Anasayfa / Edebiyat / Deneme / Sanat Üzerine Felsefi Soruşturmalar

Sanat Üzerine Felsefi Soruşturmalar

Başlangıçla Beraber Gelen Birkaç Hatırlatma

1Sanat nedir sorusuna envai çeşit cevap var. Bu yazıda bu cevapları inceleyeceğim. Soruşturmalar olabildiğince multidisipliner olmaya çalışacak. Sanatı sadece felsefi sanat kuramları içerisinde değil, sosyolojik, kültürel, siyasi boyutlarında da ele alacağım. Umuyorum ki bu soruşturmalar benim için öğrenici olacak.

Bir yazılar silsilesi oluşturmanın daha baştan handikapları var. “Öğrenici” bir süreç olmasından ötürü, yazının içerisinde çelişkiler çıkabilir. Önceki söylediğimle sonraki söylediklerim uyuşmayabilir. Uyuşmamazlık konusunda eleştirileriniz ile beni uyarmanız “öğrenici” konumumu güçlendirecektir.

Multidisipliner bakış açısının da kendinde ihtiva ettiği sorunları mevcut. Fiziği bilmeden, her yere “göreceliliği” oturtan, “quantum” sonuçlarını çarpıtanları hepimiz biliriz. Daha da kesin bir örnek vermek gerekirse, psikolojik kuramları ve bu kuramlara dayanan deneylerin sonuçlarını, farklı anlamlandırarak “değişik” felsefi açılımları yapanlar da mevcut (Deleuze gibi). Gündelik hayattaki en bariz örneği, her soruna freudyen yaklaşan ve her kelimesine “aslında anlamını tam olarak bilmediği” ego, id, süperego, psişik gibi kelimeler ile yaklaşan ve ilk soruları “çocukluğunda kötü bir şey mi yaşadın?” olan tipleri bilirsiniz. Umarım ki disiplinler arasında gidip gelirken bu yanlışlıklara düşmem.

Ve başlıyoruz…

Tanım Üzerine Birkaç Söz

Sanat kelimesinin kökeni arapça “sana”dan gelir (1). Mesleki ustalık anlamlarına gelir. Eş kökenlilerine bakarsak çağrıştırdıkları günyüzüne çıkar. Bunlar sanayi, suni, suntadır. Yani “yapma”, “etme” edimlerinden ortaya çıkan “yapaylıklar” üzerine kurulu bir anlamı var. İngilizce’deki “art” kelimesinin de benzer çağrışımları vardır (2). Ermenicede “make / arnam” yani “yapmak” kökünden gelir. Ortaçağ Fransızcasından “skill as a result of learning or practice,”; yani öğrenmenin veya pratiklerin sonucu olarak ortaya çıkan ustalık olarak karşımıza çıkar. Ve yine ilk çağrıştırdığı şey, insan elinden bir ustalıkla çıkan yapaylıklar olur. “Artifact” kelimesi bu çağrışımı ilk elden verir.

Sanatın tüm tanımlama uğraşları bu yapay şeyler üzerine yapılır. Örneğin britannica online “imgelem ve ustalığın estetik objeler, çevreler ve deneyimler yaratmak için kullanılması” olarak tanımlar (3). Ya da şöyle söylersek; ustalığın veya imgelemenin ifadesi olarak ortaya çıkan objeler vs. dir. Diğer yandan, özellikle güzel sanatlar için kullanılan şöyle bir tanım var: Sanatçının, izleyicinin estetik duygularına dokunan, yaratıcılığının ifadesidir. Bu tanım da yine ilk elden “obje” kısmına yoğunlaşır. Yani ustalıkla “yapma” ediminin ortaya çıkardığı “nesne / obje” üzerine konuşur.

İleride de göreceğimiz gibi, “estetik olanın değeri / kalitesi” üzerine olan tüm söylemler bu genel kalıp içerisinde yoğrulur. Sanat bir defa “obje” üzerine tanımlandığında, daha sonraki tüm söylemler obje üzerine yoğunlaşır, ki obje insanın dışında olduğundan ve objenin gerçekliğini hiçbir zaman göremeyeceğimizden / algılayamayacağımızdan ötürü sorunlar çıkar. Bu sorunlar felsefenin kökeninde var olan insanın dışındaki şeyler ve insanda oluşan o şeyin temsiliyetinin ne kadar tekabül ettiğidir. Plato’ya göre (sonrasında tüm idealistlerde), şeyin kendisi ile, kafada oluşan temsiliyet birbirini çok az tutar. Aristo ve sonrasında pozitivistlerde, bu tutarsızlık mühim değil, gördüğümüz ve algıladığımız üzerine konuşmalıyız, yaklaşımı ortaya çıkar. (Kimi radikaller birebir tekabül ettiğini söyler; Comte bunun babalarından biridir.) Ve sonrasında bu temel ayrım etrafında batı epistemesi döner durur.

