samimiyetinin yanı sıra savaş, para, özgürlük, ekoloji, aşk, toplumsal cinsiyet kavramlarına feminist bir bakış açısıyla yaklaşması ve bir kadının anneliği sorgulamakla kalmayıp babasız çocuk doğurma kararı vermesi dolayımıyla bir kült olmuştu. Dönemin feministlerince yargılanan anneliğe dair kuşkulu da olsa bir onaylama içindeydi Fallaci. Anlatıcısı aileye ve topluma karşıydı ama anne olmak onun için bir tür beden araştırması, bir parça ruh sağaltımı, annesinin yasını tekrar yaşaması ve doğanın düzeninin devamı adına bir zorunluluktu. Cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürü ve baskıyı sona erdirmeyi amaçlayan feminizmin içinden konuşuyordu Fallaci, çocuğuna cinsiyetsiz olması gerektiği nasihatini verirken; ancak bu muhalefet içinde cinsiyetçi ve homofobik tutumundan kurtulamıyordu pek; eşcinsel ebeveynliği tümden hiçleyerek, “gelin hep beraber eşcinsel olalım” çağrısıyla, karşı cinsten çocuk doğurmaya övgüler düzüyordu. Bir erkekle birlikte yaşamadan, tek başına çocuk doğurmakta büyük bir özgürlük bulurken, çocuğuna özgürlük üzerine söylev çekiyordu kendi özgürlük tahayyülündeki çelişkinin farkında olmadan… Kadın özgürlüğü, erkekler olmadan doğurabilmekle tanımlanırsa o zaman bu, eğreti bir özgürlük olmaz mı? Eril cinsel partnerin yokluğu ya da süreksizliği söz konusu olsa da, bir çocuk doğurabilmek eril sperme bağlıdır. Onu üreten özneden ayrılmış bir meçhul spermle oluşan hamilelikten daha kötü bir doğalcılık yoktur Luce Irigaray’a göre:

“Kadınların doğalarıyla ve doğayla bağlantılandırılmasına coşkulu bir biçimde karşı çıkan bazı feministler, bu durumda erkekler topluluğunun yaptığı biyolojik betimlemeyle aynı şeyi dile getirirler: İncelikten yoksun doğa, dişil arzunun iğdiş edilmesi.”

Fallaci’nin kitabında da öne çıktığı gibi, erkeksiz çocuk sahibi olmak, bazı kadınlar için özgürlüğün tepe noktasını temsil edebilir. Ancak bu hâlâ kendini kendiyle değil, öteki cinsiyetle tanımlamak anlamına gelir. Luce Irigaray’ın Ben, Sen, Biz adlı kitabında vurguladığı gibi bu, kendini düşünmek, kendi için düşünmek, kendi dişil beni için düşünmek, biz kadınlar için düşünmek anlamına değil, öteki olmaksızın kendini düşünmek anlamına gelir: “Ataerkil evren, kadınları anneliğe indirgemiş olan bir evrendir. Kadınlar, karınlarıyla ilgilenmeyi sürdürdükçe, ancak karınlarıyla ilgileneceklerdir.”

Kurum ve deneyim olarak annelik

Hamile kalma arzusu, çocuk doğurma isteği, bir çocuk aracılığıyla toplumsal normlara karşı gelme erinci arasında, bu ağır seçimin sorumluluğunu üstlenir anne. Karnındaki bebeği dünyaya getirmekten, bedeninin, kimyasının, kariyerinin ve düzeninin değişecek olmasından hoşnut değildir; onu istemez, gereksinmez. Ama yine de doğuracaktır. Çünkü gövdenin içinde bir başka can saklamanın, bir yerine iki olmanın eşsiz bir görkemi vardır:

“Kimi zaman engin bir utku duygusu doluyor insanın içine ve bu utkuyla birlikte gelen dinginliğin içinde sana hiçbir şey dokunamaz. Ne çekmek zorunda olduğun fiziksel acı, ne feda etmek zorunda olunan özgürlük…”

Feminist hareketin ilk yıllarından bu yana, annelik ve özgürlük arasındaki bağ sorgulanmış, psikanalizin ‘içsel annelik’, ‘yeterince iyi annelik’, ‘imkânsız annelik’ kavramlarına kurumsal annelik, kamusal annelik, annelik rolü, annelik deneyimi, annelik etmek gibi tartışmalar eklenmiştir. Simone de Beauvoir’a göre, kadın bedenine özgü tecrübeleri, hamileliği, anneliği öne çıkararak cinsiyete dayalı kadın kimliğini olumlayan ikinci dalga feminist hareket, kadını yine ‘ikinci cinsiyet’ olmaya mahkûm etmektedir. 70’ler kadınların annelik konusundaki sosyal ve psikolojik baskıya direndikleri takdirde erkeklerin sahip olduğu kimi özgürlük ve kazanımlara sahip olabileceği temel savında birleşirken, yeni muhafazakârlığın yükseldiği 80’lerden itibaren annelik yine başköşeye oturtulur ve feminist yazında anneliğin zenginleştirici deneyimi önem kazanır. Bell Hooks, anneliğin feministler tarafından değersizleştirilmesine meydan okuyanların başında gelir. Beyaz üstünlükçü, kapitalist, ataerkil egemenlik kültüründe çocukların haklarının olmadığını düşünen Hooks’a göre çocukların erkekler ya da kadınlar tarafından, ataerkil egemenlik altına alınmasının sona erdirilmesinin tek yolu, aileyi çocukların sağlıklı ve özgür olabilecekleri, sevgiyi tanıyabilecekleri bir yer haline getirmektir. Cinsiyetler Siyaseti adlı kitabında Sylviane Agacinski, kadını geleneksel rolüne, eve, özel alanın boğuculuğuna geri göndermek, cinsel doğurganlığı içine hapsetmek yerine başka var olma biçimlerine dikkat çeker:

“Annelik, bir özgürlük ifadesidir, edilgen olmak anlamına gelmez. Dişiliği üstlenmek, öteki için kaygılanmak ve onun sorumluluğunu almak, kadının özgürlüğünün biçimlerinden biridir. Kadınların özgürlüklerini ifade etmek isteyecekleri tüm öteki yaratıcılık ve ifade biçimleriyle çelişmeksizin, bir yaratma modelidir.”

Luce Irigaray ise ataerkil, fallus egemen düzenin kısırdöngüsünden çıkmanın, kız çocuklarına bir düşünce ya da tin olanağını kazandırmanın çaresini anne-kız çocuğu ilişkilerinde arar. Kadınların içlerindeki ötekine saygı göstererek ve aynı saygıyı toplumdan isteyerek, kendilerini geçerli özneler, bir anne ve bir babanın kız çocukları olarak onaylamaları gerektiğini düşünür. Fallaci’nin anlatıcısı da kız olmasını ister çocuğunun… Çünkü kadınlık tüm zorluğa rağmen harika bir şeydir:

“Nasıl da cesaret isteyen bir serüven! Hiçbir zaman sıkıcı olmayan bir meydan okuma!”

Çocuğuna olan tutkusu gün geçtikçe güçlenirken bir yandan da çocuğun kendisinden, kendisinin de çocuktan özgürleşmesini arzular. Annelik özsel olarak baskıcı değildir, ama annelik deneyiminin özgürleştirici yanının annelik kurumunun hapsedici yanı tarafından sınırlandırılması anneliği baskıcı ve eşitsizlik üreten bir deneyim haline getirir. Of Woman Born adlı kitabında, kurum olarak annelik ve deneyim olarak annelik kavramlarını ortaya atar, Adrienne Rich. Annelik kurumu baskıcı bir pratik olarak kadını sistematik bir eşitsizliğin içine hapsederken, bir deneyim olarak annelik, annenin çocuklarıyla potansiyel ilişkisine işaret eder. Fallaci anneliğin kadınlara içkin olduğu (annesinden ona geçen) düşüncesiyle özcülüğe yaklaşsa da, çocuğa karşı beslenebilecek tek duygunun sevgi olduğu varsayımını yıkarak deneysel anneliği öne çıkarır metninde. Diğerkâm bir tutumdan sakınarak, sakıncalarını bilmekle birlikte zorlu bir yolculuğa çıkar anlatıcı. Nihayetinde bebek de ondan ayrılamayan anne de ölür. Direniş bireysel düzeyde annenin nasıl annelik yapacağına dair farklı kararlar alabilmesi, geleneğe, kurumlara ve standartlara direnebilmesiyle olur ancak, bebeğe kendi girdabında kaybolma gözdağı verdiği ânda özgürlükten söz etmek de imkânsız hale gelir. Hele ki yaşamın bir ölüme mahkûmiyet olduğu bir dünyada…

Yazan: Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Erdem Yalanı

Nisan 6, 2010 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat

Süslü sözlerin, ağdalı bir dilin gerçekte hangi amaçla kullanıldığını hiç düşündünüz mü? Edebiyatın neden var olduğunu veya neden yüksek perdeden cümleler savurduğumuzu biliyor musunuz? Peki bizlere erdem diye yutturulan bütün o kavramların içinin boş olduğunu hiç düşünmediniz mi? Neden insanların laf cambazlığı yaptığını hiç merak etmediniz mi? Burada yazdıklarımı okuduğunuza göre artık merak ediyorsunuz.

Erdem sandığımız her olgunun aslında birer uyutma ve kullanma çabası olduğunu; bu olguları işlevli hale getirmek için başvurulan yolun ise edebiyat olduğunu umarım fark etmişsinizdir. Eğer fark etmediyseniz yeni bir dünyanın kapılarını açmak üzere sizi alttaki paragrafa davet ediyorum.

Edebiyat, büyük bir kandırmacadır; süslü sözlerle uyutma sanatından ibarettir. Temel mantık ise başarılı insanlara yetişemeyen diğer insanların, başarılı insanların yanında aciz, zavallı ve biçare görünmemeye çalışmasıdır. Hayatlarımızı yönlendiren her toplumsal kural mutlaka başarısız bir insan tarafından uydurulmuştur. Bu insanlar çalışmak, uğraşmak ve kazanmak yerine süslü sözlerle başarısızlıklarını maskelemiştirler.

Bu maskeleme tekniklerini kullanan ve böylece sorumluluklardan kaçan insanların hayatlarımıza soktukları kalıpların bazılarına şöyle bir bakmak konunun anlaşılması hususunda hepimize yardımcı olacaktır.

Birinci örneğimizde adalet ve intikam kavramlarını ele almayı düşünüyorum. Çünkü her ne kadar farklı olduklarını düşünsek de adalet ve intikam birebir aynı anlama gelir. Adalet, intikamın meşrulaştırılmış halidir. İnsanların içgüdülerinde her zaman intikam alma arzusu yatar. Karşısındaki insandan gördüğü bütün kötü muameleleri yine karşısındakine de yaşatmak ister. Bu insanın doğasında olan bir duygudur ve insan doğası bizleri her daim anarşiye götürür; kuralsızlığa, özgürlüğe ve bağımsızlığa olan arzularımız doğanın tadına baktıkça daha da güçlenir. İntikam duygusu da doğamızın bir parçası olduğu için bu duyguyu tattıkça insan doğasına daha da yaklaşırız ve böylece özgürlüğe ve bağımsız bir yaşama eğilim gösteririz.

Ancak sizin de bildiğiniz üzere toplumda erk sahibi olanlar, kitleleri yönetenler güçlerini kaybetmek istemezler. İşte bu noktada bu güç sahiplerinin başvurabileceği tek bir yol vardır o da insanı doğasından uzaklaştırmaktır. İnsan doğasından ne kadar uzaklaşırsa özgürlük arayışı, yönetime başkaldırma arzusu o derece azalır. Bunun sonucunda da yönetilmek için can atan bir temiz vatandaş elde edersiniz.

Fakat intikam arzusu dinmez. Çünkü insan, kendi doğasından kaçamaz. İktidarda olan kesim, doğanın insanlara sürekli olarak fısıldayacağını bilir. Bu yüzden de bir yandan filmlerle, kitaplarla, felsefeyle ve sanatla intikam mefhumunu kötülerken bir yandan da intikam arzusunu tatmin edebilecek bir başka sistemi yürürlüğe sokar: Adalet.

Adalet; intikamın iktidar elinde olan halidir; hem doğal intikam arzunuzu tatmin eder hem de hala sizi yöneten gücün bir kölesi olarak kalırsınız. Doğanızı da gücün ellerine teslim edersiniz ki bu tam olarak erk sahiplerinin istediğidir.

Bu konuda biraz önyargılı olanlar için küçük bir örnek vermek isterim. Adaleti gerektirecek bir durum hayal edin; bir cinayet, bir hırsızlık, bir gasp, bir istismar… Suçlu insanı adaletin kollarına teslim etmenin en büyük argümanı toplumsal kaosu önlemektir. Bunu da devre dışı bırakmak adına suçlu insanı toplumdan dışlamayı bir ceza seçeneği olarak sunalım. Yani suç işlemiş bir bireyi hapis cezasıyla cezalandırmak yerine onu toplumdan uzak tutacak önlemler alacağımızı söyleyelim ki böylece bir daha aynı suçu bu toplumda işleyemesin. Böyle bir durumda adaletin gerçekleştiğini mi söylersiniz yoksa o suçlu insan için “yaptığını yanına mı kalacak?” dersiniz?

İşte o “yaptığı yanına mı kalacak” argümanı adalet değildir, intikam arzusunun bir dürtüsüdür. Gerçi adaletin de intikam olduğunu söylemiştik ama yine de sizin adalet anlayışınıza göre değerlendirdiğimizi varsayıyoruz.

İlk örnekte de gördüğümüz üzere kirli ve pis intikam sözcüğü yerine adalet gibi pırıl pırıl, bakanlık onaylı süslü bir sözcüğü seçiyoruz. Çünkü güç sahipleri bir toplumsal isyan durumunda birer birey kadar güçlü olabilecektirler ve bu güçsüzlüklerini ve acizliklerini süslü bir sözcükle saklamışlardır.

İkinci örneğimizde ise bencillik ve fedakarlık üzerine konuşacağız. Bencillik yine insan doğasında olan bir başka mefhumdur. Hayatta kalmak için insanın kendi menfaatlerini düşünmesi tamamen doğal bir tepkidir ve her doğal özelliğimiz gibi bencilliğimiz de ayıplanır, aşağılanır ve sindirilmeye çalışılır.

Yine o erk sahipleri, diğer insanların kendilerine (iktidara) hizmet etmesini ister. Diğer insanların kendileri (iktidar) için çalışmalarını arzularlar; onları her türlü tehlikeden korumalarını ve arzu ettiği her şeyi kendilerine sunmalarını talep ederler.

İşte bencillik duygusu iktidarların bu talepleriyle çelişir. Bunun yerine güce hizmet eden fedakarlık kavramı daha işlevseldir. Otuz yılını halkın dolayısıyla iktidarın –çünkü iktidarın devamlılığı halkın yaşam kalitesine bağlıdır- hizmetine adamış bir insanlar onurlandırılırlarken, kendisinden başkasını düşünmeyen insanlar ise kötülenir, aşağılanır ve toplumdan dışlanırlar.

İşte sanatlı anlatımın, felsefe yapmak olarak adlandırılan laf cambazlığının devreye girdiği yer tam olarak burasıdır. Sanat, edebiyat ve felsefe bu noktada fedakarlığı över. Fedakarlığı aşkla ve sevgiyle özdeşleştirir ve onu diğer insanlara değer verdiğini gösterme yolu olarak tanımlar. Böylece siz saf saf sevginizi göstermeye çalışırken iktidarın sizi kullanma planına hizmet edersiniz.

Bir örnek de gösterişten gelsin, daha doğrusu kibir ve alçakgönüllülük. Her insanın dikkat çekmek gibi bir arzusu vardır. Değer görmek ve sevilmek isterler ve böylece güç elde etmenin verdiği zevki tadarlar. Ancak erk sahipleri, iktidarlarının tehlikede olmasını istemezler, güçlerinin devamlılığı onlar için en önemli meselelerden biridir.

İktidar, koltuklarının tehdit altında olmasını engellemek amacıyla insanların, gücün zevkinin farkına varmalarını önlemek isterler. Bu noktada kibrin önüne geçmeleri gerekir çünkü toplumda kibre karşı bir önyargı olmazsa kibir sahibi insanların bu kibri taşıyacak donanımda olmasına istinaden sevilecek ve değer verilecek insanlara dönüşmeleri kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzdendir ki kibre karşı bir önyargı oluşturulmuştur. Böylece yapabildiklerinden bahsedemeyen insan toplumdan ilgi görmez ve bu ilgi, sevgiye ve değer görmeye dönüşmez. Bu durumda o değerli olma durumu da güce evrimleşmez.

Bu noktada güç sahipleri yine felsefeyle, edebiyatla ve sanatla insanlara şunu dikte eder: “Alçakgönüllülük erdemdir.” İşte tamamen insan doğasına aykırı bir mefhumu süslü sözcüklerle meşrulaştırma örneğidir bu cümle. İnsanların güç elde etme arzusundan uzak durup, güce hizmet etmeleri için gerekli ortamı hazırlamak adına uydurulmuş ve hiçbir mantıksal dayanağı olmayan bu cümleyle aynı zamanda diğer insanların da arasında bir kargaşa oluşması engellenmiştir. Çünkü alçakgönüllülük erdemdir denmeseydi bilgili ve kültürlü insanların kibirli olması engellenemezdi ve insanların kıskançlıkları bir kaos ortamı yaratırdı. Bu da iktidarın işini zorlaştırır, gücün devamlılığını tehlikeye sokardı.

Hiçbir şekilde çabalamadan sadece kelime oyunlarıylasorumluluklardan, yükümlülüklerden ve çalışma disiplinlerinden kaçmaya çalışan insanların başarılı insanları kıskanmaları nedeniyle ayrıca başarılı insanların kibirlenmelerini engellemek ve kendi eksikliklerini gizlemek için başvurdukları yol da yine bu alçakgönüllülük kavramıdır.

İktidar genelde ağzı laf yapan insanlardan oluşur. Çünkü dediğimiz gibi çabalamak yerine süslü cümleler kurmak ve böylece acizliklerini saklamak iktidarın bir numaralı silahıdır. Güç sahipleri, toplumu göz önüne alırsanız güçsüz ve zavallıdırlar çünkü güçleri dışında sıradan bireydirler. Bütün o erdem cümleleri sadece ağzı laf yapan bu zavallıların ezilmeye davetiye çıkaran davranışlarını kotaran ucuz ve içi boş cümlelerinden ibarettir.

Sonuçta erdem olarak bildiğimiz her kavramın kötülenen bir başka kavramın meşrulaştırılmış hali olduğunu ve erdem addedilen her davranışın aslında insan doğasına aykırı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Erdem denilen kavramınsa güç sahiplerinin, sistemin bir illüzyonudur; halkın özgürlüğe, bağımsızlığa ve başkaldırıya eğilimini engellemek için söylenen yalanlardır.

Yazan: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

Blog Dergisi Blog Ödülleri Özel Sayısı’nın İçeriği

Nisan 3, 2010 by  
Filed under Duyurular, Sanat

“Blog Ödülleri Özel Sayısı”nda neler bulacaksınız?

Blog Dergisi Yazarlarının Köşe Yazıları

“Blog Ödülleri” Yeni Medyaya Güç Veriyor – Alp SOLAK (www.alpsolak.com)
Türk Blog Dünyasının İhtiyacı - Aytaç ZEREN (www.pazarilla.com)
Kazanan: Blog Camiası – M. İhsan TATARİ (www.yorgun-savasci.blogspot.com)
2010 BÖ! Heyecanı - Rahim AYTUNÇ (www.rahimaytunc.blogspot.com)
Geri Sayım Başlarken – Serap KAZANCI (www. tuykalem.org)
Bizim Ödülümüz – Seval ÜNVER (www.sevalunver.blogspot.com)
Gelenekselleşen bö! – Egecan DENİZ (gcndnz@gmail.com)

Jüri Üyesi Fatmanur ERDOĞAN’nın Yorumu

Bö! 2010 Yarışma Süreci ve Etkinlik Programı

Röportaj
Eray ENDEŞ Röportajı

Blog Yazarlarının bö! Etkinliğine Bakış Açıları
Fatih GÜNER (www.mesgulsinyali.com)
Gabriela OLARU (www.gabrielaolaru.com)
Her Boku Bilen Adam (www.herbokubilenadam.blogspot.com)
Özer DÖLEKOĞLU (www.neticat.com)
Pucca (www.rapunzelpucca.blogspot.com)
Sewimsizbilgin (www.sewimsizbilgin.blogspot.com)
Siminya (www.siminya.blogspot.com)
Sunipeyk (www. sunipeyk.com)

2009 Blog Ödülleri Sonuçları

Bö! 2009 Dereceye Giren Blog Yazarlarının Yorumları
Ahmet HAKAN (www.hergunkampanya.com) / Project House Reklam – Pazarlama Blogları Kategorisi Birincisi
Bürkan ÇİFTÇİGÜZELİ (www.gezipgorduk.com) / Binrota Hobi Blogları Kategorisi İkincisi
Elif ATALAR (www.nefisyemektarifleri.com) / Tefal Yemek Blogları Kategorisi İkincisi
Fırat TOPAL (www.footballiswar.com) / Ülker Spor Blogları Kategorisi Birincisi
Gülfem ALPTEKİN (www.hafiftarif.com) / Tefal Yemek Blogları Kategorisi Üçüncüsü
Hakan BİLGE (www.sanatlog.com) / Efes Pilsen Kültür-Sanat Blogları Kategorisi Üçüncüsü
Hayriye TOPÇUOĞLU (www.elifingunlugu.spaces.live.com) / Microsoft Windows Live Spaces Blogları Kategorisi Üçüncüsü
Mert YAŞAR (www.eskrimaktuel.com) Ülker Spor Blogları Kategorisi Üçüncüsü
Serkan ÖZÇALIK (www.turkiyevehayatadair.com) / ntvmsnbc Haber – Gündem Blogları Kategorisi İkincisi
Süleyman SÖNMEZ (www.gunesintamicinde.com) / Efes Pilsen Kültür – Sanat Blogları Kategorisi İkincisi
Tuna ARAS (www.otomot.net) / Peugeot Otomobil Blogları Kategorisi İkincisi
Yavuz Selim ŞEN (www.cingunlugu.com) / İş Dünyası Blogları Kategorisi Üçüncüsü
Yiğit KALAFATOĞLU (www.yicit.com) / Letoonia Resorts Kişisel Bloglar Kategorisi Birincisi

2008 Blog Ödülleri Sonuçları

Bö! 2008 Dereceye Giren Blog Yazalarının Yorumları
Tunç KILINÇ (www.fikiratolyesi.com)- Reklam /Pazarlama Kategorisi Birincisi
Orçun TAŞAR (www.geyikmuhendisi.com) – Eğlence Kategorisi Üçüncüsü
Ömer ENİS (www.omerenis.wordpress.com) – Kişisel Blog Kategorisi Üçüncüsü

Blog Dergisi Blog Ödülleri Özel Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu metnin alıntılandığı adres:

http://www.blogdergisi.com

Sonraki Sayfa »