İLESAM-AKÇAĞ İnceleme-Araştırma, Roman ve Hikâye Yarışması - 2011 (Kitap Dosyası)

4 Eylül 2011 Yazan:  
Kategori: Duyurular, Edebiyat, Edebiyat Ödülleri, Oykü, Roman, Sanat

Yorum yapın

Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) ve AKÇAĞ Yayınevi, Türk Edebiyatına yeni eserler ve isimler kazandırmak, Türk Edebiyatına ve Türk kültürüne hizmet etmek amacıyla İnceleme-Araştırma, Roman ve Hikâye alanında (KİTAP DOSYASI) 2011 yılında yapılacak bir yarışma düzenleyecektir.

YARIŞMANIN AMACI:
- Sanata ve edebiyata karşı bir heves oluşturmak, genç kuşaklar arasından yeni yetenekler çıkmasına vesile olmak,
-İnceleme ve araştırmayı teşvik etmek,
-Türk Edebiyatına yeni eserler kazandırmak, 
-Türk Edebiyatına ve Türk kültürüne hizmet etmek,
-Türkçemizin güzel örneklerle zenginleşmesini sağlamaktır.

ORGANLAR:

A-) ÖDÜL YÜRÜTME KURULU:Ödül ile ilgili tüm kurumsal işler, İLESAM adına Cemal Tuzcuoğulları ve İbrahim Albayrak, Akçağ Yayınevi adına Erdal Kutlu’dan oluşan Yürütme Kurulu tarafından düzenlenip yürütülür.
B-) YARIŞMA SEÇİCİ KURULU:Yarışmaya katılan eserler Seçici Kurul tarafından değerlendirilir. 2011 Yılı “İLESAM-AKÇAĞ İnceleme-Araştırma, Roman ve Hikâye yarışması Seçici Kurulu; Mehmet Nuri Parmaksız, Ahmet Hikmet Ünalmış, Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu, İlter Yeşilay, Pehlivan Uzun, Mustafa Firengiz ve Arif Bük’ten oluşmaktadır.
C-) SEKRETARYA:“İLESAM-AKÇAĞ İnceleme-Araştırma, Roman ve Hikâye Yarışması’nın her tür iletişim ve yazışma hizmetleri Yarışma Sekretaryası tarafından yürütülür. Yarışma Sekretaryası, İLESAM Genel Merkezi’dir.

Adres: İLESAM GENEL MERKEZİ/ İzmir 1. Cad. No: 33/16 Aydın Apartmanı, Kat:4 Kızılay / ANKARA 
Tel: 0 312 419 49 38 -417 52 65 
Faks: 0 312 419 49 39
www.ilesam.org.tr

KATILIM ŞARTLARI:
1. Yarışmanın son başvuru tarihi, 30 Aralık 2011’dir. Bu tarihten sonra gelecek eser dosyaları kabul edilmeyecektir.
2. Yarışmaya, yayınlanmamış bir inceleme-araştırma, bir roman, bir hikâye dosyası ile yurt içi ve yurt dışından herkes katılabilir.
3. Yarışma dosyalarından İnceleme-Araştırma alanı sadece Edebiyat-Tarih ve Sosyoloji alanları için açılmıştır. Roman ve Hikâye dosyalarında konu ve uzunluk serbesttir. Eserlerin içeriği millî ve manevî değerlerimize aykırı olmayacaktır. Eserlerde kullanılan Dil, Türkiye Türkçesi olacaktır. 
4.Eser dosyaları bilgisayarla 12 punto yazılacak ve A4 kağıda 1 nüsha olarak gönderilecektir. Ayrıca daha sonra dereceye giren eser dosyaları kitaplaşacağı için, eser dosyasının, Word formatında hazırlanmış CD’ye yüklenmiş haliyle de gönderilmesi gerekmektedir. Eserler, Türk Dili ve imla kurallarına uygun olacaktır. Yarışmacılar eser dosya metnini belirtilen iletişim adresine göndermelidir.
5. Eserin üzerinde (herhangi bir sayfasında) kimlik bilgileri yer almayacaktır. Bunun yerine, rumuz yazılacaktır. Yarışmacının adı, soyadı, telefonu (cep, ev, iş), adres ve e-mail bilgileri, kapalı bir zarf içinde gönderilecektir.
6. Yarışmanın sonuçları 2012 yılı Şubat ayı içinde açıklanacaktır.
7. Yarışmaya katılan dosyalardan İnceleme-Araştırma, Roman ve Hikâye türlerinde sadece 1. olan eserler Akçağ Yayınevi tarafından yayımlanacaktır. Yarışmaya gönderilen eser dosyalarından birinci olan eserlerin ilk baskısı için telif ücreti olarak dosya sahibine 2000 TL ve 50 hediye kitap verilecektir. (Daha sonraki baskılar için yazarla yayınevi arasında farklı bir telif anlaşması yapılabilir). Yarışmaya gönderilen hiçbir eser dosyası iade edilmeyecektir.
8. Yarışmanın ödülleri; Mart ayı içinde (2012) düzenlenecek törenle sahiplerine verilecektir.
9. Yarışmaya katılacak eser dosyaları, 2011 Mayıs ayından önce hiçbir yerde yayımlanmamış olacaktır.
10. Yarışmaya eser dosyası ile katılanlar eserin bütünüyle kendilerine ait olduğunu ve bugüne kadar düzenlenen hiçbir yarışmaya göndermediklerini, eser dosyalarına hiçbir şekilde basılması için muvafakat vermediklerini, hiçbir kuruma kayıt ettirmediklerini; İLESAM-AKÇAĞ işbirliğinde düzenlenen yarışma şartnamesini aynen kabul ettiklerini belirten yazılı ve imzalı EK-1 belgeyi İLESAM Genel Merkezi’ne göndermekle/vermekle yükümlüdürler.
11. Yarışmaya gönderilen eserlerin, bu şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılığının tespit edilmesi durumunda, söz konusu eserler yarışma dışı bırakılır.

ESERLERİN TESLİMİ
Yarışmaya katılacak dosya sahipleri eserlerini kendileri veya bir yakınları aracılığı ile:

İLESAM GENEL MERKEZİ / İzmir 1. Cad. No: 33/16 Aydın Apartmanı, Kat:4 Kızılay / ANKARA adresine elden teslim edecek veya ettireceklerdir. Posta ile de gönderebilirler. Ancak, postayla ya da başka bir yolla gönderilen eserlerde evrakların korunması ve yarışma şartlarına uygun olarak ulaştırılması hususunda İLESAM ve AKÇAĞ yayınevi sorumluluk kabul etmez.

YARIŞMA TAKVİMİ
1) Bu şartnamenin yayımlandığı, yarışmaya davet niteliğindeki afiş, billboard haber, v.s gibi unsurların kamuoyuna duyurulduğu tarihten itibaren yarışma başlamıştır.
2) 30 Aralık 2011 Başvuruların bitiş tarihi
3) Sonuçların Açıklanması ve Ödül Törenleri

Yarışmaya gönderilen eserler arasından Seçici Kurul tarafından ödül kazandığı tespit edilen eserler 2012 yılı Şubat ayı içinde basın açıklaması ile duyurulacaktır. Ödül Töreni, 2012 Mart ayı içinde sonradan duyurulacak bir tarihte yapılacaktır.

ÖDÜLLER:

1. İNCELEME-ARAŞTIRMA DOSYASI (Edebiyat-Tarih ve Sosyoloji): 
 1. Olan Eser 2000 TL. Para Ödülü ile ödüllendirilecektir.

2. ROMAN DOSYASI:
1. Olan Eser 2000 TL. Para Ödülü ile ödüllendirilecektir.

3. HİKÂYE DOSYASI:
1. Olan Eser 2000 TL. Para Ödülü ile ödüllendirilecektir.

(EK-1)
Her Yarışmacının imzalaması ve yarışmaya göndermesi zorunludur. Her eser dosyası için bir tane hazırlanması yeterlidir.

İNCELEME-ARAŞTIRMA, ROMAN VE HİKÂYE YARIŞMASI ESER KATILIM DİLEKÇESİ

İLESAM Genel Merkezi’ne,

İLESAM-AKÇAĞ Yayınevi İnceleme-Araştırma / Roman / Hikaye Yarışması’na gönderdiğim eser dosyası………………….…kategorisinde değerlendirilmek üzere……………….rumuz/rumuzlarını taşıyan eser/eserler bütünüyle kendime aittir.

İLESAM-AKÇAĞ Yayınevi İnceleme-Araştırma, Roman ve Hikâye Yarışması Şartname hükümlerini aynen kabul ve taahhüt ettiğimi arz ederim.

… /… / 2011

ESER SAHİBİ ADI – SOYADI
İMZA
ESER SAHİBİNİN RUMUZU/RUMUZLARI :
ESER SAHİBİNİN ADRESİ :
T.C. KİMLİK NOSU :
E-posta :
TELEFON 
Sabit :
Mobil :
Faks :

Daha fazla bilgi için: www.ilesam.org.tr ve www.akcag.com.tr adresine bakabilirsiniz.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

“Kopyala-Yapıştır”a Ceza Geliyor!

28 Şubat 2011 Yazan:  
Kategori: Duyurular, Sanat

“KOPYALA-YAPIŞTIRA CEZA GELİYOR” Haberi Ulusal ve Mahalli Basında ve Medyada Büyük Yankı Buldu…

İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’ın, 18 Şubat 2011 Cuma günü Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nde verdiği Telif Hakları konferansından sonra Kahramanmaraş Anadolu Ajansı muhabiri İsmail Hakkı Demir’e Telif Hakları ve Korsanla ilgili verdiği demeç, ulusal ve mahalli basınla, internet sitelerindeki haber portallarında büyük yankı buldu. Onlarca gazetede haber olan demeç, yüzlerce internet sitesine eklendi ve internet üzerindeki forumlarda tartışılmaya başlandı. Konuyla ilgili olarak birkaç ulusal televizyona açıklamalarda bulunan İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız, “telif hakkı kavramının bilinmediğini, insanların internet üzerinde 5846 sayılı kanunu çok rahat bir şekilde ihlal ettiklerini, eser sahibinden izin alınmadan hiçbir şekilde bir eserin kopyalanamayacağını ve çoğaltılamayacağını, internette insanlarımızın “kopyala-yapıştır” işlemini bu yasadan habersiz yaptıklarını ve telif hakkı kanununu ihlal ettiklerini ama şu an tasarı halinde olan 5846 sayılı kanunda yakın zamanda güncellemeler yapılacağını ve konuyla ilgili cezai müeyyidelerin gelebileceğini” söyledi.

KOPYALA-YAPIŞTIRA CEZA GELİYOR

KAHRAMANMARAŞ (AA)-Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun kapsamının genişletileceği, eser sahibinden izin almadan bilgi kullanan internet sitelerine ağır yaptırımlar uygulanacağı bildirildi.

Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız, Kahramanmaraş AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1986 yılından bu yana telif haklarının ihlali ve korsana karşı mücadele ettiklerini belirterek, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun yakın bir zamanda kapsamının genişletileceğini belirtti.

Yeni düzenlemede internette ilgili güncellemelerin de yer alacağını kaydeden Parmaksız, şöyle konuştu:

“İnternet konusunda ihlal çok fazla ve yaptırım yok. Onun ilgili yaptırım ve ağır cezalar geliyor. Özellikle internette ’kopyala-yapıştır’ yöntemiyle yapılan ihlallere karşı da yeni müeyyideler uygulanacak. Baktığımız zaman hak ihlalinin en çok internette meydana geldiğini görüyoruz. Bir eseri, sahibinden izin alınmadan kopyalamak, çoğaltmak ve yayımlamak yasaktır ama bu internette daha çok oluyor. Bu “kopyala-yapıştır” meselesi nedeniyle önümüzdeki günlerde çıkacak yasa ile insanların çok canı yanacak. Artık şahsınıza ait olmayan bir eseri kopyalayıp yapıştıramayacaksınız. Yapıştırıp onu kullandığınız zaman cezai müeyyideler olacak.”

İnternet sitelerinin reklamdan para kazandığına dikkat çeken Parmaksız, “Nemalanma varsa telif de vardır. Yasa ile nemalanma ya da eser sahibinden izin almadan kullanılan bilgileri tespit ettiğimiz taktirde, o site kapatılacak ve ağır para cezaları gelecek. Müeyyidelerde para cezası var, hapis cezası var ve internet sitelerini kapatma var. İnternet sitelerine birkaç günlük süre de tanınıyor. Ama düzeltmezse cezai müeyyide daha da artıyor” diye konuştu.

İLETİŞİM ADRESİNE BAKMAYAN SİTEYE DE CEZA

Türkiye’de yüz binlerce internet sitesi oluşturulduktan sonra atıl bırakıldığını anlatan Parmaksız, bununla ilgili yeni gelişmelerin de olduğuna dikkati çekti.“Çıkacak kanunda yeni bir şey daha var” diyen Parmaksız, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bir internet sitesinde hak ihlali varsa ve ben ihlali o sitenin iletişim adresine e-mail atıp ’üyemizin eserini kullandınız bunu buradan kaldırın’ dediğimde bu mailime cevap vermezse bile cezai müeyyide uygulanacak. Bir şahıs site kuracak ama hiç bir şekilde iletişim adresi vermeyecek veya maillerine bakmayacak. Böyle bir şeyi kabul etmiyoruz. Eğer sen bir site yaptıysan iletişim unsurunu göz önünde bulunduracaksın.”

“EV VE ARABA GİBİ ESERLERİNİZE DE SİGORTA YAPTIRIN”

İLESAM olarak yazarların ve eser sahiplerinin birbirlerine sahip çıkmasını istediklerini ifade eden Parmaksız, şunları kaydetti:

“Eser sahipleri eserlerine mutlaka sahip çıksınlar. Bunun için de alanlarıyla ilgili gidip meslek birliklerine üye olsunlar. Çünkü biz İLESAM olarak 3-5 yıllık değil, 100 yıllık bir üyelik yapıyoruz. Kişi yaşarken haklarını korumaya devam ettiğimiz gibi kişi öldükten sonra da 70 yıl biz onun hakkını korumaya devam ediyoruz. Yani bu gün eserimiz talep görmeyebilir. Eserimizden faydalanılmayabilinir veya telif kazanamayabilirler ama yarın kazanamayacağımızın bir garantisi yok. Nasıl evimizi ve arabamızı sigorta ettiriyorsak, eserlerimizinde kaskosunu yaptırmamız lazım. Bunun kaskosunu da İLESAM yapıyor. Farklı alanlarda çalışan meslek birlikleri yapıyor.”

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

İLESAM, Elazığ-Fırat Üniversitesi’nde Telif Hakları Semineri Verdi…

26 Şubat 2011 Yazan:  
Kategori: Duyurular, Sanat

İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız, Elazığ Fırat Üniversitesi Prof. Dr. Bahaeddin Ögel Konferans Salonu’nda, 25 Şubat 2011 Cuma günü saat 14’te, “Telif Hakları Bilincinin Eğitim Kurumları ve Ülke Genelinde Geliştirilmesi ve Yaygınlaştırılması” konulu seminer verdi.

Seminerin açılış konuşmasını İlesam Fırat Üniversitesi Temsilcisi Prof. Dr. Ahmet Buran yaptı ve sonrasında sözü Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’a bıraktı. Parmaksız, telif hakkının bir kutsal hak olduğunu belirterek, bu hakkın yerine getirilmediğinde kul hakkının çiğnenmiş olacağını söyledi.

Parmaksız, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile birlikte bugüne kadar 11 ilde üniversitelerde telif hakları bilincinin yaygınlaştırılması amacıyla programlar düzenlediklerini belirtti. Korsanın hayatın her alanına girdiğine dikkati çeken Parmaksız, korsanla mücadele için önemli çalışmalar yaptıklarını anlattı. İLESAM’ın 60 ilde korsanla mücadele konusunda İl Denetim Komisyonu üyesinin var olduğunu, korsan adlı virüsün bir an önce önünün kesilmesi gerektiğini ifade eden Parmaksız, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Telif hakkı dediğimiz hak, kutsal bir haktır ve bir anlamda kul hakkıdır. Korsandan kitap, CD veya herhangi bir şey aldığınız zaman kul hakkını yemiş olursunuz veya çiğnemiş olursunuz. Korsan herhangi bir şekilde yazarından ve yayınevinden izin almadan çoğaltılan, basılan ve yayınlanan her türlü eser için kullanılır. Herhangi bir kopyalama merkezine veya fotokopi çeken bir yere gidip, ister üniversite olsun ister kopyalama merkezi olsun bir kitabın aynısını çektirdiğimiz zaman o da korsandır. Korsan hayatımızın her alanında var olan bir şeydir. Bununla mücadele için herkesin elinden geleni yapması gerekir. Telif hakkı kavramı insanlarımız tarafından bilinmiyor. Özellikle şair-yazar ve akademisyenlerin İlesam’a üye olmamasını bir türlü anlayamıyorum. Nasıl arabamızı ve evimizi kasko veya sigorta ettiriyorsak, eserlerimizi de İLESAM’a üye olarak sigorta edebiliriz. Eserlerimiz evimiz ya da arabamız kadar değersiz mi?”

İLESAM’ın 1986 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla kurulan ilk meslek birliği olduğunu anımsatan Parmaksız, ilim ve edebiyat alanında önemli çalışmalar yaparak Türkiye’ye bu hakkı anlatmakta kararlı olduklarını sözlerine ekledi.

Konferans, İlesam Fırat Üniversitesi Temsilcisi Prof. Dr. Ahmet Buran, Elazığ İlesam Temsilcisi Günerkan Aydoğmuş, İlesam üyeleri Mahir Gürbüz, Süreyya Kaya, İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Esma Şimşek, birçok akademisyen ve üniversite öğrencileri tarafından izlendi. Program sonunda Parmaksız, izleyicilerin sorularını cevapladı.

Konferanstan sonra Manas Yayınevi’nin sahibi Şener Bulut’un organize ettiği etkinlik içinde Elazığlı şair ve yazarlarla bir araya gelen Parmaksız, “Şiirin Olmazsa Olmazları” başlıklı 45 dakika süren bir konuşma yaptı ve dinleyenlerin hem telif hakları, hem de şiire dair sorularını cevapladı. Program Fırat TV tarafından kayda alındı. Konuşmasının sonunda, İLESAM olarak her platformda telif haklarının savunucusu olacaklarını ve korsanla mücadele edeceklerini bu konularla ilgili seminer ve konferansların devam edeceğini söyledi.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Oryantalizm ve Mankurtlaşma

24 Şubat 2011 Yazan:  
Kategori: Duyurular, Edebiyat, Etkinlik, Sanat

Oryantalizm ve Mankurtlaşma Konulu Konferans Ankara’da, Vakıflar Genel Müdürlüğü Salonu’nda…

Konuşmacı: Prof. Dr. Nurullah ÇETİN

Konu: Oryantalizm ve Mankurtlaşma

(26 Şubat 2011, saat:14)

Sohbet toplantımıza şiire, sanata ve kültüre gönül veren herkesi- üyemiz olsun veya olmasın-bekliyoruz.

İLESAM GENEL MERKEZ YÖNETİM KURULU

Adres: Vakıflar Genel Müdürlüğü Salonu
Milli Müdafa Cad. No : 20 Kızılay / ANKARA
26 Şubat 2011- Saat:14.00

Tel : 0 (312) 415 50 00 (10-Hat)

www.ilesam.org.tr

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

İLESAM’ın, Mehmet Akif Ersoy Konusunda Yalçın Küçük’ün İddialarına Cevabı

4 Kasım 2010 Yazan:  
Kategori: Duyurular, Edebiyat, Sanat, Siir

İLESAM’IN, AKİF KONUSUNDA YALÇIN KÜÇÜK’ÜN İDDİALARINA CEVABI

PROF. DR. NURULLAH ÇETİN’in MEHMET AKİF KONUSUNDA, YALÇIN KÜÇÜK’E CEVAPLARI

YALÇIN KÜÇÜK’ÜN MEHMET ÂKİF ERSOY’A DAİR İFTİRALARI ÜZERİNE İLESAM YÖNETİM KURULU ÜYESİ PROF. DR. NURULLAH ÇETİN’LE MÜLAKAT

Yalçın Küçük, yakın zamanda Çöküş (Mızrak Yayınları, İstanbul 2010) adlı bir kitap yayınladı. Bu kitabında büyük ölçüde Mehmet Âkif hakkında akıl almaz iftiralarda bulunuyor. Bunlar elbette herkesin gülüp geçeceği saçmalıklar; ama meseleyi bilmeyenlerin kafası karışabilir. O yüzden biz Mehmet Âkif ve İstiklal Marşı gerçeğini bu vesileyle bir kez daha aydınlatmak istiyoruz. Bu iftiralar ve saçmalıklar karşısında İLESAM olarak sessiz kalamazdık. İlesam Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nurullah ÇETİN’le Yrd. Doç. Dr. İbrahim TÜZER’in bu konuda yaptığı mülakatı dikkatlice okumanızı tavsiye ederiz.

İstiklal Marşı’nı Mehmet Âkif’in Yazmadığı

Yalçın Küçük kitabının değişik yerlerinde İstiklal Marşı’nı Mehmet Âkif’in yazmadığını, hiçbir yerde kendisine mal etmediğini, imzasını atmadığını, kendi malı olarak göstermediğini, bu marşı başkalarının yazdığını; ama Âkif’e mal edildiğini söylüyor. Bu minvaldeki bazı cümleleri şöyle:

“Mehmet Ragif, asıl adı “Ragif” idi, hiçbir yerde bu Marş’ı yazdığını söylememiştir. Yaşadığı sürece şiirleri arasına almadığını da biliyoruz. Ersoy, Marş’ta sadece bir paravandır.”[1]

“Ragif’i ve Marş’ı Ersoy da reddetmiştir, şiir okumaya düşkün Ersoy, hiç söylememiş ve taht-ı imzasına hiç almamıştır. Reddiyesi var.”[2] Yani Yalçın Küçük burada Akif, Marşın altına imza atmamıştır, Marşın kendi malı olduğunu reddetmiştir diyor.

“Çünkü bu ifadeyi anlamak çok zordur; sanat eserlerinde, şiir dâhil, bir ürünü “hediye etmek” ve bu nedenle de reddetmek imkânsızdır; emsalini bilmiyoruz. Âkif’in, hiçbir yerde, bu Marş’ı sahiplenmediğini biliyoruz. Bu sözün anlamı budur ve daha doğrusu anlamı yoktur. Ersoy yaşadığı sürece Marş’ı kabul etmemişti ve kendi adıyla yayınlamadığı kesindir; yaşadığı sürece, kendisine ait kitaplarda ve bu arada Safahat’ta yayınlamadığı herkesin bildiği bir sır durumundadır.

Hiçbir anıda veya kaynakta Âkif’in bu marşı okuduğunun işaretine de rastlamadım. Millet Meclisi’nde kabul edildiği anda da bütün ısrarlara rağmen Âkif’in, Marş’ı okumadığı kayıtlıdır. Bütün bunlar, İstiklâl Marşı’nın Âkif tarafından yazılmadığını düşünmemizi tahrik etmektedir.”[3]

Kitabın değişik sayfalarında da müteaddit defalar bu tezini tekrarlıyor ve İstiklal Marşı’nı Âkif’in yazmadığını; başkaları tarafından yazıldığını söylüyor. Sizce böyle bir şey olabilir mi?

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN: Şimdiye kadar duyduğum en saçma iddiadır bu. Adının önünde “Prof. Dr.” unvanı bulunan birinin bu kadar sorumsuzca laf etmesi anlaşılır değil. İstiklal Marşı’nı başkalarından oluşan bir heyet değil, Mehmet Âkif’in kendisi yazmıştır. Yalçın Küçük’ün iddia ettiği gibi Marş’ı kendisinin yazdığını söylemediği iddiası da doğru değildir. Âkif’in bu marşın kendisine ait olduğunu gösteren pek çok delil vardır. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1. Marşla ilgili değişik şekillerde yaptığı açıklamaları, Marş’ı kendisinin yazdığını zaten ayan beyan ortaya koyar. Her şeyden önce Âkif, Taceddin Dergahı’nda yazdığı İstiklal Marşı metnini 21 Şubat 1337 Pazartesi günlü Kastamonu’da çıkan Açıksöz gazetesinde, kendi imzasıyla yayınladı. Açıksöz gazetesi İstiklal Marşı’nın kendi gazetelerinde yayınlanması üzerine şu notu koydular:

“Şair-i azam (en büyük şair) ve muhterem (saygıdeğer) Mehmet Âkif Beyefendi üstadımız “İstiklal Marşı” unvanlı bir bedîa-i nefiselerinin (eşsiz eserlerinin) ilk neşri (yayın) şerefini gazetemize lütuf buyurdular. Her mısrasında Türk ve İslam ruhunun ulvî (yüce) ve mübarek hisleri titreyen bu abide-i sanatı (sanat anıtını) kemal-i hürmet ve mübâhâtla (tam bir saygıyla ve övünçle) derc ederiz (gazetemize koyarız).”

Ayrıca Sebilürreşad’da (XVIII / 468, s.305) da Âkif, İstiklal Marşı’nı yine kendi imzasıyla yayınladı. O nüshalara bakılabilir. Dolayısıyla Yalçın Küçük’ün “Mehmet Ragif, asıl adı “Ragif” idi, hiçbir yerde bu Marş’ı yazdığını söylememiştir.” lafı boş bir laftır.

Âkif, İstiklal Marşı’nı Safahat adlı şiir kitabına koymadı. Çünkü onu tamamen kahraman Türk ordusuna ve Türk milletine hediye etti. Marşın o günkü millî heyecanın bir ürünü olduğunu, milletin ortak millî direniş ve tam bağımsızlık mücadele azminin bir yansıması olduğunu, dolayısıyla o zamanın ve o ortamın havasında yazılan bir eser olduğunu belirtir. Marş, elbette olağanüstü bir dönemin ve şartların ürünüdür, Türk milletinin ruhuna tercüman olmuştur. Bu bakımdan millete aittir ama bu durumdan İstiklal Marşı’nın Âkif tarafından yazılmadığı sonucu çıkarılamaz. Âkif, İstiklal Marşı’yla ilgili olarak Mısır’dan Türkiye’ye dönüşünde 17 Haziran 1936’da şu açıklamayı yapıyor:

“İstiklal Marşı… O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir fecâyi (facialar) karşısında bunalan ruhların, ıstıraplar içinde halas (kurtuluş) dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz.. Onu kimse yazamaz… Onu ben de yazamam… Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.”[4]

Şimdi bu sözler son derece açık. Bunu herkes anlayabilir. Görülen o ki bir tek Yalçın Küçük anlamamış. Âkif, “bu marş millete karşı en kıymetli hediyem” derken onun yazmadığı manası çıkar mı acaba?

Yine bir yerde en yakın dostu, dava arkadaşı Eşref Edip şöyle diyor:

“Bir gün üstada sordum: -İstiklal Marşı’nı niçin Safahat’a koymadınız? -Onu millete hediye ettim dedi; artık o, milletindir. Benimle alakası kesilmiştir. Zaten o, milletin eseri, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım.”[5]

Yalçın Küçük’e soralım, “hiçbir yerde bu Marş’ı yazdığını söylememiştir.” diyorsun. İşte kaynağıyla verdik. Sen bu kaynakları okumadan nasıl böyle saçma bir şey söyleyebiliyorsun? “Ben yalnız gördüğümü yazdım” diyor daha ne desin? Bu söz, İstiklal Marşı’nı Âkif’in yazdığına yeterli delil olmaz mı?

2. Edebiyatta üslup bilimi diye bir şey vardır. İsim bilim üzerinde çok duran Yalçın Küçük, biraz üslup bilimle ilgilenseydi böyle saçma bir laf etmezdi. Âkif’in diğer şiirleri iyi incelenirse onlarla aynı üsluba sahip olduğu rahatlıkla anlaşılır. Hem İstiklal Marşı hem Safahat’taki diğer bütün şiirler, sadece Âkif’in söyleyebileceği aynı üslupla yazılmış şiirlerdir. Aralarında tam bir söylem birliği vardır. Hem içerik bakımından anlam birliği hem de üslup birliği o kadar bellidir ki tartışmaya bile gerek yok.

Hem sonra Yalçın Küçük’ün “Hiçbir anıda veya kaynakta Âkif’in bu marşı okuduğunun işaretine de rastlamadım. Millet Meclisi’nde kabul edildiği anda da bütün ısrarlara rağmen Âkif’in, Marş’ı okumadığı kayıtlıdır. Bütün bunlar, istiklâl Marşı’nın Akif tarafından yazılmadığını düşünmemizi tahrik etmektedir.” Sözü de anlamsızdır.

Âkif, kendi şiirini başkaları karşısında okumaktan ve başkalarının da kendi şiirini huzurunda okumalarından sıkılan bir insandır. Bundan dolayı Âkif, hem kendi şiirini başkalarına okumaktan kaçınmış, hem de Mecliste İstiklal Marşı okunduğunda dışarı çıkmıştır. Bu durumu doğrulayacak bir alıntı aktaralım. Faruk Nafiz Çamlıbel, 1947’de yazdığı bir hatıra yazısında Âkif’in bu özelliğine değinir ve şöyle der:

“Safahat’ın 6.cildi “Asım”dan bahsediliyordu. Salonda “Asım”ı okuduklarına emin olduğum ancak Süleyman Nazif ile Mithat Cemal’di fakat hepsi birden “Asım”ın mükemmelliğinde ve Âkif’in dehasında müttefiktiler. Hamid “Asım”dan bir parça okunmasını istiyor, bütün davetliler de bu temenniye iştirak ediyor, fakat büyük şair şaheserinden utanıyor, okumuyordu. Nihayet bu vazife Âkif’in hayranlarına düştü.”[6]

İstiklal Marşı’nın “Türk” Kelimesine Yer Vermediği

Yrd. Doç. Dr. İbrahim TÜZER: Yalçın Küçük, yine kitabında şöyle bir cümle sarf ediyor: “Bu Marş’ta “Türk” sözcüğü yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin güya kuruluş marşında “Türk” sözcüğünün geçmemesi utanç vericidir. Bunu çok daha önce göstermediğim için utanıyorum.”[7]

Buna ne diyorsunuz?

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN: Yalçın Küçük utanmayı biliyorsa şu açıklamalarımızdan sonra biraz daha utansın. Anladığım kadarıyla Yalçın Küçük, Âkif’in Türkleri sevmediğinden veya Türkleri yok saydığından ya da Türk düşmanlığından dolayı İstiklal Marşı’nda “Türk” kelimesine yer vermediğini söylemek istiyor. Hiç böyle bir şey yoktur. Tam tersine Âkif, biyolojik anlamda, etnik aidiyet bağlamında baba tarafından Arnavut, anne tarafından Türk olsa da sosyolojik, kültürel ve hukuki anlamda kendisini tamamen Türk saymış, Türk milletine mensubiyet şuurunu pek çok Türk’ten daha ileri seviyede dillendirmiş münevver bir Türk aydınıdır.

Etnik aidiyet bağlamında verili kimliği olan Arnavutluğu hiç öne çıkarmadığı yani kavmiyetçilik yapmadığı gibi; sosyolojik ve kültürel aidiyet bağlamında da Türk milliyetçiliği yapmıştır. Anlaşılan Yalçın Küçük kavmiyetçilikle milliyetçilik kavramlarını anlamamış. Milliyetçilik, hangi etnik kökenden gelirse gelsin ortak kültürel, sosyolojik ve hukuki değerlerde buluşan insanların birliktelik şuurudur. Bu anlamda Âkif, kendisini Türk saymış ve Türk milletine mensubiyet şuuruyla hareket etmiş, Türk milleti için, Türk’ün kurtuluşu için çalışmıştır. Etnik anlamda kan bağı olan Arnavutçuluk hiç yapmamıştır. Yani kavmiyetçilik ve ırkçılık yapmamıştır. Hatta Türk milliyetçiliğini bırakıp da Arnavut ırkçılığı yapanları da şiddetle eleştirmiştir.

Âkif’in İstiklal Marşı’nda “Türk” kelimesine yer vermemesinin kötü niyetle, herhangi özel bir kasıtla ilgisi yoktur. O günkü heyecan, coşku havasında öylece kalbe doğmuş, büyük bir duygu atmosferi içinde yazılmış bir şiirdir. Âkif’in bile isteye, kasıtlı olarak “Türk” kelimesini kullanmamak gibi bir tavrı olamaz. Kaldı ki İstiklal Marşı’nda “Türk” kelimesi yoksa da Türk’ün manası, ruhu, ideali, kaygısı, kimliği, millî varlığı, her şeyi vardır. Marş zaten apaçık bellidir ki baştanbaşa Türk’ü anlatıyor. Zira bu açıdan bakarsak Yalçın Küçük hiç üzülmesin. Âkif “Türk” demiyor ama “Türk”ten beter bir kelime kullanıyor. Bize göre beter değil ama onun bakış açısıyla öyle diyoruz. Âkif, İstiklal Marşı’nda 2 mısrada şöyle diyor:

“Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet bu celâl?”

“Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal!”

Ayrıca Âkif, “Nevruz’a hitaben yazdığı kıt’ada Türk milletinin asaletini ve büyüklüğünü yansıtırken, Türk çocuklarından da atalarının soylu karakterini taklit etmelerini ister ve şöyle der:

“Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek.” (s.509) der.

Şimdi burada Âkif’in “ırkım” dediği acaba Arnavut ırkı mı, yoksa Türk ırkı mıdır? Aklı başında olan herkes bununla kastedilenin Türk ırkı olduğunu bilir. Dolayısıyla Âkif, emperyalist Batılı Haçlı sürülerinin Türk ırkını yok etmek için üzerimize çullandığını; ama İslam’ın kahraman ordusu olan Türk ırkını kimsenin yok edemeyeceğini söylüyor. Âkif İstiklal Marşı’nda “Türk” kelimesine yer vermiyor demenin hiçbir manası yoktur. O, açıkça görüldüğü gibi Türk ırkını kendi ırkı biliyor, sahipleniyor, hiçbir komplekse kapılmadan kendi ırkı olarak gördüğü Türk ırkını sonuna kadar savunuyor.

Ayrıca Âkif’in, “Türk” kelimesini kullanma konusunda bir kompleksi de yoktur. Yani şimdiki bazı Âkif sever görünen politikacı ve yazarlar gibi “Türkiyelilik”ten falan değil; doğrudan doğruya Türklükten bahseder ve Türk olduğunu göğsünü gere gere söyler. “Türküm” demekten gocunmaz yani. “Türküm” demekten kaçınan, İslamcı geçinen, etnik ırkçılık yapan bazı kişilerin Âkif’ten alacakları daha çok dersler vardır.

“Ordunun Duası” şiirinde Âkif, aynen şöyle diyor:

“Türk eriyiz, silsilemiz kahraman… Müslümanız, Hakka tapan Müslüman.”[8]

Ayrıca Âkif’in, Türk milletine mensup olmaktan, kendisini Türk hissetmekten hiçbir şikâyeti olmadığı gibi memnundur da. “İstibdad” adlı şiirinde şu mısralara yer veriyor:

“O birkaç hayme halkından cihangirane bir devlet

Çıkarmış, bir zaman dünyayı lerzân eylemiş millet;

Zaman gelsin de görsün böyle dünyalar kadar zillet,

Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin nekbet…

Bu bir ibrettir amma olmayaydık böyle biz ibret!

Semâ-peymâ iken râyâtımız tuttun zelîl ettin;

Mefâhir bekleyen abâdan evlâdı hacil ettin;

Ne âlî kavm idik; hayfâ ki sen geldin sefîl ettin;”[9]

Âkif bir başka şiirinde de şöyle diyor:

“Yurdu baştanbaşa viraneye dönmüş Türk’ün;

Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün.”[10]

“Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk’ün,

Düşünüp durmada öksüz gibi küskün küskün.”[11]

“Değişik sanki o arslan gibi ırkın torunu!

Bense İslam’ın o gürbüz, o civan unsurunu,”[12]

“Hocazâdem, ne sülükmüş o meğer, vay canına!

Diş bilermiş senelerden beri Türk’ün kanına”[13]

“Kimse evlâdını cahil komak ister mi ayol?

Bize lazım iki şey var: Biri mektep, biri yol.

Neye Türk’ün canı yangın, neye millet geridir

Anladık biz bunu az çok senelerden beridir.”[14]

İstiklal Marşı’nın Federasyon Marşı Olduğu

Yrd. Doç. Dr. İbrahim TÜZER: Yalçın Küçük, İstiklal Marşı’nın bir Türk marşı değil de İslamcı, Kürtçü, Yahudi ittifakını yansıtan bir marş olduğunu iddia ediyor. Şöyle diyor:

“Bu analizde “Türk” anahtar sözcük oluyor ve yokluğu ise yol gösteriyor. Âkif Manzumesinde “Türk” sözcüğünün olmaması bir mesajdır ve bir politikadır. Peki bir federasyon marşı mı, şimdilik aşırı bir sorudur ve bu aşamada yeni bir ittifak arayışını arıyoruz.”[15]

“Karar verilmişti; Mustafa Kemal mecliste riyaseti Adnan Adıvar’a bıraktı ve bu “oldu-bitti” işi seyretmekle yetindi. Bu bize, “İslamcı” şair, Mehmet Âkif’in adıyla, İslamî ve yer yer Kürdist ve Tevratik çağrışımları içeren bir metin üzerine bir ön kabul olduğunu anlatmaktadır.”[16]

Bunlara ne diyorsunuz?

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN: İstiklal Marşı’nın Türklükle ilgisini yukarıda açıladık. Yalçın Küçük, burada anlaşılan İstiklal Marşı’nın Kürtçülük ve Yahudilikle de ilgisi olduğunu söylemeye çalışıyor. Bu da çok saçma bir iddia.

Âkif, bir vaazında Kürtçülükle ilgili olarak diğer meseleler gibi Kürtçülük meselesinin de düşman parmağıyla çıkarılmış, bizim kanımızı iliğimizi kurutan bir iç meselemiz olduğunu belirtir ve şöyle der:

“Ey cemaat-i Müslimîn! Gözünüzü açınız, ibret alınız. Bizim hani senelerden beri kanımızı, iliğimizi kurutan dahilî meseleler yok mu, Havran meselesi, Yemen meselesi, Şam meselesi, Kürdistan meselesi, Arnavutluk meselesi… Bunların hepsi düşman parmağıyla çıkarılmış meselelerdir. Onlar böyle olduğu gibi bugünkü Adapazarı, Düzce, Yozgat, Bozkır, Biga, Gönen, Konya isyanları da hep o melun düşmanın işidir. Artık kime hizmet ettiğimizi, kimin hesabına birbirimizin gırtlağına sarıldığımızı anlamak zamanı zannediyorum ki gelmiştir. Allah rızası için olsun aklımızı başımıza toplayalım. Çünki böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan şu bir avuç toprağı da verecek olursak çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur. Şimdiye kadar düşmana kaptırdığımız koca koca memleketlerin halkı hicret edecek yer bulabilmişlerdi. Neûzubillah biz öyle bir akıbete mahkum olursak başımızı sokacak bir delik bulamayız. Zaten düşmanlarımızın tertip ettikleri sulh şerâiti bizim için dünya yüzünde hakk-ı hayat, imkân-ı hayat bırakmıyor.”[17]

Yahudilik konusuna gelince Âkif Yahudiler için bir şiirinde şöyle der:

“Bir çıfıt sillesi kaç yıldır öter beynimde:”[18]

Yalçın Küçük bilmiyorsa öğretelim, ”Çıfıt”, Yahudiler için kullanılan bir hakaret kelimesidir. Çıfıt, “hileci ve düzenbaz” demektir ve Yahudiler için kullanılır. Yahudiler için böyle ağır konuşan bir adam, nasıl olur da Tevratik bilmem neyik bir Marş yazar?

İstiklal Marşı’nın “Korkma” Kelimesiyle Başlaması

Yrd. Doç. Dr. İbrahim TÜZER: Yalçın Küçük, Marşın “korkma” sözüyle başlaması konusunda şunları söylüyor:

“Marşa döndüğümüzde Mehmet Ragif’in adına yazılı bu marşın anlaşılması en zor yanlarından birisi, ”korkma” sözüyle başlamasıdır; tabii bu hitapta korku esastır. Korkulduğu varsayımı var; ”korkma” sözüyle başlıyoruz. Dolayısıyla her açıklama teşebbüsünde neden “korkma” bunun izahını bulmak durumundayız.”[19]

Nedir bunun izahı?

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN: Bunun izahı gayet açık.

İstiklal Marşımız, “korkma!“ diye başlar. Olumsuz bir ifadeyle başlaması, bazıları için garip gelmiş olabilir. Birileri bunu eleştirmişlerdir. Mesela Yalçın Küçük’ten önce Suphi Nuri İleri bu durumu şöyle eleştirdi:

“Bu marş her cihetten fenadır. İstiklalci Türklerin hislerine tercüman olmamıştır. “Korkma” diye başlayan bir marş, Türklerin hakiki ve öz duygu ve heyecanlarının tercümanı olmaz. Türk korkmaz, istiklal ve inkılap için savaşan Türklerin yüksek ve asil hislerini ve seciyelerini bilseydi hiçbir vakit şu sinire dokunan “korkma” kelimesiyle marşına başlamazdı.”[20]

Âkif’in marşına olumsuz bir ifade olan “korkma” diye başlaması, İslam kültüründen yansımalar, izler taşır. Zira İslam da temel ilkesi olan kelime-i şehadete yani “eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulühü” cümlesi, olumsuz bir ifade olan “lâ” ile başlar. “lâ”, “hayır, yok, değildir” anlamına gelir. Yani “hiçbir tanrı yoktur, ancak Allah vardır” ifadesiyle başlar. İslam, önce olumsuz durumu, olmaması gereken bir şeyi ortaya koyar, sonra olumlu değeri verir.Âkif de önce olumsuz durum olan korkuyu olumsuzlar, korku yok, korkma der, korkunun olmaması gerektiğini söyler, sonra olumlu değerleri verir.

Ayrıca bu mısralarda geçen metinlerarası ilişkilere ve şiirin tarihsel, kültürel kaynaklarına da bir bakalım:

Marşın;

*“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;”

şeklindeki ilk mısraı, Hz. Muhammed’in Hz. Ebubekir’le birlikte 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ederken aralarında geçen bir konuşmaya telmihte bulunmaktadır. Hadise şöyle olmuştur:

Mekkeli kâfir Kureyşlilerin baskısından bunalan Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir’le birlikte Mekke’den Medine’ye hicret etmeye karar verirler ve gizlice çıkıp yolda Sevr Mağarası’nda konaklarlar. Bu arada Müşrikler onların peşine düşmüşlerdir. Kâfirler, Hz. Muhammed’i veya Hz. Ebubekir’i bulup getirene veya öldürene 100 deve verme vaadinde bulunurlar.

Bunu duyan canavar ruhlu bir kısım Mekkeli müşrikler, hemen yola koyulup Sevr Mağarası’nın önüne kadar gelirler. İçerden Hz. Muhammed’le Hz. Ebubekir onların geldiğini görürler. Fakat müşrikler onları görmezler. Bu durumda Hz. Ebubekir çok korkar, telaşlanır ve üzülür. Hz. Muhammed onu yatıştırmak üzere: “Korkma! Üzülme. Allah bizimle beraberdir.” diye teselli verir.

Bu hadiseye Kur’an-ı Kerim’de şöyle değinilir: “Eğer siz ona yardım etmezseniz Allah ona yardım eder. Hani o kâfirler, onu (Mekke’den) çıkardıkları vakit iki kişiden biri iken ikisi mağarada bulundukları sırada arkadaşına: “Korkma, üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.” diyordu. Allah ona sekînet (sükunet, kalp huzuru) indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla güçlendirdi ve kâfirlerin sözünü alçalttı. En yüksek olan ancak Allah’ın kelimesi (Tevhid: Lâilâhe illallah) dir ve Allah azîzdir, hakîmdir.”[21]

Mehmet Âkif de bu hadiseye telmihte bulunarak; kâfirlerin Sevr Mağarası’nı kuşattığı gibi Müslüman Türk milletinin de 1918’den itibaren Anadolu’da İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Amerika’dan oluşan emperyalist Batılı devletler tarafından kuşatıldığı sırada, Türk’ün yok olması demek olan Sevr anlaşmasıyla kıskıvrak kuşatıldığı sırada peygamberimizin Hz. Ebubekir’e söylediği gibi Âkif de; “Ey Türk milleti korkma! Allah bizimle beraberdir” mealinde teselli veriyor, Türk milletinin imanını güçlendiriyordu.

Sevr anlaşması, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri arasında Paris’in Sevr banliyösünde 10 Ağustos 1920’de imzalanan bir anlaşmadır. Buna göre ülke paramparça ediliyor, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Ermenistan, ülkeyi bölge bölge parselliyorlar, Kürdistan diye bir devlet kurduruyorlar, Türklere de Orta Anadolu’da küçücük bir bölge bırakılıyor. İşte Millî Mücadelemizi bu Sevr anlayışına karşı, Sevr’e mahkum olmamak, Sevr mağarasında sıkışıp kalmamak için verdik.

Burada ilginç bir benzerlik var. Peygamberimizi kuşatan, hapseden, kıstıran, dar bir mekana mahkum eden mağaranın adının “Sevr” olmasıyla, Türk milletini Orta Anadolu’da mağaraya benzeyen küçük bir alana hapsetmeyi ve orada yok olup gitmesini amaçlayan, kıskıvrak kuşatan, hapseden Sevr anlaşması’nın adlarının da aynı olmasını nasıl izah etmeli? “Sevr” banliyösü, Paris’in dışında küçük bir yerleşim yeridir. “Sevr” mağarası da Mekke’nin dışında Sevr dağında küçücük bir yerleşim yeri olarak kabul edebileceğimiz bir mağaradır.

Kureyşli kâfirler, başta Hz. Muhammed olmak üzere Müslümanları yok etmek, öldürmek için peşlerine düştüler. Haçlı sürüsü olan kâfir İtilaf Devletleri de Müslüman Türkleri öldürüp yok etmek için üstümüze çullandılar.

Kureyşli kâfirler, değişik kabilelerden seçtikleri en kuvvetli bir çete ile Müslümanların peşine düştüler. Batılı kâfir devletler de İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan kabilelerinden seçtikleri kuvvetli bir orduyla üzerimize çullandılar.

Kureyşli kâfirler, Hz. Muhammed’i bir gece evinde basarak imha etmek istediler. Hz. Muhammed, bunu Allah’tan haber alınca Medine’ye hicret için gizlice yola çıktı ama kâfirler peşinden geldiler.

Avrupalı kâfirler de Müslüman Türk’ü yok etmek için evini, yurdunu, vatanını bastılar. Müslüman Türk de İstanbul’dan Anadolu’ya gizlice; mesela Özbekler Tekkesi aracılığıyla olduğu gibi Kuva-yı Milliyye hicretine çıktı ama kâfir Avrupalılar, Anadolu içlerine kadar peşimizden geldiler. Kureyşli kâfirler, Hz. Muhammed’i ölü veya diri olarak getiren kiralık katil çetesine ödül olarak 100 deve vereceklerini vaad ettiler.

Avrupalı kâfir devletler de kiralık katil olarak tuttukları Yunan ordusuna Türkleri yok etmeleri karşılığında ödül olarak Batı Anadolu bölgesini Yunanistan’a vereceklerini vaad ettiler. Hicret sırasında Hz. Ebubekir korktu ama Hz. Muhammed peygamber olarak ona “korkma” dedi. Millî Mücadele sürecimizde Hz. Ebubekir’in karşılığı Türk milletidir. Türk milleti de en azından bir kısmı düşmanlardan korkmuştur ama peygamberin varisi bir alim olarak Mehmet Âkif, bu millete “korkma!” demiştir.

Daha bunlar gibi pek çok benzerlikler vardır. Âkif işte bu kültürden geldiği için Millî Mücadele sürecimizi İslam tarihinden benzer olaylarla irtibatlandırma yoluna gitmiştir.

Âkif, millî Mücadele sürecinde verdiği vaazlarda ve yaptığı konuşmalarda Türk milletine Sevr anlaşmasının felaketlerini uzun uzun anlatmıştır. Nitekim 24 Aralık 1920’de Kastamonu’dan Ankara’ya dönüşlerinde Âkif, Eşref Edip’le birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın daveti üzerine İstasyonda bir saat kadar görüşmüşler ve Mustafa Kemal Paşa Âkif’e hitaben şöyle demiştir:

“Kastamonu’daki vatanperverane mesainizden (çalışmalarınızdan) çok memnun oldum. Sevr Muahedesinin (anlaşmasının) memleket için ne kadar feci bir idam hükmü olduğunu Sebilürreşat kadar hiçbir gazete memlekete neşredemedi (yayamadı). Manevî cephemizin kuvvetlenmesinde Sebilürreşad’ın büyük hizmeti oldu. İkinize de bilhassa teşekkür ederim.”

Mustafa Kemal Paşa’nın daha sonra “görüştüğümüze çok memnun oldum, inşallah beraber çalışırız” demesi üzerine Âkif ve Eşref Edip, “Tabii beraber çalışmak için geldik” demişlerdir.[22]

Marşın ilk kelimesi olan “korkma!” sözü, Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi’nin, İzmir’in 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar tarafından işgal edilince aynı gün verdiği bir fetvada da geçer. Hulusi Efendi fetvasında şöyle der:

“Korkmayınız!’… Meyus (ümitsiz) olmayınız!… Bu livâ-yı hamd (Hz. Muhammed’in bayrağı) altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak cihâd-ı mukaddes (kutsal cihat) fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum”.[23]

Mehmet Âkif, İstiklal Marşı’nı yazmadan önce muhakkak ki bu fetvadan da haberdardı ve ondan da etkilendi.

Yine bu “korkma!” sözü, o dönemde kuvvetli bir İslam imanına sahip olan bütün Türklerin içlerinde besledikleri ve kardeşlerine söyledikleri ortak bir söz gibiydi. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun korkmamaları gerektiğini söylüyorlardı. Nitekim Hasan Basri Çantay da bir yazısında aynı şekilde “korkma!” demişti:

“Ey imanlı kardeş! Çok şükür ufk-ı İslâm’da (Müslümanların ufkunda) rehâ ve halâs (kurtuluş) güneşi doğmaya başladı. Dünyanın her tarafında esarete düşen müslümanlar harekete geldi. Ehl-i Salib’in (Haçlıların) yaman kastı artık anlaşıldı. Bütün İslam âlemi hakk-ı hayatını (yaşama hakkını) müdafaaya, kelimetullahı i’lâya (Allah’ın davasını yüceltmeye) karar verdi. Bugün her vakitten fazla ümitlisin, fakat sabr u sebat et, yılma, usanma, korkma, haydi hamaset (kahramanlık, yiğitlik) meydanına. Allahuekber! (Allah en büyüktür) “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.”[24]

İstiklal Marşı’ndaki “Ulusun” Kelimesinin Manası

Yrd. Doç. Dr. İbrahim TÜZER: Yalçın Küçük, İstiklal Marşı’nda geçen “Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar” mısraında geçen “ulusun” kelimesinin manasını değişik şekilde yorumluyor. Şöyle diyor:

“Profesör Kaplan, bu “korkma” hitabını, bir de “ulusun” sözcüğünden sonra kullanıyor; güzel, ancak bizler buradaki “ulu” sözcüğünü hep “yüce”, İbrani’de “ram” olarak anlıyorduk, ki “avram”, yüce baba ve “yüce Tanrı” anlamındadır, hep biliyoruz. Ezan Türkçeye çevrilince de, “Allahu Ekber” yerine “Tanrı uludur” diyorduk. Ancak Nalbandoğlu’nun kitabında kalan ve değeri, şimdiye kadar, pek bilinmeyen bu yüksek değerlendirmede, edebiyat profesörü İslamist Kaplan, buradaki “ulusun” sözcüğünün, “ulumak” fiilinden, “bırakınız ulusunlar” anlamına geldiğini, bize, tedris eylemektedir. Anlaşılması zordur; /ulusun, korkma… nasıl böyle bir imanı boğar/medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar/, işte burada, medeniyet, köpekler misli ulumaktadır ve bundan korkmak için de bir neden bulunmamaktadır. Yine de bu İslamist Kaplan’ın zekâsından korkmak zorundayız.”[25]

İslamist Kaplan mı Yalçın Küçük mü haklı?

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN: Yalçın Küçük, hep bilmediği işlere bulaşıyor ki battıkça batıyor. Arapça bilmiyor, Osmanlı Türkçesi bilmiyor, ondan sonra bilmediği bu hususlarla ilgili olarak ahkâm kesiyor.

İstiklal Marşı’nda geçen “ulusun” kelimesinin asıl Arap harfleriyle yazılışında bu kelimenin sonu “nun” harfiyle biter. Bu kelimenin sonu, “kef” harfiyle biterse “sen ulusun, büyüksün” manasına gelir. “Nun” harfiyle bitince de “o ulusun, bağırsın, köpekler gibi ses çıkarsın” manasına gelir. Yalçın Küçük, İstiklal Marşı’nın asıl metni olan Arap harfli metne baksın, Osmanlı Türkçesi öğrensin, bilmiyorsa bilene sorsun. Ondan sonra Mehmet Kaplan gibi bir dahi Türk aydınının zekâsıyla alay etmeye kalkmasın. Sonra ayazda kalır, alay edilen kendisi olur, ondan sonra da insan içine çıkamaz. Yazık. Bu cesareti nereden alıyor bu adamlar, anlaşılır gibi değil.

Anadolu’da Şehitlerimizin Olmaması

Yrd. Doç. Dr. İbrahim TÜZER: Yalçın Küçük, ayrıca Anadolu toprakları altında şehitlerimizin olmadığını; dolayısıyla İstiklal Marşı’nın altıncı kıt’asında “Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” mısraındakine benzer yaklaşımların yanlış olduğunu söylüyor. Şöyle diyor:

“İslamist Kaplan bir yerde de şunları kaleme almaktadır: “Altıncı parçada müdafaa edilen ’toprak’ değerlendiriliyor. O, bir arazi parçası değil, altında binlerce kefensiz şehidin yattığı kutsal bir yerdir. Biz o şehidlerin torunlarıyız. O, bizim için yeryüzünden daha değerlidir.” Profesör, böylece, Âkif’in manzumesinde neden “toprak” sözcüğüne yer verildiğini açıklamış olmaktadır. Pek güzel, yalnız çok küçük veya çok büyük bir yanlışlık var; biz bu savaşı, Musul ilavesiyle, bugünkü Türkiye için veriyorduk, Misak-ı Millî bunu söylemektedir. Savaş için teşkilatlanma da burada, Anadolu’da, yapılıyordu; bu topraklarda ise bizim şehidimiz yoktur. Bu topraklar, Türkler’in Anadolu’ya geçmesinden beri hep Türkler’de kalmıştı; Marş’ın yazıldığı Ankara’da ve Tacettin Dergâh’ında, toprak altında şehitten söz edemiyoruz. Kısaca, eğer kastedilen “toprak” bu ise, altında “binlerce kefensiz yatanı” yoktur.”[26]

Öyle midir?

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN: Sayın Yalçın Küçük’ün söylediği gibi yanlışlık falan yok. Önce İstiklal Marşı’nın burada sözü edilen ilgili kıtasını alalım:

“Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.”

Burada Âkif, Türk milletinin bastığı, yaşadığı, vatan olarak bellediği her yerden bahsediyor. Bu cennet vatanın içine mesela Muş, Malazgirt, İstanbul giriyor mu girmiyor mu? Oralar Türk toprağı, Türk vatanı değil de gavur vatanı mı?

Malazgirt Meydan muharebesinde şehit olan atalarımız gavur toprağında mı yatıyor, yoksa kendi vatanımızda mı? Orası Anadolu olmuyor mu? 13. Yüzyılda Anadolu içlerine kadar yayılan Moğol istilasına karşı koyan ve vatanlarını korumak için savaşan Türkler Anadolu topraklarında yatmıyor mu? Yine değişik zamanlarda gelen Haçlı sürülerine karşı savaşıp şehit düşen atalarımız Anadolu topraklarında yatmıyor mu? İstanbul’un fethinde şehit olan atalarımız Türk vatanında mı yatıyor yoksa gavur toprağında mı? Daha neyi sayalım? Çanakkale savaşlarında şehit olan 60.000 civarındaki vatan evladı nerede yatıyor acaba? İstiklal Marşı’nın yazıldığı Şubat 1921’e kadar Anadolu’da biz şehitler vermedik mi? Mütareke döneminde, mesela 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’e ayak bastığından itibaren şehit vermedik mi? Yalçın Küçük, ilkokul çocuklarının bile bildiği şeyleri ya bilmezden geliyor ya da başka şey biliyor.

[1] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.12

[2] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.44

[3] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.96

[4] Eşref Edip, Mehmet Akif, Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, hzl. Fahrettin Gün, Beyan Yayınları, İstanbul 2010, s.135

[5] Eşref Edip, Mehmet Akif, Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, hzl. Fahrettin Gün, Beyan Yayınları, İstanbul 2010, s.222

[6] Faruk Nafiz Çamlıbel, “Abdülhak Hâmid’i Nasıl Tanıdım”, Yedigün, S.448, 1947

[7] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.12

[8] Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977, s.555

[9] Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977, s.85

[10] Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977, s.379

[11] Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977, s.380

[12] Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977, s.381

[13] Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977, s.390

[14] Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977, s.396

[15] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.54

[16] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.56

[17] Sebilürreşad, 25 Teşrin-i Sani 1336-15 Rebiülevvel 1339, C .11, S.464, s.249-259; Abdülkerim Abdülkadiroğlu - Nuran Abdülkadiroğlu, Mehmed Âkif’in Kur’an-ı Kerim’i Tefsiri, Mev’ıza ve Hutbeleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1991

[18] Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977, s.409

[19] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.62

[20] Yeni Adam, 25 Mart 1937, S.169, s.10-11

[21] Tevbe suresi, Ayet Nu: 40

[22] (Yeni) Sebilürreşat, Ekim 1957, C .II, S.254, s.58-59

[23] www.pamukkale.gov.tr

[24] Nasuhî Dede (Hasan Basri Çantay,” Ey Müslümanlar! Esir Kardeşlerinizi Düşününüz”, Sebilürreşad, C.19, S.472, Mart 1921, s.31-34

[25] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.62-63

[26] Yalçın Küçük, Çöküş, Mızrak Yayınları, İstanbul 2010, s.63

www.ilesam.org.tr

http://www.ilesam.org.tr/sdetay.asp?did=159

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »