Kate Atkinson’un Human Croquet Romanı

8 Aralık 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Manşet, Roman, Romanlar, Sanat

Kate Atkinson’un postmodern romanı Human Croquet, Viktorya dönemini (Victorian Era), ataerkil sistemi, ataerkil toplumu (patriarchal society) derinlemesine incelemiş; Viktorya döneminde yaşayan ergenlik çağındaki bir genç kızın hayatını onun ağzından, inişleriyle, çıkışlarıyla kaleme dökmüştür. Bunu yaparken Atkinson zaman, mekân, rüya, bilinçaltı ve delilik kavramlarını gerçekte Isobel’in ailesine ne olduğunu okuyucuya göstermek için ustaca kullanıyor.

Roman, Isobel’in geçmişi anlatmasıyla başlıyor; şimdiki zaman, geçmiş zaman, uzak geçmiş zaman, şimdiki zaman, geçmiş zaman, şimdiki zaman, geçmiş zaman ve muhtemel gelecek olarak sonlanıyor.

Atkinson’un tarzı, eserlerini bir alt metin bir de üst metin olarak okuyucuya düşündürmesi ve incelemesini sağlamasıdır. Bu yüzden romanı iki biçimde inceleyebiliriz. Üst metin olarak bakıldığında; annesi ölmüş bir genç kız (Isobel) ve geride babası (Gordon), erkek kardeşi (Charles), halası (Vinny) ve büyükannesiyle (Charlotte) yaşamaya çalışmaktadır.

Dışarıdan bakıldığında bu ailede bir gariplik yoktur; fakat alt metin olarak baktığımızda karmakarışık bir aile, karmakarışık bir toplum, toplumun gerektirdiği şekilde davranmaya çalışan insanlar, gerçekleri kendi inandıkları şekilde saklamaya çalışan, olaylar hakkında hiç inanmasalar da kendilerine masallar uyduran, kafası karışmış, toplumun verdiği rollere ayak uydurmaya çalışan insanlardır.

Romanın içinde barındırdığı nitelikler daha ilk sayfalarda göze çarpıyor. “I am mad, therefore I am.” Isobel’in kendini tanıtırken söylediği ilk cümle. “Ben deliyim, öyleyse varım.” Bu ifade çok tanıdık birinin en bilinen sözlerinden biri; Descartes’ın “I think, therefore I am” yani “Düşünüyorum, öyleyse varım.” sözünden devşirme… Bunun gibi göndermeler romanda sıkça yapılıyor. En başta böyle bir yetim hikâyesinin olması bize Jane Eyre’i, Isobel’in Alice gibi kendini savunmak için yetişkin dilini kullanması iki karakterin de topluma ayak uyduramaması, merakları yüzünden başlarının derde girmesi, yetişkin dilini kullanmaları birbirlerine bağdaştırılan özellikler…

Romanda, Alice in Wonderland’e, masallara ve masalların çıkış noktasına; aslında masalların yalan olduğu, gerçek hayatla hiç bağdaşmadığı, toplumun insanlara masal karakterleri gibi davransınlar diye, toplum tarafından verilen rollere uymaları gerektiğini ve bu düşüncelerin daha çocukken masallar tarafından insanlara empoze edildiğini; kitap okumak iyidir, masallar insanı toplumun iyi üyesi haline getirir gibi “gerçekleri” vurgulayan sıkça yapılan göndermeler var.

Bunun yanı sıra Shaespeare‘in düşüncelerini doğrular nitelikte göndermeler var; örneğin masalların, hikâyelerin, toplumun yaptırımlarının aksine cinsel rollerin toplum tarafından tanımlanamayacağı, bu rollerin doğal olduğu, toplumun yaptırımları sonucu kazandırılamayacağı vurgulanmıştır ki bu düşünce Shakespeare’in eserlerindeki karakterlerin çıkış noktasıdır.

Romanın başlığına bakacak olursak, Human Croquet bir oyunun adıdır. Bu oyun en az dört kişiyle oynanır. İki kişi karşı karşıya geçer, el ele tutuşup ellerini yukarıya kaldırırlar, gözleri bağlı olan diğer kişi yanındaki kişinin verdiği emirlerle o iki kişinin oluşturduğu halkadan geçmeye çalışır. Kitabın başlığında bile alt metin, üst metin farklılığı vardır. Üst metin olarak bakıldığında, bizdeki “aç kapıyı bezirgân başı” oyununu hatırlatır; fakat alt metin olarak bakıldığında, romandaki karakterlerin birbirlerinin durumlarını görmeksizin, birbirlerinin hayatlarına çarparak, müdahale ederek toplumun yaptırımlarıyla nasıl körce koştuklarını söyler.

Eğer bu tür romanları okumayı seviyorsanız, size hiç düşünmeden tavsiye ederim. Kate Atkinson’un sadece bir romanı Türkçeye çevrilmiştir: Emotionally Weird (Acayip Hisli). Çevirilerinin yapılmamasının nedenini sadece ilgisizlik olarak görüyorum. Eğer bir gün bu romanı Türkçeye çevirme şansına ulaşırsam, hiç düşünmeden çeviririm.

Yazan: Gamze Kuzu

GamzE@sanatlog.com

Elif Şafak’ın “Aşk”ı

26 Ağustos 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Manşet, Roman, Romanlar, Sanat

AşkKitapçıya girdiğimde ilk gözüme çarpan roman! Nasıl da tatlı duruyordu pembe kapağıyla ta uzaktan; ben buradayım, okunası bir kitabım diyordu. Her zamanki gibi kitap alırken yaptığım şeyleri bu romana da uyguladım. Onca eleştiriye rağmen bu kapak gerçekten de müthiş olmuş, bir kitap önce dış görünüşüyle beni etkilemeli ve eğer kapağı beğendiysem ya da ilginç geldiyse ikinci kriterim arka kapağa bakmak olacaktır. Kitabın arkasında pek de alıştığım gibi bir manzara karşılamadı beni; ya eleştirmenlerin övgülerini beklerdim ya da yazar hakkında birkaç cümle… Fakat bu kez böyle olmadı, kitabın içinden alıntı vardı, bir çırpıda okudum; fakat uzun uzun düşündüm, neler neler saklı içinde acaba, dedim ve hemen kitabı alıp yolda okumaya başladım. Açılış sayfasındaki satırlar merakımı daha da artırdı.

“Aşk’ın hiçbir sıfata ve tanımlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındadır, merkezinde,
Ya da dışındasındır, hasretinde…”

Ne kadar da doğru demiş Şafak; aşk gerçekten de tanımı kesin olmayan, herkese farklı hissettiren; kimini üzen, kimini aşka boğan, kimi için sadakat, kimi için emek, kimi içinse sadece bir yalandır. Geleceği belli olmayan, ne zaman başlayacağı ne zaman biteceği belli olmayan, sürprizlerle dolu; içinde hem korku, hem cesaret, hem sevinç hem gözyaşı barındıran, zıtlıkların en uyumlu birleşmesi… Ne derseniz, nasıl tanımlarsanız tanımlayın…

Bu romanı diğerlerinden ayıran özelliklerden biri kuşkusuz Şafak’ın dili kullanma yeteneğidir. Her ne kadar bu romanı İngilizce yazıp tercümanla beraber Türkçeye çevirdiğinden eleştirilse de kitabı hem Türkçe hem de İngilizce okuyan biri olarak gönül rahatlığıyla söylüyorum; hiçbir anlam kayması ya da negatif bir etki bırakacak bir şey görmedim, gayet başarıyla yapılmış. Dili iyi kullanışı daha ilk sayfadan belli oluyor; o kadar güzel betimlemelere bezenmiş, sıkmayan bir anlatımı var ki hele bir de her kısa öykünün asıl karakterin ağzından yazılmış olması da cabası.

Aşkın geçmişteki gibi şimdi de hayatın genel geçer bir esası ve özü olduğunu vurgulayan yazar, Amerikalı Ella Rubinstein’in öyküsünden yola çıkıyor ve ta 1200’lü yıllara, Mevlâna ile Şems-i Tebrizî arasındaki dostluğa uzanıyor. İçindeki boşluğu fark edip kendini sorgulamaya başlayan evli ve üç çocuk sahibi bir kadının psikolojik durumunu yansıtan romanın kahramanı Ella, 40 yaşına rağmen çalışma hayatına atılıyor. Ünlü bir yayınevinde işe başlıyor. İlk görevi; adı hiç duyulmamış bir yazarın “Aşk Şeriatı” adındaki romanını okuyup hakkında rapor yazmak. Okuduğu kitaptan etkilenerek kendi içine yaptığı yolculuk neticesinde aslında değişmez sandığı değişmezlerin küçük bir kıvılcımla dahi nasıl değişebileceğine şahitlik ediyor. Aşk, yüreğine cesaret verip onu tekrar kanatlandırırken; hayatın varlık ile hiçliğin iç içe geçmiş izdüşümü olduğu hakikatiyle de yüzleştiriyor. Müthiş bir uyum yakalanmış, kitabın merkezine oturtulmuş Mevlana ile Şems’in aşkı; 800 yıl öncesinden “kıssalar” alıp bugüne “hisseler” aktarılıyor üstün başarıyla. Okurken Boston’dan günümüzdeki bir hikâyeyle 1200’lerin Konya’sındaki hikâyelerle kendi yaşadığımız aşk arasında gidip geliyoruz; fakat bu hikâyeler birbirinden bağımsızmış gibi bir hava da katmıyor, üstün başarıyla hikâyeler arasında sağlam köprüler kuruluyor; tüm bu farklı unsurları bir araya getiren bağ ise aşk…

Elif Şafak - Aşk

‘Aşk’ bir nevi roman içinde roman, iç içe geçmiş bir kurguyla aşkın kuralları, aşka varış yolları, bu yollardan geçenlerin hikâyeleri anlatılıyor. Olaylar farklı mekânlarda, farklı zamanlarda geçiyor, farklı kültürleri anlatıyor. Doğu-Batı, gerçek-gerçeküstü, dünyevi aşk-ilahi aşk zıtlıklarını başarıyla harmanlayıp sunuyor Şafak. Farklılıkların birbirini besleyip beslemediğini, var olan çatışmaları, uzlaşmaları biz okuyuculara sorgulatıyor.

Öne çıkan kahramanlardan birkaçına bakarsak; biri Amerikalı Yahudi asıllı ev kadını Ella, Hollanda´da yaşayan İskoç kökenli bir ateist, sonradan Müslüman olan Aziz A. Zahara, Tebrizli Şems, Konyalı Mevlana, Mevlana ile evlendikten sonra Rum Ortodoksluktan Müslümanlığa geçen Kerra. Okurken hem insanı bilgilendiriyor hem duygularına hitap ediyor, içinde bulunduğu durumu unutturuyor; neredeyse okurken bazen Ella oluyorum, ben olsam ne yapardım, diye düşünüyorum. Bazen Şems oluyorum, bazen Kimya, peki ya Aziz olsam? Boşuna roman içinde roman demedim, içerisinde birçok hayat, yaşanmışlıklar var ve ustaca bunu okuyucuya yaşatmayı biliyor yazar. Söz konusu olan insan doğasıysa, 13. yüzyılla bugün arasında pek de fark yok. Erkeklerin kadınlara yaklaşımları açısından bakıldığında da durum farklı değil. Mevlana’nın eşi Kerra da, Boston’daki varlıklı Yahudi dişçi eşi Ella da kendileriyle konuşmayan kocalarıyla, mutfakta lezzetli yemekler hazırlamak suretiyle bağ kurmaya çalışıyorlar. Şafak, Bostonlu Ella’yı yıllar içinde neredeyse bütünleştiği mutfağından alıp bir arayış ve aşk yolculuğuna çıkartırken, birçok kadına da önemli mesajlar veriyor diye düşünüyorum. Belkide bu yüzden “Aşk” her yaştan, her sosyal gruptan ve inancını farklı düzlemlerde yaşayan insanlar tarafından aynı ilgiyle okunuyor. Kimi romanın edebi, kimi felsefi, kimi de siyasi boyutuna odaklanıyor.

Zaten böyle bir soru sorulduğunda Şafak:

“Benim romanlarım çok odalı, çok kapılı saraylar gibi. Kimi okur bir kapıdan girer kimi ötekinden. Her okur her odayı sevmez, göremez. Farklılıkları buluşturmayı, hikâyeler anlatmayı seviyorum.”

diye cevap vermiştir.

Elif Şafak daha önceki romanlarında metafizik kuramlarıyla, batıl inançların öğretimi, yaşamdaki yeriyle ya da daha genel anlamda felsefeyle ilgilenen bir yazardı. Felsefe konusunda Aşk diğer romanlarından çok farklı. Roman boyunca sadece Batı filozoflarının değil, İslam bilginlerinin adı da geçiyor ve Şafak’ın bunu çok bilinçli yaptığı hissediliyor. Önceki romanlarındaki gibi akılla yaklaşmıyor tasavvuf konusuna, romanın merkezine duyguyu ve sevgiyi yerleştiriyor. Tasavvufu bir öğreti olarak değil, sanki bir yaşam biçimi olarak algılatmaya çalışıyor kırk kuralı açıklayarak. Anlatılanlar da bir dini değil, bir yaşam biçimini anlatıyor; fakat aşk da insana dini arattırıyor bir nevi. Kıssalardan hisse çıkartılıyor, ikna etmek için değil, doğruya yönlendirmek için.

Elif Şafak - Aşk

Tasavvuf felsefesi hakkında bir ön okuma işlevi gördüren bu roman Mevlana ile Şems´in aşkının uhrevi mi yoksa dünyevi mi olduğu tartışmalarını da bambaşka bir boyuta çekiyor. Yüzyıllar boyu haksızlığa uğrayan, bazı yazarlar tarafından yanlış tanıtılan Şems´i daha yakından tanımamızı sağlıyor.

Rivayete göre Konya sokaklarında karşılaşan bu ırmakla deniz, aklın bir bağ olduğunu bize yeniden hatırlatır ve dış dünyadan soyutlanarak bir hücreye kapanır. Hz. Mevlânâ, kendisini hakikate nüfuz için bir ateşin içine çeken Hz. Şems’e ha demeden hayran olur, sonsuz ve mutlak olana duyduğu iştiyakla onu sever. Böylece ‘hamdım, piştim, yandım’ sırrına erer. Onu yakan ezeli sırra, aşka erişir. Hz. Şems, onu, aşk mektebine kaydeder, muhabbeti kendisinde kilitlenince de sırra kadem basar, kaybolur. Bu ayrılıkla sürekli yanan Hz. Mevlânâ, seyr-i sülûkunu yapar, hakikati en üstün düzeyde idrak eder, yetkinleşir ve kâmil insan haline gelir. Şafak’ın aslında Aşk’ta anlatmaya çalıştığı sır, bu büyük hikâyenin sırrıdır. Hoca iken talebe haline gelmek, insanın ‘sahip olduğunu sandığı şeylerden’ vazgeçmesidir. Hz. Şems’in Hz. Mevlânâ’ya öğrettiği sırrı en güzel, Mesnevi-i Şerif’in en büyük konuklarından büyük bilge Harakani Hazretleri anlatır:

“Derviş kime denir? Derviş odur ki, bir kuşa benzer. Yuvasından, yavrularına yiyecek bulma umuduyla çıkar, yiyecek bulamaz, yolunu yitirir ve bir daha yuvasına geri dönemez…”

Bu romandaki ilginç kısımlardan biri de Kimya’nın Şems’e olan sevgisi ve Şems’in Kimya’ya maddi manevî hiçbir şiddet uygulamadığıydı. Oysaki İranlı yazar Saide Kuds, “Kimya Hatun” adlı romanında, Şems’i, Kimya’yı duvardan duvara vurarak öldüren bir katil gibi kurgulamıştı; Ahmet Ümit ise, “Bab-ı Esrar” adlı fantastik romanında Şems’i, zaman zaman, görünmeyen bir adalet cellâdı gibi kurgulamıştı. Okuyanların çoğu bu satırları bir roman kurgusu değil de gerçekmiş gibi alıp kabul etmişti. Tarihi bir romanda olaylar her ne kadar kurgulanmış da olsa tarihi bilimsel veri ve gerçeklerden sapmamalı, sahih kaynaklara sadık kalınmalıydı. Nietzsche’nin dediği gibi, “sürekli başka benlikleri dinlemekse, yazmak da, daima başka benlikler olmak, başkası haline gelmek, başka ruhlarda konuk olmaktır.”

Hatta Elif Şafak bu konuda;

“Anlattığım tamamen bir kurgu. Ella da Aziz de hatta Şems ve Mevlana da kurgu. Kendi hayalimdeki Şems’i yazdım, kendi hayal dünyamda gördüğüm Mevlana’yı yazdım. Esas Mevlana budur diyemem. Tabii ki kendi okumalarımdan, Mesnevi’den etkilendim. Onları damıtarak bir imbikten geçiriyorsunuz, sonra ben bende kalan algıyı yazıyorum. Hepsi kurgu. Hatta Şems’in kuralları da öyle. Benim bulduğum şeyler.”

diyor.

Aşk kitabı çıkmadan altı ay önce Bab-ı Esrar’da benzer bir konu ile okuyucularıyla buluşan Ahmet Ümit’in kitabı hakkında sorulan soruyu ise yazar şöyle cevaplıyor:

“Duyduğumda şok oldum. İki gün uykularım kaçtı. Düşünsenize iki yazar aynı dönemde aynı konuda yazıyor! Nefsime çok ağır geldi. Hani hep ilk ve tek olmak istiyoruz ya. Ama ilk şoku atlattıktan sonra sakince baktım meseleye. Bunda da bir hayır var diye düşündüm. Belki buradan bir güzellik gelecek. Bunu da Hazreti Pir’in hoş bir oyunu kabul ettim. Bendeki nefs takıntısını aşmam için. Şimdi artık şöyle düşünüyorum: Umuyorum daha fazla yazar bu konuda yazar, daha fazla yönetmen bu konuda film çeker, daha fazla müzisyen buradan ilham alır. Tasavvuf derya deniz… Biz kendi kovamız kadar çekeceğiz bu sudan.”

İçinde bulunduğum ruh halinden midir bilmem ama bu roman beni çok etkiledi; sevdiğime defalarca defalarca âşık oldum her kuralda, her satırda. Kitap bittiğinde -ki bitmesini hiç istemedim- ne güzel iş çıkarmış yazarımız, tekrar tekrar okunası bir kitap yazmış, dedim. Kesinlikle Türk edebiyatının en iyi kalemlerinden biri olduğunu kanıtlamış. Kendisinin okulumuzda yaptığı söyleşide onu daha çok sevdim, inanın kitaplarında neyse konuşurken de o. Hiç hazırlığı olmaksızın mükemmel ama en sade biçimde şiir gibi konuşuyor, sabaha kadar konuşsa hep dinlerim. O konuşurken söylediklerini yaşadım, hatta hayal bile kurdum: Keşfedilmek için bazı yazarların yaptığı gibi çok ateşli bir sevişme sahnesini mi yazayım, argo bir kelimeyle başlık mı atayım, siyasete mi karışayım, böyle mi ünlü olayım, diye düşündüm. Meğer Şafak’ı keşfetmek için ne de geç kalmışız. “Pinhan”ı, “Baba ve Piç”i daha önce yazsaydı keşke, diye düşündüm. (Ayrıca kendisinin okulumuz hakkında yazdığı yazıdan ötürü buradan tekrar teşekkür etmek ve tekrar söyleşiye davet etmek isteriz.)

Aşk

Okuma tavsiyelerimle sona ulaştırdığım yazımı Elif Şafak’ın kaleminden kitabından alıntısıyla bitirmek istiyorum.

Ufak bir ricası var yazarımızın. her bölüm aynı sessiz harfle başlıyor: ‘B’ ile ve Şafak nedenini sormamızı, kendimize saklamamızı söylüyor. Gerekçesini ise: “Çünkü öyle hakikatler var ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.” şeklinde açıklıyor.

Yazan: Gamze Kuzu

GamzE@sanatlog.com

Elif Şafak Romanını Anlattı

Aşk’ı Yazmak

“Bundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lâl oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikâyeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ ham, hâlâ aşkta bir çocuk gibi toy…”

Böyle başlıyor yeni romanım AŞK. Bu kez, iki katlı bir rüya sunuyorum okurlara. Roman içinde roman, hikâye içinde hikâye, aşk içinde aşk anlatıyorum. Kitabın ismi belki kimilerine basit gelecek. Öyle ya, pek fiyakalı bir isim sayılmaz. Ne kelime oyunları yapıyor ne de dolambaçlı anlatımlar peşinde koşuyor. Son derece temel, som, tek bir kelime: Aşk! Önü arkası boş. Yalnız, sakin, dingin… Öylece bir başına.

Ama belki de romanın ismi gücünü tam da gösterişten uzak olmasından alıyor. Aşk kelimesinde hem bir tevazu var hem de kendinden emin bir duruş. Hâlbuki nedense genellikle bu kelimeyi bir tamlamayla, takviyeyle kullanma gereği duyuyoruz. Aşkın hiçbir sıfata ihtiyacı yok ki. O başlı başına bir dünya, nasıl kategorilere sığsın? Bu yüzden kitabın sloganı: “Ya içindesindir aşkın, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.”

Elif Şafak

Siz bu yazıyı okurken AŞK kitapçılara henüz dağıtılmakta. Fırından yeni çıkmış ekmek gibi dumanı üstünde, sıcacık, taptaze. Bir romancı için aylarca, mevsimlerce gece gündüz emek verdiğiniz kitabı nihayet raflarda görmek tuhaf bir his. Bir yandan mutluluk duyuyorsunuz; anlattığınız hikâyeyi okurlarla paylaşmanın nazenin heyecanı içinde. Bir yandan burukluk hissediyorsunuz; ayrılık hissine benzer bir his saplanıyor yüreğinize. Romanınızı uğurluyorsunuz. Gitsin, kendi yolunu bulsun. Onu sevecek, anlayacak, ruhdaşı olacak okurları bulsun diye.

Bu romanda okura yüreğimi açtım. Tasavvuf benim sırrımdı, o sırrı aşikâr ettim. Şems ve Mevlana hakkında bir kitap yazayım arzusuyla kaleme almadım bu kitabı. Ben “aşk”ı anlatmak istedim. Buydu çıkış noktam. Hem dünyevî hem manevî boyutlarıyla aşkı yazdım. Zıt gibi görünen karakterleri yan yana getirerek evrensel bir öz yakalamayı arzuladım. 2008 senesinde Boston’da yaşayan üç çocuk annesi mutsuz bir Yahudi Amerikalı kadın için Mevlana ne ifade ediyor, bu sorunun cevabını kovaladım.

Son tahlilde, beşerin tabiatı şaşmaktır. Elbette hatalar, kusurlar olabilir. Yoksa Şems’i, Mevlana’yı yazmaya kalkıp da her şeyi anladığını iddia etmek “kibir” olur. Ama şunu samimiyetle söyleyebilirim: Ben bu romanı aşkla yazdım, aşkla okunmasıdır temennim.

04 Mart 2009

Sarah Waters’ın Ustaparmak Romanı

“O kaltak her şeyi biliyordu. Başından beri işin içindeydi.”

Daha önce söyledim mi bilmiyorum; kitaplara fazla düşkün bir insan değilimdir. Edebiyattan fazla anlamam. Büyük edebi eserler hakkında bilgim sınırlıdır. Öyle, bir duvar halısının sayfalarca tasvir edildiği kitaplar falan boğar beni. Kelime sanatları üzerime üzerime gelir, uzun kitaplar gözümü korkutur. Yine de diğer yazılarımda bazı romanlardan bahsettiğimi görmüşsünüzdür. Olabilir. Fazla kitap okuyor olabilirim. Fazla film de izliyorum ama bu beni sinema otörü yapmıyor di mi?

Neyse, okuduğum kitaplarda aradığım şey ilginçlik ve zekâ pırıltısıdır. Esprili bir yazı şeklinden de hoşlanırım. Arada bana bilgi de vermeli, okuduğum şeyden yararlanmam lazım. Son zamanlarda moda olan, hızla okunup bitirilebilen “Da Vinci Şifresi” benzeri kitaplardan bahsetmiyorum. Gerçek romanlardan bahsediyorum. Bence, bahsedeceğim “Ustaparmak (Fingersmith)” kurgusuyla, roman geleneğini özleyen okurun yüreğine su serpecek bir kitaptır. Bir önceki yazımda bahsettiğim “Onuncu Ev” ile bir bakıma benzeşiyor. Bir kere ortak çıkış noktaları olan Viktoryen era benim ilgimi çeken bir dönem. İkincisi; benzer kurguları var. Bir olayı iki karakterin bakış açısından ayrı ayrı okuyorsunuz ve bu heyecanı artırıyor. Ama benzerlikler bununla sınırlı…

Yazar Sarah Waters, İngiliz genç romancılar kuşağının en önemli temsilcisi olarak görülüyor. Lezbiyenliğini saklamayan ve bu yönünü romanlarında da belli eden yazarın Türkçeye çevrilen tek kitabı “Ustaparmak”; 3. romanı. Üniversite bitirme tezi olarak Viktoryen dönem pornografisini araştıran yazar, bu yönüyle bile gözümde birkaç basamak yüceldi. Tez araştırmaları sırasında ilk romanını da bitiren yazarın bu kitabının adı “Tipping the Velvet”; dönem argosuna göre kadınlık organını yalamak anlamına geliyor.

Zaten kadın Viktoryen döneme bir tarihçi gibi hâkim. Satır aralarında bahsedilen dönemin yaşantı tarzı ve modası, hoş teferrüatlar olarak göze çarpıyor ve romanın inandırıcılığını birkaç kat artırıyor. Araştırma konusundan da belli olacağı üzere yazarın dili oldukça keskin ve korkusuz. Edindiği konu dolayısıyla tehlikeli sularda yüzüyor ve işin altından alnının akıyla kalkıyor. Kolay değil, tarihi bir dönemin ikiyüzlülüğünü en çirkin haliyle aktarıyor; romanın konusu neredeyse sadece “saf kötülük”müş gibi geliyor. Atmosfer bakımından daha kıdemli olan “Oliver Twist” geleneğine göre, arka sokaklarda yaşayan fakirler ne kadar tekinsizse, zengin ve görgülü insanlar o kadar koruyucu. Sarah Waters ise daha gerçekçi takılmış. Onun romanında, hem sefil karakterler hem de sosyo-ekonomik düzeyi yüksek kesim, kötülük hislerinden eşit oranda nasiplenmiş. Bunun yanında aşk, güven, aile bağları (akrabalık olmasa bile), aidiyet duygusu gibi unsurlar, bu çok tabakalı romanın çaşitli temalarını oluşturuyor.

Konu kısaca şöyle:

1882 yılında Londra’nın arka sokaklarında hayat zordur. Kimin eli kimin cebinde belli olmadan yaşayan yankesiciler (bunlara racon gereği ustaparmak deniyor), romanın fonunu oluşturmakta. Tüm bunların ortasında 17 yaşındaki öksüz Susan (Sue) Trinder’ın belki ailesi yoktur ama bunun yokluğunu hissettirmeyen bir alternatif ailesi vardır. Kimsesiz bebekleri büyüterek geçimini sağlayan ve büyüyen çocukları kendi emelleri için kullanan anaç Bayan Sucksby, Sue’ya kol kanat germiş, onu bu kirli dünyadan uzak tutmuştur. Kadın kocası olmayan ama ortak çıkarları bulunan Bay Ibbs ile aynı evde, bir “haydut yatağında” kalmaktadır. İnlerine giren çıkan yankesici ve hırsızların haddi hesabı yoktur. Bay Ibbs getirilen çalıntı eşyaları, uygun fiyata alıp hızla işleyerek satabilecek hale getirmesiyle ünlüdür. Yanlarında ikamet eden ama akrabalık bağları olmayan ergenlikteki kız ve oğlanlarla (Dainty, John), bir komün hayatı yaşayan Sue’nun kaderi, bir gün eve gelen “Beyefendi” ile değişecektir. Beyefendi (Richard Rivers), genç ve yakışıklı bir adamdır ve azılı bir dolandırıcıdır. Zengin genç kızları ağına düşürüp paralarını ele geçirmekte, elindeki parayı hızla car çur edip tekrar genç kadınların peşine düşmektedir.

Fakat yeni planı büyük bir vurgundur. Londra’nın taşrasında büyük bir konakta, despot dayısının hâkimiyeti altında yaşayan Maud Lilly yeni kurbanıdır. Bu, dünya yüzü görmemiş, gözü açılmamış kızı yüklü bir miras beklemektedir ve Beyefendi’nin niyeti Maud ile evlenmektir. Fakat kızı ağına düşürebilmesi için konağa bir casus yollamaları gerekmektedir. İşte Sue burada devreye girecek ve Maud’un yeni hizmetçisi olacaktır. Yaşıt olan bu iki kızın hızla dost olması ve birbirlerine sırlarını açması işten bile değildir.

Sue bu planı bir şartla kabul eder. Mirastan uygun bir pay alacaktır. Bayan Sucksby’nin gözyaşları eşliğinde uğurlanan Sue konağa gider ve Maud ile tanışır. Bu melankolik kız ile hızla yakınlaşan Sue, daha büyük bir komplonun varlığını farkettiğinde iş işten geçmiş olacaktır.

Romanın ilk bölümü bu şokla bitiyor ve ilerleyen bölümlerde yavaş yavaş düğümler çözülürken daha da ilginç şoklarla karşılaşıyorsunuz. Benzersiz kurgusu ile heyecanı daima yüksek tutan romanda en dikkat edilmesi gereken şey, okuduğunuz her şeye inanmamanız. Yoksa en başa dönüp bazı bölümleri tekrar okumanız gerekecek. Bir olayın veya durumun değişik iki bakış açısından anlatılması benim son zamanlarda hoşuma giden bir şey.

Kitabın İngilizce aslından çevirisi (Figen Bingül) gayet akıcı. Ama benim en hoşuma giden şey kapak tasarımı (Utku Lomlu). Çok basit ve çok açıklayıcı bu kolajda genç bir kız (ki hangi kız olduğunu bilmiyoruz) bir sandığın üzerine uzanmış. Sanki kapalı kalması gereken bir şeyleri saklıyor. Başucundaki komodinin içinde beyaz bir eldiven (kitabı okuyanlar, Maud’un kullandığı bu beyaz keçi derisi eldivenin ne denli önemli bir obje olduğunu farkedecektir) hınzır bir biçimde yürüyor.

……….

Roman birçok ödüle değer görülmüş:

British Book Awards Yılın Yazarı, 2002
CWA Ellis Peters Historical Dagger Tarihi Suç Romanı Ödülü, 2002
Man Booker Roman Ödülü, 2002
Orange Prize Roman Ödülü, 2002

Güzel bir kitap, edinin okuyun valla…

Ustaparmak (Sarah Waters) / Everest Yayınları: Aralık 2008

Yazan: Wherearethevelvets