Bir Zamanlar Anadolu’da (2011, Nuri Bilge Ceylan)

“Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
şadırvan
Gümüş tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah…
Minarelerde sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgârlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!

Frenk şairinin gördüğü şark!
İşte
Lakin
ne dün
ne bugün
ne yarın
böyle bir şark
yoktu,
olmayacak!

Şark
yutmayacak
artık!
Bıktık be bıktık!
İçinizden biri
can verebilse bile
açlıktan ölen öküzümüze,
burjuvaysa eğer
gözükmesin gözümüze!
Hatta sen
sen Pier Loti!
Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer!
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, Şarkın kurtulduğu gün
senin ruhunu
köprü başında çarmıha gerer
karşısında cigara içerdim!” (Nâzım Hikmet)

Bir-Zamanlar-Anadoluda-nuri-bilge-ceylanBirkaç yıl önce izlediğim Bir Zamanlar Anadolu’da (2011,Nuri Bilge Ceylan) filmi sona erdiğinde adlandıramadığım ancak rahatsız edici bir burukluk hissetmiştim. Mükemmel oyunculuklar, sıkıntısız bir ses ve muhteşem görüntüler eşliğinde, ağır ilerleyen ancak asla sıkmayan hatta yer yer güldüren ve herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği, ‘’gündelik yaşama’’ ilişkin pek çok ayrıntının beyaz perdeye yansıtılmış olduğu bir filmdi. Ne var ki Batılı bir yönetmenin elinden çıkmışçasına A’dan Z’ye oryantalizm güzellemesi yapmış olabileceğine yönelik düşüncemi engelleyen tek şey Ercan Kesal’ın senaryo yazarları arasında yer almış olmasıydı. Filmin anlatmak istedikleri konusunda pek çok kez ikilemde kalmış, üzerine olumlu bir şeyler yazmak istesem de elim varmamıştı, ta ki Cannes’da en iyi film ödülünü almış olan Kış Uykusu’nu (2014) izleyene dek. Bu filmi izledikten sonra Bir Zamanlar Anadolu’da filminin anlattığı şeyin Batı’nın hayallerinde yaşattığı ve görmek istediği Anadolu olduğuna ikna oldum.

Avrupa sanayileşme, dünyevileşme ve Aydınlanma ile birlikte elde ettiği teknolojik gücü kullanmak suretiyle dünya üzerinde eşine az rastlanır bir üstünlük elde etmiştir. Bu üstünlüğü elde etmek uğruna pek çok kayıp vermeyi göze almış olan Batı, eline geçirdiği bu gücünü yitirmemek adına çok sıkı tedbirler alma yoluna gitmiştir. Karl Marks tarafından egemen sınıflar için yapılmış olan aşağıdaki analiz Avrupa’nın tutumuna uyarlandığında neler olup bittiği açıklık kazanmaktadır:

‘’Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir, bir başka deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.’’ (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Batı’nın müthiş teknolojik ilerlemesi karşısında ‘’geri’’ kaldığını düşünen ve onlar gibi olmak için benzer yollardan yürümek isteğini dile getiren Doğu, böylece kendisi hakkında hüküm verme fırsatını kendi elleriyle sunmuştur. Bu fırsatı iyi değerlendiren ve Doğu’yu kurtarma misyonunu üstlenen Batılı aklın kurduğu hegemonya Avrupa kimliğinin Avrupalı olmayan halklar ve kültürlerden üstün olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Kutsal ‘’çağdaşlaştırma misyonu’’ Doğu’ya ilişkin ‘’bilinenleri’’ ortaya koyarak Doğu’nun karakterini analiz etmek ve ardından ‘’hümanist’’ bir biçimde Doğu’yu yeniden yapılandırmaktan başka bir şey değildir ve adına oryantalizm denmektedir.

‘’Hıristiyanlığın üniversal bir din olduğu kanısı, Batı uluslarının Hıristiyan olmayan uluslar üzerine egemenliğini kurma aracı olan bir inançtır… Batı tarih yazımında Hıristiyan bencilliğinin yanında Avrupa’nın beyaz ırk bencilliği de kaybolmamıştır. Dünya tarihinin merkezi hâlâ Avrupa ırkları ve Hıristiyanlık dinidir. Batı tarih yazımı bu ikisine aykırı herhangi bir bakış açısını asla benimseyememiştir. Bütün diğer harslar veya uygarlıklar, tarihte hep bu merkezin etrafında ona ya bir şey katan bir hizmetçi ya da ona karşı gelen bir düşman olarak görülür.’’ (Niyazi Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler)

Bu ‘’çağdaşlaştırma misyonu’’ Hegel’den Marx’a, Montesquieu’den Voltaire’e, siyaset adamlarından misyonerlere, felsefecilerden romancılara, ressamlardan seyyahlara kadar Avrupa düşüncesinin en köklü inançları arasına kazınmıştır ve halen de öyledir. Fransız romancı Andre Gide, Nobel Edebiyat Ödülü kazanma arifesinde yaptığı konuşmasında, İstanbul ve Konya ziyaretlerine ilişkin şöyle diyebiliyordu: ‘’Konstantiniyye (İstanbul) bütün ön yargılarımı doğruluyor ve kişisel cehennemime dâhil oluyor. Bir mimari eseri, bir caminin cephesini takdir etmeye başladığınızda (aynen şüphelendiğiniz gibi) onun Arnavut yahut İranlı olduğunu öğreniyorsunuz… Türk kıyafetleri aklınıza gelebilecek en çirkin kıyafetler; doğrusunu söylemek gerekirse (Türk) ırkı da bunu hak ediyor… Egzotikliğe olan muhabbetimden, kendi kendimi şövenist bir şekilde mutlu ettiğim korkusundan ve belki de tevazudan dolayı uzun bir süre birden fazla medeniyet olduğunu, sevgi ve heyecanımızı hak eden birden fazla kültürün bulunduğunu düşünmüştüm… Şimdi görüyorum ki bizim Batı (az daha Fransız diyecektim) medeniyetimiz sadece en güzel değil inanıyorum ki aynı zamanda yegâne medeniyettir –yani sadece bizlerin tevarüs ettiği o Yunan medeniyeti.’’

‘’Yirminci yüzyılın başında Oryantalizm iki yol kullanarak Doğu’yu Batı’nın kucağına atmıştır. Birinci yol modern bilimin yayılma imkânlarını kullanıyordu. Bilim adamları, üniversiteler, uzman dernekler, coğrafi keşiflerle uğraşan kuruluşlar, yayınevleri bu yolun yardımcıları idiler. Bütün bu faaliyetler daha önce gördüğümüz gibi öncülerin sarsılmaz otoritelerine dayanıyordu. Bilginlerin, gezginlerin ve şairlerin yıllarca çalışarak ortaya koydukları eserler klasik oryantalizme şekil veriyor ve bizim gizli oryantalizm dediğimiz olayın doktrinini hazırlıyordu. Napolyon’dan sonra Oryantalizmin dili daha büyük ölçüde değişikliğe uğradı. Anlatım realizmin üzerine çıktı ve sadece bir takdim şekli olmakla kalmayıp aynı zamanda bir dil ve bir “yaratma” aracı oldu ve modern Avrupa’da Doğu yeniden inşa edildi. İslam’ın bir tehlike olmaktan çıkarılması amacı hiçbir zaman unutulmadı. Bundan sonra İslam ve Doğu, Avrupalılar gözünde sadece oryantalistlerin tarifleri ile yer alacak, ne insan grubu olarak İslam halkı ne de tarih olarak İslam tarihi dikkatleri çekmeyecekti.’’ (Edward Said, Oryantalizm)

Oryantalizm, Doğu’nun ruhunu yansıtmaktan çok Batı’nın aklını açığa çıkarma çabasıdır. ‘’Modern oryantalizmin kapitalizmin bir parçası olduğunu’’ iddia eden Edward Said’in deyişiyle: ‘’Avrupa’nın Doğu fikridir, sömürgeciliğin keşif koludur ve İslam’a düşmandır.’’ Oryantalizm Batı’nın Doğu üzerindeki üstünlüğünü kanıtlamaya çalışırken aynı zamanda Batı’nın Doğu’ya ve özellikle korktuğu İslam’a saldırmasını da haklı çıkarmaya çalıştığı için Doğu’yu daima bir başka şeye benzetmek ve var olanın içerisinden kendisine tehdit oluşturacak olanı çarpıtmak zorundadır. Gerçeklerin zorlayıcı hal alması durumunda hayal gücü, sinema, roman, şiir, resim ve kişisel anılar devreye girerek uydurulmuş fikirler Doğu’nun en uygun yerine derhal gönderilir.

Bu çarpıtma kendine özgü olanı değil var olanın belirli yönlerinin öne çıkarılarak diğer yönlerinin gizlendiği bir Doğu ortaya koymaktadır. Batı’ya zengin bir malzeme sağlayan Doğu imgeleri, temelde, 17. ve 19. yüzyıllar arasında Doğu gezilerine çıkan seyyahların Doğu’yu betimlemek üzere ürettikleri metinlerden ibarettir. Zaman içinde Doğu dendiğinde, Batılı siyasetçi, gazeteci, yönetmen, yazar, şair, ressam başta olmak üzere isteyen herkesin işine yarayanı alıp kullanabileceği ‘’şarklı’’, ‘’şark’a dair’’, ‘’şark’a ait’’ ya da ‘’şark’a özgü’’ gibi kategoriler oluşturularak zihinlerde bir imgeler bütünü oluşturulmuştur. Doğu’dan söz açıldığında bu imgeler arasından en işe yarayacak bilgi herkes tarafından çekilip alınabilmektedir.

‘’Haçlı Seferi Mektupları adlı kaynakta yer alan ve 1088–1100 tarihleri arasında çoğunluğu Anadolu’dan Avrupa’ya yazılan mektuplarda Bizans İmparatorunun Türklere ilişkin bazı yargıları yinelenerek pekiştirilmiştir. Doğulu olarak nitelendirilen Türkler için ‘’acımasız’’; ‘’arkadan vuran’’, ‘’vahşi’’; ‘’korkak’’, ‘’kutsal değerleri yok eden’’, ‘’ırza geçen’’, ‘’barbar’’; ‘’yakıp yıkan’’, ‘’sinsi’’, ‘’inançsız’’, ‘’kibirli’’, ‘’kolay boyun eğen’’, ‘’dönek’’, ‘’güvenilmez’’, ‘’şehvet düşkünü’’ gibi nitelemeler kullanılmıştır.’’ (Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm Cilt 1)

Avrupa halklarının kendi iktidarlarını rahatlıkla destekleyebilecekleri, sömürgecilik faaliyetlerinin ideolojik altyapısını oluşturan, emperyalizmi destekleyen, düzenleyen, meşrulaştıran ve kuvvetlendiren Batı’nın üstünlüğü ve Doğu’nun geriliği esasına dayanan bir propaganda aracı olan oryantalist birikim gerçekler ortaya çıktığında hemen dağılacak ve yerini gerçeklere bırakacak yalanlardan kurulmuş bir yapı değildir. Edward Said’in belirttiği gibi, “Oryantalizm, Doğu’ya ilişkin uçuk bir Avrupalı hülyası değildir, yüzyıllardır önemli parasal yatırımların yapıldığı, yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünüdür.’’ Bir erkek dünyası demek olan oryantalist birikim okuru, izleyiciyi, insanları gerçeklerden uzaklaştırmaya, nedenleri göz ardı ederek sinsi bir Doğu imgesini zihinlere yerleştirmektedir. Ve bunu yaparken Doğu’nun yararına olduğunu iddia eder ki, en iyi gizlenme yöntemlerinden birisidir. Büyük halk kitleleri Doğu’yu başta Hollywood olmak üzere Batılı kitle iletişim araçlarının durmaksızın uydurarak yaydığı bu imgeler vasıtasıyla tanımaktadır.

‘’Bu gelişme Avrupa felsefesinde ‘’Doğu yazgıcılığı’’; ‘’Muhammedanizm’’ ve ‘’Avrupalı akıl üstündür’’ sözleriyle özetlenebilecek bir anlayışta ve sömürgeciliğin meşrulaştırılma girişiminin bir türevi olan ‘’oryantalizm’’ kavramında açık biçimde gözlemlenebilir. Söz konusu oryantalist yaklaşım, özellikle erken dönem Aydınlanmacılarının başında gelen Wilhelm Leibniz tarafından felsefeleştirilmiştir. Leibniz’e göre, Türk türü yazgı anlayışı, akıldışıdır çünkü tehlikelerden sakınmayı önler; öngörüyü ve akıl yürütmeyi özendirmez. Batı felsefesinde kökleri Haçlı Seferleri’ne kadar dayanan oryantalizm ve Türk imgesi, büyük ölçüde Ortaçağ’ın ve Aydınlanma’nın üründür.’’ (Onur Bilge Kula, Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi)

Oryantalist söylemde Doğu kargaşa, zulüm, şehvet, kendi kendini yönetemeyen, estetik kaygısı olmayan, gelenekçi, mistik, akılsız, tembel, düşüncesiz, hain, entrikacı, kurnaz, uyuşuk, ahlaksız, egzotik, kaderci, çocuksu, esrarengiz, sessiz, zayıf ve karanlık olarak tanımlanırken Batı bu niteliklerin tam karşıtı olan düzenli, demokratik, adaletli, kendini yönetebilen, yenilikçi, makul, aklı başında, mantıklı, doğru sözlü, güvenilir, çalışkan, erdemli, olgun, kaderci olmayan, güçlü ve aydınlık sıfatlarıyla temsil edilmektedir. Bir Zamanlar Anadolu’da filminin başlangıcında perdeye yansıyan kirli cam görüntüsü her şeyin göründüğü gibi olmadığını vurgulayarak Doğu’nun gizeminin açıklanacağını ima etmektedir. Bu nitelemeler arasında yer alan ‘’çocuksu’’ ilk okuduğumda şaşırmama neden olsa da komiserin doktora ‘’sen savcıyı muayene ediver’’ demesi karşısında sohbetin samimiyetine güvenerek kendini tutamayarak kahkahalarla gülen Polis İzzet’in durumu ‘’çocuksuluğa’’ örnek değil midir?

‘’Doğu hakkında yazı yazanlar önce şuna dikkat etmeli: Metne yansıyan yerleşme metodu; kabul edilen araştırma şekli, meydana getirilen yapının tipi, çizilen resimler, temalar ve metnin içinde dağınık duran motiflerden meydana gelmektedir. Bütün bu elemanlar okuyucuya Doğu’yu yakalama imkânı verecek ve o sırada Doğu kendi ağzından konuşmaya başlayacaktır. Buna rağmen olayın hiçbir yönü karanlıkta kalmayacaktır. Doğu’dan söz açan bütün yazarlar önyargılarla yola çıkarlar, daima dayandıkları ve bütün referanslarına kaynak saydıkları tek ölçü hayalleridir.’’ (Edward Said, Oryantalizm)

Film isminden de anlaşıldığı üzere Anadolu’yu anlatacağını iddia etmektedir ancak Anadolu, insanda kaçma isteği uyandıran, ıssız bozkırlar, elektriğin ve suyun ulaşmadığı modernleşememiş, hemen her şeyin eski ve ilkel olduğu, hâlâ yer sofrasında yemek yenilen yoksul köyler olarak tasvir edilmektedir. Hamamdan çıkan doktorun yürüdüğü pis sokaklar, sürekli bir bağırış çağırış, moloz yığınının etrafını süpürmeye çalışanlar doktora benim burada ne işim var dedirten olumsuzluklardan bazısıdır. Zaten komiser, doktora topla pılıyı pırtıyı git diyor, git, nereye olursa? Burada sorulacak asıl soru, kişide kaçma isteği uyandırdığı vurgulanan böyle bir yeri anlatmak için niçin zahmete girildiği ve böyle bir Anadolu imgesinin kimlerin işine geldiğidir.

Çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülkede evli bir adam, karısının aşığı tarafından öldürülüyor ve duyduğu son sözler kendisinin zannettiği oğlunun başkasından olduğu oluyor. Adamın diri diri gömüldüğüne ilişkin ciddi emareler varken, cinayeti araştıran polisin, savcının, askerin istisnasız herkesin beceriksiz oluşu, en basit şeylere bir açıklık getirilememesi, korkak, sinsi, başkalarının ardından konuşmaktan çekinmeyen, estetik kaygısı gelişmemiş, pislik içinde yaşayan insanlardan ibaret olmasının amacının Batı’nın oryantalist birikimine bir tuğla daha koymak olduğunu düşünüyorum. Bir film tutkunu, güzel ülkesini anlatırken toplumu incelikle gözlemleyip bütün tercihlerini hep olumsuz yönde kullanıyorsa ve pek çoğu hastalıklı tüketim toplumunun etkisiyle meydana gelmiş yozlaşmanın nedenlerini sorgulamaksızın sonuç olarak sunuyorsa, söyleyecek fazla bir şey kalmıyor.

Anadolu’ya seyahat eden seyyahların izlenimleri ve yazılarında Doğu’ya ait pek çok şey kötülenirken, bazı güzel şeylerin bile ‘’Avrupa’ya özgü, Avrupa güzelliğinde’’ nitelemesiyle aktarılırken, Türklerin hayvan sevgisi, hayvan bakımevleri, sokak hayvanlarının rahatlığı inkâr edilemeyerek bu metinlerde kendisine yer bulmuştur. Oysa günümüz köylüsüne yaptıracak tek sohbet konusunun ‘’eşekçilik’’ olmasını anlamakta zorlandığımı ve bunun hangi nefretin dışavurumu olduğunu çözümlemekte zorlandığımı belirtmeliyim.

‘’Busbecq, ‘’Türklerde soyluluk, beceri ve kahramanlık eylemleriyle ölçülür. Onlarda doğuştan gelen ayrıcalık ve ayrımcılık yoktur. Herkes bulunduğu makama göre saygı görür’’ saptamasını yapar. Yazarın anlatımına göre, Osmanlı Sultanı doğuştan gelen soyluluk, zenginlik veya buna benzer ilkeler gözetmeksizin yetenek ve liyakat ilkesini gözeterek görev ve makamları dağıtır. Unvanlar ve makamlar hak edene verildiği için de halk unvan ve makam sahiplerine saygı duyar, korkaklığı ve tembelliği ödüllendirmez.’’ (Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm Cilt 1)

Toplum yapısının nasıl olup da liyakate dayalı bir sistemden çıkarak yeteneksizlerin, arkası olanların, rüşvet verenlerin üst kademelere yükselebildiği, en çok para verenlerin en iyi okullara girebildiği bir yapıya dönüştüğünü sorgulamak yerine inisiyatif almaktan aciz memurların anlatılması hangi anlayışın ürünüdür? Osmanlı topraklarına Batılılaşma fikirlerinin nasıl girdiğine, yayıldığına ve toplum yapısının yukarıdan aşağıya nasıl bozulduğuna ilişkin Said Halim Paşa’nın sözlerine kulak verelim:

‘’Milletçe yükselmek için Batı medeniyetinden istifade etmek lüzumunu duyduk. Bu düşünce, nasıl olduysa, bunun için mutlaka Batılılaşmamız gereklidir gibi yanlış bir kanaat doğurdu. İşte bütün gayretlerimizi faydasız ve güdük bırakan, en esaslı yanlışımız bu olmuştur. Bu yanlış kanaatten bir de kurtulmak için her bakımdan Batı milletlerini taklide mahkûmuz fikri doğmuştur ki, bu da öteki kadar kötü ve yersizdir. Ne yazık ki, bu kanaat ve zanlara uyarak, bütün varlığımızla taklide koyulduk, bunu o kadar başardık ki inancı, his ve ananesi, ilim ve fenni tamamen taklitten ibaret sahte bir dünya kurabildik.’’ (Said Halim Paşa)

Attila İlhan, Hangi Batı isimli eserinde Batı’nın iddia ettiği gibi ‘’kendi kendini yönetemeyeceği’’ düşüncesine sahip olan Refii Cevad Ulunay’ın Eylül 1919’da Alemdar gazetesinde, ‘’İstiklal bizim gibi idare bilmeyen ellerde milleti harp ve ihtilal ile zulüm ile mahvetmek için veba gibi tahrip edici bir felaket oldu. Güzel memleketimizin bundan sonra elimizde kalan kısmını korumak için tecrübe görmüş bir hocaya ihtiyacımız vardır. Bu hoca bizim istiklalimizi muhafaza etmekle beraber bizi yaşamaya ve yaşatmaya layık bir halde bulundurmalı. İstiklalimizi temin edebilmek için kuvvetli bir devletin müzaheretine muhtacız, o devlet ki İngiltere’dir ve İngiltere olması lazımdır, bizi elimizden tutmalı ve para sarf edilmesi lazım gelen yerleri bize göstererek yaşamaya layık bir kuvvet halinde bizi muhafaza eylemelidir.’’ dediğini yazmış ve şöyle devam etmiştir:

‘’Aynı günlerde Ahmed Emin Yalman, Vakit’te şöyle yazıyordu: ‘’Yararlı ve pratik bir siyaset yolu aramayarak sadece beklemeyi ve bu sırada bağımsızlık isteriz diye bağırmayı meslek edinenlerle, memleketin sayısız dertlerine pratik çare arayanlar arasındaki fark, bir tarafın teoriler üstüne uzanıp yatmasından ve diğer tarafın büyük maddi ve manevi mesuliyetten korkmayarak ve kaçmayarak pratik bir yol aramasından ibarettir. Birçokları, bizimle insanlık amacıyla ilgilenecek, sonra kendi kendine çekilecek bir devlet bulunamaz, bu bir hayaldir diyorlar. Biz iddia ediyoruz ki, böyle bir devlet vardır ve Amerika’dır.’’ (Attila İlhan, Hangi Batı)

Başından geçen bir olayın etkisinde kalan doktorun bunu yıllar sonra belki torunlarına, belki arkadaşlarına, belki de bir kitap haline getirerek okurlarına anlatmasıdır. Geçen zaman ise belirsizdir. Belki bir gün geçmiştir belki yirmi yıl… Bir masal gibi olayı aniden anlatmaya başlayan doktor hatırladığı kadarıyla yine aniden anlatmayı bitirmiştir. Arap karakterinin doktora bu gece yaşananları ‘’yıllar sonra, bir zamanlar Anadolu’da diyerek anlatırsın’’ demesi de bunun göstergelerinden sayılabilir. Filmin kahramanı doktordur. Anadolu’nun orta yerinde sıkışıp kalan, sohbet edeceği kimselerin bulunmadığı, manda yoğurduna ‘’peynir olabilir mi’’ diyebilecek kadar halka yabancı ve halkın dışında… Doktor, Anadolu’ya yabancı ancak bunun anlaşılmaz bir yabancılık olduğunu söylemeliyim. Tıp fakültesi öğrencilerinin büyük çoğunluğunun Anadolu kökenli olduğu görmezden gelinerek bir yanlış bilinçle yabancılaştırma uygulanıyor.

‘’Oryantalizm aslında dış dünyaya daha çok değer vermektedir, daha açık bir deyimle şair veya bilgin olarak Doğubilimci Doğu’dan söz açarken onun sırlarını Batı’ya yarar bir biçimde ele almakta ve Batı için konuşturmaktadır. Söylediklerinin içinde Doğu hiçbir zaman ön plana geçmez. Hiçbir zaman ilk sebep olarak görünmez. Bütün anlattıkları, bütün yazdıkları sanki anlatılmak ve yazılmak için düşünülmüş gibidir. Yazar daima Doğu’nun dışındadır, hem maddesi ve hem manası ile anlattığı dünyanın adadeğildir.’’ (Edward Said, Oryantalizm)

Masal, olayın geçtiği yerin ve zamanın belli olmadığı, kahramanlarının belirli bir kişiyi temsil etmediği hikâyedir. Masalda yer ve zaman kavramı olmamasına karşın İran’da, Hindistan’da geçen masallar vardır. Filmin Kırıkkale’de geçiyor olması salt orayı değil bütün bir Anadolu’yu temsil etmektedir. Zaman kavramı olmadığı gibi, belirli bir bireyi temsil eden kahraman yoktur. Masallara genellikle ‘’Bir varmış, bir yokmuş’’ sözleriyle başlanması gibi filmin isminin ‘’Bir Zamanlar…’’ olması bunun bir masal olduğunu ve belirli bir zamana ait olmadığını vurgulamaktadır.

“Var varanın, sür sürenin, destursuz bağa girenin hâli budur padişahım. Yollar saçak pürçek, kimi yalan, kimi gerçek; hikâyedir bunun adı, söylemeyle çıkar tadı. Eski zamanın birinde kendini idareden aciz bir adam varmış. Bu adam bir gün ‘ben ne yapayım, ne yapmayayım’ deyip İstanbul’a gider…” diye aniden başlayan masallar vardır. “Bir varmış bir yokmuş” veya ‘’evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…” diye başlanmasının maksadı dinleyiciyi anlatıcıların gerçek olmadığı yönünde uyarmaktır. Dinleyici kendini buna hazırlar çünkü masallar, olağanüstülükler üzerine kurulmuştur. Olağanüstülük masalın doğasında var olan bir şeydir. Masal anlatılırken ‘’bu masal da burada biter’’ sözleriyle her an anlatıcı tarafından bitirilir. Bir Zamanlar Anadolu’da filmi de bu açıdan bakıldığında Batılı seyirci tarafından bir ‘’şark masalı’’ olarak görülmüştür.

‘’Moltke bir mektubunda Türklerde doğal bir durum olan konuk olunan evin tüm aile bireylerince konuğa saygı gösterilmesi ve konuğun ağırlanması geleneğinin Avrupalılarca biraz tuhaf karşılandığını anlatır. Bu durumu anlatmak için ‘’Konuk olunan evin kızı tarafından ağırlanma, bir Avrupalı için çok özgün bir izlenimdir’’ değerlendirmesini yapar. Türkçede misafir umduğunu değil bulduğunu yer diye bir atasözü vardır. Moltke’nin gönlü herhalde böyle bir şey ummuştur.’’ (Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm Cilt 1)

Savcı ve ekibinin konuk olduğu köyde seyirciye gösterilen ancak babasına, evine, köyüne kısaca Anadolu’ya yakıştırılamayan muhtarın güzel kızının ‘’kaybolacağının’’ iddia edilmesi ne anlama geliyor acaba? Şehirde süslenip giyinse bir afet olacağının ancak köyde kalırsa kocaya varmaktan ileri gidemeyeceğinin ima edilmesi ne demek oluyor? Şehirde afet olması, vücudunu sergilemesi, barlarda eğlenmesi, diskolarda dans etmesi ‘’kaybolmaması’’ mıdır? Doktor tarafından salt yüz güzelliği esas alınıp yorum yapıldığına göre yok olup gidecek olan nedir? Batı kendisi gibi olmak isteyenlerin kendi seviyesine ‘’çıkmalarını’’ istemektedir. Batı’nın ‘’çıkmak’’ olarak algıladığı bu seviyenin aslında ‘’inmek, bayağılaşmak ve adileşmek’’ olmadığını kim söyleyebilir? Hadi Moltke’ye bir şey demeyelim ancak evdeki bütün erkeklerin gece boyu hayallerini süsleyecek şekilde gösterilen muhtarın kızının, kendisini sevebilecek birisiyle evlenemeyeceğini düşünmek oryantalizmin kucağına düşmek ve atalarına hakaret etmek demek değil midir?

Sabah yola koyulduklarında şoför Arap’ın ağzından ‘’muhtarın kızı’’ kelimelerini duyan doktor, Anadolu’ya yakıştıramadığı kızın ismini Arap’ın dillendirmesi karşısında irkilir. Doktorun hayalleri bir kez daha yıkılır. Ulaşamadığı ancak fantezilerinde yaşattığı bu muhteşem güzelliğin Arap gibi bir adamın karısı olmaktan kurtulamayacağını düşünür. Arap’ın köyden bir kız aldığının vurgulanmasındaki amaç bu kızın belki de muhtarın kızı olabileceği ihtimalini seyircinin hissetmesini sağlamaktır.

‘’Falih Rıfkı’nın bir yazısında Yugoslavya içlerine bir yolculuğunu anlatır; uzaktan kuleleri, sis arasından seçilen görkemli binaları, sağlam ve oturaklı haliyle, alafranga bir şehir, ufak ufak belirmektedir. Müslüman çoğunluğun bulunduğu bir Bosna şehridir bu; Falih Rıfkı, “İşte,” diye düşünür, “Avrupalı Türkün şehri böyle olmalı.” Şehre girince, gördüklerinin Hıristiyan mahalleleri olduğunu fark edecek, Müslümanların Anadolu işi köhne evlere benzer evlerde yaşadığını görüp üzülecektir. O ki, o kadronun en akıllılarındandır ve gerçekte Türkçüyüm der, o bile Türk şehrini kendi özellikleri içerisinde düşünemez de, Avrupa’nın kendine bulduğu üslup içinde düşünür, aksi çıkınca da dertlenir.’’ (Attila İlhan, Hangi Atatürk)

Kış Uykusu filminde de aynı izlek üzerinden gidilmiş, Falih Rıfkı’nın Müslüman köylerini beğenmediği gibi, filmin kahramanı olan Aydın karakteri de ‘’Anadolu Köylerinin Estetik Kaygısı’’ gibi bir konuda makale yazmış ancak işlettiği otelin yolunu turistlere doğal görünmesi için çamurlu bırakmasına karşın aynı çamura basan imamın evin dışında bıraktığı ayakkabılarından bile iğrenmiş ve seyircinin de kendisiyle birlikte iğrenmesi amaçlanmıştır.

Alman Mareşal Helmuth von Moltke’nin 1835–39 yılları arasında yazdığı mektuplarda ‘’Kentin dar caddeleri ve sokakları pislik içindedir; dökülmüşlük izleri taşıyan konutlar onarım beklemektedir. Köylerde hiçbir şey bulunmamaktadır ve yoksulluk hayal edilemeyecek boyutlardadır.’’ denmektedir. Bir Zamanlar Anadolu’da filmine baktığımızda 1830’lu yıllardaki tespitlerin halen geçerli olduğu Batı’lı seyirciye aktarılır. İngiliz kadın seyyah Julia Pardoe’nin 1836 yılında kaleme aldığı gezi yazısında ‘’Şark’ın ihtişamında hiçbir tutarlılık, hiçbir süreklilik yoktur. Göğsünde elmaslar taşıyan bir paşaya genellikle pasaklı bir uşak hizmet eder.’’ demesi ile savcının şoförünü kıyasladığımızda aynı yargıların yeniden doğrulandığı görülür.

“Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk sanat musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayımladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan, Leonardo’dan önemsiz; Mevlâna, Dante’den küçüktü; Itrî ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti, o kadar ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batılı emperyalizmin örgütlü politikasını uygulamaya kendiliğimizden talip olduk Genç bir ozan hatırlıyorum: yumruğunu göğsüne vura vura; ‘’Ben,’’ demişti, ‘’Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aidim ben.’’ Bir başkası: Daha yaşlı, basbayağı ünlü, üç aşağı beş yukarı, buna benzer şeyler söylemiş; içi sıra haçlar, Hıristiyan duaları, Tevrat ya da İncil hikâyeleri kımıldanan birkaç şiir okumuştu. İlki Ege Ernard diğeri İlhan Berk’tir. Yeni Türk sanatçısı, kendisini Batılı diye alır. İçinde yaşadığı toplumu Doğulu diye küçümser. Büyük şehirlerimizin o Allah muhafaza, sanat çevrelerinde Fransız resmi, İngiliz şiiri, Rus müziği, İtalyan sineması herhangi bir Türk sorunundan önce konuşulur. Batılı, üstelik de ilerici sandığımız bir yazara “Sizin klasikleriniz nedir?” diye sorunca, “Bizim klasiklerimiz yoktur” cevabını alır. Yani, Yunus Emre yok, Bedreddin-i Simavî yok, Pîr Sultan Abdal yok; Chanson de Roland var, Campanella var, Villon var; Şeyh Galib, Baki, Nedim beş para etmez, var mı Vigny, var mı Ronsard, var mı Poe? İşte bu kafadır ki, buraya Devlet Tiyatrosu’nu Kral Oidipus’la, ya da On İkinci Gece’yle gönderiyor, bu sayede de maaşlı eleştirmecilerin dışında gelip gittiğinden kimsenin haberi olmuyor. Biraz Karagöz, biraz ortaoyunu, biraz ulusal piyesle çok daha Türk ve Batılı olacağımızı kime anlatırsınız. Bizim klasiklerimiz yok diyen de Melih Cevdet Anday’dır.” (Attila İlhan, Hangi Batı)

Türk edebiyatına Ahmet Celal gibi garabet bir karakter hediye eden yazar, Varlık Yayınları tarafından çevirisi yayımlanan Odessa kitabına yazdığı ön sözde şöyle diyebiliyor:

‘’On dokuzuncu asrın sonlarına kadar hemen bütün garp edebiyatçılarının, şairlerinin, âlimlerinin ve sanatkârlarının yüreğindeki Greko-Lâtin medeniyeti aşkı, âdeta dinî bir vecd mahiyetini haizdi. Bunlar için, medeniyetin doğup inkişaf ettiği yerlerin ziyareti, tam manasiyle bir hac ve tavaf şeklini alırdı ve bir eski Yunan mermerini okşamak veya bir eski Lâtin metninin sahifelerini g Gümüş tepsilerde rakseden sultan!özden geçirmek bir sevap telâkki edilirdi. Masasının üstünde ya bir Tanrıça ayağının kırıntısına veya yıpranmış bir papirüs parçasına malik olmayan herhangi bir entelektüel kendini dünyanın en bedbaht adamı sanırdı. Büyük İngiliz şairi Byron’un Yunan İstiklâl Harbine nasıl yeni bir Kızıl Salip seferine katılır gibi iştirak ettiğini ve o devirde herhangi bir kötü Makedonya köyünden farkı olmayan Atina’da ne derin bir saadet ve hayranlık içinde vakit geçirdiğini biliriz. Kilise kaçkını rahip Renan’ın da, Hıristiyanlıktan irtidadına rağmen sevmekte devam ettiği Meryem’in oğlunu, hem de bir Kudüs dönüşünde uğrayıp murakabeye daldığı Akropol mabedinin yıkıntıları arasında, son defa olarak Pallas Athena’ya nasıl kurban ettiğini pek iyi hatırlarız. Bütün hakikatleri ve bütün dinleri vâhî bulan bu adam, o zaman, ‘’Akropol’de Dua’’ diye yazdığı en güzel nesrinde, Atina’nın bu akıl ve zekâ tanrıçasına şu sözlerle hitap etmişti: ‘’Yegâne doğru, yegâne hakîm, yegâne bâki olan sensin!’’ Fransa’nın en son klâsik tezhipli sembolist şairlerinden biri de Roma’ya ilk seyahatini şu mısralarla anlatmağa başlar: ‘’Bu akşam, size ebedî şehirden yazıyorum… Tabanlarım onun kahraman tozlarına değmiştir, Hey, Roma! — Bu kelimeyi yazarken elimdeki kalem titriyor.’’ Tıpkı bunun gibi, ben de, Homeros’un güzel dilimize bu ilk tercümesi için şu satırları yazarken kalemim elimde titremektedir. Kendimi «Güzellik» denilen yegâne hakikatin, yegâne hikmetin tâ ilk kaynağı başında hissediyorum ve bu tanrısal pınarın bütün tazeliği, bütün serinliği vücudumu kaplamışçasına ürpermeler içinde kalıyorum.’’ (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Anadolu toprakları için ‘’Tokat’tan İzmir’e kadar adından söz etmeye değer bir tek kent bile yok, meydanlar yıkılmış, kentler ıssız, kırsal kesimler çevreden kopuk…‘’ diyen Tavernier, seyahatnamesine ‘’Asya’da ya iklim ve toprak özellikleri, ya da çalışmaktansa yoksul yaşamayı yeğleyen insanların tembelliği nedeniyle hiç işlenmemiş ve ıssız yerlere rastlanıyor’’ cümlesiyle başlamayı tercih edebilecek kadar önyargılı yazıyor. Aşağıdaki alıntı oryantalist imgelerin yaratıcılarından seyyah Tavernier’in zihniyetini göz önüne sermeye yetecektir:

‘’Sabah serinliğinde Scalanova’dan yola çıktık ve bir önceki gün yemek yediğimiz camiye karnımız zil çalarak ulaştık. Kafilemizde yer alan bazı rahatına düşkün kişiler her yeri kavuran güneşin bulunmadığı, daha önce bize yemek ikram edilen gölgelik setten daha iyi bir yeri düşünemiyorlardı. Ancak ben aynı kanıyı paylaşmadım ve bana oldukça rahat görünen bir kayanın üstünde yemek konusunda onları kandırmaya çalıştım. Ama sonunda çoğunluğun istediği oldu, ikinci kez caminin setine gittik, yemeklerimizle birlikte bir tulum şarap ve bir tulum su getirttik ve ötesini düşünmeden yiyip içmeye başladık. Daha henüz ilk lokmalarımızı yerken, iki yüz adım ileride, camiye çok yakın olan köyden gelen üç dört Türk gördüm. Ülkeyi diğerlerinden çok daha iyi tanıdığım için, bizimle kavgaya geldikleri konusunda kafileyi uyardım ve hemen şarap tulumunu sakladım, çünkü o sırada Türklerin Ramazan ayında olduklarını ve bu ayda şarap içmenin çok daha sıkı yasaklandığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Türklerin gelişiyle ilgili kanımda yanılmamıştım. Bizim set çevresinde yemek yiyeceğimizden kuşkusu bulunmayan yeniçeri bizi kadıya şikâyet etmiş. Bu kaba ve kılıksız Türkler yörenin yeniçerileriydi, kadı onları kutsal kabul ettiği bir yerde bizi şarap içerken yakalamaları için göndermişti ve onlara göre burada yaptığımız şey günahtı. ‘’Hıristiyan köpekleri’’ diye bağırdılar bize yaklaşırken, ‘’saygısızlar, caminin içinde yiyip içseydiniz bari.’’ Sonra ‘’köpekler, şarap içiyorsunuz’’ diye devam ettiler.

‘’Hayır’’ diye yanıt verdim hemen, dillerini biraz bildiğimden diğerleri adına da konuşarak, ‘’asla şarap içmiyoruz’’ (zira şarabı saklamıştım), su içiyoruz, buyurun tadın’’ dedim en kötü davranan kimseye ve aynı anda bu Türklerden birine de bir kaş göz işareti yaptım. Türk kendisine özel bir şey vaat ettiğimi hemen anladı ve arkadaşlarına dönerek ‘’Valla doğru söylüyorlar, içtikleri hiç de şarap değil.’’ dedi. Yine de bizi kadı efendinin karşısına çıkarmak için emir aldıklarından, onları izlemek zorunda kaldık. Üç kişiyle birlikte köye giderek kaefendinin sorduklarına yanıt vermek görevi bana düştü. Kadı da yeniçerilerin başlattığı sitemleri oldukça sert biçimde yineledi; ne var ki, yeniçeriler hep bir ağızdan hiç şarabımızın olmadığını söyleyince çok şaşırdı, çok kızdı; bizimle anlaştıklarından kuşkulanarak buna inanmak istemedi. Aslında, yolda ustaca bir hareketle göz işareti yaptığım Türk’ün cebine sekiz duka altını koymuştum; bu kadar yüksek bir armağan beklemediği için kendinden geçen Türk, arkadaşlarını mantıklı davranarak bizim aleyhimize bir şey söylememeleri konusunda kandırmıştı. Kadı, hoşuna gitmeyen bu rapor üzerine, ülke göreneklerini uygulamayarak bize kahve ikram etmeyerek bizi yardımcısına gönderdi. İzmirli tüccarlardan ve konsoloslardan küçük rüşvetler alan yardımcısı bizi çok iyi karşıladı ve hemen sofra kurdurdu. Kadı efendinin yeni geldiğini, göreve yeni başladığı için her şeye gereksinim duyduğunu ve küçük bir şeyin bile onu mutlu edeceğini söyledi. İşi kapatmak için yardımcıya yirmi beş duka altını verdik; görünüşe göre yardımcı kadıyla ilişkiyi yoluna koydu ve böylece bizim bu kötü durumdan yakamızı kolay sıyıramayacağımızdan çok korkan kafile arkadaşlarımızın yanına dönebildik.’’(Jean-Baptiste Tavernier, Tavernier Seyahatnamesi)

Ramazan ayında olduklarını bildikleri halde cami bahçesinde yemek yiyen hatta şarap içen Tavernier ve arkadaşları cami bahçesinde içki içtiklerini, saygısız davrandığını gizlememiştir ancak bundan dolayı kendisini suçlu hissetmez. Gelen köylüler için kavga etmeye geliyorlardı diyerek niyet okuması yapmasına karşın bir kavgadan bahsetmez. Türklerin bir yabancının göz kırpması karşısında arkadaşlarını sattığını, kadı dâhil herkesin rüşvet aldığını iddia ederken kibrinden dolayı suçlu olarak çıkarıldıkları kadı’nın kendilerine kahve ikram etmemiş olmasını garip karşılayabiliyor. Oysa kendisi bir dinin kutsal mekânında içki içiyor, yalan söylüyor, iftira atıyor, rüşvet veriyor ama suçlu hep Türkler oluyor. Bir Zamanlar Anadolu’da filminde anlatılanları Tavernier görebilmiş olsaydı mutlu olurdu diye düşünüyorum. Avrupalılar da yıllar boyunca hayallerinde yaşattıkları Doğu’yu kanlı canlı karşılarında gördüklerinde kanaatlerinin doğrulanmasından dolayı mutlu olmuşlardır.

Doktorun kalabalıktan kaçabilmek için telefonuyla konuşuyormuş gibi yapması, komiserin zanlıları sorgularken diğer polisin gizlice cep telefonuna bakarak belki de gelen mesajlarını veya paylaşımlarını kontrol etmesi, otopsi yapılırken dışarıda oyun oynayan çocukların gösterilerek hayatın devam ettiği vurgusu yapılması, hastane aşçısının çocuğa yemek vermesi, hamamdan çıkan doktorun çorba içmek için uğradığı lokantanın aşçısının müşterinin çorbasına tuz koyması gibi içtenlikli ve samimi sahneler filmin oryantalist yüzünü gizlemek için kullanılmıştır, düşüncesindeyim.

17. yüzyılda Türkiye’ye gelen İtalyan seyyah Giambattista Casti ‘’erkek hamama ya da başka bir yere gitmekte olan karısına sokakta rastlasa, ona yaklaşmaya ve konuşmaya cüret edemez ya onu tanımazlıktan gelir ya da karısı olduğunu bilmeyenlere karşı rezalet yaratmaktan korkarak yanından geçerken alçak sesle bir iki kelime söylemekle yetinir’’ diye yazar ve Türklerin bu konuda çok hassas olduğunu belirtir. Filmin bir sahnesinde eşinin aradığı komiserin nedensizce utanması, sıkılması, rahat konuşamaması, sesinin iyice cılızlaşması ve kekelemesindeki mantığı anlamlandıramamışken İtalyan seyyahın yazdıklarının imdadıma yetiştiğini söylemeliyim:

‘’Ressamın arkadaşlarından birisi, o zamana kadar hiç bilinmeyen bir fotoğraf makinesi sayesinde para kazanmak için Paris’ten İstanbul’a gelmiş. O, daima kalabalık olan yerleri seçermiş. Bir gün mucizevî makinesini, tatlı suların gölgelikleri altına getirip yerleştirmiş. Fotoğrafçı başından geçen macerayı ressam dostuma şöyle anlatmış:

Bir ara gözüm çimenler üzerinde oynayan şirin bir çocuğa takıldı. Hemen makinemi ayarladım, çocuğun çok güzel bir fotoğrafını çektim. Bu derece başarılı resmi etrafımdaki meraklılara gösterdim. Çocuğunun başına biriken kalabalığı gören anne, tabii bir tecessüs ile kalabalığa yaklaştı. Çocuğunun fotoğrafını görünce şaşırdı. Bunu belki de bir büyücü marifeti zannetti. Ben Türkçe bilmiyordum. O kadar ki, hanımın bana iltifatta bulunduğunu bile anlayamadım. Sadece, hanımın yanındaki zenci kadının bana bir işaret yaptığını gördüm. Biraz sonra hanım çocuğu ve zenci kadın ile birlikte bir arabaya bindiler ve Üsküdar istikametine doğru gitmeye başladılar. Ben zenci kadının işaretinden cesaret almıştım. Taşınması hayli güç olan makinemi koltuğumun altına alarak onları takibe koyuldum.

Üsküdar’ın ilk evlerine vardıklarında, uzaktan arabanın durduğunu ve hep birlikte denize bakan bir köşke girdiklerini gördüm. Bu sırada zenci kadın bana saklanmamı ve beklememi belirten bir işaret verdi. Karanlık iyice basıncaya kadar bekledim. Bir süre sonra kapı aralandı ve ben içeriye alındım.

Çocuğun annesi beni salonda karşıladı. Konuşmasına el işaretleri ekleyerek, kendisinin de bir fotoğrafının çekilmesini istediğini anlatmaya çalıştı. Ben fotoğraf makinesinin ancak güneş ışığı altında resim çekebileceğini ifade etmeye uğraştım. Sözlerimin manasını zorlukla anlayan hanım ‘’Peki, biz de güneşin çıkmasını bekleriz’’, dedi. Allah’tan ki kadın dulmuş. Bu yüzden şeriatın müsamahakâr bir kaidesinden yararlanabildi. Yoksa recmedilerek (taşa tutularak) öldürülecekti.

Ertesi sabah, kafesli pencerelerin arasından sızan güneş ışığından yararlanarak hanımın resmini çekmeye hazırlandım. Hanımın büyücek bir çocuğu olmasına rağmen kendisi yine de gençti. Tam resmi çekeceğim anda, sokak kapısı çalındı. Hanım ‘’Aman, hemen saklanın’’, diye bağırdı. Beni zenci kadının da yardımı ile elimdeki fotoğraf makinesi ile birlikte apar topar yatak odasına bitişik bir sandık odasına soktular. Bu küçücük odada kendimi hayli karanlık düşüncelere kaptırmaya bol bol vakit buldum. Ben hanımın dul olduğunu henüz bilmiyordum. Kocasının gitmiş olduğu bir seyahatten ansızın döndüğünü zannettim. Aklıma daha da kötü ihtimaller gelmiyor değildi. Belki de, bu eve bir gece önce bir gâvurun gizlice girdiği tespit edilmiş olabilir ve ev polis tarafından gözetlenebilirdi.

Bu endişelerle dışarıdan gelen sesleri pür dikkat dinlemeye başladım. Türk evleri ahşap olduğundan konuşanların kadın olduklarını kolaylıkla anlayabildim. Böylece içim biraz rahatladı. Gerçekte hanımı kadın dostlarından birisi ziyarete gelmişti. İstanbul’un işsiz güçsüz kadınlarının misafirliği neredeyse bütün bir gün sürüyor. Benim misafire gözükmem tehlikeli olabilirdi. Belki de ziyaretçi hanım çirkin veya yaşlı idi. Bu düşünceler içinde neredeyse ağlayacak duruma girmiştim.

Akşama doğru bıktırıcı misafir yemeğini yiyip, serinleticisini içtikten ve biraz da dedikoduya doyduktan sonra evden ayrıldı. Böylece ben de gizlendiğim bu daracık yerden çıkartılabildim. Ama epey zaman isteyen fotoğraf çekme işine yeniden başlamak için artık vakit geçmişti. Ayrıca saatlerden beri aç ve susuzdum. Bu sebeple resim işini ertesi sabaha bırakmak zorunluluğu doğdu.

Bu evde geçirdiğim üçüncü gece olmuştu. Bu işten artık iyice bıkmaya başlamıştım. Türk kadınları genellikle yeknesak bir şekilde konuşurlar. Bir de konuştukları dil bilinmiyorsa onlarla uzunca bir zaman geçirmek çok zordur. Resmi çekmeyi nihayet başarmıştım. Artık gidebilirdim. Ama ev sahibem buna yanaşır görünmüyordu. Ona Beyoğlu’nda önemli bazı işlerin beni beklediğini anlatmaya çalıştım. Fakat güpegündüz evden çıkmam imkânsızdı. Akşam hanım yeni bir minnettarlık vesilesi daha yarattı ve çok mutena bir yemek daha ikram etti. Bu yüzden o gece de evden ayrılamadım. Fakat ertesi günü evden gitmek hususundaki kesin kararımı dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Tabii ki yine akşamı beklemek gerekti. Bu arada fotoğraf makinemin saklanmış olduğunu fark ettim. İstanbul’da bir eşi daha bulunamayacak olan bu kıymetli makineyi almadan bu evden nasıl çıkabilirdim?

Üstelik bu makine benim geçim kapımdı. Üsküdar’ın kadınları duygusal ilişkilerinde hayli cüretkâr oluyorlar. Benim dilimden birkaç kelimeyi kapmış olan hanım bana, eğer kendisini bırakıp gidecek olursam, namusuna tecavüz etmek maksadı ile evine gizlice girdiğimi bağırarak komşulara duyuracağını söyledi. Bu derece tedirgin edici hissi rabıta sabrımı sonuna getirdi. Bu sebeple hamının uyuduğu bir sırada, makinemi de bırakarak pencereden kaçmayı başardım.

Bu Müslüman toplum içinde, kadın yüzünden olan rekabetler, kıskançlıklar, kinler, zaman zaman cinayetlere sebep oluyor.’’ (Gerard de Nerval, Doğu’ya Seyahat)

bir-zamanlar-anadoluda-nuri-bilge-ceylan

Nerval’den yüzlerce yıl sonra Bir Zamanlar Anadolu’da filminde de aynı izlek etrafında dolaşılıyor ve ‘’Müslüman toplum içinde kadın yüzünden cinayetler işlendiği’’ komiserin de ‘’nerede bir olay varsa kadına bakacaksın’’ sözleriyle hayat buluyor. Anadolu’da bir cinayete kurban giden adamın aldatılmaların en büyüğünü yaşamış olması ne anlama geliyor? Adamın karısı tarafından evlendiği günden beri aldatıldığı yetmiyormuş gibi oğlu bildiği çocuğun da kendisinin olmamasının mantığı nedir? Egemen güçlerin bu topluma reva gördüğü magazin basını denilen paçavralar, TV ekranları, dergiler, filmlerle her an pompaladığı rezilliklerden ne farkı var böyle bir olay örgüsünün tercih edilmesinin? Türkiye’de son elli yılda filmde anlatıldığı gibi kaç cinayet vakası yaşanmıştır ve niçin böyle bir konu seçilmiştir? Müslüman kadının kocasını aldatması hatta başkasından çocuk yapması… İslam’a rağmen Doğu’da her türlü rezilliğin yaşandığının ve gizli fantezilerin gerçekleştirildiğinin dile getirilmesi demek değil midir?

‘’Niçin adalet timsali olarak dünyaya örnek göstereceğimiz bir İslam ülkesi yok? Neden ırk, dil, din ayrımı yapılmadan insan haklarının el üstünde tutulduğu bir ülkemiz yok? Neden kadınların en fazla şiddete uğradığı, gelir uçurumunun en fazla olduğu, rüşvet ve yolsuzluğun en yaygın olduğu, eğitimde kalitesizliğin, fakirliğin en ağır olduğu ülkeler İslam dünyasında? Neden dünyada işçi ölümleri en fazla İslam ülkelerinde? Verimliliğimiz neden dünya ortalamasının yarısı kadar? En az gelişmiş ülkelerin yarısı neden İslam dünyasında? Müslüman yönetimler niçin hep kaos ve diktatörlük arasında gidip geliyor? Niye adam gibi demokratik bir İslam ülkesi yok? Estetiği ile örnek gösterilecek bir şehrimiz var mı? İslam’ın şekil şartlarını iyi kötü yerine getirsek de ahlak, adalet ve demokrasi değerleri açısından halimiz pek feci. İnsan hakları, adalet, hayat hakkı, çevreye saygı, yargının bağımsızlığı, kadının durumu gibi İslam’ın da öngördüğü değerler açısından 208 ülkeyi karşılaştıran bir araştırmaya göre en İslamî ülkeler Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda. Türkiye 103, Suudi Arabistan 131, İran 163’üncü sırada.’’

Bugün bir gazetede yukarıdaki soruların sorulduğu bir yazı okudum. Bu tür soruları sormak Batı’nın çizdiği çerçeveyi en başından kabul etmek demektir. Evet, bu durum üzeri örtülerek gizlenmemelidir ancak ‘’egemen güçlerin’’ bu yozlaşmadaki rolünün göz ardı edilerek topluma salt Batı’nın gözleriyle ve değer yargılarıyla bakmak ve sürekli aşağılamak, küçümsemek kimlerin ekmeğine yağ sürmektedir? İşbirlikçi yöneticilerin ve burjuvazinin her geçen gün köşeye sıkıştırdığı, baskı altına aldığı, açlık sınırına sürüklediği, yiyecek bir dilim ekmek bulamayan ve kendini temsil etme fırsatı bulunmayan kitleler hakkında her gün anketler düzenlenerek ‘’üstün, yüce, dürüst, ahlaklı, üretken’’ Batı’nın değer yargılarını doğrulamak ve halkını aşağılamak kimlerin işine gelmektedir? Örneğin ‘’tüketici hakları’’ denilen kavram bu topraklara son üç beş yılda girmiştir. Kendisine dayatılan karşısında tercih hakkı bulunmayan, kazancı düşük olmasına karşın en yüksek fiyata satın almak durumunda kalan, üstüne üstlük ayıplı olmasına karşın çaresizce kabullenmek zorunda kalan kitlelerin herkese güvensizlik duyması doğal değil midir? Kitlelerin televizyonlar, ucuz romanlar, peş para etmez filmler, tuvalet kâğıdından öte değeri olmayan gazetelerle uyuşturulduğu ve geriletildiği bir düzende anket yapmak hangi gerçekleri ortaya çıkarabilir?

“Avrupa ülkeleri gibi dört başı mamur toplumlara yeni sözler söylemeyi düşünmeden önce ekonomik, bilimsel ve toplumsal gelişmemizi tamamlamak gerektiğini ileri sürmek gülünçtür. Zaten konuşmamda da özellikle belirttim: Ekonomik ve toplumsal başarılar alanında Rusya’yı Batılı milletlerle kıyaslamaya kalkışmıyorum, sadece diyorum ki kendine özgü sağduyusu ve ağırbaşlılığıyla Rus halkının dehası, evrensel insanlık ülküsünden yana çıkmaya bütün milletler arasında belki de en yatkın olanıdır; çünkü Rus halkının tutumu karşıtlıkları affeden, birbirine benzemezliklere hayat hakkı tanıyan, aykırılıkları hoş gören bir tutumdur; çelişmeleri yumuşatmaya, insanlar arasında kardeşlik bağlarını canlı tutmaya eğilimlidir. Ekonomik bir özellik değil, ahlaki bir özelliktir bu. Rus halkının bu yanını inkâr edebilir miyiz? Rus Milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkûm bilinçsiz bir sürü müdür? Kim söyleyebilir öyle olduğunu? Halkın çoğunluğunun kendi başına ölü bir durağanlığı temsil ettiğini, bu halktan hiçbir şey beklenemeyeceğini, bu halka hiçbir şekilde bel bağlanamayacağını kim iddia edebilir?” (Dostoyevski, Puşkin Üzerine Konuşma)

‘’Rus Milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkûm bilinçsiz bir sürü müdür?’’ diye soran Dostoyevski’nin sözlerini yeterli bulmayanlar ve sonuçlara odaklananlar için bir örnek vermek istiyorum: Yıllar önce şehirlerarası otobüslerde sigara içmenin yasak olmadığı hatta doğal karşılandığı zamanlarda otobüslerde hiç durmadan ağlayan bebekler yolculuğu çekilmez kılardı. Oysa bebeklerin ağlamasına yol açan esas şeyin yoğun sigara dumanı olduğu görmezden gelinerek sadece ağlayan bebeklere odaklanmak ‘’hayattan bir kesit’’ olarak isimlendirilebilir mi?

Anne-babalarının isimlerini beğenmeyen, atalarının dinlerinden nefret eden, örf, adet ve geleneklerini küçümseyen ve bunu çağdaşlaşma adına yapan, çocuğuna isim seçerken son yirmi yıldır oluşturulan bir avuç isimden birini seçen, büyüklerine saygı göstermeyen, haysiyet, fedakârlık, yardımlaşma kavramlarının her geçen gün unutulduğu, milyonlarca hatta milyarlarca insan açlık sınırında yaşarken sadece kendini düşünen ve ‘’hayat tarzı’’ söyleminden başka bir şeyi olmayan bir kitle hızla büyüyor ve kendi toplumunu Batı’nın gösterdiğiyle ve gösterdiği kadar tanıyor.

Kendi toplumunu küçümsemekle Batılı olunmadığını ve olunamayacağını, Atatürk’ün izinden gittiğini söyleyenlerin kendi halkını bidon kafalı, kısa bacaklı, kıllı, koyun sürüsü olarak nitelemesinin kendilerini Batı’nın gözünde makbul yapmadığını söyleyerek kendilerini bu halkın üzerinde gören ahmakların anlayabilmesi için Mustafa Kemal Atatürk’ün 1922 yılında TBMM kürsüsünden neler söylediğini bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum:

“Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre uygun yapmak, yürümek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatiyle, ecnebilerin planlarıyla yükseltilebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.

Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekâlar, duygular, düşünceler, Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye’nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir.

Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu maneviyatıyla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bundan, bu büyük memleketi, bu milleti çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez. Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, acz ile başlamıştır.

Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye’yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki: ‘Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.’ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. ‘Onlar bizi idare etsin’ diyorlardı.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Filmin daha ne kadar ileri gidebileceğini düşünürken doktorun hamamda görülmesiyle oryantalist dizgenin son noktası da konmuş oldu. Harem ile birlikte Doğu’nun sınırsız cinsel yaşamına gönderme yapan hamam, Oryantalist zihniyet için insanların şehevi zevklerini tatmin ettikleri mekânlar olarak yer almaktadır. Osmanlı toplumunda hamam erkeklerin günlük hayatında önemli bir yere sahip olmuşken hamam denilince kadınlar akla gelmekte, hamamlar, harem gibi Doğu’daki cinselliğin ve dişiliğin simgesi sayılmıştır.

“Oryantalist resimlerde sık rastlanan savaş sahnelerinde, Doğuluların vahşeti ve zulmü, yine Batı müdahalesini haklı çıkartacak şekilde ve Batının sömürgeleştirme politikasındaki vahşete hiç değinmeden harem, hamam, köle pazarı sahneleri ise Hıristiyan-Batı dekoru içinde ele alamayacakları erotizm meraklarının Doğu dekoru içinde şekillenmesidir.” (J.N. Erzen, Resimde Doğu Merakı: Oryantalizm)

‘’Hani her yerde duyarız, Mülkiyeliler birbirini tutar, Galatasaraylılar birbirini tutar diye ya, ne demektir bu, hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm: Aslında bu birbirini tutma hikâyesi suç ortaklığı gibi bir şey! Bunlar, basit ve kaba saydıkları halk karşısında, kendilerini seçkin, ayrıcalıklı, Batılı ve Avrupalı buluyorlar; böyle bulunca da, elbet, gurbet eldeki iki yabancı gibi, halk içinde ve karşısında birbirlerine destek oluyorlar. Ama bu arada Düyun-u Umumiye’de çalışıyorlarmış, Osmanlı Bankasının hatırlı memurları oluyorlarmış, bu nedenle de ‘fiilen’ emperyalizme hizmet ediyorlarmış, ne gam? Yaşasın Galatasaraylılık ruhu!’’ (Attila İlhan, Hangi Batı)

Bir Zamanlar Anadolu’da masum ve zararsız olarak görülmemelidir. Doğu’yu anlama ve algılama biçimlerini etkileyerek, gösterdiği hemen her şeyi bozmuş, değiştirmiş, çarpıtmış ve seyirciyi gerçek ile klişe arasındaki farkı ayırt edemez hale sokmuştur. Genel olarak Batılı seyyahların metinlerindeki Doğu betimlemeleriyle ortak özellikler paylaştığı görülen film pis, düzensiz, ilkel, elektriği, suyu olmayan, hayatın tesadüfî yaşandığı, medeniyetten uzak ve mahrumiyetler içinde bir Anadolu anlatmaktadır. Bu anlatımın içerisine sinsi, korkak, ikiyüzlü, dalavereci ahlaksız, açgözlü, sadakatsiz, güvenilmez, yalancı, dalkavuk, cahil, kaderci ve batıl inançlara sahip insanları yerleştirmektedir.

Bu karakterlere kısaca değinirsek, komiser hasta olduğu için öz oğlunu görmek istemez. Evine uğramaz, karısını hayatla mücadelede yalnız bırakmıştır. Savcının yanında kibar olmaya çalışır ama arkasından konuşmaktan çekinmez. Otoritenin önünde esas duruşta beklerken astlarını ezmeyi, küfretmeyi, fikirlerine saygı duymamayı doğal sayar çünkü amirleri de kendisine aynı şekilde davranmaktadır.

Asker ise başına dert açılmadığı müddetçe kenarda bekleyen, gereksiz işlerle uğraşan, film boyunca komiserin gösterdiği mevkilere ışık yansıtmaktan, komiserin bozulan arabasını itmekten, kâtibin üzerine bilgisayar koyduğu tabureyi taşımaktan başka bir rolü olmayan asker kilometreleri tek tek sayar, yedek bisküvi ve benzin almayı unutmaz ama cinayet mahallinin adını koyamaz. Savcının ve doktorun sohbet etmek için muhatap kabul etmediği inisiyatif alamayan, aciz bir karakter olarak işlenen asker niçin polisin soruşturduğu olayın peşine takılmıştır, anlamak güç.

Olay yerindeki en büyük otorite olan savcının önünde bürokrasinin en alt kademesinde yer alan iki şoförün ağız dalaşına girişmesi, kavga etmesi, birbirlerini suçlaması Doğu’da hiyerarşi yoktur, düzen yoktur, işler rastgele yürür, başıbozukluk her yere egemendir tezinin vurgulanmasıdır. Ceset aramaya gitmelerine karşın ceset torbasının unutulması, tek işi kazma-kürek getirmek olan adamların ikisinin de kürek getirmesi, sorumlusunun olmadığı işlerin hep kötü gitmesi, işini düzgün yapmaya çalışan herkesin hevesinin kırıldığı bir bürokratik sistem Doğu’ya özgüdür tezi ısrarla işlenir.

Elma yuvarlanır, poşet uçuşur, bidon yuvarlanır yani Doğu’da kimse kendi kaderine sahip değildir, rüzgârın önündeki çöp gibi savrulur demenin değişi/spanp style=”text-align: justify;”k bir yoludur. Cesedin bulunduğu suç mahalline hemen herkes girer. Delil toplanmaz zaten. Acemilik, amatörlük diz boyudur. Şoför, amele, polis, asker, muhtar hemen her yerde karşımıza çıkan, beceriksiz, yeteneksiz, hatır gönülle işe girmiş insanlar yığını her yerdedir. Muhtar köylünün, savcı polisin, pşe olis askerin, şoför kâtibin, hastabakıcı başhekimin; hemen herkes birbirinin arkasından konuşur, en ufak kusuru bile başkasının üzerine atar.

Doktor kimsenin arkasından konuşmaz, Doktor rasyonel aklın temsilcisi olan Batı’yı temsil eder. Zaten konuşacağı kimse de yoktur. Atandığı bozkırda sıkışıp kalmıştır. Herkes yaşayıp gitmekte, doktor ise her geçen gün ölmektedir. O da eşiyle ayrılmıştır. ‘’Çocuk istemedim’’ sözlerinden sonra savcının ‘’iyi olmuş’’ demesini anlayamaz. Bu temenninin ‘’boşanmış’’ olmasından dolayı söylendiğini zanneder. Koca Anadolu’da acaba bunu doktorun anladığı gibi anlayacak başka bir erkek daha var mıdır, bilemiyorum. Bu sahne ile Doğu-Batı akıllarının uyumsuzluğu simgelenmiş olur. Ölüm sebebini kesinleştirecek yegâne şeyin otopsi olduğu iddiasındaki doktor, kendisinin yaptığı otopside ölüm sebebini gizlemeyi tercih eder. Vücuttaki kan her yerde aynı olmasına karşın doktorun yüzüne ölünün bağırsakları çıkartılırken kan sıçraması Doğu’ya yakınlık gösterdiğinde Doğu seni de kirletir mesajının verilmesinden başka bir şey değildir.

Kadının ‘’ben 4–5 ay sonra, şu tarihte öleceğim’’ demesi ve o gün geldiğinde de ölmesi masaldaki olağanüstü unsurlardan bir tanesidir. Savcının bu olağanüstü, masalsı, saçma şeye inanmış olması ve yıllar boyu olayı anlattığı arkadaşlarının da şüphe duymaması onların da inandığını göstermektedir. Böyle bir şeye ancak Doğu’da inanılır çünkü doktorun da deyişiyle ‘’kimse durduk yere ölmez.’’ Ölü adamın daha sonra görüldüğünün iddia edilmesi ve bunun insanlar arasında gerçekmiş gibi anlatılmaya başlanması masalın diğer olağanüstü motif ve Doğu’nun akıl dışılığına gönderme yapan diğer sahnedir. Ancak bu ‘’olağanüstülük’’ rasyonel, şüpheci ve modern doktor karşısında hemencecik parçalanmaya başlar.

Savcının muhtarın evinde tuvalete gitme sahnesi gariptir. İki adımlık yolda yürüyemez, ayağını sertçe yere birkaç kez vurur, yürüyüşü bozulur ve kapıdan içeri girerken iki büklüm hal alır. Verilmek istenen mesaj açıktır. Anadolu insanının böylesine pis bir yerde tuvaletini yaptığı, güya temizlendiği gösterilir. Ayağını temizlemek istiyormuş gibi yere vurması sanki bir pisliğe basmış olduğu izlenimini vermek içindir.

On binlerce Osmanlı askerinin dikili tarlalardan geçerken bir meyve dahi koparmadığı tarihi bir gerçeklik olarak önümüzde dururken gördüğü her yerde elma, kavun, bazlama götürmeyi tercih eden, şoför maaşıyla iki katlı ev yapan arkadaşını kıskanmaktan gözleri kör olmuş hasis, saygısız Arap karakteri (ismi bile Batılının oryantalist yönüne hitap etmiyor mu?) nasıl bir tip olarak ve Anadolu’yu temsilen sinemada anlatılabilir hale gelindiğini anlayamıyorum. Yüzündeki şark çıbanıyla kendisini Clark Gable’a benzetebilme cüreti gösterebilen cahil savcı sadece kendini komik duruma düşürmüştür

Ezan yok, İslami hiçbir gönderme yok. Kola reklamlarında bile kısmet, hayırlısı, canın sağolsun, hayırdır inşallah, kolay gelsin, helal olsun, içinde hep iyimserlik olan, hep umut, hep mutluluk taşıyan, iyimserlik, fedakârlık, dayanışma gibi kavramlar bu toplumun baskın bir özelliği olarak görülüp bu yönde bir satış tekniği benimsenmişken Bir Zamanlar Anadolu’da filminde Ercan Kesal’ın oynadığı köy muhtarının elektrikler kesilince besleme çekmesi ve Arap karakterinin cesedi kaldırırken ağız alışkanlığıyla bismillah demesi dışında hiçbir İslami göstergenin kendine yer bulamaması ilginç değil midir?

Kırık ahizesi bantla yapıştırılmış üç kuruşluk telefon, kenarındaki derinin yırtık olduğu makam koltuğu, asılı bağlanmış kravat gibi ıvır zıvırlar unutulmamışken İslami göndermelerin ‘’unutulması’’, oryantalist literatürde İslam savunulamayacağına göre –öyle olsa olumlu girdiler yapılırdı diye değerlendiriyorum- gelebilecek tepkilerden korkulduğu için İslam yok sayılmıştır, düşüncesindeyim. Kış Uykusu filminde de Aydın karakterinin topluma önderlik etmesi gereken din adamlarının pisliği, yetersizliği, üçkâğıtçılığı üzerine yazı yazdıktan sonra tepkilerin geldiğini söylediği kız kardeşinin bilmediğin şeylere niye bulaşıyorsun itirazına ‘’ama ben dinin kendisine bir şey demedim ki’’ diyerek korkması bu görüşü güçlendirir mahiyettedir.

Görevini başkalarına yaptıran tembel savcıdaki yoksulluğun, cahilliğin ve gelişmemişliğin göstergesi şark çıbanı, kirli sakallı bürokratlar, pejmürde kıyafetler, kirli, boyasız, kötü aydınlatılmış, koridorlarda bekleyen ve sıra bilmeyen, sürekli bir itiş kakış içerisindeki insan kalabalığı, bakımsız odalar, eski arabalar, morgdaki kırık ayna, katilin ‘’benim çocuğum’’ dediği çocuğun yüzündeki yetersiz beslenmenin göstergesi beyaz lekeler nasıl bir Anadolu anlatmaktadır?

Anadolu’yu anlattığını iddia eden ancak oryantalist birikimin imge dağarcığını zenginleştirici etki yapmaktan ileri gidemeyen ve Ercan Kesal’ın insancıl dokunuşlarının kurtarmaya yetmediği Bir Zamanlar Anadolu’da filmi hakkındaki fikrimi bir Bektaşi fıkrasıyla bitirmek istiyorum:

Dilencinin biri, bir Bektaşi dervişine; “On para ver, sana dua edeyim.” der. Bektaşi onluğu verir ancak “Duanı istemem.” der. Şaşıran dilenci; “Hayır duamı niçin istemiyorsun?” deyince Bektaşi: ‘’Senin duan Allah katında makbul olsaydı, kendine dua ederdin de dilencilikten kurtulurdun.” der.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer sinema incelemelerini okumak için tıklayınız.

Argo (2012, Ben Affleck)

İran hakkında bilgisi olmayabileceği düşünülen seyirci için filmin başlangıcında Doğulu ezgiler eşliğinde verilen bilgilere göre halk tarafından başbakan seçilen laik, demokrat Musaddık ilk iş olarak İngiliz ve Amerikan petrol şirketlerini millileştirmiş, böylece İran’a ait petrolün halka verilmesini sağlamıştır. Ancak bunu kabullenemeyen Amerikan ve İngiliz şirketlerinin desteklediği darbeyle indirilen Musaddık’ın yerine rahatına düşkün, aşırıya kaçmasıyla tanınan, insanlar açlık çekerken yemeklerini Paris’ten getiren hatta eşinin süt banyosu yaptığı söylenen Şah Rıza Pehlevi getirilmiştir. İran’ı Batılılaştırma sürecini başlatmış olsa da acımasız polis gücünü kullanarak işkence ve korkuyla hüküm süren Şah’a karşı ayaklanan halk 1979 yılında sürgündeki din adamı Ayetullah Humeyni’yi iktidara geçirmiş ancak ülkeyi ölüm mangaları ve kaostan kurtaramamışlardır. Ülkeden kaçan ve kanser tedavisi için Amerika’daki bir hastaneye yatan devrik Şah’ın iade edilerek asılması gerektiğini düşünen öğrenciler Amerika Büyükelçiliği’nin önünde oturma eylemi yapmaya başlamıştır.

Aralarında hiçbir irtibat olmamasına karşın üzerinden yirmi beş yıl geçen Musaddık olayını ve petrolün millileştirilmesini gündeme getiren, ‘’Biz Musaddık’ı devirmeseydik İran Devrimi olmazdı’’ demeye çalışan hatta diyen, tipik oryantalist bakış açısına sahip Argo’nun ne olduğunu anlayabilmek için biraz tarih bilgisinin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından büyük uluslar arası petrol şirketlerinden biri haline gelen Anglo-İran Şirketi’nin (APOC) savaş yıllarında elde etmiş olduğu petrol imtiyazlarını bırakmak istemeyen İngilizler ve Amerikalılar İran hükümeti ile anlaşmış olsa da İran Meclisi Petrol Komisyonu anlaşmayı kabul etmeyerek Anglo-İran şirketinin millileştirilmesini istemektedir. Baskılara görüş geremeyen ve art arda gelen ölümlerden korktuğundan istifa ettiği söylenen başbakanın yerine Şah, başbakanlığa Genelkurmay Başkanını atamış olsa da daha bir yılını dolduramadan ‘’İngilizlerin yardakçısı’’ olduğu gerekçesiyle camiye giderken bir marangoz tarafından öldürülür. Şah ne yapacağını bilmez bir haldeyken İran Meclisi 28 Nisan 1951’de Petrol Komisyonu Başkanı olan Musaddık’ı ülkenin başbakanı olarak ilan eder ve çiçeği burnunda başbakan da ilk iş olarak millileştirme yasasını hazırlar, Şah’ın imzalamak zorunda kaldığı yasa 1 Mayıs’tan itibaren yürürlüğe girer. Her şey birden oluvermiştir. Şaşkınlık sırası Amerikalılar ve İngilizlerdedir.

Amerikalı ve İngilizlerin Mossy olarak andıkları İngilizlere göre ise kurnaz, kaypak ve tamamıyla vicdansız bir adam olan Musaddık’ı Amerikalılar önceleri mantıklı, milliyetçi, kendisiyle iş yapılabilir, Sovyetler Birliği’ne karşı bir siper olarak tanımlamış ve Musaddık’ın yerine konulacak alternatif olsa olsa komünizm olabilirdi demiştir.

Petrolün millileştirilmesi üzerine İngiltere Savunma Bakanı Emmanuel Shinwell’in ‘’Eğer şimdi İran’a istediğini yapma hakkını tanırsak, Mısır ve öteki Ortadoğu ülkeleri aynı hakkın kendilerine de tanınması için teşvik görmüş olacaklardır. Bundan sonraki aşamada sıra Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine gelir’’ sözleri Batı’nın bakış açısını ve Doğu’nun acizliğini gösteren unutulmaz arasına girmiştir. Çünkü 1944 yılında Amerikan Başkanı Roosevelt İngiliz Büyükelçisi Halifax’a ‘’İran petrolü sizindir, Irak ve Kuveyt’teki petrolü bölüşeceğiz. Suudi Arabistan petrolüne gelince, oradaki petrol bizimdir’’ diyerek dünya üzerindeki petrol kaynaklarının sahipleri belirliyordu. İngiliz Başbakanı Eden Amerikan Başkanı Eisenhower’in de onayını aldıktan sonra Ruslara Ortadoğu’ya karışmamalarını söyledikten sonra ilave ediyordu. ‘’Benim petrol konusunda çok açık sözlü olmam gerekiyor; çünkü petrol için gerekirse dövüşebiliriz. Bir petrolsüz yaşayamayız ve petrolsüzlükten ölmeye de hiç niyetimiz yok.’’

Musaddık’ı devirmek için hemen girişimlere başlayan CIA, 1953 yılında Ajax kod adlı bir operasyonu başlatmış, işler önceleri ters gitse de sonradan başarıya ulaşmış, yurt dışına kaçan Şah galip olarak ülkeye dönmüş ve Musaddık hapse atılmıştır. ‘’İran petrolü yeniden işletmeye girmezse, ülke ekonomik çöküntüye uğrar ve sonunda o veya bu şekilde Sovyet tarafına düşer’’ tezinin işlenmesiyle 1954 yılında İran ile yeni imtiyaz anlaşmaları imza edilmiştir.

Pahalıya mal olan modernizasyon uğruna çılgınca savrulan paralar, gereksiz yatırımlar ve çürümeye terk edilen tesisler ekonomik karmaşayı körüklüyor, köylerde yaşayan nüfus zaten aşırı kalabalık kasaba ve kentlere akın ediyor, tarım üretimi düşüyor, yiyecek ithali artıyor, enflasyon yükseliyor, hoşnutsuzluk büyüyordu. İyice eskimiş demiryolu sistemi büyük sıkıntı yaratıyor, trafik tam bir karmaşaya dönüşüyor, yetersiz elektrik şebekesinin sık sık arızalanması gerek halkın kızgınlığını artırıyor gerekse sanayi üretimini olumsuz etkiliyor ve böylece tüm ülke genelinde sosyal ve siyasi gerilimin dozu her geçen gün artıyordu. Bu ortamda her kesimden İranlı’nın Şah rejimine gösterdiği sabır son noktasına geliyor ve sürgündeki Ayetullah Humeyni öne çıkmaya başlıyordu. Beklenen ancak görmezden gelinmeye çalışılan devrimin patlak vermesiyle Şah, kendi halkı için kullanmadığı ve ‘’harcayamadığımız paraya sahip olduk’’ dediği paraların bir kısmı ve bir valiz dolusu İran toprağıyla ülkeden kaçıyordu.

4 Kasım 1979 günü Washington saatiyle sabahın üçünde elçilik memuru Elizabeth Ann Swift, başkentteki Dış İşleri Operasyon merkezini telefonla arayarak elçilik önünde eylem yapan İranlı öğrencilerin elçilik bahçesine girdiğini, binayı kuşattığını, diğer binalara girmek için zor kullanıldığını hatta elçiliğin bir bölümünü ateşe verdiklerini söylüyordu. Son sözleri ‘’gidiyoruz’’ olan Swift’in hatırasına ve bu tarihsel gerçeğe filmde uyulduğunu görüyoruz.

Şah, ülkeden kaçtıktan sonra Mısır, Fas, Bahama Adaları ve Meksika’ya gitmiş ancak hükümetler İran’ın tepkisinden korktukları için sürekli kalmasına izin vermemiştir. Birkaç yıl önce Şah’a gösterilen onca iltifattan, onca pohpohlama ve yardakçılıktan, dünyanın dört bir yanından kendisini ziyarete gelen saygıdeğer başbakanlar, bakanlar ve güçlülerden sanki hiçbiri yaşanmamış gibi hiçbir iz kalmamıştı. Başkan Carter, kanser tedavisi için olsa bile Şah’ın ülkeye girmesini kabul etmemiş ancak sonradan verilen izinle 23 Ekim’de New York’a gelerek David Newsom takma adıyla bir tıp merkezine yatmıştır.

Şah yönetimine karşı gösteriler sırasında ölen arkadaşlarının anısı için Tahran’da bir gösteri düzenleyen lise ve yüksekokul öğrencileri Şah’ın ABD’ye girmesine izin verilmesini protesto ettikleri eylemlerinin başlangıçta işgal maksatlı olmadığı düşünülmektedir. Her ne kadar filmde doğrudan gösterilmese de yiyecek, ayakkabı, gömlek, şapka satan seyyar satıcıların kalabalığı para kazanmak için fırsat olarak gördükleri ve sayılarının fazla olduğu bilinmektedir. Filmde de vize başvurusunda bulunan İranlılar ve görevlilerin rahatlığı, ‘’bugün burası biraz gürültülü’’ diyen elçilik görevlilerinin ürkek ancak sakin tavırları bunu doğrulamaktadır. Heyecanına yenik düşen bir kişinin elçilik parmaklıklarının üzerinden atlayarak içeri girmesiyle birden kendilerini Amerikan elçiliği işgal etmiş ve çalışanları rehine almış olarak bulurlar. Hatta elçiliğin işgalinden bir gün sonra Humeyni yanlısı öğrenciler iktidarın gözüne girebilmek amacıyla Tebriz ve Şiraz kentlerindeki Amerikan konsolosluklarını basarlar. Böylece on beş ay sürecek rehine krizi başlayacak, bu süre boyunca Amerikalılar her gün ‘’Rehin Tutulan Amerika’’ yazılarını okuyacaklar, TV programlarının reytingi ve gazetelerin baskı sayıları artış gösterecektir.

Elçilik işgalinin en ilginç yanı rehineleri ellerinde tutan öğrencilerin işgalin dokuzuncu gününden itibaren seslerini dünyaya daha iyi duyurabilmek için açlık grevine başladıklarını ilan etmeleri, ikinci ilginç yanı Humeyni’nin 24 Aralık tarihinde tüm Hıristiyanlara bir mesaj yollayarak ‘’Hıristiyan dünyasından çanları Allah için çalmalarını’’ istemesi ve ‘’Carter çanları casusları için çalmak istiyor’’ demesi olmuştur.

Rehine olayıyla birlikte Şah ve refakatindekilerin hızlıca ülkeden çıkartılmış olmasına, Başkan Carter’ın İran petrolüne ambargo koyarak, İran’ın Amerika’daki mal varlıklarını dondurmasına, yine Carter’ın ‘’Bir dış güç petrol bölgesini ele geçirirse, Amerika askeri eyleme girişmekten çekinmeyecektir’’ sözlerine, İran Cumhurbaşkanı Abdulhasan Beni Sadr’ın Fransız Le Monde gazetesine ‘’Tahran’daki Amerikalı rehinelerin serbest bırakılmaları karşılığında, ABD’nin İran’a ekonomik ve askeri yardımda bulunması’’ önerisinin ‘’kabul edilmez’’ nitelikte olduğunu belirterek ‘’Bağımlı bir ülke, egemen güç karşısında özellikle zayıf durumdadır. Rus yayılmacılığına direnme niyetinde olduğumuz açıktır. Ama bu nedenle Amerikalılara ülkemizde tekrar bir köprübaşı kazanmalarına izin vermeyeceğiz’’ sözlerine, İran’ın İran petrolünün herhangi bir Amerikan firmasına ihracını yasaklamış olmasına, Panama’ya giden Şah’ın düzenlediği basın toplantısında, Amerika’dan ayrılmasının rehinelerin salıverilmesini çabuklaştıracağını umduğunu belirtmesine ve İran Devrim Konseyi üyesi ve Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade’nin ise Şah’ın Panama’ya gidişinin, Amerika için bir yenilgi sayılabileceğini söylemesine filmde değinilmemiştir.

İranlı öğrencilerin ‘’Şah’ın İran’a iade edilmemesi ve Amerika’dan başka bir yere gönderilmesi halinde, ellerindeki rehineleri derhal casusluk suçundan yargılayacaklarını’’ açıklamasından sonra Şah’ın, Amerika’ya gelmesi için izin verdiğinden dolayı pişmanlık duymadığını söyleyen Carter’ın ‘’Rehinelerin en kısa zamanda bırakılmaması halinde İran’a askeri müdahalede bulunulabileceğini’’ söylemesine, Filipinler’deki Amerikan Deniz Üssü’nde bulunan dev uçak gemisi Kitty Hawk ile çok sayıda savaş gemisinin Umman Denizi’nde bulunan Midway uçak gemisi ile buluşmak üzere üsten ayrıldıklarına ve İranlı öğrencilerin ‘’rehinelerin kurtarılması maksadıyla Amerika tarafından askeri bir girişimde bulunulursa, ellerindeki bütün Amerikalıların öldürüleceğini’’ söylemesine de filmde değinilmemiştir.

Şah Rıza Pehlevi’nin hiç gereği yokken Almanya’da yayınlanan «Bild am Sonntag» gazetesi muhabirine ‘’Atatürk, devrimlerini gerçekleştirirken softaları ortadan kaldırarak büyük bir adam olarak tarihe geçmiştir. Ben, Atatürk’ün yaptığını yapamadım’’ demiş olmasını rehine krizinde Amerika’nın Türkiye’yi öne süreceğinin işareti olarak yorumladım. Ve gerçekten de Türkiye’nin duruma müdahil olmaya çalıştığını ancak İranlılar tarafından kesinlikle görüşülmeyeceğinin söylenmesi üzerine devreden çıktığını öğrendim.

Olayın üzerinden üç ay geçtikten sonra Kanada hükümetinin kaçmayı başararak kendi elçiliklerine sığınan Amerikalıları saklamakta zorlanmaya başladığını söylemesi üzerine bu altı kişinin kurtarılmaya karar verilmesi Argo’nun çıkış noktası oluyor. Kurtarma operasyonuna başlanması kararı alınıyor ve durumdan haberdar edilen CIA en iyi adamını görevlendiriyor. Eşinden ayrılmış, çocuğunun konuşmak için heves duymadığı özel hayatında kendine faydası olmayan bu rehine kurtarma uzmanının bölgeyi tanımaması, coğrafyaya hâkim olmaması, dil bilmemesi, dine ve kültüre ilişkin hiçbir fikrinin olmaması kimselere tuhaf gelmez. Şah döneminde Tahran’daki elçilikte bin dört yüzün üzerinde personel çalıştıran Amerikan hükümeti ve gizli servisinin İran’ı tanıyan nitelikte personelinin bulunmaması bir hükümet yetkilisi tarafından ‘’Adamlarda zekâdan başka her şey var’’ sözleriyle dile getiriliyor.

CIA uzmanı, katıldığı ilk toplantıda uygulanma aşamasına getirilen ‘’bisiklet’’ fikrine doğrudan karşı çıkıyor ve birden her yandan yeni fikirler yağmaya başlıyor. Asıl amacının yeni fikirler bulmak değil uygulanmasına karar verilen ‘’bisiklet’’ konusunun ayrıntılarının belirleneceği bu toplantıya katılan hemen herkesin nerdeyse farklı bir fikrinin oluşu anlamlı değildir. Henüz kendisinin daha iyi bir fikri bulunmamasına karşın ortaya atılan her fikri eleştiren uzmanın ‘’kurtarma operasyonları kürtaj gibidir’’ vecizesini ortaya atarak toplantının işlevsiz kalmasına neden olduğu bu anlamsız diyaloglar CIA’nın kendisi göstermesi için uydurulmuş çok basmakalıp bir sahnedir

Bir hükümet yetkilisinin ‘’Hollywood’da CIA tarafından finanse edilen bir film yapım şirketi olduğunu mu söylüyorsunuz?’’ sözlerine belki çoğu kişi gülüp geçmiştir ancak bunun ne kadar ciddi bir durum olduğunu kısaca anlatmak istiyorum. Pentagon, Deniz Kuvvetleri, Milli Güvenlik Kurulu ve Harekâtlar Koordinasyonlar Kurulu’nun Amerikan Sinemasına ‘’özgürlük’’ izleğini sokmak için çok gizli bir çalışma yürütüyor ve adına ‘’Özgürlük Militanları’’ diyordu. Kültür tarihçisi Christopher Simpson’un deyişiyle ‘’amaç, pek çok kişinin kendiliğinden ortaya çıktığını sanacağı ama aslında kültürün içine bilinçli olarak şırınga edilmiş bir slogan, siyasal bir parola bulmaktı ve o zaman için hayli ince düşünülmüş bir propaganda harekâtıydı.’’ Bu toplantıların daha 1955 yıllarında yapıldığını ve zamanla hayli yol alınmış olabileceğini hesaba katarsak Argo gibi günümüz filmlerindeki propagandanın açığa çıkartılmasının hayli zor olacağını baştan söylemek gerekir.

Görev, takım ruhu, emre itaat, erkekçe korkusuzluk temalarını yücelten Özgürlük Militanları arasında yer alan John Wayne bu bağlamda Amerikan askerinin modeli ve Amerikancılığın somut örneği haline geliyordu. ‘’Dük’’ diye anılan ve sınır boylarında yaşayarak dünyayı yola getiren John Wayne o kadar başarılı olmuştur ki Kongre 1979 yılında üzerinde yalnızca ‘’JOHN WAYNE, AMERİKA’’ yazılı bir madalya yaptırmıştır. Psikolojik harbin en büyük ismi kabul edilen Sun Tzu’nun ‘’Düşmanı savaşmadan yenmek ustalığın doruk noktasıdır’’ derken anlatmak istediği tam bu değil midir? Argo filminde de yüceltilen görev, takım ruhu, emre itaat ve erkekçe korkusuzluk temaları değil midir? Tabi ki bu temaların yüceltilmesi kötü değildir kötü olan yalnızca belli başlı temaları işlemek için farklı konuları hep aynı şekilde işlemeye çalışmak ve sinemayı bu kalıplar içerisine hapsetmek değil midir?

Böylece sinema Amerika Birleşik Devletleri’nin ulaşmak istediği ve koşullanmaya hazır ‘’hedef kitleye’’ ulaşmanın en önemli aracı haline gelmiştir. Filmin bir yerinde de geçen gözleri olan herkesin kast edildiği hedef kitle sözlerinin bu açıdan okunmasında fayda olduğunu düşünüyorum.

Hollywood’daki Paramount, MGM gibi çeşitli stüdyolarda çalışan, görevi hem Hollywood’daki komünistleri izlemek hem de belli izleklerin filmlere sokulmasını sağlamak olan CIA ajanlarından birisi, 24 Haziran 1954 tarihli basmakalıp zenci tipler konusunu işleyen raporunda şöyle diyor. ‘’Çok göze batmayacak ya da kasıtlı yapıldığı belli olmayacak şekilde, Amerikan sahnesinin bir parçası olarak iyi giyimli zencilerin filmlere yerleştirilmesi konusunda rol dağıtımından sorumlu müdürlerle anlaşmaya varıldı. Çekilmekte olan Sangri ne yazık ki bunların yerleştirilmesine izin vermiyor çünkü film bir dönem filmi ve Güney’de geçiyor. Sonuç olarak plantasyonda çalışan zencileri gösterecek. Yine de ileri gelenlerden birinin evine saygın bir zenci baş uşak yerleştirilecek, bu baş uşağın özgürlüğünü kazanmış biri olduğunu, canının istediği yerde çalışabileceğini gösterecek diyaloglar eklenerek bir mahsur bir oranda giderilecek.’’

‘’Hıristiyanlığın en önemli vaadi şudur. Ara, bulacaksın… Amerika bu vaat üzerine kurulmuştur’’ ve ‘’eski İsrail dışında tarihte hiçbir ulus, Tanrı’nın ebedi amacının belli bir dönemi için yaratılmış değildir’’ sözleri günümüz dünyasının kabul gören ideolojisi olmuş, dünyayı yönetmek için seçildiklerini düşünen Amerika Birleşik Devletleri dünyanın merkezine yerleşmiştir. Marks’ın “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarını da kontrol eder” diyerek ana ilkeyi ortaya koymuştur ancak en etkili ve yeni propaganda yöntemleri, hedef kitlenin kendisinin inandığını sandığı nedenler yüzünden, arzu edilen yönde hareket ettiğinin farkına varmasını engellemektedir. Böylece fabrikalara, çiftliklere, bankalara, enerji santrallerine sahip olanlar, yayınevlerine, matbaalara, radyo, televizyon ve gazetelere de sahip olduklarından, egemen sınıfın ideolojisini yayma yoluyla kurulu düzeni haklı, ahlaki, meşru, akla uygun olarak tanımlayarak değişmez olarak kabul ettirmeye çalışırlar.

Soğuk Savaş döneminde CIA tarafından Batı Avrupa’da başlatılan gizli kültürel propaganda programının ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiasıydı. Otuz beş ülkede bürosu bulunan, bir haber ve film servisine sahip olan Kültürel Özgürlük Kongresi onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu. Öyle ki bu dönemde Avrupa’da bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeden bu gizli harekete adı bir şekilde karışmamış pek az yazar, şair, ressam, tarihçi, bilim adamı ya da eleştirmen bulunmaktadır. Amerika’nın bu casusluk kurumu, yirmi yıldan uzun bir süre hiçbir engelle karşılaşmadan, kendini ele vermeden, Batı’da ve Batı için, ifade özgürlüğü adına ön saflarda çarpışan kültürlü ve çok yetenekli insanlardan yararlanmıştır.

Entelektüel gelişim aşamalarına bir devletin gizlice müdahalesi demek olan bu girişim insanların özgürce hareket ettiklerini düşünürken denetleyemedikleri ve farkında olmadıkları bir güce ve özgürlüğün kendisine değil de ‘’oluşturulmuş’’ bir modeline bağımı hale gelmelerine yol açmış, maddi yardım bu aydınların düşüncelerini büyük oranda çarpıtmıştır. Birçok kişi entelektüel kapasitesinden dolayı değil bütünüyle öznel gerekçelerle seçilmiş, birçokları CIA tarafından yapılan teklifleri kabul etmediği için çürümeye terk edilmiş, kendileri ve eserleri unutulmuştur. Günümüzde büyük yazar, filozof, gazeteci, sinemacı denilenler CIA parası ve propagandası sonucu başarı merdivenlerini hızlıca tırmanmıştır.

‘’Edinilmiş öfke’’ söylemi kapsamında değerlendirebileceğimiz, seyircinin filmin nesnel olduğuna inanması ve propagandanın dengelenmesi maksadıyla ‘’Amerika ve CIA teröristtir’’ sözleri filmde kendine yer bulabiliyor. Hatta CIA uzmanının İran’a gitmek üzere bindiği uçak havalanır havalanmaz ezanın sözlerinden olan ‘’Hayye ale’l-felâh’’ çağrısını duyulur. ‘’Haydin kurtuluşa’’ demek olan ‘’Hayye ale’l-felâh’’ sözleriyle hiçbir anında gerilim duyulmayan, heyecanlı bekleyiş sahnesi olmayan ve azalan zamanın baskının hissedilmediği filmde ezan bile manipüle edilebiliyor.

Amerikan hükümeti elçilikten çıkmayı başarmış personelin sayısını anında öğrenebiliyorken İranlılar isim listesi ile rehinelerin eşleşmediğini üç ay sonra anlayabilmesi, ülkeye girerken doldurulması gereken giriş kayıt formlarının altı tanesinin birden ikinci nüshalarının bulunmamasının şaşırtıcı gelmemesi, Amerikan elçiliği kapalı devre kamera sistemleri ile donatılmışken İran havaalanında bir tek kamera bile bulunmaması, havaalanı güvenliğinin kuleyle irtibata geçmek yerine kapalı kapıları yumruklaması, kulenin pistteki araçları görmesine karşın uçuş emniyeti hiçe sayarak uçağın iniş iznini iptal etmemesi, Kanada elçiliğinin iş içten geçildikten sonra basılması, elçilikte çalışan hizmetçi kızın bile yakalanamaması İranlıların beceriksizliklerinin kanıtları olarak filmin her anına serpiştiriliyor. Seyirci bu beceriksiz sürüsü nasıl olur da elçiliği basar ve çalışanları rehine alır diye düşünmüyorsa ya kendisi de beceriksizdir ya da filmin propagandasını içselleştirmiştir.

Filmin genelinde İranlılar kaba, birbirleriyle sakince konuşamayan, nerdeyse hepsi samimiyetsizliğin göstergesi sayılan kirli sakallı olarak gösteriliyor. Müslümanları aşağılamak için Batı dünyasında halen kullanılmakta olan deve çobanı tabiri ise deve veterineri tabiriyle değiştirilmesine karşın verilmek istenen ırkçı mesaj aynı kalıyor. Kendinden olmayanı ‘’insan’’ yerine koymayan diğer ırkçı gönderme ise CIA uzmanın ‘’Maymunlar Cehenneminde Savaş’’ isimli bir filmi izlerken bireysel aydınlanma yaşamasıdır. Böylece özelde İranlıların genelde Müslümanların ‘’maymun’’ ile özdeşleştirilmesi literatürüne bir halka daha eklenmiş oluyor.

Oyuncular, kostümler, afişler, yeni çizimlere uygun maskeler, elbiseler birkaç günde hazırlanıyor ancak tüm üretim aşamalarından soyutlanarak. Şapkadan tavşan çıkartırcasına basit… Biraz Doğulu havası isteniyor ve anında yeni çizimler hazırlanıyor. Kostümler, makyaj, oyuncular, senaryonun okunması, rollerin dağıtılması gibi gerek duyulan her şey bir anda gerçekleşiyor. Argo böylece bir yandan da, işçi sınıfından nefret ettiği için her şeyi yoktan var etmeyi en büyük hayali olarak sunan burjuvanın aşağılık zihniyetinin temsilciliğini yapıyor.

İran hava sahasına girerken alkollü içkilerin toplanması, hava sahasından çıkar çıkmaz da ilk söz olarak alkollü içki servisinin başlayacağının bildirilmesi ikiyüzlü bir davranış olmuştur. Batı dünyasının Müslümanlar ile ilgili anlamakta zorlandığı konuların başında içki yasağının çok rahat çiğnenmesi olmuştur. Domuz eti yememek için her şeyi yapan Müslüman konu içkiye geldiğinde bu kadar tutucu olmamaktadır. Şah iktidardayken binlerce şişe şarabı Fransa’dan getirtmiş ve misafirlerine ikram etmiştir. Filmdeki bu sahne ile ikiyüzlülük yaptıklarını düşündükleri İran’a ve İslam dünyasına karşı ikiyüzlü davranıldığını düşünüyorum.

Geçtiğimiz günlerde Yemen’deki Cami-ül Kebir’in mahzeninde ortaya çıkan Kur’an’ın ilk Mushaflarının çürümeye terk edildiğine ilişkin bir haber okudum. Belgeleri incelemek için Yemen’e giden eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Tayyar Altıkulaç ‘’Bu çok değerli tarihi vesikaların bir kısmı çürümüş ve kirlenmiş’’ diyor ve şöyle devam ediyor. ‘’Danimarkalı uzmanlarla temasa geçiliyor ancak onlar parçaların Danimarka’ya getirmelerini istiyor. Yemenliler bunu kabul etmiyor. Ardından Almanlar ile görüşüyorlar ve Almanlar Yemen’e bir heyet gönderiyor. Alman Hükümeti ödenek tahsis ediyor bu çalışma için. Bu heyetin başında oryantalist ve Kuran tarihi üzerine çalışan Gerd R. Puin adında bir profesör bulunuyor. Almanlar bu çalışmada 35 bin çekim yapmış.” Tuvaletlerini bile altın kaplama yapmaktan çekinmeyen Müslüman dünyası böylesine olağanüstü bir keşif karşısında dünyayı ayağa kaldırması gerekiyorken inceleme yapmak için Almanların ödenek tahsis ediyor olması hangi ikiyüzlülükle izah edilecektir, bilemiyorum.

Bu ikiyüzlülük konusunda bir örnek daha vermek istiyorum. Şah, 1971’de eski imparatorluk başkenti Persepolis’te bir şölen düzenlemiştir. Sovyetler Birliği Devlet Başkanı, Birleşik Devletler Başkan Yardımcısı, Mareşal Tito, yirmi kral ve şeyh, beş kraliçe, yirmi bir prens, on dört devlet başkanı, üç başkan yardımcısı, üç başbakan ve iki dış işleri bakanı gelmişti. Yiyecekler Paris Maxim’e ısmarlanmış, yemekler uçakla Paris’ten getirilmiştir. Yemeklerde sunulan 25 bin şişe şarap da Fransa’da getirilmiştir. Şölenin maliyeti 100 ila 200 milyon dolar arasında tahmin edilmektedir. Bu denli savurganlığın eleştirisine Şah şöyle demiştir ‘’Halk niçin böyle yakınıyor. Elli devlet başkanına verdiğimiz birkaç ziyafet için mi? Ne yapacaktık ki, onlara ekmekle turp mu ikram etseydik? Tanrı’ya şükür ki, İran İmparatorluk Sarayı bugün Maxim’den yemek getirtecek parasal güce sahiptir.’’

Dışarıda gösteriler devam ederken hatta eylemciler içeriye girdiği sırada bile vize başvurusundaki İranlılar elçilik bekleme salonunda sakince oturmaktadır. Bir görevli ‘’Amerika vizesi için başvurdukları anlaşılırsa burada güvende olamazlar’’ diyerek endişesini belirtir ve tüm seyirciyi aptal yerine koyar, sanki İran gizli servisi ve polisi elçiliğe girip çıkanları bilmiyormuş gibi… Burada da oryantalist bakış açısı kendini hissettirir. Nasıl kendisini ifade edemeyen Doğu’yu ifade etmek Batılıların işi ise, müthiş bir kayıtsızlıkla bekleyen İranlıları yine Amerikalılar düşünmektedir.

Erasmus’un ‘’Türkleri yenmenin en etkin yolu, Türklerin bizde İsa’nın öğrettiklerini ve duyurduklarını görmeleri, topraklarına göz dikmediğimizi, paralarını arzulamadığımızı, sadece onların ve İsa’nın esenliğini aradığımızı anlamaları olacaktır’’ sözleri ile Afganistan veya Irak halkını ya da Mali halkını düşündükleri için onlara demokrasi götürdükleri iddiası ile elçilik görevlisinin İranlıları düşünmeleri arasındaki benzerlik herkese tanıdık gelecektir.

Filmin en etkileyici sahnesinin, birkaç İranlı milisin Şah yanlısı olduğunu tahmin ettiğim bir adamı sokak arasında infaz etmeleri olmuştur. Ayrıca İran’ın Türkiye Başkonsolosluğu’ndaki görevlinin kaşedeki ‘’Kingdom of’’ yazısının üzerini kalemle çizerek yerine ‘’Islamic Republic of’’ yazmasının da güzel bir ayrıntının yakalanması olarak görmek gerekir.

Elçilik işgalinin yaşandığı gün ham petrol yokluğu nedeniyle üretimi düşürülen İzmir Aliağa Rafinerisinden sonra, Mersin’deki ATAŞ Rafinerisi’nde de üretim tamamen durdurulmuş ve elçiliğin işgali dünya egemenliğinin petrol ihracatçılarının elinde olduğunu göstermiştir. Salt petrole duyduğu ihtiyaç nedeniyle kendi toprakları olan elçiliğinde rehine alınan vatandaşlarının haklarını savunmada yetersiz kalan Amerikan yöneticileri bir kez daha aynı aciz duruma düşmemek için yemin etmiş olmalılar. Argo filminin de yıllar sonra, bu acziyet duygusundan bir parça olsun kurtulabilmek adına üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

21. Yüzyılda Tenten’i Sorgulamak – 1. Bölüm: Çizgi Roman ve Propaganda

22 Ocak 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

“Afrikalılar aptal birer topluluk olarak tanıtılırken, Araplar uçan halılar üstünde gösteriliyor. Türkler ise sadece nargile içen bir millet olarak tanıtılıyor. Yani kitaplar bu bölge topluluklarını doğru bir şekilde tanıtmıyor. İsveçli gençlere, çocuklara doğru örnekler sunmuyor. Asılsız bir şekilde, bu bölge insanları için korku ve fobi oluşmasına neden oluyor. Ayrıca bu kitaplar ırkçı ve önyargılar ile dolu bilgiler içeriyor.”

(Sanat yönetmeni Behrang Miri – Stockholm’de gazeteye verdiği bir demeçten)

1920′li yılların sisli ve barut kokan Avrupa’sında; yani kadınların yeteri kadar cüretkâr olmadığı yıllardaki bu çok tehlikeli bir dünyadır. (Şüphesiz kadının toplumsal rolü ve sosyal demokrasi arasındaki doğrultudan bahsediyorum.) Malum savaşta yenilen devletlerin aşağılık kompleksleri, 20. yüzyılın en tehlikeli yargılarını ete kemiğe büründürüp henüz doğrulma cesaretini gösterdiği yıllarda:

İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar egemen olan Faşist, Sağ ideolojilerin özellikle çocuklara yönelik propaganda gereçlerinden en etkilisi şüphe götürmeksizin eve her gün giren gazetelerdir ve bu durum içlerinde yayımlanan çizgi roman bantlarını çok önemli kılmıştır.

Bu doğrultuda ilerlediğimizde İtalyan faşist diktatör Mussolini’nin hayranlarından biri olan emperyalizm yanlısı (desteklediği Belçika Kralı III. Leopold,  Kongo’nun yarısından fazlasının tek sahibiydi), bir katolik papazı olan Abbé Norbert Wallez’in yönetiminde Belçika’da yayınlanan Le Petit Vingtième Gazetesi’nin çocuk ekinde henüz 22 yaşındaki Georges Remi, sonradan dünyanın onu tanıdığı takma ismiyle Herge, Wallez’in görüşlerinden de oldukça etkilenerek 10 Ocak 1929 yılında başlattığı belli bir senaryo olmaksızın ilk olarak Sovyet Rusya’da geçen, sonrasında bugün çeşitli ülkelerde geçen toplam 24 macerasının albümleri 56 dile çevrilmiş, araştırmacı gazeteci tiplemesi Tenten’i 10 Ocak 1929 günü birinci sayfada: “Her zaman okurlarının isteklerini karşılamayı ve yabancı ülkelerde olup bitenler konusunda onları bilgilendirmeyi görev sayan gazetemiz, en iyi muhabirlerinden birini Sovyet Rusya’ya gönderdi: TENTEN! Onun yaşayacağı serüvenler her hafta gözlerinizin önünden geçecek.”  başlığıyla duyurarak nefes almasını sağladı. Sonrasında, 1930 yılında gazete yayımlanan bölümleri albümleştirdiği ilk kitabı Tenten Rusya’da (Tintin, reporter du “Petit Vingtième”, au pays des Soviet)  henüz kurulalı 11 yıl olan Sovyet Rusya’yı Türk Sineması’nda Ahlaksızlığı Yayma Enstitüsü Başkanı karakteri ve okuldaki bir öğretmenle kız öğrenci arasındaki geçen kiminle seks yapması gerektiği konuşmasını hatırlayacağımız “Güneş Ne zaman Doğacak” filmindekini andıran bir portreyle şeytani amansız bir toplum ve ülke yapısı içinde Tenten’in mizahi yönden zayıf esprileri, oldukça yanlı gözlemleri ve maceraları katı bir anti-komünizm çerçevesiyle anlatılıyordu.

Örneğin Sovyet görevlisinden Bolşevik’lerin uygulamalarını dinleyen İngiliz Sosyalistlere fabrikaların hiç durmadan çalıştığını anlatan görevliyi duyan Tenten, sonrasında inanmayarak gizlice içeri girer. Karşılaştığı manzara aslında boş olan fabrikanın çalışıyor görünümü verilebilmek için içinde bulunan görevli bir işçinin saman yakarak bacadan duman çıkmasını sağladığı ve başka bir işçinin gürze vurarak çalışan, işleyen insanların sesini taklit ettiği bölüm ve buna benzer sayısız örnekler içeren bu albüm 1930 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bile basılmayarak ancak 1999 yılına gelindiğinde, Tenten’in 70. yaş günü etkinlikleri dolayısıyla basılmıştır. Bunun nedeni Herge’nin yaşadığı değişimin sonucunda Tenten’in bulunduğu ve yorumladığı dünyanın sosyal gerçeklik çizgisini oldukça değiştirmiş olmasıdır. Bu konuyu tartışmadan önce, tarihsel skalayı izleyerek devam edelim.

Sovyet macerasının ardından 1931 yılında gelen ikinci macera Tenten Kongo’da (Tintin au Congo), bugünkü Zahire’de geçer ve Avrupalıların Afrika konusundaki önyargılarının odak noktasını oluşturduğu bir arka planda Tenten, Amerikalı çete üyeleriyle mücadele eden örnek bir Avrupalı portresi çizer. Özetleyecek olursak ve günümüzde Stockholm’deki kütüphanelerde bu eserde geçen ırkçı ifadeler ve kareler tüm Tenten kitaplarının gençlik ve çocuk bölümlerinden çıkarılmasına neden olmuştur.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Tenten’i dünyada bu kadar popüler yapan nedir peki? Herge’nin kişisel yaşamındaki değişimler ve siyasi koşulların Tenten üzerindeki yansımalarına izninizle ikinci bölümde devam etmek istiyorum.

Mehmet Onur Kocabıyık

m.onurkocabiyik@hotmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

1 Film 3 Analiz: The Hurt Locker (1. Analiz – Salim Olcay)

10 Aralık 2012 Yazan:  
Kategori: Manşet, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

Kathryn Bigelow ödül töreninde iki kez “Bu ödülü, Irak’ta çarpışan 150 bin çocuğumuza, Afganistan’da çarpışan 2500 çocuğumuza ve 4500 şehidimize adıyorum.” sözleriyle teşekkür konuşmasını tamamladı. Afganistan veya Irak’ta bulunan diğer askerler ve insanlara dair bir şey söylemeyen konuşmasının da film kadar militarizm ve şovenizm koktuğunu söylemem gerek.

Birkaç ay önce sıradan bir film izleyeceğimi beklerken başarılı bir kurgu ve özenli çekimleri görüp bazı aksayan yönlerini tespit etsem de iki kez izlenecek bir film olmadığı düşüncesinden hareketle üzerinde durmadım ancak ‘’en iyi film’’ ödülü alması üzerine bir şeyleri kaçırmış olabileceğim düşüncesiyle tekrar izlediysem de ilk andaki fikirlerimin değişmediğini hatta üzerinde durmaya gerek görmediğim militarizm güzellemesinin propaganda sınırlarını zorladığını, filmin etnik anlamda ırkçılığa vurgu yaptığını, Irak halkının dini ve kültürel yaşamını aşağılamaya çalıştığını düşünüyorum.

İlk anda bir bilgisayar oyununu andıran uzaktan kumandalı bir bomba imha robotunun kamera görüntüleriyle başlayan filmde, ezan sesinin duyulmasıyla tam teçhizatlı Amerikan askerinin belirmesi ve Bağdat yazısının ekranda görünmesi tüm dünyanın zihnine kazınacak şekilde eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Böylece bir taşla iki kuş vurulmaya çalışılarak hem Müslümanları ibadete çağıran ezan sesi Batı düşmanlığının simgesi haline getiriliyor hem de Batı dünyasının ‘’kazanımlarını’’ korumak için ezan sesinin duyulduğu her yerde Amerikan askerinin göreve hazır olduğu vurgulanmaya çalışılıyor.

‘’Bir çakmaktaşını işler veya ilkel bir iğneyle çalışırken, hayvan postlarını veya tahta parçalarını birbirine eklerken, bir olta iğnesi veya ok temreni hazırlarken, kilden bir heykelciği yoğururken, imgelem, gerçekliğin farklı düzeyleri arasında beklenmedik benzerlikler ortaya çıkarır. Aletler ve nesneler sayısız simgesellik yüklenir, çalışma dünyası anlam bakımından zengin, gizemli ve kutsal bir merkez haline gelir.’’ (M. Eliade – Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1)

Maddeyle kurulan yakınlık içinde yaratılan ve sürekli zenginleştirilen imgelem dünyasının yeniden kurgulandığını ve başarıyla yerine getirildiğini görüyoruz. Çünkü filmin bütününde bomba olan her sahnede ezan seslerini duyduğumuz gibi çoğu kez okunan ezan hem yanlıştır hem de usulüne uygun okunmamaktadır. Kasıtlı değilse bile iyi niyetli davranılmadığı çok açıktır. İslam coğrafyasının hiçbir yerinde filmde gösterildiği şekliyle bir ezan okunabileceğini düşünemiyorum. Ezan, bomba imha uzmanının maneviyatını güçlendirmek için olmayacağına göre seyircinin bilinçaltına bomba ve Kur’an’ın eşzamanlı olarak yerleştirilmeye çalışıldığı açıktır. Müslüman olmayan izleyici hayatının herhangi bir anında ezan sesi duyduğu an, aklına etrafında bomba olup olmadığı fikrinden ve korkusundan başka bir şey gelmeyecektir.

Askerlerin kendi aralarındaki ‘’bu güzel mahalleyi sevmedin mi’’ tarzı aşağılama, küçümseme ve nefret içeren konuşmalarının ve ilerleyen sahnelerde tipik ırkçılık cümlesi olan ‘’hepsi birbirine benziyor’’ sözünün bir siyahî askerin ağzından söyletilmesinin daha da manidar olduğunu düşünüyorum. ‘’Buradakilere unutamayacakları bir şey yaşatalım, bizim için yolun kenarına bir bomba bırakırlarsa kahrolası yollarını patlatacağımızı öğrenmelerini istiyorum’’ sözlerindeki alaycı ve küçümseyici konuşma, filme askerlerin gözünden bakan seyirciyi hiç de rahatsız etmez.

New York’un göbeğindeki bir bombaya müdahale eden uzman ile Irak’ın göbeğinde bir bombaya müdahale eden uzman arasında ne fark vardır? Irak’taki uzman, bomba ile uğraşırken aynı zamanda çevreden gelebilecek saldırılardan korkar. Oysa New York’ta dışarıdan saldırı gelmesi olasılığı zayıftır. Ancak bombaya müdahale etme anında, bir bomba imha uzmanının hisleri arasında –nerede olursa olsun- hiçbir fark olmadığı, bir meslek grubunun yaşadıklarını anlatma isteselerdi Irak’a gelmelerine gerek olmadığını, Irak’a geldiklerine göre anlatmak istediklerinin daha başka şeyler olduğu düşüncesindeyim. Zaten dikkat edilirse bomba imha uzmanı hiçbir sahnede dış tehdit unsurunu ciddi bir tehdit olarak hesaba katmıyor.

‘’Özgürlük-liberty’’ taburunun isminin ‘’zafer-victory’’ olarak değiştirilmesi ile bir paradigma değişimi mi anlatılmak istenmektedir, bunun kararını film hakkında güzellemede bulunanlara bırakıyorum. İlk sahnede ölen bomba imha uzmanının yerine Afganistan tecrübesi olan bir ‘’ranger’’ atanır. Yeni ekip bir ihbar üzerine olay yerine gitmeye çalışırken, yolu açmaya çalışan askerin insanlara bağırıp çağırması ve arabaların üzerine plastik su şişesi atması üzerine, aklıma bir Kuzey Afrika ülkesinde gördüklerim geldi. Bu ülkede üniforma taşıyan asker ve polisin vatandaşa sürekli bir üstünlüğünün olduğunu, resmi bir aracın hiç acelesi olmasa bile geçiş üstünlüğüne sahip olduğunu, trafikte seyreden diğer araçların nasıl büyük bir korkuyla sağa sola kaçıştıklarını anlatmaya kelimeler yetmez. Birbirleriyle çarpışan, yol kenarındaki çukurlara düşen, bariyerlere takılan ve çeşitli kazalara sebebiyet veren onca araç olmasına karşın bir tanesinin bile sesini çıkarabildiğini, hakkını arayabildiğini, itiraz edebildiğini, orada kaldığım müddetçe görmedim. En acısının kendi halkına yapılan böyle bir muamele olduğunu düşünüyorum. Yalnızca orada değil bütün Doğu kültüründe durum genel olarak aynıdır. Birey ‘’kutsal devlet’’ karşısında acizdir, korumasızdır, zavallıdır ve hakkı yoktur. Ezeli ve ebedi devletin bireye üstünlüğü ön kabulüyle kendi halkına insancıl davranmayan bir zihniyeti içselleştirmiş Doğu insanının, yabancı askerlerin kendilerine yaptıklarıyla kendi askerlerinin yaptıkları arasında ciddi bir ayrım yapmakta zorlandığını düşünüyorum. Filmde yapılanı ırkçılık olarak tanımladığım gibi kendi halkına kendi insanına daha da kötü davranan bu diktatörlüklere de hoşgörüyle bakmadığımı söylemeliyim.

İhbarın alındığı yere ulaşan adamımız, bombanın yanına robotu göndermek yerine kendisi gitmeye karar verir, elbisesini giyer ve yola koyulur. Birkaç adım attıktan sonra planlananın dışında bir sis kutusu atarak çevrenin görüşünü engellemek suretiyle ‘’dikkatleri dağıtır’’. Ancak ekibin iki elemanı ‘’panik olurlar’’ tabii onlarla birlikte seyirci de. Adamımız yürür, ekibin kalanları telsizden çağrı üstüne çağrı yaparlar, bağırırlar, çağırırlar, sürekli yer değiştirirler ama tek duyulan ses ilerlemeye devam eden adamımızın derin nefesleridir. Heyecan içinde neler olabileceğini anlamaya çalışırız. Derken duman biraz dağılır ve bir bakarız ki, adamımız az gitmiş, uz gitmiş bir arpa boyu yol gitmiştir. Kendisinden daha ileride mevzilenmiş bir kontrol noktasında duran askerler bizi şaşırtır. Bütün bu paniğe, koşuşturmaya, ortamı germeye bir anlam veremeyiz ve sormak isteriz. ‘’Ey kardeşim, 100 metre ötede durup bütün o yolu panik içinde ilerlemenin anlamı nedir? Eğer mesafe doğruysa kontrol noktasındaki o askerlerin orada ne işi var? Askerlerin durduğu yer doğruysa, siz niçin 100 metre geride durdunuz?’’ Sorular, sorular cevabını alamayacağımız sorular… Yönetmen ve ekibi bu kadar doğuya gelince masallardan fazla etkilenmişe benziyorlar.

Bütün bu kargaşa biraz azalmışken, birden ne idüğü belirsiz bir ‘’hacı’’ -tüm bu kargaşanın ortasında Iraklılara ‘’hacı’’ dendiğini öğreniyoruz- arabasıyla yola dalar. Bütün bir ülke halkını ‘’hacı’’ kelimesiyle damgalamak bile İslam’a ve Irak halkına bakışı gözler önüne sermeye yetiyor. Barikatları aşan Iraklı nedense bomba imha uzmanımızın önünde durur. Kahramanımız şimşek gibi silahına sarılır ve adama doğrultur. Eldeki tüm olanaklar kullanılarak olabilecek en çirkin ve pis bir şekilde gösterilen ‘’hacı’’, geri gitmeyince uzmanımız uyarı ateşi yapar, arabanın ön camını indir, o da fayda etmeyince namluyu hacının ‘’alnının çatısına’’ dayar. ‘’Şimdiye kadar isyancı değilse bile artık öyle sayılabileceğini’’ bile bile, ne yapmaya çalıştığından emin olamadığımız ve hareketlerinden ‘’geri zekâlı’’ olduğunu tahmin ettiğimiz Iraklı bir müddet daha bekledikten sonra geri çekilir ve askerler tarafından tutuklanır.

Amerikan askerleri bomba imha ekibinin müdahalesinden önce çevre güvenliğini sağlamaya çalıştığı her sahnede Iraklılar donuk bir ifadeyle bakmakta, kadın ve çocuklar sürekli kaçışmaktadır. Hijyen kurallarından bihaber olduğunu gördüğümüz bir kasap, canını kurtardıkları için teşekkür etmek yerine, dükkânını terk etmekten duyduğu memnuniyetsizliği asabi bir şekilde dile getirmektedir. Önüne bomba yüklü araç bırakılan BM binası tamamen boşaltılırken Iraklıların evlerinde kalmaları ilginç, öylece izliyorlar. Yüzlerinde hiçbir duygu, korku, heyecan, panik havası yok. İnsan duyguları olan bir varlıktır. Bu adamların bu denli duygusuz olmaları kendilerinde canlılık, irade ve enerji bulunmamaları yönetmenin gözünde ustaların elinde biçimlenecek cansız malzemeler, üstün ırkların harekete geçireceği hareketsiz kitleler olmalarından mı kaynaklanıyor acaba?

“Toynbee’ye göre daha çok Batı toplumlarına özgü bir önyargı olan ırkçılık, ırk duygusu 15. yüzyılın son çeyreğinden bu yana Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının, ırkların uygun olmayan koşullarda birbirleriyle ilişkiye geçmelerinin ürünüdür. Buradan açıkça Batı koloniciliğinin, Batı emperyalizminin bir türevi olduğu sonucu çıkarılabilir.” (Alaettin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Ele geçirdikleri bombaları açık arazide imha ettikleri bir sırada, ilk patlamanın ardından uzmanımız eldivenlerini unuttuğu bahanesiyle, patlamayı durdurur ve arkadaşlarının şaşkın bakışları altında bombaların yanına doğru gider. Patlayıcıların arasında, canı pamuk ipliğine bağlı bir şekilde biraz dolaştıktan sonra eldivenlerini bulduğunu söylemesi filmin kalitesini iyice düşüren ve ‘’çılgınlığın’’ gösterilmeye çalışıldığı zayıf bir klişedir. Eldivenlerini nerede unuttuğunu nasıl biliyor veya ilk patlamada parçalanmadığından nasıl emin olabiliyor, anlamıyorum. Bir sürü patlamaya hazır bombanın arasında gitmek bile başlı başına dehşetengiz bir olay olmasına karşın yönetmenimiz seyirciler arasında ‘’mongollar’’ olabileceğinden hareketle, fünyeyi ekibin geride kalanlarının eline tutuşturarak gerilimi artırmayı amaçlıyor. Elridge denilen zavallı da ne yapacağını şaşırıyor.

Bomba imha ekibinde yer alan Elridge acemi bir er’dir ve ölüm korkusu yaşamaktadır. Birliğin doktoru olan Albay Cambridge’e gider. Doktor şöyle der: ‘’Bu senin hayatın için kötü bir zaman olmak zorunda değil. Savaşa gitmek, hayatında bir kere yaşayabileceğin bir tecrübe tadını çıkarabilirsin.’’ Savaş üzerine duyduğum en ‘’bilgece’’ sözler olduğunu itiraf etmem gerek.

Bomba imha timindekiler bu görev sonrası dönerlerken tuzağa düşerler. Düşmanla çatışmaya girmek hatta bir keskin nişancı tüfeğini kullanmak durumunda kalırlar. Adamlarımızın seçkin komanda olduğundan şüphemiz kalmaz. Ancak böyle seçkin bir komando ekibinin ilk ateş sesi duyulduğunda hedef gözetmeksizin, her yöne deli gibi ateş etmeleri hangi profesyonellikle açıklanabilir, bilemiyorum. Korkudan cephaneyi bitiren komandolarımızın sonraki maharetleri gösterdiği bu uzun sahnenin filme hangi anlamı kattığını anlamakta zorlanıyorum.

Karşıdaki adamları ‘’hakladıklarından’’ emin olamazlar ve saatlerce güneşin altında beklerler. Dudakları iyice kuruyan ve konsantrasyonları azalmaya yüz tutan adamlarımız Elridge’den meyve suyu isterler. Meyve suyunu alan uzman, pipetini geçirdikten sonra bir yudum bile almadan arkadaşına uzatır ve onun içmesini sağlar. Oysa Elridge siperde meyve suyunu tek başına ‘’götürmektedir.’’ Bu uzun sahne ile anlatılmak istenen yalnızca bu fedakârlık duygusunun anlatılmaya çalışılması ise, hiçbir şeyi anlamak ve kabullenmek istemiyorum. Bir yanda Afganistan’da bile görev yapan, 900’e yakın bomba imha etmiş, tecrübeli bir komando diğer yanda ise her an ölüm korkusu yaşayan, eve dönme hayalleri kuran acemi bir er. Bu iki kişiyi kıyaslamak ne kadar mantıklıysa anlatılmak istenen o kadar mantıklı olacaktır.

Yine de keçilerin arasında duran bir ‘’hacı’’yı fark eden ancak ‘’ateş edip edememe’’ inisiyatifini kendinde bulmaktan aciz olan Elridge ateş etmeye karar verdiği an 200 metre mesafeden adamı yere sermekte hiç zorlanmıyor. Nerdeyse yarım şarjör mermi boşaltmasına karşın herhangi bir keçiye mermi gelmemesi yönetmenin hayvan sevgisiyle açıklanabilir mi bilemiyorum ama bizler şaşkınlığımızı gizlemekte zorlanırız. Acemi er Elridge öyle bir ‘’Aslan Asker’’ kıvamına gelir ki, hiçbir akılcı düşüncenin açıklayabileceği bir şey değildir.

Film boyunca karşımızdakiler her yere bomba yerleştiren bir grup olarak betimleniyor. Sanki Joker Gotham City’i bırakarak Irak’a gelmiş. Hiçbirisinin vicdanı, dini, insanlığı, acıması hatta amacı yok, salt kötülük dolular. BM binasına, yollara, arabalara, küçücük bir çocuğun bedenine… Sebep-sonuç ilişkisi yok. Bu bombaları koyanlar kimler bilmiyoruz. Film en azından açıkça bunu söylemiyor ama kim olduğunu anlamak için müneccim olmaya da gerek yok, Joker yerleştirmiyorsa tabii. Bağdat’ta başka bir ülke askerlerinin ne işi var, onu da bilmiyoruz. Bildiğimiz kötü kalpli bombacılar ve iyi kalpli bomba imha ekipleri.

Filmin finaline doğru üzerine bomba bağlanmış bir Iraklı çıkagelir. İntihar bombacısıyken vazgeçmiştir ve yardım istemektedir. Adamlarımız hemen olay yerine gelirler. Iraklı doğru düzgün Kelime-i Şehadet bile getirememektedir. Bu sahne ile anlatılmak istenilen bombacıların aslında bombaları kendine ve kendi halkının geleceğine koyduklarıdır. Aslında siz bombaları kendinize yerleştiriyorsunuz, biz de etkisiz kılıyoruz ama gün gelir bizim de etkisiz kılamayacağımız bombalar olabilir ve havaya uçarsınız, denilmek isteniyor.

İntihar bombacısının nedamet getirmesinin kurtuluşa götüren bir yanı yoktur. Bomba etkisiz hale kılınsa bile –adamın vazgeçebileceği olasılığı da düşünülmüş ve sımsıkı kilitlenmiştir- adamı intihar bombacısı kılığına sokanların işin peşini bırakmayacağı ve adamın her iki durumda da ölümden kurtulamayacağı çok açıktır.

Sanki New York’ta ağaçta kalan bir kediyi kurtarma operasyonu esnasında güvenlik tedbiri almaya çalışan acemi bir görevli edasıyla çevredeki meraklı ‘’hacı’’ları uzaklaştırmaya çalışan, kibar ve naif Albay Cambridge’e ne demeli. ”Hacıyı” adam yerine koyarsan, ona selam verirsen, elini sıkarsan, centilmence davranırsan, insan muamelesi yaparsan olacağı budur işte. Patlatıverirler bombayı ayağının dibinde ve parçanı bile bulamazlar. Çünkü onlar insan değildir. Filmin hemen her karesinde donuk bir ifadeyle bakan, umarsız, amaçsız, içinde sevginin kırıntısı bulunmayan, din, aile, insanlık, eş, kadın, sevgili, kahramanlık gibi duyguların uzağından bile geçmeyen bombacılardır.

Ekip binanın içerisinde ilerlerken, altı yanan ve içinde su kaynayan bir kap dururken altı yanmayan bir tencereye dokunarak sıcak olup olmadığını anlamaya çalışmak için ranger değil tek kelimeyle ‘’moron’’ olmak gerekir. İnanmayan baksın… Bir çocuğun bedenine bomba gizlenmesi bir trajedidir, insanlık ayıbıdır. Askerler evi bastığı sırada evde hala yanan sigara bulunması, çocuğun bedeninin tuzak olarak kullanılmak üzere hazırlandığı anlamına gelmektedir. Böyle bir olay yaşanmış mıdır yoksa propaganda maksatlı mı yazılmıştır merak ediyorum.

Özgün senaryo denilen şey özünde tipik Rambo hikâyesidir. Rambo fiziksel şiddet görür, James ise psikolojik sıkıntılar yaşar. Nasıl Vietnam Rambo filmleriyle kazanıldıysa Irak savaşı da The Hurt Locker ile ve işi şansa bırakmayacak şekilde kazanılmaya başlanmıştır. Her ikisi de cephede adam yerine konulurken cephe gerisinde sıradan biri haline geliverir. Ve her ikisi de cepheye geri dönmekten başka çıkar yol bulamaz çünkü savaşmak için eğitilmişlerdir. Filmde unutulmaması gereken en önemli konu James’in eğitildiği gerçeğidir. Cepheye gidip de savaşmayı seven bir psikopat değil ‘’eğitim’’ almış bir komandodur ve bu senaryonun ödül alması nasıl bir saçmalıktır, anlam veremiyorum.

En iyi film ve senaryo ödüllerini alan bir filmde, askerlerin korsan DVD satan Iraklılara dokunmadığı hatta teşvik ettikleri görülüyor. Dünya üzerinde etkin bir korsanla mücadele yöntemi belirlense ilk önce Hollywood karşı çıkacaktır diye düşünüyorum. Yoksa sinemadan uzak birçok insan bu propagandaları nasıl izleyecek ki?

Birleşmiş Milletler binası önüne bomba yüklü bir araç bırakıldığı ihbarı üzerine adamlarımız olay yerine gelir. Uzmanımız araca yaklaşırken, arabaya doğru ateş edilir ve araba alev almasından üzerine benzin döküldüğünü anlarız. Akaryakıt ve türevi yangınların CO2 yangın tüpleriyle söndürülmesi -hele bir tüp ile- çok zordur. En iyi söndürücü köpüktür ama kahramanımız bir tüp CO2 ile yanan bir arabayı söndürme başarısını gösteriyor. Helal olsun… Elinden her iş gelen bir asker olduğundan hiç şüphemiz kalmıyor.

James’in eve döndükten sonra bir markette mısır gevreği seçme sahnesi etkileyici ancak nasıl yorumlanması gerektiği konusunda şüphelerim var. Bu kadar militarist bir filmde, bu sahnenin ‘’benden bu kadar’’ diyen askerleri cepheye çekme arzusu içinde çekildiğini düşünüyorum. Siz askersiniz, sizin için bombayla uğraşmak markette alışveriş yapmaktan daha kolaydır diye bir ‘’gaz verme’’ hareketi yok mu sizce?

 ‘’Daha fazla bomba teknisyenlerine ihtiyaçları var.’’ sözüyle Sam Amca’nın ‘’Seni İstiyorum’’dan daha etkili olunuyor. Çünkü çağrıyı yapan kendilerinden birisi olunca daha samimi bir hava oluşuyor. James kendi toplumunda yaşayamamaktadır. Mantar ayıklamak, havuç doğramak, çatı oluğuna düşen yaprakları temizlemek, alışveriş yapmak hatta sevgilisi ve çocuğuyla vakit geçirmek ona göre değildir. Bir de Irak’ta yaşadıklarını umursamayan bir kadının yanında durmaktansa yerinin cephe olduğunu düşünür çünkü cephe James’in alıştığı bir yer olmuştur. Rambo da komutanına aynı şekilde hayıflanıyordu: ‘’Ben orada milyonluk araç kullanıyordum, beni adam yerine koyuyorlardı. Oysa burada kimse yüzüme bakmıyor.’’ Cephede daha özgürdür, istediği gibi yüksek sesle müzik dinler, içki içer –ölen askerlerin bazıları Amerika’da içki bile satın alamayacak bir yaştaydılar- kimse kendisine karışmaz… Düzenli bir hayatı ve aile sorumluluğunu üzerinde taşımaktan aciz ve hayatın kuralları ile baş edemeyen adamımız cepheye geri dönmeyi ister.

Nasıl ki her şartta bomba koyan insanlar varsa ve bu insanların arkalarında neleri bıraktığı sorgulanmaksızın hemen her yere, her köşe başına bomba yerleştirmeyi bir alışkanlık, bir yaşam tarzı haline getirmişse, James de o bombaları imha etmek zorunda hissetmektedir. Neden, nasıl ve kim için yaptığı, amaç, bombanın patlaması hatta patlama esnasında meydana gelebilecek hasar da önemli değildir. Önemli olan bombayı etkisiz hale getirmek ve ‘’erkekliğini’’ ispatlamaktır. Her etkisiz kıldığı bombadan bir parçayı saklaması da bundandır. İlkel avcılar da düşmanın bir parçasını –diş, kulak, burun, kafatası– saklar ve erkekliklerini pekiştirirlerdi.

‘’Mezolitik çağda gerçekleştirilen ilerlemeler paleolitik halkların kültürel birliğine son verip, uygarlıkların başlıca ayırt edici özelliği haline gelecek çeşitlilik ve farklılıkları başlatır. Paleolitik avcı toplumların kalıntıları sınır bölgelerine veya zor erişilen yerlere kaymaya başlar; çöl, büyük ormanlar, dağlar. Ama paleolitik toplumların bu uzaklaşma ve yalıtılma süreci, avcıya özgü tavrın ve tinselliğin yok olması anlamına gelmez. Geçim kaynağı olarak av, tarımcı toplumlarda da sürer. Tarım ekonomisine etkin bir biçimde katılmayı reddeden belli sayıda avcı köyü savunma işinde kullanılmış olabilir; önce yerleşik insanları hırpalayan ve ekili tarlalara zarar veren yabani hayvanlara karşı sürdürülen bu savunma, daha sonraları ürünleri çalan çetelere yönelmiş olabilir. İlk askeri örgütlenmeler de köyleri koruyan bu avcı-muhafız gruplarından çıkmış olabilir. Savaşçılar, fatihler ve askeri aristokrasiler paradigmatik avcı simgeselliğini ve ideolojisini sürdürürler. Bir ya da iki milyon yıl boyunca insanın (en azından erkeğin) varoluş biçimiyle iç içe geçmiş bir tavır kolay kolay yok olmaz’’ (M. Eliade)

James Cameron’un eleştiriye açık pek çok yönü olsa da ezilen ve sömürülen halkların yanında yer almasına nispet yaparcasına bütün ödüllerin Avatar‘ı eze eze The Hurt Locker’a ve askerlere gittiği Oscar tarihinin en şovenist gecesi olduğu düşüncesindeyim. Böylece John Wayne Alamo (1960) ile reklamların bir filme Oscar ödülü getireceğini, Elia Kazan On the Waterfront (1954) ile arkadaşlarını satmanın bir filme birçok Oscar ödülü getireceğini, Kathryn Bigelow ise The Hurt Locker (2008) ile militarizm güzellemesi yapmanın Oscar ödülünün ta kendisi demek olduğunu gösterdi, diyebiliriz.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

Stephen Little / …izmler - Sanatı Anlamak

25 Mart 2012 Yazan:  
Kategori: İnceleme Kitapları, Kitabiyat, Sanat

Sanat akımlarına geniş bir çerçevede yaklaşan yapıt tüm türlerin kısa analizlerini yapmakta ve görsel malzemeler ile anlatılan konular desteklenmektedir.

İzmler dört başlık çerçevesinde incelenmektedir. İlki görsel sanatlar içinde bir eğilim olarak ele alınır. Bu akım görsel sanatlara özgüdür. Rönesans sanatçılarının çoğunda Perspektifçilik hâkimdir. Yanılsamacılık akımı da bu eğilimin içine girmekte olduğu söylenmektedir. İkinci tür, geniş bir kültürel eğilim olarak belirlenmektedir. Bu eğilim içine giren akımlar Romantizm ve Klasikçilik’tir. Romantizm, 19. Yüzyılda kültürü ve politikayı etkilemiş ve sanata yön vermiştir. Üçüncü akım, sanatçı tanımlı akım olarak kendini göstermektedir. 20. Yüzyıldaki sanatçıların kendileriyle tanımlanan ve tanıtılan akımların en yüksek noktaya ulaştığı dönemdir. Gerçekçilik ve Süprematizm gibi akımlar kendi izm’lerinin önemi ve anlamı ile ilgili kamuoyuna açıklamalar yapmıştır.

Bu akımlar ortak amaçları paylaşan, kendi içine dönük sanatçı grupları olarak başlamışlardır. Son akım ise, geriye dönük adlandırmalardır. Bu akımlar Maniyerizm ve Ard-İzlenimcilik’tir. Maniyerizmin terimi bu akımı yapanlar tarafından değil, onlara düşman olanlar tarafından bulunmuş olduğu belirtilir.

RÖNESANS

Rönesans, yeniden doğuş anlamına gelmektedir. Batı sanatında ve kültüründe 14. Yüzyıl sonlarında başlayıp 16. Yüzyıl ortalarına kadar uzanan gelişim dönemidir. Orta çağ düşüncesiyle yeni çağ düşüncesi arasında bir köprü oluşturmuştur. Keşif, hırs ve değişim dönemidir. 14. Yüzyılda kilise hem ekonomik olarak hem de düşünsel bazda gücünü kaybetmeye başlamıştır. Kilisenin gücünün zayıflamasıyla rönesansta felsefe kendini ortaya çıkartmış, aklı ve deneyi öne çıkararak bağımsızlığını sağlamıştır. Böylece kapalı düşünce sistemi açılmış ve çoğullaşmaya başlamıştır.

Rönesans, bireysel hareket edilen bir akımdır. Rönesans, Hümanizmi’nin asıl ilgi konusuydu. Hümanizm, en önemli sorunun insan sorunu olduğunu söyler. Rönesans sanatında Klasik konuların ortaya çıkışının, Klasik mimarlığın tasarım ilkelerinin arkasındaki güç Hümanizm’dir.

Doğanın birebir olduğu gibi yansıtılması Rönesans döneminde çok daha önemli hale gelmiştir. Rönesans dönemine en uygun örnek Andrea Mantegna’dır. Mantegna Klasik heykelden oldukça etkilenmiştir. En öenmli eseri Meryem ve Çocuk İsa’dır.

Rönesans sanatçıları kendi aralarında sıkı bir rekabete girince farkında olmadan konumlarını değiştirip daha üst mertebelere taşıdılar sanatlarını. Sanatçıların bireysel yetenekleri, fikirleri, kültürleri daha büyük önem taşımaya başlamıştı artık.

Uluslararası Gotik, akım 1375-1425 yılları arasında Batı Avrupa’da başlamıştır. En çok süsleme, motif ve renge önem verilmiştir. Uluslar arası Gotik, diğer gotik akımlarından etkilenerek ortaya çıkmıştır. Sadece süslemeye ağırlık verilip uyumlu bir perspektif kullanılmamıştır. Gotik sanatının en büyük özelliği biçimlerin boyut ve ölçütlerini çarpıtmaktır.

Uluslar arası Gotik, Rönesans’a paralel olarak doğmuş ve gelişmiştir. Bu akım Rönesans ile kıyaslandığında tamamen tutucu ve geri kafalı olarak görülmüştür. Bu akıma en iyi örnekler dekorasyon, zengin renk ve ayrıntılar kullanılıp birleştirilmiştir. Konular genellikle dinseldir. Din dışı temalarda ise avlanma ya da soylulara özgü etkinliklere yer verilmiştir.

Klasikçilik, Rönesans sanatçıları Klasik sanat ve mimarlıkta gördükleri tasarım ilkelerini yapıtlarında amaç edinmişlerdir. Donatello’nun “Davut” heykeli ozamana kadar yapılan ilk serbest duruşlu çıplak erkek heykelidir.

Ortaçağdan kopuş Gotik mimarlığını terk edip Klasikçilik’i kuran Rönesans mimarları tarafından olmuştur.  Klasik akım, doğanın anlayabileceğimiz ve yapabileceğimiz, mantığa uygun yasalar tarafından yönetilip tekrardan canlandırılmasıyla ortaya çıkmıştır.

Sekülarizm, Rönesans boyunca dindışı konular ve sanat yapıtları artmıştır. Sekülariizm, kamusal insan ilişkilerini dinsel değerler ve gelenekler dışında olan genel bir akımdır. Bu dönemde tuval resminin önemi artmıştır. Bu sayede ressamlar daha çok gelir sağlıyordu. Tiziano bu dönemin en önemli adıdır.

Anıtsalcılık, 1503-1513 yılları arasında yaşanan bir dönemdir. Anıtsal sanat, boyutu, konusu, görkemi ve zamana karşı dayanarak önemli kalma tutkusuyla tanımlanır. Michelangelo’nun Davut’u ilk anıtsal Rönesans heykelidir. Âdem’in yaradılışı, düşüşü, kurtarılışı ve son yazgıyı anlatan öyküye göre sıralanmış yüzlerce devasa çıplak figürler içerir.

Hümanizm, iki bileşeni vardır. İlki Klasik dünyanın sanatına ve değerine olan ilginin yeniden canlanması, diğeri ise bireyin hem kendini hem de dünyayı dinsel değil akılcı düşünerek anlama ve değiştirme yetisinin yenilenmiş anlamıdır. Hümanizm, mantık sorgulamanın önemini vurgulamakta ve Tanrıyı yüceltip, dünyasal olanı ayaklar altına alan eski geleneksel egemenliğe savaş açtı.

İdealizm, Fiziksel dünyanın zihin ve ruhtan daha önemsiz olduğunu ileri sürer. Sanatçının taklit ya da bir modeli kopya etmesini değil, kendi düş gücüyle biçimlenen sanatı kullanmaktadırlar. Raffaello’nun figürleri tamamen aynı ölçülerde yapılmıştır fakat ifade yumuşaklığı, zarafet, çizgi ve renk berraklığı vardır.

Perspektifçilik, iki boyutlu bir yüzey üzerinde üç boyutluluk yanılsaması yaratmak için yapılır. 15. Yüzyıl ortalarında ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Giotto, resimlerinde bu yanılsamayı yapan ilk sanatçılardandır. Benzer derinlik efektleri yaratmak için çeşitli renkler kullanmıştır. Leonardo da Vinci ise resimde inandırıcılığı elde eden ilk sanatçıdır.

Yanılsamacılık, sanatçı, izleyiciyi kandırmayı sever. Yanlış betimlenmiş nesneleri gerçekmiş gibi göstererek, canlı varlıklarla karıştırılacak kadar gerçek sanat yaratır. Rönesans’ın özünü oluşturur. Mantegna, yanılsamacı tavan süslemesini kullanan ilk Rönesans sanatçısıdır.

Doğalcılık, dünyanın en az soyutlama ve bozulmaya uğranmış biçimidir. İnandırıcı efektler ve duyguların figürle karakterizesidir. Rönesans Doğalcılığı, doğal görünüme ve sadakat şeklinde kendini gösterir. Jan van Eyck bu sanatı en iyi uygulayan sanatçıdır. Doğalcılık, daha sonraki yıllarda peyzaj ve ölüdoğa resminin gelişimine yol açmıştır.

Maniyerizm, uyumlu ve dengeli kompozisyonlara önem verilmemiştir. Bu akım Klasikçilik’e karşı bir ret ve on değiştirme çabasındadır. Maniyerizm, figürlerde klasik çizgi, uyum ve perspektifi ikinci plana itmiştir. Maniyerist resmin duyguları ve kahramanlıkları, Rönesans dönemine göre daha azdır. Resimlerde yorum karışıklıkları vardır.

BAROK ve ROKOKO

Barok, 17. Yüzyıl kültür ve sanatı olarak adlandırılır. Barok dönemini farklı kılan insan bedenlerinde ve duygularında kendini gösteren kesintisiz harekettir. Barok, Maniyerizm’e karşı bir akımdır.  Barok sanatında, duygusal ya da tinsel hareket egemendir. Barok dönem, Rönesans’ta egemen olan freskler ve saray süslemelerinin yerine özel konutların duvarlarına asılabilecek ölüdoğa tuval resimleri yer almıştır.

Alegoricilik, konunun içinde izleyicinin dikkatlice bakarak göreceği gizli bir anlama sahip resimdir. Alegorik resim izleyicinin Klasik edebiyat, mitoloji ve tarih konularında köklü bilgiye sahip olmasını gerektirir. Zekâya dayanır ve bilgi ister.

Barok Klasikçiliği, Klasik geçmişe duyulan ilgi Barok çağında da sürdü. Bu akımda peyzaj resme egemendir ve figürler genellikle küçüktür. Figürler mütevazı insan boyutuna indirgenmiştir. Fransız Klasikçiliğinin kurucusu, Nicolas Poussin’dir. Resimler uyum, denge ve ahlaki ciddiyet verilmekteydi.

Pietizm, ruhani adanmışlık ve yoğunlaşma tavrıdır. Dinsel konular işlenmekteydi. Dinsel sanatın bastırılması sanatta konu açısından laikliğin egemen olduğu Hollanda Altın Çağı’nı başlattı.

Mezhepçilik, belirli bir mezhebin inançlarına bağlanmaktır. Protestan dinsel sanatı, hiçbir zaman bir ibadet nesnesi olarak kullanılmadığından sanat, genellikle gerçeğin yansıtılmasıyla kavrandı.

Jestçilik, Sanat yapıtını anlamlı kılan yüz ifadelerini ve bedenlerin aldığı pozu belirtir. Amaç, bedenin fiziksel hareketinin içindeki ruhu ortaya çıkarmaktır.

Duygusalcılık, izleyicinin duygularına yönelir. Barok sanat, dışlanma ve aşağılanma duygularını güçlendirmek için duyguları tahrik eder.

Caravaggioculuk, erotizm ve fiziksellikle tanınır. Vücut, cinsel ve ruhani olarak görünür. Caravaggio’yu taklit edenlere bu şekilde dendi ve bu akım böyle başladı. Resimlerde yakından gözlemlendiği izlenimini vermek için figürleri kesmiştir.

Rokoko, Barok’un karmaşık ve kıvrımlı biçimlerini benimsedi. Rokoko, sanatın, erotizm, süsleme ve zevki tercih ederek üzerindeki aşırı ciddiyeti terk etti. Dünyayı zevkler, düş ve eğlenceler için bir sahne olarak gördü. 18. Yüzyılda Rokoko gözden düştü ve yerine Yeni-Klasikçiler geldi.

Akademizm, sanatın akademilerde öğretilecek kurallarla bir sisteme bağlanmasıdır. Klasik güzellik ve sanatsal kusursuzluk ideallerini geliştirir ve tarih resmine öncelik vererek, klasik heykeli savunur. Akademizm’in ilk şekillenmesinde yapıtları ve kuramları ile en önemli ressam olan Paussin’dir.

Yeni-Klasikçilik, 18. Ve 19. Yüzyılda Avrupa’da başlayan bir akımdı. Aydınlanma ve akılcılığın öne çıktığı yaygın bir akımdı. Yeni-Klasikçiler sadece geçmişte kalan üslupları yeniden canlandırmak dışında birde sanatın değerlerine sahip çıkan bir toplum yaratmak için uğraşıyorlardı.

19. YÜZYIL

19. Yüzyıl, sanatçılar Akademilerin otoritesi karşı çıkarak daha da üstlerine gitmektedirler. Tutucu burjuva zevklerinin rol oynadığı ticari sanat piyasasına tepki gösterdiler. Romantizm, sanatçıyı Akademilerin otoritesinden, toplum yararından, düzen ve uyumun ağırlığından kurtarma süreci başlattı. İzlenimciler, çizgi ve formun yerine nesnelerin görünümlerini çağrıştıran renkleri kullandılar. 19. Yüzyılın sonuna gelindiğinde avangard sanatçılar, sanatçılıklarını bireysel özgünlükleriyle tanımlıyorlardı.

Romantizm, Yeni-Klasikçiliğe karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. Romantik sanatı biçim ve kompozisyon kurallarının çok önemli olduğu Klasik sanattan ayırmak mümkündür 19. Yüzyıl Romantizm’inde materyalist terimlerle belirlenemeyen bireysel deneyimlerin ifadesiydi. Romantizm, insanın mantıkla kusursuzlaşması anlayışına karşıydı. Yaşam deneyiminin bütün yönlerini içine aldı.

Oryantalizm, doğayı, mimariyi ve gelenekleri bütünüyle yansıtmaktır. Oryantalist resimler Doğu’nun haremden köle pazarlarına, zevk ve zulüm özellikleriyle değer gördü.

Ortaçağcılık, Oryantalizm gibi çağa özgü toplumsal ve politik konuların araştırılmasında araç olmuştur.

Ön-Raffaelloculuk, bu akımın sanatçıları doğal ayrıntılara önem verdiler ve çok parlak renkler kullandılar. Ruhsal açıdan ve resim açısından saf olarak kabul ettikleri Raffaello dönemine geri dönmeye çalıştılar. Ayrıntılar üzerine çalışmışlardır.

Gerçekçilik, bu akım dünyayı olduğu, göründüğü gibi yansıtmayı amaçlıyordu. Gerçekçi resmin konuları o dönemde ahlak dışı görüldü. En güçlü olduğu yer Fransa, savunucuları ise Gustave Courbet ve Edouard Manet idi. Gerçekçiler, sanatı alışılmışın dışında toplumsal değerlerden uzaklaştırmak ve insanların yaşamını nasıl biçimlendirdiğini sorgulamakla ilgiliydi.

Materyalizm, İdealizm’i ve Romantizm’i reddeder. Materyalizm, fiziksel dünyanın insanın düşüncelerini ve deneyimlerini biçimlendirdiğini savunur. Courbet, hayatında hiçbir melek görmediği için bir melek resmi yapamayacağını savunurdu.

İzlenimcilik, dünyayı betimlemede Akademik gelenekleri reddettiler. Öykü anlatmak ve ahlak derslerini resmetmekle ilgilenmediler. Onun yerine resmin duyusal izlenimlerini keşfetmeye çalıştılar. Daha açık ve parlak renkler kullandılar.

Sezession, Sezession sanatçıları, sanatsal deneylere olanak sağlayan bağımsız seriler amaçlıyorlardı. Doğalcı ve İzlenimci resim içerirlerdi.

Estetikçilik, içinden Simgecilik’in çıktığı genel bir akımdır. Edebiyattan esinlenen ressamlar, izleyicide karmaşık, duyumsal ve entelektüel tepkiler uyandırmaya çalıştılar.

Simgecilik, 1880’lerde ortaya çıktı ve modernizmin yükselişiyle söndü. Simgeci burjuva geleneklerini alt üst etti.

Ard-İzlenimcilik, ortak hiçbir sanatsal hedefleri yoktu. En önemli isim Cezanne’dir. Doğayı taklit etmeyi ve öyküselleştiren manevi değeri reddetmişlerdir.

MODERNİZM

Modernizm, 20. Yüzyılın ilk yarısında yenilik getiren akımları içine alan büyük bir hareketti. Modernizm, sanatçının kendi bakış açısını bulmasını sağlardı. Sanat giderek gerçeği, ister modern gerçeği, ister evrensel gerçeği keşfetmenin aracı durumuna geldi.

Primitivizm, geniş anlamıyla özellikle Ortaçağ ahşap oymaları ve Gotik oymaları gibi Batı sanatı içinde üretilen akademik olmayan sanatı kapsar.

Dışavurumculuk, güçlü renkleri, çarpıtılmış figürleri soyutlayarak kullandılar. Kökleri Van Gogh, Edvard Munch’a dayanır. Ham renkler, kaba fırça darbeleri dışavurumcu resim unsurlarıdır.

Kübizm, öncüleri Picasso ve Braque’dir. Kullandıkları temalar genellikle alışılmış konulardı.  Kübistler, izleyiciye doğru bükülmesi gereken üçboyutlu formlarla uğraşmadılar. Sadece tuval üzerinde düzlemleştirilmiş şekilleri çoğalttılar.

Gelecekçilik, geçmişin sanatını ve kültürünü reddettiler. Yeni ve canlı olan her şeye yol açmak için eski olan her şeyi yıkmak istediler. Çoğunlukla keskin tonlarda renkleri kullandılar ama önceki akımlardan ayırt edecek kadar keskin bir tarz oluşturamadılar.

Dadacılık, Dadacılar için şok yaratmak temel taktikti. Temel öğeleri, rastlantı ve saçmalıktı. Sanata karşı yıkıcı, saygısız ve özgürleştirici bir yaklaşımı savundular. Dadacılık 1920’lerde yerini Gerçeküstücülük’e bıraktı.

Süprematizm, sanatın bütün yerleşik tanımlarını reddederek tinsel bir gerçekliğin sanatsal tarafına yöneldi. Bu akımın resimleri ne öyküsel ne de toplumsaldı. Resimler renk ve kompozisyonlar açısından giderek karmaşıklaştı. 1920 ve 1930’larda bu akım etkiliydi.

Yapımcılık, birbirinden farklı bileşenlerden ve plastik gibi çağdaş malzemelerle yapılmış geometrik sanat yapıtlarını tanımlar. Sanatsal ve endüstriyel olan arasındaki engelleri yıkmak için yapım terimini aldılar.

Gerçeküstücülük, Doğrudan bilinçaltından çıkanı yaratmayı amaçlıyordu. Onlara göre bilinçaltı şimdiye kadar baskı altına alınmış geniş bir depoydu. Rüyaların gerçek ve saçmalığını alt üst edici bir biçimde aktarıyorlardı.

POST-MODERNİZM

Post-Modernizm, 1970’lerde mimarlıkta gündeme gelmiştir. Mimarlar öncü rolünü üstlendiler. 1980’lerde ise toplumu eleştiren görsel sanatlar da post-modern olarak nitelendi. Post-modernizm ekonomik ve toplumsal güçlerin, bu gücü bireylerin ve kültürlerin kimliklerini biçimlendirerek kullanmasını da inceler. Post-modernizm doğayı, özgürlüğün sınırlarını, boyun eğme zorunluluğunu sorgularken içine düştüğü karamsarlık yüzünden eleştirilir.

Kavramsalcılık, sanatın maddi bir nesneden çok bir kavram olduğudur. Kavramsalcılar, kavramı sanat yapıtının üstüne çıkararak kültürel otoriteye çevrildiği süreci bozmaya çalışırlar.

Minimalizm, çalışmalar çoğu kez birbirinin aynı birden fazla elemanın birlikte kullanımıyla oluşturulur. Yalınlık, basitlik hâkimdir ve geleneksel olmayan malzeme kullanılarak yapıt oluşturulur.

Duyumculuk, her tür ya da malzemeden yararlanan kuralsız akım olarak gösterilmektedir.

Sanat akımları ve türleri genel olarak Bu şekilde sistemleştirilmiş ve yansıtılmıştır. Konuya bir giriş kitabı işlevi taşıyan yapıt sanat kuramları ile ilgilenecek olan öğrenciler için bir başvuru kaynağıdır.

…izmler - Sanatı Anlamak/ Stephen Little/ Çev: Derya Nükhet Özer/ Yapı Endüstri Merkezi Yayınları  / 2008/160 sayfa

Serkan Fırtına 

serkanfirtina35@gmail.com

Sonraki Sayfa »