Estetik Üzerine Temel Yaklaşımlar Üzerine Birkaç Söz

2Genel anlamda üçe ayrılırlar. Realistler estetik olanın mutlak olduğunu düşünür. Bu “estetik” olanın insanlardan bağımsız olduğunu düşünen kısımdır. Objektivistler de bu mutlaklığı kabul ederler, ancak “estetik olarak görülen şeyin” genel insan deneyimine bağlı olduğunu düşünürler. Ve pek tabii ki göreceli düşünenler vardır. Relativistler her sanatsal şeyin bireyin bakış açısına göre değerlendirilebileceğini düşünür.

Estetik olanı mutlak saymak, Kant’ın üzerinde durduğu algılama işlemini tamamen dışarıda bırakmak demektir. Sonrasında çıkan “episteme” fikirlerini de gözden kaçırır. Bilgi formları doğrultusunda, dışarıdaki şeyleri gördüğümüz ve algıladığımız ve tepkilerimizin bu epistemeler içerisinde ortaya çıktığını hatırlamak gerekir. En açık örneği şöyle verebilirim: Rönesans dönemi sanatçısı, Mısır sanatının perspektiften yoksun olduğu için “ilkel” olduğunu söylerdi. Rembrandt’a Picasso’yu versek, büyük bir ihtimalle, yaptığı kübist resimleri gördükten sonra, yanına çırak bile almazdı. Çünkü rönesansın dünyasının sorunsalı dünyayı olabildiğince birebir resmetmekti.

Sanatsal Obje Üzerine Birkaç Söz

3Sanatsal obje daha önceki Stephenie Meyer yazımda da belirttiğim gibi epey fazla şey barındırır. Bir mermer heykel, sadece mermerin kendisini değil, kompleks bir textler bütününü içerir / ihtiva eder. Bu ihtiva o mermerin geçirdiği çağlarda biriken ve dönüşen bilgi formlarına dayanır. Özellikle batının gelişimi içerisinde çıkan okul (4), müze (5), hapishane (6), fabrika (7), tıp (8) vs. gibi kurumların şekillendirdiği bilgi formları, Strausscu yaklaşırsak, dinamik de olsa bir yapı oluşturur. Foucault’ya göre bu davranışlarımızı koşullandıran “iktidar / discourse” dur. Bu demek oluyor ki gördüğümüz objeyi beğenip beğenmememiz salt bir irade değildir. Beğenme kriterlerimiz, aldığımız eğitim, kültürel ve sembolik birikimlerimiz ve en genel çerçevede iktidar söylemlerinin üzerinde oluşur. Dikkat edin, belirlenir demiyorum. Zira bu textlere verdiğimiz cevaplardır bizi biz yapan. Ancak şu da bir gerçektir ki çağımızda konuşulan dilin dışına çıkmamız imkansızdır. Biz sadece o dilin içerisinde nerde duracağımıza karar veriririz.

Bu anlamda sanatsal objenin değeri hem göreceli olur, hem de mutlak olur. Mutlaklığı çağın dilindedir. Göreceliliği çağın içerisinde yaşayan farklı cevaplardadır. Çağ derken sadece zaman ile değil, bilgi coğrafyası ile de sınırlandırma yapıyorum. Örneğin ben şu an kapitalizmde yaşıyor iken, doğada yaşayan kabileler var. Eğer sadece zaman ile yaparsam onları dışarıda bırakmış olurum. Sadece coğrafya ile de yaparsam dışarıda bıraktıklarım olur. Yani konuşurken her daim zaman ve coğrafya sınırları dahilinde konuşabilirim.

Sanat Nedir ile İlgili Yeniden Birkaç Söz

Sanatı obje üzerinden tanımladığımda, felsefenin içinden çıkamadığı en büyük sorunla karşılaşıyorum. Çünkü yanlış yere bakıyorum. Sanatın tanımındaki “yapma” edimine değil, “yapma” ediminden sonraki objeye bakıyorum. Ve bu objenin ustalıkla yapılmasına “Sanat” diyorum. Halbuki “yapma” ediminin kendisine bakmalıyım. Bu nedenle yeni bir tanım koyuyorum:

Sanat bireyin kendi üzerine düşünürken, kendini kendine (bazen de sonrasında başkalarına) anlatmaya çalışırken yaptıklarıdır. Bu bağlamda kendini araştırmadır sanat diyebiliriz.

Sanatsal obje bu araştırmadan sonra ortaya çıkandır. Yani “kendini araştıran Montaigne” bir sanat yapmıştır denemelerini yazarken. “Denemeler” kitabı ise bu edimin objesidir. Kendinin ne kadar hızlı koşabileceğini araştıran Hossein Bolt da koşma denemelerinde sanat yapar. Ve sergilediği performans da bu anlamda sanattır. Bir anlamda “bir insanın” ne kadar hızlı koşabileceğinin araştırmasıdır. Polanski filmi çekerken sanat yapar. Kendinin o konudaki konumunu ve düşüncelerini şekillendirir filmi yapma aşamasında. Yani o konuyu kendine katar veya o konunun bir parçasında kendini anlamlandırır.

Sanatsal Ürün ve Obje Arasındaki Ayrımlar Üzerine Birkaç Söz

4Şimdiye değin benim dediklerim şu oldu: Kişi kendini araştırır, kendini bulmaya çalışır, kendini anlatmaya çalışır. Bu edim sanattır. Bunun sonucunda ortaya çıkan şey sanatsal objedir. Peki, ben kendimi araştırırken düşünüyorum. Sanat mı yapıyorum? Peki sanatsa bu, ben sanatçı mıyım?

Cevabım evet. Her insan sanatçıdır. Evindeki koltuğun nereye yerleşmesi gerektiğini düşünen ve kendisi için en uygun yerleşimin araştırmasını yapan ev kadını da sanatçıdır. Ve evi bu anlamda sanatsal obje olur. Onu ve beni ve tüm diğer insanları Picasso’dan ayıran şey, yaptığımız objelerin sanatsal ürüne dönüşmemiş olmasıdır. Herhangi bir objenin ürüne dönüşmesi belirli işletme teorileri, networkler, iktisat, sembolik ve kültürel değerler, bilgi formları vs. ye bağlıdır. Aynı şekilde sanatsal objenin de sanat ürünü olması, o çağdaki sanat networklerine, iktidar söylemlerine, kültürel ve sembolik birikimlere, arz ve talebe vs. ye bağlıdır. Nitekim tunç çağından kalma ve insanın kendinin evrendeki konumu ve evrenle ilişkisini irdelerken ortaya çıkardığı heykeller o dönemde sadece dinsel bir ritüelin objesi iken, şu anki müzelerde sanat ürünü konumuna düşmüştür.

Birey hayatı boyunca sanatla iç içedir. Hem bunun üreticisi hem de tüketicisidir. Giyinirken kendini ortaya çıkaran kişi, kendini en iyi ifade eden giysileri ararken sanat yapıyordur. Ve biz de onun görüntüsünü tüketiriz. Bu bağlamda objeler “tüketilme” bağlamında her zaman ürüne dönüşür. Benim ürün derken kastım ise pazarlanan, para ile alınan satılan şeydir.

Ve Son Söz..

Hayatı güzelleştiren şey sanattır; çünkü onda hepimiz kendimizi buluruz.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Notlar:

(1) Bkz. http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=sanat&x=0&y=0

(2) Bkz. http://www.etymonline.com/index.php?search=art&searchmode=none

(3) Bkz. http://www.britannica.com/EBchecked/topic/630806/art#

(4) Bkz. Burke, Peter. Bilginin Toplumsal Tarihi, Tarih vakfı, 2001. Ayrıca Bkz. Foucault, Michael. Archaeology of Knowledge, Routledge, 2002

(5) Bkz. Artun, Ali. Sanat Müzeleri-1, Müze ve Modernlik, İletişim, 2006

 

(6) Foucault, Michael. Dicipline and Punish, Penguin, 1991

(7) Bunun için genel bir Neo-marxist okuma önerebilirim. Herbert Marcuse, Adorno ve en yenilerden ve halihazırda yaşayan Frederic Jameson.

(8 Foucault, Michael. Birth of the Clinic, Routledge, 1997

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu İsimli Romanı Üzerine

Harry Haller; yolunu şaşırıp kendi habitatından ayrı düşmüş, kazârâ bir kente inip sürüye karıştığına inandığı ...

12 Yorum

  1. açıkçası katılmadığım birçok yönü olan bir yazı. yazıda dikkatimi çeken nokta dadaist fikirlerden oldukça etkilenilmiş ve her insan sanatçıdır ifadesinin üzerine temellendirilmiş düşüncelerden oluşması. bunun yanında bir sanat ürününü oluşturma sürecinin sanat olarak sayılması ampirik bir ifadenin göstergesidir. en baştan herşey deneyim ve tecrübelerin şekillendirildiği haliyle ortaya çıkar.

    sanat kelimesi arapçada ‘sana’ kelimesinden gelmiştir ancak kelimenin fonetik olarak çevrildiği bir başka kelime zanaat’tır. bana göre her iki kelime arasında dağlar kadar fark vardır. sanatkar ile zanaatkar’ın ayrımı üretilen ürünün farkındadır. o halde kendi eylemlerini ve konforunu arttırmak için çalışan insanın(zanaatkar) ürettiği ‘eser’ ile bunu salt estetize amacıyla hayal gücüne dayalı olarak üretim faaliyetine dönüştüren sanatkar arasında bir çizgi olmalıdır.

  2. sanat ürünü ile sanatsal obje arasında bir fark var. sanat ürünü oluşturma süreci sanat değildir. olsa olsa “pazarlamacılıktır”. insanın kendine yönelmesi, kendini araması sürecidir sanat. bu sürecin sonunda ortaya çıkan performans, eser vs ise sanatsal objedir.

    zanaat dediğin gibi konforu arttırmaya yönelik bir uğraş. “estetize amacıyla” derken kastının ne olduğunu pek bilmiyorum. estetik kavramı kısaca çağdaki iktidarın dayattığı bir şeydir. ve genellikle sanatsal objenin sanatsal ürüne dönüşmesi döngüsünde yerini alır. örneğin van gogh kendi döneminde estetik değildi. sonraki dönemlerde, kişiliğinin ve yaşantısının popülerliğiyle de ünlendi. ve objeleri bir ürüne dönüştü(bu yaklaşık yüz seneyi aldı).

    bu nedenle bence estetize amacıyla bir şeyler üreten kişi, “satmak için ürün üreten” işletmeciden ayrı değildir.

    her insan “kendini aramayabilir.” kendiyle uğraşmayabilir. ama bence kendi üzerine düşünen her insan sanat yapıyordur. ve sanatçıdır.

    sanatçı ne konforunu arttırmak için ustalıkla işe yarar aletler yapandır, ne de estetik için ustalığını konuşturmaktır. sanat öncelikle bireyin kendisiyle uğraşıdır. kendisini konumlandırma çabalarından biridir.

    bence bu nedenle zanaatçı ile estetik kaygısındaki sanatçı arasında bir çizgi yoktur. ikisi de objeye yöneliktir. ben objeyi yapan edimin kendisinden bahsediyorum. bu edim de “insanın kendisi üzerine kazısı” olduğu sürece sanattır.

  3. Sanat’ı tanımlamak o kadar zor ki. Belirleyeceğiniz her nitelendirme mutlaka bazı olguları dışarıda bırakacaktır. Sonuçta Emin arkadaşımız, bulabileceği en genel ve en kesin yolu bulmuş ve sanat’ın bir sonuç değil süreç olduğu çıkarımını yapmış. Buraya kadar doğru. Fakat bunu desteklerken verdiği donelerde bazı hatalar var bence (ya da hata demeyelim, sanat kavramını kökten değiştirecek biraz fazla iddialı bir saptama diyelim).

    Şimdi, estetik amaçla yapılan işi işletme veya zanaatla bir tutuyor ve bir miktar aşağılıyor sanırım. Ya da sanattan ayrı tutuyor en azından. Bu durumda da Vinci’nin Mona Lisa’sının yapım süreci bir sanat değildir. Çünkü bir sipariş üzerine yapılmıştır ve ressamın estetikten başka bir kaygısı yoktur (el parmaklarının neredeyse maniyerizme uzanan gergin estetiğine dikkat edin. Adam estetik olsun diye anatomiyi biçimlendirmekten kaçınmamıştır). Aynı nedenden dolayı Michelangelo’nun eserlerini yapma süreci de sanat değildir.

    Yine yaratım sürecinden bahsedilirse Andy Warhol’un Pop Art’ı da sanat çerçevesi dışında kalacaktır. Çünkü özellikle tüketim için yapılmıştır ve yapım aşamasında da bu amaç güdülmüştür. Andy Warhol’a göre Picasso’dan sonra resim sanatı bitmiştir. Ama Picasso’nun televizyon için hazırladığı bazı programlar vardır. Emin’in bahsettiği gibi yaratım süreci (sanatı)’nı bu şekilde izleyebiliriz. Fakat bir sorun vardır, adam bu üretim aşamasında (TV için çekilme amacını bir kenara bıraktım) sadece el alışkanlığından yararlanmakta, bir şey “yaratmamakta”dır. Kendisi üzerine bir kazıma yapmadığı da bellidir. Bu durumda Picasso sanatçı değildir.

    Yazıda bazı şeyler eksik kalmış; sadece plastik sanatlara eğilmiş gibi geldi bana. Mesela dansı sanat olarak bilirdik ama yaratım süreciyle ürün birbirine girdiği ve daha yaratılırken tüketildiği için sanat mıdır?

    Gerçekten çok zor bir soruya cevap arıyoruz. Sanat biraz da kültürle ilgili birşey gibi geliyor bana. Bölgelere, tarihe ve hatta insandan insana değişiklik gösteriyor. Dış etkenlerden etkilenmeden, doğumdan getirdiğimiz bazı özelliklerimiz vardır; estetik de bunlardan birisi. Tatlı sevip acıyı sevmemek gibi. Ama büyüdükçe acıyı sevmeye ve tercih etmeye başlarız, bu kazanılmış zevktir. Eğer estetiği kazanılmış zevkle karıştırırsak yanlış bir yöne gideriz bence. Estetiğin her parametresi “en genel çerçevede iktidar söylemlerinin üzerinde oluş”maz! Buna kesinlikle katılmıyorum. Bu insan benliğini reddetmekle eşdeğerdir. Simetrik ve gülümseyen bir yüz estetiktir. Ütopik olarak hiçbir iktidar bağılından etkilenmemiş, dış impulslardan soyutlanarak yalnız büyümüş bir insan bile kendisine gülen bir yüz görünce otonom sinir sistemi veya limbik sisteminin etkisiyle tanımlayamadığı bazı hoş hisler duyar. İşte estetik budur. Yoksa kültür değişimlerinden nasiplenen, belirlenmiş bir çerçeve içinde değişim gösteren kazanılmış zevk, estetik değildir. Mesela kübizm estetik değil, kazanılmış zevktir. Ondan hoşlanabilmek için duygularımızı eğitmemiz gerekir. Eğitilmemiş bir beyine kübist bir eser gösterildiğinde tabii ki suratını buruşturacaktır. Aynen, ağzına tatlı su verilen yeni doğmuş bir bebeğin ister istemez memnun görünmesi ama acı su verince suratını buruşturması veya ağlaması gibi (tatlı onun için estetiktir). Bilmiyorum anlatabildim mi?…

  4. o halde söylemlenen düşüncelerden şunu çıkarabiliriz. öznenin kendine dönüt sağlayabilmesi sanatçılığını ifade eder. yazıdan alıntı yaparsam;

    ”Sanat bireyin kendi üzerine düşünürken, kendini kendine (bazen de sonrasında başkalarına) anlatmaya çalışırken yaptıklarıdır. Bu bağlamda kendini araştırmadır sanat diyebiliriz.”

    altı çizilen nokta amaçtan çok aracın kendisi olduğunu görüyorum. o halde bir yönetmenin eserine baktığımızda bize ne izlettiğinden çok bunu ifade ederken çıktığı yola bakmamız gerektiğidir. ben şuna benzetiyorum bu durumu. dvd almaya giden bireyin filmi izlemekten çok film arkasına, film yapımına yönelik hatta yönetmenin yorumları için dvd almasına benzetiyorum.

    beethoven’ın ayışığı sonatını dinlerken eserin kendisi yerine, beethoven’ın bu eseri yaparkenki ruh halini ya da nasıl yaptığı üzerinde konuşmamız gerektiğini çıkarıyorum bu tanımdan. şunu soralım eğer kafka’nın eserleri bize ulaşmasaydı ona ne kadar sanatçı diyebilirdik?

    foucault’nun bir sanat eserini anlama amacını iktidara bağlaması ya da gogh’un eserlerinin yüz yıl sonra anlaşılmaya başlaması bence birçok yönden yanlış yönlendirmeler teşkil ediyor. sanatçı sadece kendi çağını değil kendisinden sonraki çağı da etkileyendir. gogh eserlerinin kendi döneminde anlaşılamaması toplumun henüz bir hazırbulunuşlu olmamasından da kaynaklanabilir. söz konusu iktidarın toplumu yönlendirmesi ancak toplumun büyük kısmının bilinçsiz ve koyun olmasıyla açıklanabilir. böylesine bir toplum içerisinde bir şeyleri yaratmaya çabalayanla, yaratan arasında bir ayrım olması gerekir.

  5. bence güzel bir tartışma oldu bu.. siz sıkılana kadar devam edebilirim 🙂

    mona lisa’nın kendisinin sanat olmadığını düşünüyorum ben. onun yapım aşaması(objenin kendisi sipariş olsa dahi), “yapabilme üzerine uğraşların” bir sonucu olduğu için sanat olabilir. ki da vinci’nin hemen hemen tüm yönleriyle “insan” ve “doğa” üzerine çalışmalarını biliyoruz. ben bu çalışmaları kendisi üzerine kazı olarak yorumluyorum. sonra bu çalışmalardan çıkan şeyler de sadece sanatsal objelerdir. ancak onun “bir ürün” olarak ortaya çıkması o dönemin arz ve talebine bağlıdır.

    picasso’nun televizyonda yaptığı edimler sanat değil, ancak çıkardığı şeyler “sanatsal objedir”, çünkü wherearethevelvets’in de dediği gibi bir el alışkanlığı ile yapılmışlardır. o el alışkanlığı da daha önceki kazıları üzerinde durur. andy warhol’un popartları da yine kendi üzerine yaptığı kazılar üzerine bulduğu ve ortaya attığı bir fikir üzerine oturur. şunu belirtmek gerekir, bir şeyin “ürüne” dönüşmesi aşağı, bayağı vs. değildir(en azından ben öyle demiyorum). benim dediğim ürüne dönüşmesinin sanatla bir ilgisi yoktur. sanat üretim sürecinde gizlidir.

    estetiğin mutlak olup olmaması sorusu ise içinden çıkılmaz bir soru. tek çözümü kontrollü deneyler yapmaktır, ama o deneyler de etik değildir. elimizde sadece şans eseri bulunmuş birkaç örnek var ama o örneklerin verileri de kuşkuludur. örneğin 20. yüzyılın başlarında bir çatı katında psikolojisi bozulmuş bir annenin çocuğu bulunur. çocuk bırakın konuşmayı gülmeyi bile öğrenmemiştir. doğduğundan beri çatı katındadır ve o döneme dek gelen çoğu önyargımızı kıracak tepkiler vermiştir. örneğin gülümsemeye gülümsemeyle cevap vermemiş, hırçınlığını sürdürmüştür. Ama dediğim gibi verileri kuşkuludur.

    bence eserlere karşı duruşumuzda “sanatçıyı” bir kenara koymalıyız. kusagami’nin dediği gibi yönetmenin röportajı için dvd almaya yönelmek gariplik olur. bu ancak o yönetmen için yapılacak bir akademik çalışma için gerekli olur ya da aşırı hayranısınızdır. sanat ediminden sonra ortaya çıkan obje artık sanatçıdan bağımsız bir hayat sürer. benim onu beğenmem, objede hasıl olan textler bütünü ile bende hasıl olan sembolik ve kültürel birikimler arasındaki uyuşmada ortaya çıkar. bize kalan sanatçıların ortaya çıkardığı objelerdir. biz objelerden haz duyarız. objelerin yapım aşamasından değil. yapım aşamasından haz duyan(çoğu zaman acı da çeken, çünkü sanat acılı bir süreçtir aynı zamanda) sanatçıdır.

    kafka’nın eserleri bize ulaşmasaydı elbette ona sanatçı diyemezdik. ama onun sanatçılığı da bizlerin dudaklarımızdaki üç heceli bir sese bağlı değildir. kimse onu bilmeseydi de o sanatçıydı.

    bence van gogh’un anlaşılamaması diye bir konu var. ama bu anlaşılamama da o dönemdeki estetik söylemlere ters düşmesi ile ilgiliydi. estetik söylemler değişti(sanat camiasındaki estetik söylemler) ve el üstünde tutuldu.

    bu arada hepimiz bir koyunuz bence 🙂 bundan kurtulmamız zor. tek yapabileceğimiz kurda yem olmak pahasına sürüden ayrılmaya çalışmak ya da sürüde bir hayat yaşamak. sürüdeyken de sürünün bahşettiği özgürlük sınırlarında gezinebiliriz. koyun olduğunun bilincinde olmak insana koyan bir şey bunun farkındayım, ama gerçekleri göz ardı edemem.

  6. yukarıdaki yorumda yanlış bir kelime kullanmışım. çatı katında bulunan çocuk, hırçınlığını değil tepkisizliğini sürdürmüş. zira çocukta çok temel bazı tepkiler dışında, hiçbir tepki gözlemlenememiş. belki de içten içe tepki gösteriyordu çocuk, ancak toplumsal tepki verme jestlerini öğrenmediği ve yapmadığı için, onu bulanlar bu tepkileri fark edemediler. neyse her yönden kuşkulu verileri olan örneklerden sadece biri bu..

    ayrıca şunu fark ettim ki yazıyı yazarken bazı şeyler ortaya çıkmış ve o şeyler de çok havada kalmış. “sanatsal obje”, “kendi üzerinde kazı” gibi kavramları pek iyi açıklayamamışım. sanırım başka bir yazıda bunlar üzerinde durmam gerekecek.

  7. kendi üzerinde kazıyı sinema için uyarlarsak bir nevi yönetmenin otobiyografisi ya da onun hayal gücünü yansıtan karakterleri görürüz. daha önce hakan hocamla bu konuyu tartışmıştık, fetiş oyuncu-alter ego oyuncu ayrımı olarak. bir anlamda yönetmenin kendini keşfetmesi, kendi deneyimlemelerini yansıtması olarak görebiliriz. en güzel örneği fellini’nin sekiz buçuk filmi sanırım. sanatçı’nın durumu ile ilgili birçok cevabı bu filmde bulabiliriz. özellikle sanatçının yaratım ve ampirik edinimlerini okumak mümkün.

    yalnız emin hocam bir paragrafında ”bence eserlere karşı duruşumuzda “sanatçıyı” bir kenara koymalıyız.” demişsin. o halde ilk başta belirtmiş olduğun önemli olan sanatçının bir sanat objesini ya da ürünü yaratırkenki eylemleridir sözüyle çelişiyor gibi. o zaman şunu sormak gerekiyor: sanatçının kendisini edinimlerinden ya da eserlerini yaratırkenki süreçten nasıl ayırt edebiliriz? ya da ne kadarını ayırt edebiliriz?

    mesela dostoyevski’nin eserlerini para için yaptığını biliyoruz. o zaman karamazovları, raskolnikovları bu sanatsal süreç uğruna feda etmeye hazır mıyız? mona lisaları feda etmeye hazır mıyız? elbette bunları yaratırken sanatçının geçirdiği dönüşüm ya da ruh hali önemlidir. ancak beethoven fur elise eserini yazarken aşık olduğu kişiyi düşündüğü için yazması ile benim o eseri dinleyip aynı şeyi düşünmem beklenemez değil mi? bence bir sanat eserinin önemi insanlarda farklı duyuşsal öğrenmelere neden olmasıdır. bu da sanatçıyı zanaatçıdan ayıran en önemli unsur ve ‘çizgi’dir. bir zanaatçının yapmış olduğu eseri sonuçta herkes aynı amaç için kullanırken (örneğin bir çanak, masa) bir sanat eseri için aynı şeyi düşünemeyiz.

    ilk başta bahsettiğim ampirizm ve dadaist söylemleri verilen çocuk örneğinde de görüyorum. locke’nin tabula rasa’sından yola çıkılarak herşeyin tecrübe ve deneyimin, başka bir deyişle ‘yaşayarak öğrenme’nin etkili olduğunu düşünüyorum. eğer bu kavramdan yola çıkarsak hiçbir yere varamıyoruz maalesef. çünkü hepimizin bu tabula rasa’sı birçok şeyleri barındırıyor.

    cenap şehabeddin’in güzel bir lafı var koyun sürüsüyle ilgili: ”sürüden ayrılanı sürü sevmez.” bence bizim için bu daha uygun bir tanım olur 🙂

  8. Sanırım, şu son durumda anlıyoruz ki, sanata asla ulaşamayacağız. Elimizde sanatsal obje var, bununla yetinmek zorundayız.

    Bazı fikirlerim var; belki Emin’inkilerle paraleldir, bilemiyorum (yanlış anlama ihtimalim çok yüksektir çünkü bir yazı okurken aslında kafamdakileri düşünürüm). İlk önce elimdeki tek şey “yaratım”. Sanat olması için içinde yaratı olmalıdır (herhalde bunda hemfikiriz).

    *Sanatçı olmak için sanat yapmak gerekir. Bu durumda daha önceden yapılmış bir sanatı yorumlayan kişiler sanatçı değil yorumcudur (mesela TSM sanatçıları).

    *Sanatın varolabilmesi için içinde bulunduğu sürecin mutlaka sonuçlanması gerekmez. Eğer bir tablo henüz tamamlanmamışsa veya halkın karşısına çıkarılmamışsa bile sanattır. Sanat sanat için (mi) dir (?) Hepimiz birer sanatçıyız (?)

    *Sanatsal obje, sanatı anlayabilmemiz için bir kılavuzdur. Ondan yola çıkarak insanı (sanatçıyı) anlayabiliriz. Sanatsal obje karşısında retrospektif çalışmalar yapılmazsa sanata ulaşılamaz.

    *Bir sanatın sanat olabilmesi için, bir insan tarafından gerçekleştirilmesi gerekir çünkü bilinç gerektirir. Eğer elde edilen sonuçta, insanın kendisi hissedilmiyorsa, bilgisayar çıktısı gibi bir sanatsal objeyle karşı karşıya isek, bu durumda sanat söz konusu değildir. Bu zanaattir. Bu, şuraya gider; eğer bir sanatsal objeden, onu gerçekleştiren kişiyi tanıyamıyorsak bu onun sanatsal değerini düşürür. Sanatçı sanat süreci boyunca kendisinden bir şey vermemiştir. Elimize bir tablo geçtiğinde, güzel olsun iyi olsun, onu yapan kişiyi tanıtan özellikler taşımıyorsa değeri düşer. Bu durum ilgiyi objeden çok, onu yaratan insana çevirir.

    *Eğer sanat hakkıyla gerçekleştirilmişse, yaratım sürecinde yaratıcı kendisini hem iyi ifade etmişse hem de bu süreçte kendisini geliştirmişse (kendisi de bir sürece girmişse) ortaya çıkan eserin kalitesini değerlendirmek abestir. Bu durumda bir Hitchcock filmiyle, kendisini çok iyi ifade eden ve sanat sürecini hakkıyla gerçekleştirmiş bir amatör film, “sanatsal” olarak birbirine üstün değildir (en sevdiğim çıkarım bu işte).

    *Ajdar bir sanatçıdır. Ortaya çıkan objeye bakılmaksızın, yaratım sürecini açıkça ortaya koyan işlere imza atar. Ne olduğunu bilmesek bile bir şarkısını duyduğumuzda onun Ajdar şarkısı olduğunu anlarız; primitif duygularını, olgunlaşmamış karakterini ve beceriksizce sıraladığı sözcüklerden oluşan düşünce yapısıyla gerçekleştirdiği yaratım sürecini hemen anlayabiliriz.

    Bunları sırf tartışalım diye yazıyorum. Kışkırtıcı bir duruma düşmek istemiyorum tabi ki.

  9. slm. sizlerden bişi rica edebilir miyim. ben gsf ögrencisiyim, arastırma yapıyorum. konu; multidisiplin nedir? fakat yeni bir kavram olduğundan kaynak bulamıyorum. konu ile ilgili fikirlerinizi alabilir miyim? yardımcı olursanız sevinirim 🙁

  10. Haklısınız, Türkçede multi-disiplin(er) / multi-disiplinlilik kavramı ile ilgili yeterli kaynak metin yok.

    Şöyle diyebiliriz:

    Felsefi, edebi veya sosyolojik araştırma-inceleme-akıl yürütmelerde multi-disiplinlilik olabildiğince farklı alanların epistemolojik bulgu ve tezlerinden yararlanarak çıkarım ve saptamalarda bulunabilme yoludur. Mesela; postmodern bir anlatıyı analiz ederken haliyle yapısalcılık ve post-yapısalcılık teorilerinden, yanı sıra dilbilimsel gelenekten yararlanma yoluna gidilir. Bir sinema yapıtını fenomenolojik açıdan değerlendirmek için kapsamın geniş tutulması gerekir ki bu da derinlemesine bir sonuca ulaşabilmek için handiyse gereklidir. Katmanlı bir metin doğal olarak alt-metin ve üst-metinden meydana gelir. Metinleri çoğul okuma stratejilerinin süzgecinden geçirerek analiz edebiliriz. Bu açıdan multi-disipliner bir vizyonla yaklaşmamız icap edecektir. James Joyce’un devasa romanı Ulysses’i yorumlamak demek, multi-disipliner bir vizyonla ele almak demektir ki bu da İngiliz edebiyat geleneğini ilk elden sınamamızı gerektirir; farklı dilsel coğrafyaları özümsemeyi gerektirir. Karakter analizi yapmak için ise Freudyen okumalar lazımdır. Mesela Bloom üzerinden fetişizm sorunununa değinilebilir. Anlatı teknik ve yöntemleri (parodi, ironi; bilinç akışı tekniği, tanrı-bilici anlatım metodu) ise başlı başına bir inceleme konusudur.

    John Berger, Görme Biçimleri’nde ünlü ressamların gösterişli çalışmalarını incelerken multi-disipliner bir yaklaşım tarzını benimsemiştir. Tabloları “okurken” salt konjonktürel eğilimlerle kendisini sınırlandırmamış, bu eserlere modern bir bakışla da bakmaya çalışmıştır. Modernizm zaten “büyük bir anlatı”dır. İçinde batı felsefesinin türlü çeşitli yaklaşım ve disiplinlerini barındırır.

    Kısaca; multi-disiplinlilik, epistemolojik donanımı zaruri kılmaktadır. Bu donanım psikolojiyi, felsefeyi, edebiyatı ya da sosyolojiyi yardıma çağırmak demektir.

    Aşağıdaki linkte de yabancı kaynaklardan derlenmiş bir metin var:

    http://www.caginpolisi.com.tr/v1/yazdir.php?art_id=871

    Çalışmanızda başarılar…

  11. Üniversite hocaları az bilinen kavramları neden ödev konusu olarak seçerler, kendi bilmedikleri konular hakkında kısa yoldan bilgilenmek için mi? Ben en azından bazı yardımcı doçent veya doçentlerin asistanlarına hamallık yaptırtıp kendi doktora tezlerini bitirdiklerini biliyorum…

  12. ilginiz için teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir