Saint-Joseph’ten Kültürler Arası Yakınlaşma

Mayıs 31, 2010 by  
Filed under Duyurular, Sanat, Sanatsal Etkinlikler

Kuruluşunun 130’uncu yıldönümünü kutlayan , her yıl önemli bir temayı ele alarak geleneksel olarak düzenlediği ve Festivali’nin dördüncüsünü gerçekleştirdi.

Plastik Sanatlar Öğretmeni Gülin Altuner’in hazırladığı festivalde UNESCO’nun 2010 için belirlediği “” teması işlendi. Fransız sanatçı Pierre Cornuel ve sanat eleştirmeni-yazar Prof. Kaya Özsezgin onur konuğu olarak katıldı. Cornuel ve Özsezgin, Türkiye’yle Fransa’nın kültür-sanat yaşamları üzerine söyleşi yaptı. ’nde gerçekleşen etkinlikte sanat dünyasının önemli isimleri, gençler ve İzmirli sanatseverler sanatın ortak ışığı altında biraraya getirildi.

Festivalde ilköğretim öğrencilerine yönelik yarışmada dereceye giren resimlerle, Saint-Joseph öğrencilerinin tablolarından oluşan bir dizi sergi yer aldı. Ayrıca Pierre Cornuel, Prof. Fahri Sümer, Prof. Bedri Karayağmurlar, Yrd.Doç. Umur Türker, Mahmut Durmuş ve Reyhan Abacıoğlu gibi çok değerli sanatçıların eserlerinin yer aldığı önemli bir sergi de sanatseverlere sunuldu.

www.sanatlog.com

Sus Dergi’nin 11. Sayısı Raflarda…

Mayıs 30, 2010 by  
Filed under Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Sanat

Çatılmış darağaçları

Gelip durmuş kapımıza ölüm

Ses ver sesimize bir ufacık ses

Susarsan

Ya ölüsün ya ölünle birsin

Dizeleriyle selam verdi bize . Ses vermemek olmazdı. Biz de yazıya bir şans verdik.

Bir aydını tanıma çabasında Gülten Akın’ı ağırladı . Övgü Kafadar, Deli Kızın Türküsü’nde sevgili şairi, yine onun mısralarıyla anlattı bizlere.

Dosya konusu olarak “”i seçti SUS. Özlem Has, Asiye Kınlı, N.M. Ayşegül Koluman ve Necati Musluoğlu üzerine yazdılar, arabeski farklı açılardan irdelediler…

Öyküleriyle, Aslı Akarsakarya, Faruk Saim Akhan, Ali Eroğlu, Mustafa Çakmak ve Ceyda Demircioğlu dergiye renk kattılar.

Şiirde ise; Ceylan Öztürk, Halit Oğuz, Selcan Adalı ve Yasin Esvec 11. sayının şairlerinden bazılarıydı.


SUS Dergi 11. sayısıyla yaza merhaba dedi. Yaz sıcağında serin bir köşede doyasıya okunacak bir sayıyla okurlarıyla buluştu. “Öğrenci dergisi” olmayı sürdürmekte. Ancak içerik olarak da sürekli gelişme kaydetmekte.

SUS’un en önemli özelliği yazar kadrosunun sürekli yenilenmesi… Zaten genç olan kadrosunun daha da gençleşmesi. Kampüslerde bilinirliğinin artması da cabası.

SUS, okuruna yeni bir dünya vaat etmiyor. Elimizde bir dünya var ve o dünyayı bir parça da olsa değiştirmek derdinde. Bu güzel dileğe katılan, yazıya bir şans verme cömertliğini gösterecek arkadaşları bekliyor.

Yeninin ve yeniliğin önünde saygıyla eğiliyor. “Yeni”lere Gülten Akın dizeleriyle çağrıda bulunuyor:

Gün uzun türküsünü bitirdi

Karlı dallara yürüdü karanlık

Yalnızlık çekilmez bu vakit

Delirdi denizde yosun çayda balık

Gel artık

www.sanatlog.com

Her Türk Şair! Doğar

Mayıs 29, 2010 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat, Siir

(Tabi Diğer Anatolya ve Trakya Halklarından Olanlar da)

Bu ülkede herkes şiir! yazar. Öyle “Her üç kişiden beşi” değil, her 3 kişiden 99’u şairdir! Şiir yazmayana kız vermezler. Şiir kitabı olmayanı kahvehaneye bile sokmazlar, adamdan saymazlar. Bir genç kızın çeyizinin en nadide parçası yazdığı şiir kitaplarıdır. Herkes için yapılması sıradan ve “vatan borcu” şeklinde olmazsa olmaz bir görevdir şiir yazmak. Velhasıl, bu ülkede şiir yazmak en hafif meşrep iştir. Hegel’in disiplinlerinin en üstünü olduğunu iddia ettiği Şiir, bu coğrafyada sanatın orospusudur. Kimse amatörce beyin ameliyatı yapmaya kalmaz ama herkes şiir! yazar…

Hegel,  Şiir’i sanat disiplinlerinin en üstünü saymıştır, çünkü Şiir imgeleminin en özgürce kullanılabildiği alandır. Diğer sanat disiplinlerinde, özellikle plastik sanatlarda malzeme sanatçı özneyi kısıtlar, ama tamamen soyut nesneler olan sözcüklerin imgeler üzerinden bir ya da daha çok izlek etrafında kurgulanması ile oluşturulan Şiir, sözcüklerin ontolojik yapısı gereği sanatçı özneyi en özgür bırakan alandır ve/ama bir eserin sanatsal değer taşımasının en temel özelliği olan özgün biçemi Şiir’de kurmak da bir o kadar zordur. Çünkü herkesin kullandığı doğal dilin parçası olan sözcüklerden size ait yepyeni bir üst dil kurmak zorundasınızdır öncelikle. Bu şiir dili hem özgün hem de etkileyici olmalıdır. Arkanızda bulunan, sanat tarihi boyunca denenmiş pek çok yöntem hem size yeni ve özgün dil için üstüne yeni bir tuğla ekleyeceğiniz bir birikim sunarken bir yandan da bu denli çok şeyin denenmişliği sizin özgün biçem kurmanızda, hatta daha ötesi büyük olabilme kavgasında yeni bir poetik yol açmanızda işinizi o denli zorlaştırır.

“Poeta nascitur, non fit.” diye eski bir Latin deyişi vardır. Yani “Şair olunmaz, doğulur.” Önce doğuştan gelen genetik özelliklerinizin arasında şiir yazabilme yetisi olmalıdır. Sonra bu yeteneği büyük bir emekle işlemek gerekir. Şiir külliyatını okuyup içselleştirmenin yanında, şiir üzerine kuramsal yazıları/kitapları okumanız gerekir ki kendi özgün biçeminizi kurmanız yolunda kafa yorabilmeniz için donanımınız olsun. Sanat tarihini incelemeniz ve Şiir’in diğer sanat disiplinleri, özellikle resim sanatı ile arasındaki kuramsal etkileşimlerini bilmeniz gerekir. Bunlar da yetmez, şiir dışındaki sanat eserleriyle alımlayıcı özne olarak imgeleminizi beslemeniz gerekir. Daha ötesi temel olarak pozitif bilimler ve sosyal bilimler üzerinde bilgi birikimiz olmalıdır. İçselleştirilmiş bir politik görüşünüz ve tavrınız olmalı, sanat algınızı ve üretiminizi bu çizgide şekillendirmeniz gerekmektedir. Daha da ötesi hayatın çeşitli alanlarında şair özne olarak gelişen algıda seçiciliğiniz ile gene politik bakış açınız üzerinden hayatın sonsuz olaylar kombinasyonları içindeki “insan”ı gözlemeniz ve o “insan”ın şiir düzleminde dili olmanın yollarını didaktizme kaçmadan aramanız gerekmektedir. Bütün bunlar yıllara yayılan zorlu ve acılı bir süreçtir. Şiir yazmaya başladıktan sonra, önceleri nüve olarak şiirinizde bulunan özgün biçem zamanla gelişir ve olgunlaşır. Ardından başka bir sancılı süreç başlar: Şiirin asal varlık alanı olan dergilerinde şiirlerinizi yayımlatmak…Derken uzun yıllar içinde has şiir okurunun, dergisi okurunun şiirini bilip tanıdığı bir konuma gelince de şiirlerinizi matbu olarak yayımlarsınız. (Gerçi bu da ayrı bir sancılı konu…) Yani şiir yazmak ömür boyu sürecek sancılı bir maratonu koşmaya kalkmaktır (Şair kendince haklı gerekçelerle şiiri bırakmaya karar vermedikçe…)

Oysa bugün herkes şair!..İnternet, sanayi devriminden sonra insanlık tarihinde en büyük sosyal değişimleri yapan olgu. Zamanla daha da belirginleşecek bu etkiler. Kitle iletişim araçları içinde en işlevsel kullanım alanına sahip olan internet, bireylerin en özgür şekilde kendilerini ifade etmeleri olanağını sağladı. Tabi, her yeni buluş gibi bunun da yan etkileri kaçınılmazdı. Şimdi ipini kopartıp klavyesini kapan şair! oluyor. Şiirin neliği hakkında iki satır bile okumayıp hiç kafa yormadan, tümceleri alt alta yazıp az biraz da uyak düşürüp yazdığı manzume müsvettelerini şiir zannedip birbirlerine ifşa ediyorlar. Hatta adlarının başına “Şair bilmem kim”, “Usta Yazar bilmem ne oğlu” kimi sıfatları cömertçe serpiştirip nasıl gülünç durumlara düştüklerinin farkına bile varmıyorlar. Sonra, daha doğru dürüst hiçbir dergide ürün yayımlatmadan koşar adım şiir! kitabı çıkartıyorlar; şiir! dinletileri verip eşi dostu davet ediyorlar…Oysa kimse amatörce beyin ameliyatı yapmıyor; kimse amatörce takım elbise dikmiyor; kimse amatörce marangozhaneye dalıp sandalye yapmıyor; kimse amatörce avukatlık yapmıyor; oysa kimse…Kimse haddini bilmiyor!

Yazan: Serkan Engin

sekoengo@gmail.com

Çıplaklık, Soyunukluk ve Utanç

Edouard Manet’nin “Kırda Öğle Yemeği” (Le déjeuner sur l’herbe) adlı tablosunu mutlaka biryerlerde görmüşsünüzdür. Ön planda şık giyimli iki erkek ile çıplak bir , çimler üzerinde oturmaktadır. Arka planda, iç elbisesiyle suya eğilmiş bir daha görülür. İki adam konuşmaktayken, giysileri piknik sepetinin yanına özensizce atılmış çıplak , izleyiciye yüzünü dönerek gülümser; edasında, bakışında ve müstehzi gülüşünde, içinde bulunduğu “hal”den duyduğu en ufacık bir utanç yoktur. Aksine son derece doğal bir durumdur çıplaklığı. Henüz soyunmayan diğeriyse başını öne eğmiştir usul bir çekimserlikle… Zira kamusal alana dâhil edilmiş bu iki arasında fark vardır. Biri, “medeni ve edepli”dir; toplumsal ahlâkı tehdit etmez. Diğeriyse “vahşi ve iffetsiz”dir, erişilmezliği, utanmazlığı, muğlaklığı, tekinsizliği ve erotik dişiliğiyle eril hegemonyanın en büyük düşmanı… Medeni beden örtünmüş bedendir. Çıplaklık ise toplumsal kurallarla belirlenmiş durumlar dışında utanç kaynağıdır.

1863 tarihli bu devasa resim döneminde büyük tepkiye yol açmış, düpedüz ahlâksızlıkla, müstehcenlikle suçlanmıştır Manet… Oysa bu, sergilenen ne ilk nü tablodur, ne de ilk çıplak kadın… Giorgione’nin 1507 tarihli “Fırtına” adlı tablosunda çıplak bir kadın ve giyinik bir erkek; Titian’ın “Fiesta Campestre”sinde (1510) de yine kırlık bir alanda iki çıplak kadın ve iki giyinik erkek vardır. Giorgione’nin bebeğini emziren çıplak kadını Meryem’e göndermede bulunurken, Titian’ın kadınları düpedüz birer peridir. Manet’nin kırdaki çıplağı, geleneği illa bir kırılmaya uğratmıştır ki akademi çevresinde dahi reddedilsin… Ne kadar soyut olursa olsun tüm “nü”ler seyreden üzerinde zerre kadar da olsa erotik duygu uyandırır… Ancak Manet’nin, bir tanrıça, bir peri ya da arzu nesnesi olmayan modelinde (Victorine Meurent) şehevi bir davetkârlık ve arzu uyarıcı bakış söz konusu değildir. Öyleyse toplumsal tahayyül, eseri neden olarak değil pornografi olarak algılamıştır? Sakın kadının doğayla tam bir bütünleşmişlik hali içindeki dişiliği ve vakarla izleyicinin gözünün içine bakması olmasın? Kendini tüm çıplaklığıyla ortaya koyarak seyirciye hiçbir mesafe bırakmayışı ve seyirciyi sadece kendi çıplaklığıyla baş başa bırakması mı yoksa? Bakışın egemenliğini kırarak altüst eden, bedeni iffet söylemince utançla giydirilemeyen bu kadın çıplak mıdır soyunuk mu peki? John Berger’ın Ways of Seeing adlı kitabında dile getirdiği gibi soyunuk olmak tek başına olmaktır; fakat çıplak olmak ise başkaları tarafından görülmek ve kendini tek başına algılamamak demektir. Soyunukluk kendisini kendine açar. Çıplaklık ise sergilenir.

Manet’nin “çıplak” kadını kamusal alanda ve bakışa maruz konumdadır ancak kendini sergilemez. O, ressamın tuvalinin karşısındaki çıplak kadın tasviri değil, kalabalığa rağmen kendi bedeninin içinde durabilen gerçek bir kadındır. Elbisesizken hiçbir mahcubiyet ima etmeyen bu kadın, bedeninden hoşnuttur. Çıplaklığının zihnimizde uyandırdığı imge, der-top olmuş savunmasız bir beden imgesi değil, rahat, kendinden emin ve hoşnut bir beden imgesidir.

Çıplaklık, insanın doğal hali olmasının ötesinde, temizlenme, dışkılama ve cinsel ilişki gibi eylemleriyle ilintili olarak algılanır. Bu dolaylı algılayış, utanca kaynaklık etme potansiyeli taşıyan gövdeye yüklenen anlamları onun eylemleriyle sınırlandırır ve doğallık, toplumsal kurallara tâbi kılınır. Bu tâbiyette iki ayrım söz konusudur: “beden” ve “vücut”. Beden bir sisteme, bir tür yapıya işaret eder ve genelde soyut olarak düşünülebilir. Vücut ise somuttur.

Bedenin temsil ettiği sistemin, yapının biçimini, rengini taşır vücut. Saussureyen terminolojiye göre vücut “gösteren”in, bedense “gösterilen”in karşılığıdır. Manet’nin resmindeki kadının çıplaklığı, izleyiciye gösterilen ama utanca kaynaklık etmeyen bir bedendedir.

Zillet ve Utanç

18. yüzyılda büyük bir dönüşüm yaşanır sanatta nü konusunda. Mağrur, kendinden emin, masum ve iffetli kadın yerini arsız, utanmaz, davetkâr kadına bırakır. Rönesans’tan 19. yüzyıla uzanan süreçte, çıplak modelden çalışmak, sanatın en yüksek kategorisi olarak nitelendirilir. Viktorya Çağı’ndaysa çıplaklık, şeytani bir güç, affedilemez bir suç olarak yargılanır. Hayvanların, hatta kimi eşyaların da erotik çağrışımlara sahip olduğu taassubuyla “giydirildiği” bu çağda, sanatçılar nülerini mitolojiden alınma sahnelerin içine yerleştirerek aşmaya çalışırlar tabuyu… Dönemin koyu baskısıyla mitolojik kandırmaca da çözüm olmaktan çıkınca İncil’den alınma olayları resmetmek gündeme gelir. Ancak kilisenin, çıplaklığın resmedilmesine karşı çeşitli şartları vardır. Kadın illa ki çıplak olacaksa aynı zamanda temiz, iffetli, duru ve beyaz olmalı, çevresindeki nesne ve figürlere dikkat edilmelidir. Tiksinti, kösnüllük gibi sinir sistemini birebir uyaran duyarlılıklardan ve duygulardan uzak durulmalıdır. Kadının, sıvı herhangi bir şeyle resmedilmesi kutsallığı bozar. Zillet ve utanç, bedenin mutlak bedenselliğiyle ilintilendirilmiştir tarih boyu. Beden, üzerindeki hâkimiyetin varlığını gösteren utanç duygusuyla bir edep ve iffet söylemine çağrılır; kirinden, salgılarından, dışkısından, kokusundan bağışıkmış gibi olmalıdır!

Böyle bir söylemin dolayımından geçen beden, steril bir mahremiyet çerçevesine sıkıştırılarak “organizmaya” dönüştürülür. Bu organizmanın tutarlı olması için de, bedendeki birçok işlevin bastırılması gerekir. Ancak sert, kapalı, katı, kuru, kendi sınırlarını denetleyen Batılı eril beden, bu yasaklamadan muaftır. Luce Irigaray’ın belirttiği gibi değişmeyen özlere ve atomlara dayalı kimlikler, eril imgesel düzene aittir. Bu yaklaşım kadın bedenini nesneleştiren eril bakışı, optiği, düz, çizgisel ilerlemeyi, içine kapalı bir birlik ve üniterliği içerir. Kadın bedeniyse tam tersine, akışkan, yapışkan ve uçuşkandır. Vulva genel olarak çirkin kabul edilir çünkü kabarcıklı, yapışık sıvılarla kaplıdır. Kadınların kamusal çıplaklığının cinsellikten ayrışık olduğu toplumlarda bile belirgin bir genital bölge utancı söz konusudur. da kadının cinsel bölümünün kadının kendisi için bile gizem dolu, gizli, eziyet verici, yapışkan ve ıslak olduğuna değinir: “Her ay kanar, kimi zaman ıpıslaktır, gizli tehlike yaratıcı bir yaşam sürdürür.”

Julia Kristeva ise kadının kültürle ve tarihle olan ilişkisini “abject” kavramıyla ilintilendirir. Vücut sürekli kayıplar yaşayarak özerk hale gelir. Bedenimin “benim” hale gelmesi için, onu, gövdemi ve özellikle bağırsaklarımı boydan boya kat eden kokuşmadan, ekşimeden, karışımlardan, değişimlerden ayrıymış gibi düşünmem gerekir. Kadın tam da cinsel nesne haline getirilmeye çalışıldığında, hiçbir zaman gerçekten nesne olmayacaktır; o, nesne öncesi arkaik tensel bir içkinlik, nesne-özne öncesi bir abject, kültürelin doğumundan bir atık, bir zillet durumudur Kristeva’ya göre. Modern sanatın öncüleri olarak kanona dâhil edilen erkek sanatçılar ise biteviye kadını cinselleştirme çabası içindedirler. Bakmanın cinsel politikası, modernist sanatın ve sanat tarihi uyarlamasının merkezinde yer alan bir politikadır. Bir erkek izleyiciyi varsayan bu geleneğin ardındaki toplumsal cinsiyete bağlı koşulları ayırt etmek istiyorsak, bu eserler için bir kadın izleyici ve kadın üretici hayal etmemizin yeterli olacağını belirtir :

“Bir kadın, bu tablolardan herhangi birinin önerdiği izleme konumuna kendisini nasıl yerleştirebilir? Bir kadına, Olympia’ya ya da garson kıza hayali olarak sahip olması önerilebilir mi ki bundan mahrum olma duygusunu yaşasın?”

Çıplaklığa Övgü: Nü ve Nazi Kampları

Yoksa çıplaklık cinsellikten ve her türlü erotik çağrışımdan yoksun mudur? Nüdistlerin vazettiği üzere çıplaklık ruhu merak ve düş gücünün ürünü olan tüm erotik düşüncelerden kurtarır mı? Cinselliğin, duygusal ve coşkusal bağlamlarda böyle bir koparılışının, insanın öz doğasına uygun olduğu Ortaçağ’da Özgür Tinin Kardeşleri’nden 20. yüzyılın kimi komünistlerine ve nüdistlerine, ilkel toplumlardan Kibbutz’lara dek hep propaganda edilir. 1879 yılında hekim “Über Geschlechtsfreiheit” () adlı kitabında, çıplaklık kültürünün uygulanması yoluyla çıplaktan duyulan korkunun kaldırılmasını önerir, tarihinin ve etnolojinin “utanma duygusunun ve genel olarak cinsel yaşama günümüzde egemen olan görüşlerin sadece eğitimle edinildiklerini” yazar. Kibutzcular çıplaklığın ve cinselliğin kesinlikle -Yahudi-Hıristiyan-Müslüman geleneğin buyurduğu gibi- birbiriyle özünde bağlantılı olmadığını ve bu yüzden tarihsel ipoteklerden kurtulmuş insanların akıllarına hiçbir şey getirmeden, kendilerini birbirlerine çıplak gösterebileceklerini kanıtlamak isterler. Ortaçağdaki Adamitler çıplaklığın da cinsel birleşmenin de utanç duyulmadan, herkesin gözü önünde gerçekleştirilebileceğini savunurlar. Çünkü onlara göre tüm organlar eşittir, dudaklarla büyük dudaklar arasında hiçbir fark yoktur.

Norbert Elias’ın kimi varsayımlarıyla hesaplaştığı kitabı “Çıplaklık ve Utanç”ta H. P. Duerr, utanç duygusunun modernitenin bir sonucu değil, insanın özünde var olan bir duygu olduğunu, etnik ve coğrafi ayrım tanımadığını belirtir. Çıplaklık bir yerlerde serbestçe yaşanıyorsa, bu durum mutlaka estetize edilmiştir. Bedenin mahremiyet haritasını çıkaran, bedeni organlarına bölen bir beden stratejisinin karşısında, “tüm organların eşit olduğu” öğretisi vardır. Elias’a göre, ilkellerde ve Ortaçağ insanında utanç duygusunun olmayışının nedeni, içeri ve dışarı ayrımının bulunmayışıdır; böyle bir sosyal uzayda dışarıdan gözetleyen bakışa yer yoktur. Beden bu insanlar için tüm salgılarıyla, atıklarıyla, kokusuyla, uzantılarıyla bir bütünlüktür ve beden kesimlerinin ardına saklanacağı ayrıcalıklı mahremiyet alanları oluşmamıştır. Ancak Duerr Elias’ın bu iddiasına karşı çıkar. Bedenle hiç de saf ve bütünlüklü bir ilişki kuramamıştır Ortaçağ insanı. Bedenin bir bütün olarak tamamının ve çıplaklığının uyandırdığı utanç konusunda aynı çelişki, 1920’de ABD’de doğan ve herkesin eşit olduğu bir ortam yaratmayı hedefleyen nüdizm düşüncesinde de tekrarlanır. Çıplak sözcüğünden kaçınmak için iffetli ışık giysisi, “yalınbeden”, “tanrıgiysisi”, “yalınöz” gibi ifadelerin kullanıldığı yirmili yıllarda kimi nüdistler kendilerini “Işık Savaşçıları” olarak adlandırır. Ancak Amerikan evanjelizminin kök saldığı bu düşüncede çıplaklık asla doğallık olarak içselleştirilemeyip yüzeysel bir radikalizm görüntüsü olmaktan öteye gidemez. Duerr, 1930′larda bir gazetecinin nüdist kamplar hakkında söylediklerini aktarır:

“Nüdistlerin vücutları özgür, ama ruhları korsalar içinde. (…) Hepsi de yukarıya göğe bakarlar, asla aşağılara bakmazlar.”

2001 yılında Reuters’ın yayımladığı bir haber ise şöyledir: İki yıl boyunca, temizlikçi kisvesi altında çıplaklar kampında çalışıp master tezi hazırlayan antropolog Ellen Woodall uyarıyor:

“İnsanlar giysilerinden sıyrılınca, nüdizm felsefesinde söylendiği gibi kabuklarından kurtulmuyor. Bilakis, giyinik dünyada var olan tüm davranışlar çıplak dünyada da sürüyor. Örneğin kısa bir süre içinde grupçuklar oluşturan erkekler, kadınların kilolarıyla dalga geçiyor. Erkeklerin penis boyu da kadınlar arasında kıkırdaşma konusu…”

Cinsel birleşmenin zevk almaya değil, sadece üremeye hizmet etmesi gerektiğini düşünen nüdistler çıplaklığı, gözün cinselliğe karşı duyarsız hale gelmesi amacıyla destekleyerek bunu kendi amaçlarının aracı haline getirirler. Katı ve püriten cinsel kurallarla donatılan kimi Amerikan nüdist kamplarında “arzulu bakış” yasağı egemendir; bakışların erojen bölgelere kaymaması için gözler hep aşağıda tutulur. Geleneksel nüdistlerde bir kadının hanımefendilere “yakışmayacak şekilde” oturması ya da cinsel organlarını açarak sergilemesi şok etkisi yaratır. Bu çelişkiyi Baudrillard, sapkınların son kertede muhafazakârlıkta buluştuğu yönünde açıklar. Nüdistler gibi Naziler de çıplaklığın özünde aseksüel olduğu görüşündedirler nitekim. Hermann Wille’ye göre Ari çıplaklardan, çıplak bir bedenin şehvet uyandırdığı düşüncesinin “Almanlıkla ilgisi olmayan eski bir ahlâk anlayışı” olduğunu göstermeleri beklenir. Alman insanının çıplaklığa duyduğu derin özlemi pekiştirmekle adeta görevlendirilen belgesel yönetmeni Leni Riefenstahl, Güney Kordofan’daki Nubalar’ı fotoğraflayarak bu görüntüler üzerinden birçok Nasyonal Sosyalist’in çıplaklık mitosunu somutlaştırmaya çalışır. Bu mitosa göre çıplak beden kendinde erotizm dışıdır ve bu yüzden ayıp yüklü değildir; günah cennete ancak giysiler ve böylelikle giysileri çıkarılmış bedenle birlikte girmiştir. Çıplak beden sanattır, soyulmuş beden pornografi… Her ikisi de bir tür muhafazakârlık düşüncesinde birleşen nüdist ve nazi kampları kapatılmışların dünyasının pornografisini yansıtır. Orada beden en temel çıplaklığına indirgenmiştir çünkü kullanımı yoktur. Toplama kamplarında insanlara uygulanan işkence, bedenin yok edilmeden önce soyularak utandırılması ile gerçekleşir. “Pusudaki Ten”de Mehmet Ergüven’in belirttiği gibi toplama kampında çıplak beden, böylelikle önce sahibine yabancılaşan dayanılmaz bir acı kaynağına dönüşmüştür. Bedenin çıplaklık yoluyla utandırılarak ve aşağılanarak cezalandırılması, tarih boyunca uygulanan işkence yöntemleri arasında en çok kullanılanı… Ortaçağ’ın modern çağa göre belki de tek “aydınlık” yanı, en vahşi yöntemlerle acı verilen mahkûmu dahi utanç duyabileceği durumlara sokmadan, haysiyetini kırmadan “erdemle” kırbaçlaması…

Yazan: Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

KAYNAKÇA:

, Hans Peter Duerr, Çev: Tarhan Onur, Dost Kitabevi, 1999

, Hans Peter Duerr, Çev: Mustafa Tüzel, Dost Kitabevi, 2004

Uygarlık Süreci-II/Toplumun Değişimleri Bir Uygarlaşma Teorisi İçin Taslak, Norbert Elias, Çev: Erol Özbek, İletişim Yayınları, 2007

Açık Beden; Resimde Çapkınlık, Şiddet, Doğa ve Saplantı, Durmuş Akbulut, İstiklal Kitabevi, 2007

Belki Şehre Bir Film Gelir…

üzerine yazdığı yazılar ve yaptığı röportajlarla adını duyuran , ‘’ isimli yeni kitabıyla okurlarının karşısına çıktı. Köçer, son on yılın Türk filmlerine dair eleştirilere yer verdiği kitabında ilginç tespitlerde bulunuyor.

İlk kitabı ‘Bu Ne Biçim Cumartesi’ ile hikâyelerini okurlarıyla paylaşan Suat Köçer, bir kitabı ile yeniden okurlarının karşısına çıktı. ‘Belki Şehre Bir Film Gelir’ isimli kitabında, 2001–2009 yılları arasında gösterime giren 20 Türk filmini kendine özgü üslubuyla ele alan yazar, Türk sineması üzerine yazdığı bazı makalelerini de aynı kitapta sinemaseverlerin ilgisine sunuyor. Sepya Yayıncılık tarafından yayımlanan kitapta yer alan yazıların bir kısmı ulusal dergi ve gazetelerde, bir kısmı yazarın editörlüğünü yaptığı sinemasinemadir.com internet sitesinde, büyük bir bölümü de ilk kez yayımlanıyor.

2000’Lİ YILLARIN SES GETİREN FİLMLERİ

Kitapta 2000’li yılların başından itibaren gösterime giren 20 Türk filmine dair eleştiriler yer alıyor. Büyük Adam Küçük Aşk, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Gönül Yarası, O… Çocukları, Güneşi Gördüm gibi filmlerin yer aldığı listeyi değerlendiren Köçer, filmlerde ele alınan konulara yönelik çeşitli eleştiriler dile getiriyor. Kitapta İnşaat, Babam ve Oğlum, D@bbe, Anka Kuşu, Uzak İhtimal ve Dilber’in Sekiz Günü gibi filmlerin ayrıntılı eleştirileri yer alıyor.

KİMİ KÜRTLERİ GÖRMEDİ, KİMİ MAHSUN’U!

Kitabında yönetmenlerin toplumsal konuları sinemalarına yansıtış biçimlerine değinen yazar, 120 filminin eleştirisinde, Milli Mücadele dönemine ait filmin Kürtleri yok saydığını söylüyor. Köçer, Abdülhamit Düşerken filminin tarihi olayları özensiz bir biçimde işlediğini vurgulayarak filmin oyuncularının performansını eleştiriyor. Güneşi Gördüm filmine geniş yer veren yazar, filmlerin Mahsun Kırmızgül’ü birçok sinemacıdan daha iyi bir noktaya taşıdığını söyleyerek Türk sinema dünyasına hâkim çevrelerin Kırmızıgül’ü hazmedemediğini savunuyor.

POLİTİKADA EN ÖNDELER

Kitabın ikinci bölümünde sinemacıların ideolojik tavır ve tutumlarını ele alan yazar, sanatçı duyarlılığı adı altında siyasi amaç güden hareketlerin oluşturulduğunu söylüyor. Birçok sinemacının politik davranmamak adına sosyal meselelerle ilgili projelerden uzak durduğunu belirten Köçer, aynı sanatçıların göstere göstere diğer siyasi partilerin propagandalarını yaptıklarını savunuyor. Yazar, çeşitli Avrupa festivallerinde ödül alan filmlerle ilgili yazılarında ise bu filmlerin toplumsal kodları çözemediklerinden gişede hezimete uğradıklarının altını çiziyor.

Arka Kapaktan:

‘Bir film dünyayı değiştiremez belki ama ‘bir hayatı’ değiştirebilir. Ya kahraman yapar, ya da umudun terkisine bindirir seyircisini. Modern zamanların masal anlatma biçimidir sinema. Sihirli bir perdenin orta yerine koyar hikâyesini. Salon dolar, ışıklar söner ve masal başlar. İyilerle kötüler, güzellerle çirkinler, kazananlarla kaybedenler, ağlayanlarla gülenler, akıp gider perdeden…’

http://www.sepyakitap.com

iletisim@sepyakitap.com

Genel Dağıtım:

İKİ A YAYIN DAĞITIM HİZ. TİC. SAN. LTD. ŞTİ.

Merkez: Gülbahar Mahallesi Gayret Sokak No: 21/1-2 Mecidiyeköy – İST.

Tel : (0 212) 272 45 46 – Faks : (0 212) 272 45 55

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »