Anasayfa / Sinema / Kült Filmler / Barton Fink (1991, Coen Kardeşler)

Barton Fink (1991, Coen Kardeşler)

Barton_Fink_1991-coen-kardeslerCoen Kardeşlerin yönetmenliğini yaptığı Barton Fink filmi, top 10 listemi çıkarsam muhtemelen bu listede Fellini’nin 8½ (1963) filmi ile yan yana yer alırdı. Tıpkı 8½ filminde olduğu gibi Barton Fink de aslı esasında bir yaratıcılık krizini konu alır. Lakin salt bunun etrafında dönmez. Broadway’de oyunlar yazan bir karakterdir Barton Fink (John Turturro). Dostlarından birisi ise onun aklına “Hollywood fikri”ni sokar. Kendisi hakkında yazılan yazılar onu prodüktörler için kendinden menkul “bir arzu nesnesi” durumuna getirmiştir. Bu minvalde o da Las Vegas’a gider. Burada bir filmin senaryosunu yazacaktır. Film ise taytlı şişman güreşçileri konu alacaktır; fakat ifade ettiğimiz gibi “yaratıcılığı meme yapan” bu yazar hiçbir şey yazamaz ve başka bir yazardan yardım ister. Bu yazar ise W.P. Mayhew adında ve William Faulkner’a inanılmaz benzerliği bulunan bir aktördür. Zaten bu referans oldukça bilinçli verilmiştir. Barton Fink’in hayatıyla Faulkner’ın hayatı belirli paralellikler taşımaktadır. Her ikisi de yazar olmasının yanında, senaryo yazarlığı da yapmıştır. Tabii ki Hollywood aynı zamanda bir yazarlar çöplüğüdür. Fink’in odasının “çöplük” olarak nitelendirilmesi bunun tanıtıdır. 

barton-fink-john-turturro

Faulkner’ın anlatıcısı “güvenilmez anlatıcı”dır. Bu anlatıcıyı “The Sound and the Fury” (Ses ve Öfke) isimli eserinde de görmekteyiz. Roman geleneksel bir olay örgüsü ile anlatılmaz. Sınırlar belirsizleşir, kadiri mutlak bir anlatıcıdan yoksunuzdur, hatta hatta zihinsel engelli bir roman kahramanının sekteye uğramış anlatımı ile okuyucunun sarılacağı dal elinden alınmıştır. Barton Fink filminde de farklı bir durum görmeyiz. Bazen yaratıları yazara vurmaktadır [ABD donanma askerlerinin veda gecesi bunun ifadesidir] ve “common man” modeli olarak yarattığı Charles (John Goodman) ise onu kendisini dinlememekle suçlamaktadır. Bu dinlememe durumu, aslında kültürlü ile avam arasındaki sürekli devam eden gerilimi de yansıtmaktadır.

Bir başka referans ise Kafka’nın “Die Metamorphosis” (Değişim) isimli öyküsünedir. Bu novella’da bildiğiniz üzere Gregor Samsa gezici bir pazarlamacıdır. Aynı gezicilik Charles’da söz konusudur. Fakat burada sivrisinek’in Kafka’nın ungeziefer’i ile belirli ortak noktaları olduğu gibi farklılıkları da vardır. Burada sivrisinek aslında gerçekliğin belirsizliğine dair bir semboldür. Sivrisineği öldürmek için Audrey’nin sırtına vuran Barton Fink onun ölmüş olduğunu fark eder. [Sivrisinek’in ölümü bu durumu sembolize eder. Aslında yaşadığını zannedip sırtına vurmuştur.] Bununla birlikte prodüktör ve yazar arasındaki ilişkiye refere eder. Yazarların ekonomik kaygılar ve senaryo yazarlığının getirdiği para neticesinde kendi entelektüel yetilerini şirketlere satmalarını ve şirketlerin bunu yiyip bitirmelerini konu alır. Bir sivrisinek gibi kanlarını emmektedir. Fakat buradaki ilişki belki de Coen Kardeşlerin modernist tekniği ile belirsizleştirilmiştir. Bunu ise şu şekilde anlayabiliriz: Öncelikle bu sivrisinek’in yorumlanması tek boyutlu değildir. Katmanlı bir şekilde kurulmuştur, aynı sivrisinek ve kurban ilişkisi Mayhew ile Audrey arasında da söz konusudur. Bunu seyircisinin gözüne sokan ise haliyle Barton Fink’tir.

barton-fink-film

Buna ilaveten otel’in de belirli sembolik anlamları vardır. Öncelikle tekinsiz bir oteldir. Bilhassa asansörcü adam ile resepsiyonist Kafka’nın karakterlerini andırmaktadır. Aslında bir şeylerin yazarın kafasının içinde olup bittiklerini; bazen soundtrack olarak kullanılan nefes alıp verme sesi ise bizi senaryo yazarının bir senaryosu içinde olup olmadığımız konusunda şüpheye düşürür. Çünkü hep Chet hem de asansördeki adam “sanki bir romanın bir kesitinden alınma gibidir”. O kadar düzdürler ki bu düzlük ve dolaysız olmaları onlar hakkında bir tekinsizlik hissi uyandırır. Buradaki tekinsizlik kelimesini Freud’un kullandığı “unheimlich” anlamında kullanıyorum. Aslında tekinsiz insanın kendinden bir parçadır. Tanınmayan içimizdeki öteki ya da Dostoyevski’nin “dvoynik” [ikiz, öteki, bir başka ben]idir. Roman yazarının yarattığı her karakter de aslında onun için bir başka bendir. Herman Hesse’nin “Der Steppenwolf”taki (Bozkırkurdu) beni içinde birbiriyle savaşan karakterlerdir [Aynı savaşım filmin sonunda Charles, Deustch ve Mastrionotti arasındaki ilişkide daha belirgin ortaya çıkar]. Yani onun bir yaratısıdır. Filmde de bu modeller birçok şekilde ortaya çıkmaktadır.

Öncelikle bu eski ve tecrit edilmiş otel Charles’ın zihninden başka bir şey değildir. Bu zihnin birçok kapısı vardır ve kapının önünde ayakkabılar bulunmaktadır. İngilizcede bir deyim vardır, o da şu anlama gelir; “put oneself in someone else’s shoes”, yani bu deyimin tam anlamı, “kendini onun yerine koy, bir de onun bakış açısından bak” anlamına gelmektedir. Yani bu deyimi kelimesi kelimesine çevirdiğimizde filmdeki bir referansa dönüşmektedir. Bu minvalde ayakkabıların büyük bir önemi vardır. Öncelikle tüm ayakkabılar kapının önündedir ve bu ayakkabılar sadece Chet tarafından toplanılıp parlatılmaktadır ve buradaki her oda Fink’in kafasındaki olanak halindeki senaryoları betimlemektedir. O senaryolardan birisini kullandığında ya da yazdığında ve yahut da etkinlik haline getirdiğinde haliyle o karakterle özdeşleşecek, ona kendinden bir şeyler katacaktır. Yani onun ayakkabılarını giyecek ve onun bakış açısından bakacaktır. Chet’in Fink ile Charles’ın ayakkabısını yanlışlıkla birbirlerine vermesini başka nasıl anlayabiliriz ki? Haliyle bu ayakkabı Fink’e büyük, Charles’a ise küçük gelmiştir. Burada aslında kültürlü insan ile halktan insanın bir tartışması vardır. [Bu arada George Orwell’ın Aspidistra romanında kullandığı gibi “kütüphanedeki kitaplar arasındaki Darwinci mücadele” burada belki olanak halinde yazarın kafasındaki tasarılarda da mevcuttur ve bu savaştan galip çıkan “Güreşçi Charles”tır. Filmin sonunda Charles’ın odasının yanmamasını ve o odaya girmesini başka nasıl yorumlayabiliriz ki?]

sanat-filmleri

Fakat ilginç bir noktadır ki her ne kadar Barton Fink yazarlar ve onların ucuz yazıları hakkında atıp tutsa da aslında kendi kendini yok eden bir şey ortaya koymaktadır. Belki de bu çelişkinin farkında değildi Fink. Burada başka bir kelime oyunu ise “Fink” adında yapılmaktaydı. Fink’in söylenişine dikkat edildiğinde aslında “think” gibi okunmaktadır. “Think” ise bildiğiniz gibi “düşünme” anlamına gelir. Fink’in biteviye düşünerek gerçekliği tıpkı Kafka gibi kurduğunu söylemiştik; yani gerçeklik bilinç ve algı düzeyine indirgenmiştir. Eğer K. Şato’ya bakıyorsa “Şato” vardır. [O kafasını çevirene kadar şato varolmaya devam edecektir.]

Film sanatsal yaratının doğası üzerine de belirli sorular sorar. Öncelikle Fink’in yazamamasını neye bağlamalıyız? Sıcaklığa ya da sivrisineklere mi? [Bu arada bu sıcaklığın biteviye ikinci dünya savaşında gaz odasında öldürülen Yahudilere de bol bol referans verdiğini söylemeliyiz.] Filmin sonunda yer alan otelin yanması olgusu da aynı paralellikte incelenebilir. Ama burada stilistik bir element de söz konusudur. O da sadece Charles’ın hikâyesinin bizim gözümüzün önünde olmasıdır. Biz çok belirgin olmasa da Charles’ın bize çıtlattığı fakat Fink’in değinmediği hafif meşrep kızlar hikâyesini sadece yüzeysel olarak biliriz. Bu ise o koridorda gerçekleşen çeşitli olaylar hakkındadır. Burada Charles’ın her ne kadar duysa da kulağının kapalı olduğunu belirtmek zorundayız. Çünkü kendisi de bir yaratıdır. Burada kadiri-mutlak bakış açısına sahip olan sadece “Barton Fink”tir. Filmin sonuna doğru da otelde kafasındaki olanak halinde olan tüm karakterlerin sesleri duyulur. Belirttiğim gibi sadece Charles’ın odası yanmaz. Çünkü ortadan kaldırılmayacak olan ve belki de bu Darwinci mücadeleden tek ayakta kalan Charlesın hikâyesidir. Diğer olanak halinde olan tüm hikâyeler kâğıt ve mürekkebe bürünemezler.

sanatlog-sinema-blogu

Bu arada Barton Fink’in kulağındaki pamukları nasıl yorumlamalıyız? Bu her ne kadar kimileri tarafından “Amerikan Solculuğu”nun 1940’lardaki “Yahudi Soykırımı”na karşı ilgisizliği olarak yorumlansa da, aslında Barton Fink karakterinin oldukça ezik olduğu ortaya çıkacaktır. Dış dünya ile bağlarını koparmış ve kendini yazma tanrısının ellerine bırakmıştır; aslında kendi dünyasında yaşamaktadır. Filmin başından itibaren, Kafka karakterlerinin gerçekliği her hareketleri ile inşa etmeleri gibi Barton Fink de gerçekliği/anlatıyı sürekli üretir. Bunun bazen farkında olmak zor olsa da filmin başında başka bir odadan gelen ağlama ile karışık gülme sesleri [Charles’ın sesidir bu] belki de film içinde daha ileriki bir sahneye referans vermektedir ya da aslında belki de Barton Fink sandalyesinden hiç kalkmamıştır ve yazdığı daktilonun kâğıdında çözülen kamera ise salt bu yazma ediminin bir “gerçekleşmesi” şeklinde vuku bulmuştur? Bunu defalarca belirtmekte zarar görmüyorum ama her halükârda film içindeki gerçek ve düş sınırının daha da belirsizleştirilmesine neden olmaktadır.

Peki, yazarın işlevi nedir? Hayatlarından çaldığı insanları cilalayıp pazara sunmak mıdır? [Tıpkı bir ayakkabı gibi, insanın tahayyül edip ürettikleri de sürekli cilalanır.] Peki, yaratma süreci nedir? Bir boşalma süreci midir? Peki, biteviye düşen duvar kâğıtları ve ondan çıkan yapışkanımsı sıvı için ne demeliyiz? [Sanatsal anlamda yaratma anı bir boşalma anıdır ve bu sıvı da bir spermi andırır.] Aslında otel Charles’ın zihni gibidir, daha doğrusu onun kendi zihni içinde sınırlanmışlığının “Dante”ce bir ifadesidir. Cehennemsi sıcaklık ise bunun bir göstergesi. Bunu ise “onun deliliği” ile yani mental sınırlanmışlığı ile bağlantılandırabiliriz. Belki de o Borges’in “Circular Ruins” [Döngüsel Yıkıntılar] isimli öyküsündeki hayal edilen ve kendisinin de bir hayal olduğunu ateşin yakmaması ile anlayabilen karakterle özdeşleştirilebilir. Belki de filmin sonunda yaptığı serzeniş bunun bir kanıtıdır. Fakat bu infernal yapı, aynı zamanda başka bir şeyi de sembolize etmektedir. Charles’ın kulak akıntısı ile duvarlardaki akıntı sanki aynı cins bir akıntı gibidir. Aslında Fink, Charles’ı hiç dinlememiştir. Çünkü yaratan odur. Bu “common man” kendisinin hiç anlaşılmadığından serzenişte bulunmaktadır. Bunun için kendi sözüm-ona tanrısına kızmıştır fakat duvarlardan akan sıvı hayal eden ve hayal edilen için de belirli sınırlar inşa etmektedir…

Barton-Fink-joel-coen-ethan-coen

Seçim Bayazit

[email protected]

Yazarın diğer film eleştirileri için tıklayınız.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

6 Yorum

  1. Film üzerine Türkçede okuduğum en nitelikli yazı kesinlikle. Bir film ancak bu denli kısa ama derinlemesine ele alınabilirdi. Ellerine sağlık dostum…

  2. Filmi ilk izlediğimde yarısında sıkılıp kapatmıştım ve ardından sırf izlemiş olmak için bitirdim. Sonuç olarak hayran kaldım. Bu yazıyı okuyunca ise hayranlığım iki kat arttı ve filmi tekrar izleme isteği canlandı ben de. Seçim Bayazit’in her yazısı gibi bu da oldukça derinlikli bir yazı.

  3. MÜKEMMEL BİR ANALİZ YAPMIŞSINIZ..

  4. mehmet yenidogan

    ilk paragrafta hikayenin geçtiği yer olarak las vegas yazılmış. hata olmuş, los angeles denmek istendi galiba.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir