Stephenie Meyer Dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: “Twilight”, “The Twilight Saga: New Moon” ve Ataerkil Yansımalar

Popüler ürünü ne demek? Daha doğrusu kültürel bir ürün nasıl popüler olur? Bu soruya çok cevap verilebilir, ama benim cevabım daha çok toplumsal miras ile ilintili. Bence herhangi bir , film, tablo vs. popüler oluyorsa, bu o “şeyin” içerisinde, popüler olduğu çevrenin kültürel ve sembolik birikiminden epey fazla şey ihtiva ettiğini gösterir. Peki ürün kendi başına ne ihtiva eder? Ürünün içerisi ve dışarısı nedir?

Derrida “içerisi” ve “dışarısı” (inside/outside) kavramlarını incelerken, bu kavramlara yeni boyutlar getirir. Ona göre çoğu zaman neyin içeride, neyin dışarıda olduğunu rahatlıkla söyleriz. Örneğin su bardağın içindedir ve bir de bardağın dışı vardır. Ama bu kolaylık özellikle sanatsal ürünlerde geçerli olmaz. Örneğin bir tablonun (diyelim ki Mona Lisa tablosu) içi çerçevesiyle sınırlıdır, dersek yanılgıya düşeriz. Mona Lisa tablosu en saygın müzenin en saygın yerlerinden birindedir. İnsanlar çok nadir bir şeye bakar gibi, onu ziyaret ederler. Tüm bu saygınlık da tablonun ihtiva ettiği bir şeydir. Bunun dışında o tablo Da Vinci’nin dehasını içerir. O tabloda “resim ının” o ana dek çözemediği bir teknik sorunun çözümü vardır ve bu haliyle tüm bir resim ını da içerir. (1) Diğer yandan tablodaki tüm o boya, bir kadın ve kadının bulunduğu toplumdan da bir şeyler içerir: giyiniş şekli, takılar, saç şekli, duruşlar vs. Tüm bunlar şunu söylememize olanak verir: Bir “ eseri” içinde, kendi maddiliğinden öte çok daha fazla şey içerir ve onun dışarısı demek maddesel sınırların dışında demek değildir. (2)

Bir Stephenie Meyer dalgası başlamıştı Türkiye’de. Sadece çeviri kitapları değil, orijinal dildeki kitapları da yok sattı. Korsanı da epey bir sattı. Sonrasında filmleri geldi bu kitapların. Gişer rekorları kırdı mı bilmiyorum, ama ne zaman İstiklal’den geçsem, o filmleri izlemek için gidenlerin doldurduğu salonlarını gördüm. İnternetteki “canlı izle” sitelerinde en çok izlenen film olduğunu ise bahsedilen sitelerden biliyorum. Peki; bu kitaplar ve nasıl bu kadar popüler olabildiler? Ve bu popülerliğin manası ne?

Öncelikle bir kadın ne ister diye soralım. Modern çağda bu karmaşık bir soru olur ve tek cevabı olamaz diye düşünülür. Ancak modern öncesi toplumlarda hakim olan belirli istekler vardı. Korunma, barınma, açlık, güdülerinin doyurulması, her için mühim şeyler. Ancak ataerkil toplumlar uzun süre kadına, bu güdülerin doyurulmasının ancak ve ancak bir erkek ile mümkün olabileceğini öğrettiler. Erkek de kadının istediğinin bu olduğunu belledi. Bu inanış çerçevesinde toplumsal cinsiyet rolleri oluştu, görevler dağıtıldı ve bu roller birer tabu oldular. Modernizm ile bu tabular sarsıldı. Çünkü görevler artık, sayesinde, rollere göre değil, bireysel becerilere ve kar üzerine belirlendi. Marxist bir bakış açısından söylersek, günlük yaşam biçemleri “ın” fabrikada sömürülmesi üzerine kurgulanmaya başlandı. İlk zamanlar, eski toplumsal tabular korundu; ancak zamanla, kapitalizmin de baskısıyla ve feminist dalgayla, kadınlar da çalışmaya başladı. Toplumsal rollere göre değil, ekonomik rollere göre haklar alındı, verildi. Erkek ve kadına kurumlar eşit yaklaşmaya çalıştı. (Başardıklarını söylemiyorum, sadece kurgulanma aşamasından başlayarak, kurumların bu eşitliği sağlamaya çalıştıklarını söylüyorum.)

Peki, sonuç ne oldu? İnsanların “içerisindeki” zihniyet değişti mi? Kadın ne ister sorusunun cevabı bireylere göre farklılık mı arz ediyor, yoksa hala belirli bir çoğunluk eski güdülerin korunmasına mı bakıyor? Alacakaranlık filminin ve sonrasında Yeni Ay’ın bize başardığı popüleritesiyle bazı cevaplar sunacağına inanıyorum.

Ana karakter bir kız. Bir vampire aşık oluyor. Vampirimiz epey bir yakışıklı. Ama daha da önemlisi iyi giyimli, süslü arabalı ve iyi bir ailesi var. Kıza karşı oldukça korumacı. Bu korumacılık modern çağda epey bir komik duruyor. Çünkü kadının modern çağda bu şekilde korunmaya ihtiyacı yok. Bu nedenle zaten çocuk vampir ve yazarın büyülü dünyasında kız korunması gereken bir varlığa dönüşüyor. Ve bu korunma güdüsünün doyurulması, onu vampire bağlıyor. Halbuki kız vampirle tanışmasaydı, korunmaya ihtiyacı olmayacaktı. Onunla tanıştı ve korundu. Hayali bir tehlikeler dünyası, kızın korunma içgüdüsünü azdırıyor ve vampir çocuğumuz bu güdüyü doyuruyor. Kızın aşık olmaması için hiçbir sebep yok.

İkinci filmde (The Twilight Saga: New Moon, 2009) bu durum açıkça ortaya çıkıyor. Terk edilen kızcağızın en çok özlediği şey “korunuyor” olduğu hissi ve bu nedenle saçma sapan atraksiyonlara dalıyor ki tehlikeli durumlara girsin ve bu şekilde Edward’ı (vampir çocuk / esas oğlan) hissetsin. Bu durumda kurt çocuk ortaya çıkıp, kızı korumaya başlıyor ve kız ondan da hoşlanmaya başlıyor. Ama açık ki kız için öncelikli olan kurt çocuk değil, vampir oğlan. Bunun da sebebi ikinci filmin başında verilmiş. Ölümsüzlük. Esasında tüm güdülerimiz “hiçlikten” kaçmaya yöneliktir. Korunma, açlık duygusu, seks vs. Kadınlarda “hiç” olmaktan çıkmanın yolu olarak “güzellik” verilmiştir ataerkillik tarafından. Çünkü ancak güzel olduğunda güdülerini tatmin edecek oğlanı bulur (oğlan bulması gerektiği zaten öğretilmişti). Vampir de bu “ölümsüzlüğü” bahşedebilecek “beyaz atlı prens”.

Elbette tüm bu yorumlar batı epistemesi içerisinde geçerli olur. Çünkü doğu epistemesinde bu filmlerde bahsedilen aşk, gerçek aşk değildir. Çünkü kız esas oğlanın kendisine değil, esas oğlanın “güdüleri tatmin etme yeteneklerine”ne aşık olmuştur. Esas oğlanın istediği şeyler kız için anlamsızdır. Onu esas oğlana yönelten, esas oğlanın bireyselliği değil, güdülere cevap verme yetisidir.

Ve bu çok sattı. Erkek kahraman genç kızların sevgilisi oldu. Çünkü şunu görüyoruz ki modernizm, feminizm, , değişen ekonomik döngü vs. hala kültürel ve sembolik birikimi değiştirememiş. Dilenen, istenen, özlenen şeyler hala aynı. Hatta bu dilenen şeyler anlamsız olsa dahi, kurgularla anlamlılaştırılıyor (korunmaya ihtiyaç yok, ama ihtiyaç varmış gibi düşlemek / hiçlikten kaçmanın yolu yok, ama varmış gibi göstermek).

Ataerkil düzen kapitalizmi doğursa da ataerkil düzen üzerine işle(ye)mez. Kurumlar, ekonomik döngü ve iktidar insanlara “unisex” davranır. (3) Ayrımın ortaya çıkması, fırsat kapılarının eşiğindeyken “bireylerin” kendi kültürel ve sembolik birikimlerine göre karar vermesidir. (4) Örneğin aynı kabiliyette iki bir fabrikaya başvuru yaptığında, bu iki insandan birinin veya ikisinin kadın olma ihtimali azdır; çünkü “kadının ve çevresinin” birikiminde “bir kadının fabrikada çalışması” yerine oturmaz. Diğer yandan başvuruyu değerlendirecek kişinin birikimi de bu yöndedir. Bu nedenle başvuran iki kişiden biri kadın olsa da, extrem başka bir veri yoksa, erkeğin işe alınacağını öngörebiliriz. Halbuki ne fabrikanın bürokratik belgelerinde, ne fabrikanın bulunduğu ekonomik döngüde, ne de devletin kanunlarında böyle bir ayrımı bulamayız (kimi zaman dilde erkeksi bir söylem olsa da formal belgelerin “kadını işe almayın” gibi bir söylemi yoktur). Ve bu yazılı olmayan birikimlerden ötürü de kızların çoğunluğu şu an “Edward”a aşıktır. Umarım ki bağlantıyı gösterebiliyorumdur.

Tüm bu nedenlerden ötürü, ayrımcılığı ortadan kaldırmanın tek yolu, yeni nesillerin imgelem inşalarında kilit taşı oynayan eğitim belgelerinin, abidelerinin, edebi eserlerinin ayrımcılıktan uzak olması ve erkek-kadın ilişkisinin “unisex” bir tavra oturtulması olacaktır. Yeni nesil Alacakaranlık, Yeni Ay gibi eserlerle büyüdükçe, dünyada ayrımcılık devam edecektir.

Yazan:

eminsaydut@sanatlog.com

Notlar:

(1) Bu teknik sorun, resmi canlıymış gibi göstermektir. Da Vinci dudakları ve gözleri ten ile statik çizgilerle ayırmadığı için, gözümüz onları her an hareket edecekmiş gibi görür. Daha doğrusu gözümüz onları istediği gibi görür. Bir anlamda Da Vinci “görmeyi” görene bırakmıştır. Bunun için bkz. Gombrich, “ın Öyküsü”, pp. 293-304

(2) Bu konu için en kısa yoldan bkz. Lucy, Niall, “Derrida Dictionary”

(3) Bkz. Ivan Illich, “Gender”, 1982

(4) Bunu söylerken Aydın Uğur’un derslerinden yararlandım. Ayrıca sembolik kapital ve kültürel kapital (ben hep birikim kelimesini kullandım) kavramları için bkz. Bourdieu, “love of art”, 1991

Kate Atkinson’un Human Croquet Romanı

Aralık 8, 2009 by admin  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Manşet, Roman, Romanlar, Sanat

Kate Atkinson’un postmodern ı Human Croquet, Viktorya dönemini (Victorian Era), ataerkil sistemi, ataerkil toplumu (patriarchal society) derinlemesine incelemiş; Viktorya döneminde yaşayan ergenlik çağındaki bir genç kızın hayatını onun ağzından, inişleriyle, çıkışlarıyla kaleme dökmüştür. Bunu yaparken Atkinson zaman, mekân, rüya, bilinçaltı ve delilik kavramlarını gerçekte Isobel’in ailesine ne olduğunu okuyucuya göstermek için ustaca kullanıyor.

, Isobel’in geçmişi anlatmasıyla başlıyor; şimdiki zaman, geçmiş zaman, uzak geçmiş zaman, şimdiki zaman, geçmiş zaman, şimdiki zaman, geçmiş zaman ve muhtemel gelecek olarak sonlanıyor.

Atkinson’un tarzı, eserlerini bir alt metin bir de üst metin olarak okuyucuya düşündürmesi ve incelemesini sağlamasıdır. Bu yüzden ı iki biçimde inceleyebiliriz. Üst metin olarak bakıldığında; annesi ölmüş bir genç kız (Isobel) ve geride babası (Gordon), erkek kardeşi (Charles), halası (Vinny) ve büyükannesiyle (Charlotte) yaşamaya çalışmaktadır.

Dışarıdan bakıldığında bu ailede bir gariplik yoktur; fakat alt metin olarak baktığımızda karmakarışık bir aile, karmakarışık bir toplum, toplumun gerektirdiği şekilde davranmaya çalışan insanlar, gerçekleri kendi inandıkları şekilde saklamaya çalışan, olaylar hakkında hiç inanmasalar da kendilerine masallar uyduran, kafası karışmış, toplumun verdiği rollere ayak uydurmaya çalışan insanlardır.

ın içinde barındırdığı nitelikler daha ilk sayfalarda göze çarpıyor. “I am mad, therefore I am.” Isobel’in kendini tanıtırken söylediği ilk cümle. “Ben deliyim, öyleyse varım.” Bu ifade çok tanıdık birinin en bilinen sözlerinden biri; Descartes’ın “I think, therefore I am” yani “Düşünüyorum, öyleyse varım.” sözünden devşirme… Bunun gibi göndermeler romanda sıkça yapılıyor. En başta böyle bir yetim hikâyesinin olması bize Jane Eyre’i, Isobel’in Alice gibi kendini savunmak için yetişkin dilini kullanması iki karakterin de topluma ayak uyduramaması, merakları yüzünden başlarının derde girmesi, yetişkin dilini kullanmaları birbirlerine bağdaştırılan özellikler…

Romanda, Alice in Wonderland’e, masallara ve masalların çıkış noktasına; aslında masalların yalan olduğu, gerçek hayatla hiç bağdaşmadığı, toplumun insanlara masal karakterleri gibi davransınlar diye, toplum tarafından verilen rollere uymaları gerektiğini ve bu düşüncelerin daha çocukken masallar tarafından insanlara empoze edildiğini; okumak iyidir, masallar ı toplumun iyi üyesi haline getirir gibi “gerçekleri” vurgulayan sıkça yapılan göndermeler var.

Bunun yanı sıra Shaespeare‘in düşüncelerini doğrular nitelikte göndermeler var; örneğin masalların, hikâyelerin, toplumun yaptırımlarının aksine cinsel rollerin toplum tarafından tanımlanamayacağı, bu rollerin doğal olduğu, toplumun yaptırımları sonucu kazandırılamayacağı vurgulanmıştır ki bu düşünce Shakespeare’in eserlerindeki karakterlerin çıkış noktasıdır.

ın başlığına bakacak olursak, Human Croquet bir oyunun adıdır. Bu oyun en az dört kişiyle oynanır. İki kişi karşı karşıya geçer, el ele tutuşup ellerini yukarıya kaldırırlar, gözleri bağlı olan diğer kişi yanındaki kişinin verdiği emirlerle o iki kişinin oluşturduğu halkadan geçmeye çalışır. Kitabın başlığında bile alt metin, üst metin farklılığı vardır. Üst metin olarak bakıldığında, bizdeki “aç kapıyı bezirgân başı” oyununu hatırlatır; fakat alt metin olarak bakıldığında, romandaki karakterlerin birbirlerinin durumlarını görmeksizin, birbirlerinin hayatlarına çarparak, müdahale ederek toplumun yaptırımlarıyla nasıl körce koştuklarını söyler.

Eğer bu tür romanları okumayı seviyorsanız, size hiç düşünmeden tavsiye ederim. Kate Atkinson’un sadece bir ı Türkçeye çevrilmiştir: Emotionally Weird (Acayip Hisli). Çevirilerinin yapılmamasının nedenini sadece ilgisizlik olarak görüyorum. Eğer bir gün bu ı Türkçeye çevirme şansına ulaşırsam, hiç düşünmeden çeviririm.

Yazan: Gamze Kuzu

GamzE@sanatlog.com

Sus Dergi’nin 8. Sayısı Raflarda!

Aralık 8, 2009 by admin  
Filed under Dergi & Fanzin, Edebiyat, Sanat

İdeolojik Dergi!

SUS Dergi, 8. sayısıyla raflardaki yerini aldı. Üniversite öğrencileri tarafından çıkarılan derginin son sayısının dosya konusu “ideoloji”ydi.

Manifesto yazısında oldukça ilginç tespitlerin yer aldığı dergide dilbilimci Feyza Hepçilingirler’le yapılan röportaj dikkati çekiyor. Hepçilingirler, “Dergi, okuru okumaya çekmeli.” diyor.

Ülke çapında dağıtımının yanı sıra üniversitelerde de temsilcileri eliyle elden dağıtılan derginin temsilci sayısındaki artış dikkate değer. SUS Dergi, yenilenen kapak tasarımı ve sayfa sayısındaki artışla okurların taleplerini karşılama çabasında. İçerik her zamanki gibi tamamı üniversite öğrencilerinin yazılarından oluşturulmuş; okuru ve yazarını sorgulamaya teşvik eden metinlerle örülmüş.

9. sayısında “iletişim” dosya konusunu işleyecek olan dergi, tüm okurlarından her konuda yazılarını bekliyor.

Bilgi için: www.susdergi.com, editor@susdergi.com


SanatLog.com

Türk Musikisi’nin Yeni Sesleri Muhammed Emin Ayaz ile Harun Gürbüz Oldu

Başarılı ve maddi desteğe ihtiyacı olan Türk gençlerine eğitim imkânı sağlayan Türk Eğitim Vakfı (TEV) ile şehit ve gazilerimizin çocuklarına ve yakınlarına destek veren TSK Mehmetçik Vakfı tarafından, değerli bağışçıları Safiye Ayla Targan ile Zeki Müren’in isimlerini yaşatmak amacıyla üçüncüsü düzenlenen “Safiye Ayla - Zeki Müren Ses Yarışması”nın birincileri belli oldu.

Türk Musikisi’nin Yeni Sesleri Muhammed Emin Ayaz ile Harun Gürbüz Oldu

Türkiye’nin önde gelen sivil toplum kuruluşu Türk Eğitim Vakfı (TEV) ile TSK Mehmetçik Vakfı’nın, bağışçıları merhume Safiye Ayla Targan ile merhum Zeki Müren’in isimlerinin yaşatılması ve Türk musikisine genç sesler kazandırılması amacıyla bu yıl üçüncüsünü düzenlediği “Safiye Ayla ve Zeki Müren Ses Yarışması”nın finali İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde yapıldı. Yoğun katılımla gerçekleştirilen gecede finalistler seçtikleri eserleri izleyiciler önünde seslendirdiler.

Safiye Ayla Dalı Birincisi Muhammed Emin Ayaz – Türk Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Adnan İğnebekçili

Opet’in sponsorluğunda gerçekleştirilen yarışmada, Safiye Ayla dalında yarışan Muhammed Emin Ayaz seslendirdiği Rakım Elkutlu’nun “Demedim hiç ona kimsin” isimli eseriyle, Zeki Müren dalında ise Harun Gürbüz seslendirdiği Prof. Dr. Selahattin İçli’nin “Güneşin battığı yerde bir dönülmez ufka gittin” isimli eseriyle birinci oldu. Safiye Ayla dalında Aybige Demir ikinci, Gaye Kayaalp üçüncü olurken; Zeki Müren dalında ise Burcu Göktürk ikinci, Ayfer Sözeri üçüncü oldu. Radyo Alaturka’nın tanıtım sponsoru olduğu yarışmada birinciler 7 bin TL, ikinciler 5 bin TL, üçüncüler 3 bin TL, dördüncü, beşinci ve altıncılar ise bin TL ile ödüllendirildi.

Zeki Müren Dalı Birincisi Harun Gürbüz – Emekli Orgeneral Çetin Doğan

Prof. Erol Deran’ın başkanlığını yaptığı ve aralarında Nesrin Sipahi, Serap Mutlu Akbulut, Melihat Gülses, Mehmet Barlas ve Dr. Osman Simav gibi pek çok önemli ismin yer aldığı jüri, yaptığı değerlendirmede yarışmacıların ses güzelliği, yorumu, diksiyonu, üslup ve tavrı, seçilen eserin zorluk derecesi ve ses genişliği gibi kriterleri dikkate aldı.

Türk Eğitim Vakfı Genel Müdür Yardımcısı Güsel Bilal; Safiye Ayla ve Zeki Müren’in genç nesillere bıraktığı kültürel mirasa layık olmak, musikiyi sevdirmek ve bu alanda çalışmalar yapan gençleri teşvik etmek amacıyla çıktıkları bu yolda emin adımlarla ilerlediklerini ifade etti. Türk Eğitim Vakfı Zeki Müren burs fonundan bugüne kadar 1385 öğrenciye, Safiye Ayla burs fonundan ise 816 öğrenciye burs verildiğini belirten Bilal, finali halka açık yapılan yarışmada jürinin titiz değerlendirmesi sonucu Türk musikisine yeni sesler kazandırıldığını, dereceye giren genç seslerin Safiye Ayla ve Zeki Müren’in izinden giderek Türk musikisine katkı sağlayacaklarını söyledi.

**********

Türk Eğitim Vakfı (TEV)

Türk Eğitim Vakfı (TEV), 1967 yılında Merhum Vehbi Koç’un önderliğinde, 205 hayırsever tarafından, başarılı ve maddi desteğe ihtiyacı olan öğrencilere burs vermek, okullar, öğrenci yurtları ve benzeri kurumlar açmak, üstün başarılı öğrencilere ödüller vermek amacıyla kuruldu. TEV kuruluşundan bugüne kadar; yurt içinde 165.636, yurt dışında ise yüksek lisans eğitimi için 1.186 öğrenciye burs imkânı sağlayarak, ülkemizin ihtiyaç duyulan çeşitli yerlerinde 14 İlköğretim Okulu, 2 Anadolu Lisesi, 2 Yurt Binası, 1 Mesleki Eğitim Merkezi, 1 Çok Amaçlı Toplum Merkezi, 1 Kütüphane yaptırarak Türk Milli Eğitimi’nin hizmetine sundu. Ayrıca 2001 yılında Türkiye’de üstün yetenekli öğrencilere eğitim veren ülkemizdeki tek eğitim kurumu olan İnanç Türkeş Özel Lisesi’ni de devralarak, bu potansiyeli ülkemize kazandırmaya devam ediyor. TEV 2009 - 2010 öğretim yılında yurt içinde 8.500, yurt dışında ise 97 öğrenciye burs verecektir.

Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı (TSKMEV)

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yaptığı Vatan Hizmeti esnasında; şehit olan veya herhangi bir nedenle hayatını kaybeden Mehmetçiklerimizin bakmakla yükümlü oldukları yakınları ile gazi ve engelli Mehmetçiklerimize ve çocuklarına sosyal ve ekonomik destek sağlamak, çocuklarını üniversite seviyesi dahil okutmak amacıyla 17 Mayıs 1982 tarihinde kurulmuştur. Mehmetçik Vakfı, kuruluşundan bugüne kadar; 15.186 Ölüm Yardımı, 8.531 Maluliyet Yardımı, 3.496 Sürekli Bakım Yardımı, 3.197 Bakım ve Öğrenim Yardımı, 226 Doğum Yardımı, 146 Gazi, Engelli ve Çocuk Ölüm Yardımında bulunmuştur. Vakıf halen; 3.380 gazi ve engelli Mehmetçiğe Bakım Yardımı, 1.940 şehit ve gazi Mehmetçik çocuğuna ise Bakım ve Öğrenim yardımı olmak üzere toplam 5.320 kişiye düzenli olarak yardımda bulunmaktadır. Ayrıca Mehmetçik Vakfı; Ayvalık’taki TSK Ali Çetinkaya ilk Kurşun Rehabilitasyon Merkezi’nden yararlanan şehit yakınları ile gazi Mehmetçiklerin kendilerinin ve yakınlarının yol ve yemek ücretleri ile Ankara’daki TSK Rehabilitasyon ve Bakim Merkezi’nden yararlanan gazi ve engelli Mehmetçiklerin refakatçilerinin yemek ücretlerini de ödemektedir.

Safiye Ayla Targan

1907 yılında dünyaya gelen Safiye Ayla henüz 3 yaşındayken anne ve babasını kaybedince Bebek’teki Çağlayan Darüleytam’da büyütüldü. Küçük yasta sesinin güzelliğinin fark edilmesinden sonra ilk ciddi musiki derslerini Eyyubi Mustafa Sunar’dan aldı. Hocasının aracılığıyla ilk plağını çıkardıktan sonra ülke çapında tanınan bir okuyucu oldu. Daha sonra doldurduğu her plak satış rekorları kırmaya başladı. 1930′larda Darij’toTalim-i Musiki Topluluğu’na katılan Safiye Ayla, Fahri Kopuz, Zekaizade Nevres Bey, Rakim Elkutlu gibi musiki ustalarıyla çalıştı. Bir süre Belediye Konservatuarı İcra Heyeti’nde görev aldıktan sonra 1931 yılında Taksim’deki Moulin Rouge Gazinosu’nda ilk kez sahneye çıktı. Dönem musiki ve eğlence dünyasına silinmez izler bırakan Safiye Ayla 500′den fazla plak doldurdu. 1950 yılında Ud Virtüözü Şerif Muhittin Targan (1892-1967) ile evlendi. 1968 yılında düzenlediği vasiyetname ile tüm mal varlığını Türk Eğitim Vakfı’na bağışladı. 14 Ocak 1998 günü uzun süren yaşam mücadelesine yenik düşerek Hakkın rahmetine kavuştu.

Zeki Müren

1931 yılının Aralık ayında Bursa’da doğdu. İlk bestesi 1949 yılında bestelediği Acemkürdi makamdaki “Zehretme hayatı bana cananım”dır. Lise eğitimi sırasında radyoda şarkı söylemeye devam eti. Güzel Sanatlar Akademisi’nin (bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi) moda tasanm bölümüne girdi. O dönemde bir konservatuar niteliğinde olan İstanbul Radyosu’nda Refik Fersan, Şerif içli, Cevdet Çagla, Sad i Işılay, Şükrü Tunar gibi birbirinden değerli icracı ve bestekârlardan dersler aldı ve onlarla beraber çalıştı. 1953 yılında Akademi’nin son sınıfındayken ilk kez kamera karşısına geçerek” Beklenen Şarkı” filmini çevirdi. Bu film aylarca kapalı gişe oynadı. 1955 yılında “Manolya” adlı bestesiyle Türkiye’de ilk Altın Plak Ödülü’nü aldı ve aynı yıl dönemin gözde gazinosu Küçük Çiftlik Parkı’nda profesyonel sahne hayatına adim attı. Kalp krizi geçirdiği 1980 yılına kadar sahnelere devam eden Zeki Müren daha sonra hayatından çekilip Bodrum’daki evinde yaşamaya başladı. Kendisine duyulan sevginin bir ifadesi olarak Bodrumlular tarafından evinin bulunduğu sokağa “Zeki Müren” adı verildi. 1996 yılında noter huzurunda imzaladığı vasiyetname ile tüm mal varlığını Türk Eğitim Vakfı ve Mehmetçik Vakfı’na bıraktı. Uzun bir aradan sonra, 24 Eylül 1996′da TRT İzmir Stüdyoları’nda sevenleriyle buluştu ve İstanbul Radyosu’nda ilk şarkısını okuduğu mikrofon kendisine hediye edilirken geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.

**********

Jüri Üyeleri

1       Prof. Erol Deran - Jüri Başkanı
2       Süheyla Altmışdört - Koro Şefi
3       Nesrin Sipahi - çı
4       Serap Mutlu Akbulut - çı
5       Melihat Gülses - çı
6       Solmaz Teğmen - çı
7       Özgen Gürbüz - TRT Tanbur çısı
8       Fatih Salgar - İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Şefi
9       Mehmet Güntekin - İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürü
10      Halil İbrahim Yüksel - Ege Üniv. Devlet Türk Müziği Kons. Öğretim Üyesi
11      Prof. Dr. Erol Belgin - Türk Musikisi Vakfı Başkanı
12      Ö. Faruk Berksan - Türk Musikisi Vakfı Başkan Yardımcısı
13      Amir Ateş - Üsküdar Musiki Cemiyeti Başkanı
14      Mehmet Barlas - Yazar
15      Beşir Ayvazoğlu - Yazar, Türk ı Vakfı

SanatLog.com