Varlık Dergisi: Eylül 2012

Varlık Dergisi: Eylül 2012

Dosya: “Metin Altıok Şiiri: Hümanist Yıkım ve Etik Toplumculuk” – Mustafa Şerif Onaran, İsmail Mert Başat, Ahmet Telli, Yaşar Güneş, Z. Betül Yazıcı

Kültür Gündemi: “80. Yıldönümünde Dil Devrimi” – Yusuf Çotuksöken, Betül Çotuksöken

Yazılar: Resim ve Roman (Gürsel Korat) – New York Budur! (Hasan Bülent Kahraman) – Kuzey (Haydar Ergülen – 21. Yüzyıl Öncesinde Kadın Edebiyatçılarımız (Tuncer Uçarol) – Talat Sait Halman’ın Şiirlerinde Divan Şiiri Nazım Biçimleri (Türkan Yeşilyurt) – Okültizm Yükselirken I (Çetin Yiğenoğlu) – İstanbul’un Öyledir Baharı (Adil İzci) – Bir Yeraltı Şarkısı (Hakan Bilge) – Not Defteri (Hüseyin Yurttaş) – Çevirdim Dilim Yandı (Tozan Alkan) – Yeni Şiirler Arasında (Enver Ercan) – Yeni Öyküler Arasında (Hatice Meryem)

Şiir: Tahir Abacı, Arife Kalender, Hüseyin Peker, Abdülkadir Budak, Yavuz Türk, Nurduran Duman, Necdet Dümelli, Serdar Seren, Cevahir Bedel

Öykü: Sezer Ateş Ayvaz, Mavisel Yener, Ceyda Akartuna

Varlık Kitaplığı: “Roman Kurgusu ve Yapısal Çözümleme” / Mehmet Rifat (Osman Kahraman) – “Bir Delinin Ot Defteri” / Küçük İskender – (Deniz Cansever) – Issız / Cenk Gündoğdu (Şeref Bilsel) – Barış Acar ile Söyleşi (Ebru Tönel) – Nilüfer Açıkalın ile Söyleşi (Melike Belkıs Aydın) – Yusuf Çotuksöken ile Söyleşi (Ege G. Burçak) – Şairin Zihin Tarihi / Hilmi Yavuz (Nihan Kaya) – Flanör Düşünce / Derl: Hüseyin Köse (Hasan Aksakal) – Aşık Kemiği / Albertine Sarrazin (Hande Koçak) – Şiir Günlüğü (Gültekin Emre) – Yeni Yayınlar (Reyhan Koçyiğit) – Şimdi Haberler (Gülce Başer)

Varlık bu ay da Anlar/Zamanlar, Günler Geçer, Not Defteri, Çevirdim Dilim Yandı, Şiir Günlüğü köşeleri, Semih Poroy’un çizimleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

varlik.com.tr

Kaos GL: 126. Sayı

Kaos GL #126

Eylül-Ekim, 2012

Bu dergi, direnişlerin bir manzarası… Hastalıktan ideolojiye damgalamaya karşı bedensel direnişlerin… Bunun ne anlama geldiğini LGBT’ler ve kadınlar çok iyi bilir dedik; hem kendi direnişlerimizi derledik, hem de çemberimizde kihikâyeleri… Toplum sağlığını bozan ve toplum düzenini tehdit eden bizler, işte karşınızdayız!

Dosyamızın masaya yatırdığı meseleler dillendirmekle bitmiyor: Kürtaj tartışmalarının ve çocuk doğurma telkinlerinin gölgesinde, Dilan Bozgan,“Bedenim ne kadar benim?” sorusunu soruyor. Elif Kutlu, normlarla belirlenmiş ve sınırlanmış olmayı; Elif Yılmaz, insana, hayvana ve yeryüzüne özgürlük etrafında bedensel haykırışı; Erinç Seymen, neyin hasta ve neyin sakat olarak adlandırıldığını; Erkan Oruçoğlu, tıbbın kollarında can çekişen eşcinselliği; GüçlüSevimli, 2000’li yılların ölüm orucu direnişlerini; İlksen Gürsoy, trans kimliklerin “hastalıklı” tanımlanışını ve damgalanışını; Nurhayat Köklü, imkânsız kimliklerive kimliklere karşı direnen bedenleri; Ruveyda Tunç, İsrail’deki gençlerin vicdaniret direniş pratiklerini; Sait Çetinoğlu, “bu coğrafyanın kadim halklarının yokolmaya karşı direnişini”; Sema Semih, “zır bir lubunya olarak” dünyanın geri kalanına karşı koyuşunu; Seven Kaptan, DSM-5 sürecinde transseksüelliğin rotasınıve Ulaş Sona “Her şey bu kötü dünyada yaşadığımız için ideolojik, 37 yerinden yaralı bir hareketin yol arkadaşları olduğumuz için de her birimizin varlığı politiktir!” cümlesiyle trans direnişini dergiye taşıyor. Müge Tuzcu ve OsmanEvcan da, dergiye şu an bulundukları hapishanelerden yazıyor. Müge Tuzcu, Amed’in ayakta kalan çocuk bedenlerini; Osman Evcan ise bedensel bir direnişolarak veganlığı anlatıyor.

Dosya dışında, Cenk Erdem, gitarın ustası Carlos Santana’yı, yeni albümüne dair konuşmak üzere dergimize davet ediyor. Hakan Bilge, yazısıyla “Sapına kadar erkekler, feminizmi def ederler!” diyor. Osman Bulugil, gösterinin futbolunu vefutbolun gösterisini yazıyor. Ozan Ezgi Berberoğlu, 31 Temmuz’da aramızdan ayrılan, eşcinsel yazınının büyük ismi Gore Vidal’in anısına “gözler kapalıyken, gerçek dünya başlar” diyor. Nevin Öztop, “kum bataklığı” anlamına gelen TREIBSAND serginin derleyicileri Susann Wintsch ve Necla Rüzgar ile sohbet ediyor. 7. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nın 1.lik ödülü kazananı Çağla Esmeratise, “Brezilya Nakışı Günlüklerim” öyküsü ile dergiyi taçlandırıyor.

UMUM sayfasını taçlandıran çalışma, Nilbar Güreş’ten geliyor. İçine soktuğu parmaklarıyla, minicik dünyasının zarını yırtarak onu sonsuz kılan kadını bizlerle tanıştırıyor. Dergi kapağının konuğu ise, “Bir Kadının Günlüğü” serisi ile Murat Tosyalı oluyor.

127. sayının dosya konusu “Sosyal Politikalar”. Yazılarınızı ve önerilerinizi, 5 Ekim’e kadar editor@kaosgl.org adresine bekliyoruz. Bizi sizsiz bırakmayın sakın!

İçindekiler

Nevin Öztop, “Bu dergi, direnişlerin bir manzarası…”

Osman Bulugil, “Gösterinin Futbolu - Futbolun Gösterisi”

Ozan Ezgi Berberoğlu, “Gözler kapalıyken, gerçek dünya başlar”

Elif Kutlu, “Normlarla Belirlenmiş Olmamak Toplumsal Cinsiyet Permütasyonları”

Erkan Oruçoğlu, “Tıbbın Kollarında Eşcinsellik”

Erinç Seymen, “Hasta ve Sakat*”

Nurhayat Köklü, “İmkânsız Kimlikler, Kimliklere Direnen Bedenler”

Kaos GL, “İnsan Hakları Haftasında Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum”

Seven Kaptan, “DSM–5 Sürecinde Transseksüalite”

İlksen Gürsoy, “Trans Kimlikler Hastalık Değildir*”

Ulaş Sona, “Biz Üç Kişiydik: Ben, ben ve ben”

Sema Semih, “Deliliğimi mazur görün!”

Dilan Bozgan, “Bedenim “ne kadar” benim?”

Osman Evcan, “Bedensel Bir Direniş Olarak: Veganlık”

Elif Yılmaz, “Hayvan özgürlüğü derken…”

Güçlü Sevimli, ““Hayata Dönüş” Operasyonu ve Ölüm Orucu Direnişi”

Sait Çetinoğlu, “Bu coğrafyanın kadim halkları yok olmaya karşı direndi!”

Müge Tuzcu, “Amed Bedenlerinin* Ayaktaki Çocukları”

Ruveyda Tunç, “Shministim”

Hakan Bilge, “Sapına Kadar Erkekler, Feminizmi Def Ederler!”

Çağla Esmerat, “Brezilya Nakışı Günlüklerim”

Nevin Öztop, “TREIBSAND: Birlikte yaşamın bir aynası”

Kaos GL, “LGBT Gündem”

Cenk Erdem, “Carlos Santana’dan yeni bir ses: Shape Shifter”

Şairçıkmazı: Sayı 29

Ağustos 23, 2012 by  
Filed under Deneme, Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

“Şiir, -belki de- insan yaşamının ta kendisi. Eşdeyişle, insana değgin ne varsa Şiirdir. Dahası, Dünya Şiirdir demek de olanaklı. Şiirin dışarıda bıraktığı hiçbir şey yoktur. İç -insansal- ve dış doğa; yazın/edebiyat, sanat, felsefe, siyasa, düşüngü/ideoloji, bilim, din; yaşamsal, dünyasal ve de evrensel tüm olgular Şiir’e dâhildir. İnsandan yola çıkan yolculanış, yeryuvardan/dünyadan evrene uzanan bir gezintinin sonunda, yine insana ulaşır. İnsanın us ve tin varlık alanından, doğanın hem belirgin hem de sır dolu yaşamına, oradan da evrenin sonsuzluğuna yönelen Şiir, tüm yapılanmaları sarmalayıp içselleştirdiği denli, hepsinin de üzerindedir.”diyor yazarlarımızdan Tan Doğan, Şiir-Tanrı isimli deneme/düşün yazısında. Şairçıkmazı ekibi olarak Tan Doğan’ın şiir’den hareketle çıktığı mecaza bizler edebiyatı ekledik ve ortaya yine okuyarak doyduğumuz bu sayı çıktı.

Şairçıkmazı Sayı 29 Temmuz 2012

Şiir: Adnan Acar, Tan Doğan, Engin Sevinç, Bedir Hatem, Ayten Çetin, Metin Tonbul, Atakan Yusufoğlu, Emre Küçükoğlu, Anıl Cihan, Hızır İrfan Önder, Aziz Kemal Hızıroğlu, Merve Taşçı, Mazlum Zengin, Fatih Buğra Yener, EşrefYılmaz, Şengül Durucu, Metin İmer, Murat Akçakoca, K. Çağlar Aksu

İnceleme / Deneme: Ömer Faruk Hüsmüllü – Varlık Üzerine Düşünce Kırıntıları, Tan Doğan – Şiir Tanrı, Hüseyin Yılmaz – Birarada Yaşamak Zorunda Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı, H. Hüseyin Yalvaç – Ustaya Saygı Güngör Gencay’ı Anma, Emre Gürkan Kanmaz – Düşsel Sayıklamalar, Mehmet Bükülmez – Sinemada Bilinçdışı Tekniği, Nuri Kaymaz – Cumhuriyet Tarihinin İlk Folklor/Halk Dergileri

Öykü: Mine Köker – Elmacık Kemiğinde Öğütülen Gün

Söyleşi: Didem Gülçin Erdem – Şiirin Matematiksiz Dünyası ve Sonsuz Varlığına Dair

İsteme ve Yazışma Adresi: Adnan Acar – Mis Sokak No: 11/3 Beyoğlu / İstanbul

E-Posta: saircikmazidergi@gmail.com

İstanbul: Beyoğlu- Pandora Kitabevi, Mephisto, Semerkant

Beşiktaş - İskele Büfe

Kadıköy- Seyhan Kitabevİ, Genç Mephisto, Nazım Kültür, Kanes Yayınları

Bakırköy- Zara Kitabevi ve tüm Remzi Kitapevlerinde

Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi

Ankara: Turan Kitabevi, Dost Kitabevi, Ankara Üniversitesi,

Temsilcilikler: Amasya, Tekirdağ, Kocaeli, Ordu, Antalya, Muğla, Hatay, Sivas, Samsun, Tokat, Malatya, Mardin, Çanakkale, Erzurum, İzmir, Balıkesir

O Lucky Man! (1973, Lindsay Anderson)

Ağustos 22, 2012 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

O Lucky Man!, çalışan sınıfın problemlerini ve sosyal içerikli konuları esas alan, belgesel çalışmalarıyla tanınan bir grup İngiliz yönetmenin, Fransız Yeni Dalga akımından sonra öyküleyici anlatıma ve tek kişinin bakışından topluma mesaj vermeyi yeğleyecek Özgür Sinema (Free Cinema) akımının yönetmenlerinden Lindsay Anderson’ın 1973’te çektiği filmidir. Özgür Sinema akımının bittiği yıldan sonra çekilen O Lucky Man! yönetmenin sinemasının ana dağarcığı saydığımız belge film geleneğiyle de yer yer biçimsel bağlantı kurabileceğimiz gibi temelde 1968’de çekilen “If…”in hikayesinin çeşitli yönlerden devamıdır. Filmin neşter vurduğu noktalar zengin-yoksul ayrımını taşlamalarla birlikte, yükseliş öyküsü paydasında toplamasından ediniyor. Bu sürrealist zirveye tırmanma öyküsü, anarşist duyguları kabaran mavi gözlü romantik serserinin okulunu alt üst edip ayaklanmanın fitilini ateşleyecek davranışlarının kapitalist dünya ekonomisi içerisindeki hiçbir hükmü bulunmayan söylemlerini terk edip, kundağa yeni sarılmış bir bebek gibi sıfırdan varoluşuna odaklanmasıyla başlıyor. Ana karakterimizin ayakları üzerinde direnmesi gereken dünya kitaplarda okuduğu hiçbir düşüncenin tam karşılığı olmadığından, her yeni hamlesinde dibe daha yakın seyredecek etkileri yüzünde hissetmesi de makûs talihinin bir cilvesi olsa gerek.

Michael Arnold Travis, İngiliz Imperial Coffe şirketinin satış ve dağıtım görevlisi yetiştirme çalışmalarının en önde ismi olduğu gibi tanıştığı insanların samimiyet duyacağı candan konuşması ve koca gülüşü de yaratanın verdiği doğal yeteneğidir. Ne hikmetse çalıştığı kahve şirketinin en önemli dağıtımcısı bir ânda ortadan kayboluverir. İşte bu kayboluş Michael Arnold Travis’in iş dünyasındaki kader çizgisinin ilk talihli ânına tekabül eder. Birkaç kutu kahve paketiyle de İngiltere’nin arşınlanacak yolları artık Travis’i beklemektedir… Ancak ilk iş; şans mı, talih mi, yoksa talihsizlik mi tamamen seyircinin karar mekanizmasına kalmış.

Güney Amerika’da köle niyetine çalıştırılan işçilerin eskitilmiş, kurgusal, siyah-beyaz kısa filmcik görüntüleriyle açar Lindsay Anderson. Geçmişten günümüze değişmeyen sermaye sisteminin kahvenin ana vatanları sayılan bir ülkeden İngiltere gibi güneş batmayan sömürgeci bir ülkeye zıplayışı da filmin parçalardan oluşmuş yapısının da ilk habercisidir. Filmin biçimsel yapısından başka kahvenin anavatanını sömüren İngiltere’nin, ucuza mal ettiği kahve çekirdeklerini işleyip tekrardan satan kapitalist zihniyetin de, iş gücü farkı üzerinden seyirci nezdine çıkışının ilk karşılamasıdır bu. Tarih kitaplarında okuduğumuz geçmişin emek ve gelir dağıtım sistemindeki adaletiyle günümüzdeki karşılığının bir farkının bulunmadığını filmin üzerinden yaklaşık 40 sene gibi bir dilim geçmiş de olsa net şekilde görebiliyoruz. Tüm filmin özeti sayılan, başlangıçtaki kısa film üzerinden aktarmış zenginin malına dokunulamaz, sahiplenildiğinde de adaletin sıcak yüzü sizi bekliyor mesajı korkaklığın arkasına sığınılmadan çarpıcı görüntülerle verilir. Adalet kavramı üzerinden bir alegori de sayılan O Lucky Man, filmdeki kurbanımız Travis karakteri üzerinden uçları farklı yönlere çıkacak açılımlar sağlayışı; yardım severlerin, insanlığı hiçe sayacak sermaye krallarının, fakirlerin arasından yara bere alarak sürdürülen çileli yolun da sonucu kurguyla-gerçeğin kesiştiği o unutulmaz final sekansında çözüme kavuşur seyircinin gözünde.

Filmin senaryosunun başroldeki Malcolm McDowell’ın çeşitli olaylar üzerinde oluşturduğu fikirlerinin yansıtılması üzerine kurulması da oldukça ilginçtir. “If…” ile başlayan üçlemeyi tamamlayacak Britannia Hospital ile bireyin süreçler içindeki değişim sorgulamasının O Lucky Man’deki ayağı, ekonomi ve adalet kavramını kara komedi kalıpları içerisinde acımasızca didiklemektir. Filmin tüm süresi boyunca ki söylemlerini destekleyici kısımlarla Travis’in görmek istediği yaşam biçiminin farkı birbirleriyle zıt noktada konumlandırılabilir. Ancak film, ekonomik şartların doğurduğu sonuçların bireylerin üzerindeki etkisini darma dağın edici görüntülerle sunarken yer yer karikatürize etmeye de sırtını dayar. Nasıl ki Luis Bunuel’in filmlerinde tattığımız Hıristiyanlık ve kilisenin gereğinden fazla ciddiyetsizleştirilmesi mesajını aktarmaktaki gereksinimse Lindsay Anderson’ın filmdeki adalet kavramını ele alış tutumu da aynıdır denebilir.

Film, Travis’in kahve satma yolculuğuna başlangıcından tutun da Londra’nın arka sokaklarına sürüklenişine değin epizodik bir dil üzerinde dengesini korur. Sefaleti, burjuvalaşanları, denek niteliğindeki insanların bölümlerini ana hikaye etrafında bir bütün oluşturmayı sağlayacak “Batı” “Kuzey” ve “Güney” gibi yön adlarından yardım alarak aktarır. Kuzey’e doğru yapılan her kilometre sürrealizmin ön koltukta oturduğu olaylar silsilesini barındırırken içerisinde, kapitalizmin demir yumruğunu himayesinde tuttuğu Londra’ysa gelir dağılımından kaynaklanan varsılın ve sefaletin şehridir. Ana karakterimizin İngiltere yollarındaki hikayesinin başlangıcıyla bitişinin aynı yer olması da bu taraftan bakınca hayli ironiktir: Fabrikanın dağıtım görevlisi işini üstlenmesinde giydiği beyaz elbiseler saflığı ve naifliğin simgesel karşılığıysa, ana rahmi diyebileceğimiz fabrikadan çıkışından itibaren hapishanenin havasını solumaya değin sürecek fitilin ateşlenme saati de başlangıç ve bitişin aynı durak olması gibi benzerdir de.

Travis’in yükselme yolculuğunun taşra hayatı evresi adeta en karmaşık sarmalı andırıyor seyircinin gözünde. Toy bir dağıtımcının karşılaştığı neler olabilir ki fikrini geçirebilirsiniz aklınızdan ama görünüşte iş sandığınızdan çok farklı. Hatta absürdlük ve gerçeküstücülüğün en yoğun ânlarına tanıklığımız da taşra hayatı kısmında zirve yapmaktadır. Amacı gerçeküstücülükle birlikte varolan sert gerçeği de aynı paralellikle devam ettirmek olan filmin niyeti, güncel siyasetin konularını ve İrlanda’da yaşanan karışıklığı da radyo üzerinden aktarmaya girişir zaman zaman. İşte Travis’in geçmişinin sorgulandığı nükleer araştırma bölümü de İrlanda’da sorgusuz sualsiz soruşturma altına alınan insanların bir yansımasıdır da denebilir böylelikle. Nükleer enerji bölümünden sonraki sekanstaki yoğun gerçeküstücülük Travis’in İngiltere yollarındaki macerasının İsa peygamberin çileli yolculuğuna atfetmek olduğu da açık şekilde görülebilir.

Kutsanmış “Çoban” Travis’in gezisinin ikinci bölümünde Londra sermayesinin etkisine giren başkarakterimizin adımlarının üzerine basarak ilerlediğimizden sürrealizmin yerini kara mizahla yoğrulmuş zengin himayesindeki bölümlere evrildiğiyle karşı karşıya bırakılırız: Fakir ülkelerini zenginlere peşkeş çeken yöneticiler, yurtlarının sömürülmesini engelleyen halk hareketine karşı satın alınan kimyasal silahlar, yirmi yıllık çalışmasının hiçe sayıldığı profesörün intiharı, babasının tablo ve heykellerini birbir aşıran sanat kleptomanı Patricia ve para ve adalet kavramlarının son demi olan demir parmaklıklarla biten Travis’in yolculuğunun çizgisi O Lucky Man’in uzun süresi boyunca seyirciyi bir an olsun sıkmaz. Dengeli senaryosu kadar Alan Price’ın filmin ilerleyişine göre yazdığı şarkılara da filmi takip etmeyi kolaylaştırıcı bir durak görevi de yüklenilmiştir. Michael Anderson’ın zaman içinde unutulmuş, birçok okumaya açık bu filmi herkesin keşfini bekliyor.

Süleyman Keskin

s.keskin09@gmail.com

Yazarın öteki yazıları için şu linke tıklayınız.

Susuz Yaz (1964, Metin Erksan)

“Kadın Kısmını Ara Sıra Korkutmak İyidir”

“Bir objeye duyulan sevgi, ona sahip olma isteğinden gelir.”

(Sigmund Freud)

“Eğer su, bilinçaltı için temel maddeyse, toprağa egemen olmalıdır. Toprağın kanıdır zaten. Toprağın yaşamıdır. Bütün manzarayı kendi yazgısına doğru sürükleyecek olan sudur.”

(Gaston Bachelard, Su ve Düşler) *

Metin Erksan, Susuz Yaz’ı (1964) Necati Cumalı’dan uyarlamıştı; fakat auteur’ün orijinal katkıları söz konusu uyarlamayı eşsiz bir başyapıta dönüştürdü. Fonda taşranın sunağında toprak ve su mülkiyetine dayanan bir öykü vardı; arka planda ise voyörizm, fetişizm, kısacası cinsel dinamikler. İki başlık altında bakacağız filme: Mülkiyet Sorunu ve Cinsel Göstergeler.

Kuşkusuz mezkûr iki kategori birbirine içkindir. Nitekim birbirine sarmaşan bu konuları kimi kez yan yana değerlendirme olanağına sahibiz. Başlayalım öyleyse.

Mülkiyet Sorunu

“Zalime boyun eğen adam da zalimdir.” (Hasan, Susuz Yaz)

Susuz Yaz Anadolu’nun kapısını çalan bir filmdir. Bu kırsal coğrafya Ege (İzmir-Urla dolayları) toprağıdır. Toprak mülkiyeti dolayımında çok eski bir sorunla karşı karşıyadır köylüler: Su sorunu. Tarlalarının kızgınlığını (Buna seksüel kızgınlık eşlik edecektir.) serinletecek su, Osman (kötü adamın prototipi Erol Taş) ve kardeşi Hasan’ın (Ulvi Doğan) toprakları/mülkiyeti sınırları içindedir; dolayısıyla sorunun kökleri tam da buradadır. Varolan suyun kendi tarlalarına ancak yeteceğini vurgulayan Osman, diğer köylülerle ölümüne bir mücadeleye girişecektir. Kuyu suyunu hemşerilerinden esirgeyen bu gaddar adam, kardeşinin karşı çıkmasına karşın düşüncelerini bir bir uygulayacaktır. Mahkeme ise mahkeme, zorbalık ise zorbalık, kavga ise kavga, ölüm ise ölüm.

Taşranın öfkeli adamı Dul Osman ve kardeşinin ilişkileri feodal strüktürün göstergelerini sunar bize: Ağabeyinin, haksız da olsa yanındadır O. Sebebi basit: Çünkü büyük olan ağabeyidir. Büyüklerin sözüne karşı çıkılmaz, boyun eğilir, itaat edilir. Bu nedenle kardeşini elimine etmekte gecikmez Osman. Önce suya sahip olur, ardından kardeşinin karısı Bahar’a (henüz ilk rolüne çıkan Hülya Koçyiğit). Mülkiyetin farklı görünümleri gelir tek kavşakta buluşur: Egoizm.

Osman bununla da yetinmeyecektir. İlk başlarda, mevcut suyu kendi toprağını sulamak maksatlı kullanırsa da, suyu parayla satın almak için kendisine başvuran köylülere ‘hayır’ diyemeyecektir. Varolan her şeye sahip olma kaygısındaki Osman, bunu başarır da.

“Sahip olduklarımızın artık bize sahip olmaya başlaması” (Macbeth’e selam) gibi, açgözlülüğün de, hırsın da, tutkunun da bir sonu vardır ama.

Erksan, Susuz Yaz ile aynı yıl çektiği Suçlular Aramızda adlı kriminal yapıtında, burjuvazinin hükmetme arzusu ve iktidar kaygısına olabildiğince özgün sahneler yaratarak bakmıştı. Metresinin (Femme fatale ve vamp arketipiyle bağları bulunan Leyla Sayar) çıplak vücudunu paralarla örten burjuva (yönetmenin Acı Hayat isimli filminde de oynayan Ekrem Bora), aynı zamanda iktidarın simge-nesnesi konumundaki dünya küresini de elinde tutuyordu. Sahip olma, hükmetme, söz geçirme en eski dürtüyle birleşiyordu sanki; ilkellikle. Modernizmin kibar beyefendi figürleri, sahip olmaya alışmış, bütünüyle dejenere hastalıklı figürlerdi. Nitekim burada, “çevresinin kurbanı” olduğunu dillendiren bir özne söz konusudur. Bu çevre lüks içre konumlanmış kaymak tabakadır esasen. Sevgi ve şefkatin yerini ilgisizlik ve izole bir yaşamla tebdil ettiği bir uzam. Erksan, çocukluk travmalarını da ima ederek Freudyen damara kilitlenir adeta. Öyküyü cezbeden noktalardandır bu. Her şeye sahip olmak, mutluluğa ve huzura sahip olmak anlamına gelmemektedir.

Susuz Yaz’da da sahip olma tutkusu, sahip olunanların ötesine geçerek amaç ve aracın karıştığı bir noktaya düğümlenir. Ardından sahip olunanları koruma ihtiyacı doğar ve yine çatışma baş gösterir. Bunda motive edici element seksüel problemler olarak da belirmektedir.

İşte buradan, Susuz Yaz kanalıyla cinsel göstergelerin doğasına bakmaya başlayabiliriz.

Cinsel Göstergeler

“Kadın kısmını ara sıra korkutmak iyidir.” (Osman, Susuz Yaz)

Erksan, Suçlular Aramızda da dâhil olmak üzere, Sevmek Zamanı (1965) gibi zamanını aşan çizgidışı yapıtlarında da cinsel fetişizmin değişik boyutlarını perdeye taşımıştır. Suçlular Aramızda, temelde Amerikan kara film’inin (film noir) stil araçlarından beslenen ve tematik olarak da burjuva-proletarya diyalektiğinden hareketle sınıfsal çatışmaları gözlemleyen bir filmdir. Filmde burjuva sınıfından Mümtaz’ın (Ekrem Bora) sekreterinin bacaklarındaki jartiyeri okşarken, edimselliğine eşlik eden coşkulu sözleri, yine mülkiyete ve perde arkasındaki hastalıklı bünyeye dikkati çekmek içindir. Kadın bir arzu nesnesi olarak satın alınabilir bir metadır. Sevmek Zamanı ise İtalyan auteur Michelangelo Antonioni’nin modern ve karmaşık (complex) yapıtlarının çizgisinde resim-suret ilişkisini aralayan, tasavvufi açılımları da bulunan bir melodramdır. Burada da manken fetişizmi söz konusudur.

Susuz Yaz’da ise olağanüstü bir şey olur:

Silahını da (iktidarın istiaresi olarak fallus’un ve cinsel eylemselliğin göstergesi) sakladığı korkuluk üzerinden prova yapar Osman. Korkuluk, kadının teşbihidir burada. Korkuluğun kafasına tülbent takar ve onunla Bahar’mış gibi konuşur. Hasan ve Bahar, buluşmalarının imzasını korkuluğa ayna tutarak atarlar. Ve yine Osman, kardeşi Hasan’ı öldürme provalarını korkuluk üzerinden gerçekleştirir. Sinemasal olarak unutulmaz anlardır bunlar. İnsan-doğa ilişkisi, gerçek-suret diyalektiği defaatle sorunsallaştırılma olanağı bulur bu sayede.

Bir diğer cinsel gösterge ise voyörizmdir.

Kardeşini ve Bahar’ı odasından röntgenleyen Osman, eşi ölmüş, orta yaşı biraz geçkin bir adamdır. Bütün rontlama edimleri zamanla kardeşinin karısını elde etmeye dek uzanacaktır. Hayvan sağarken okşayıp Bahar’ı izlemesi, hatta hayvanın memelerini emmesi özellikle filmin doruk noktalarındandır. Yaratıcı yönetmen/auteur Metin Erksan, Osman’ın tecavüz saldırısının ardından bir sürüngene, kertenkeleye yaptığı kesme (cut) ile hem Osman’ın sadistik psikolojisini vurgulamış olur ve hem de doğanın kalbindeki insanların tamamen doğal yaşamdaki gibi hareket ettiklerini betimleme imkânı bulur. Bu vizyon, Japon sinemacı Shohei Imamura’nın Narayamabushi kô (1983, Narayama Türküsü) adlı sarsıcı anlatısındaki insan-doğa çeşitlemeleriyle buluşarak evrensel bir çizgiye konumlanır.

Sadistik ve kompleks (complex) bir sahne de Osman’ın, tavuğun boğazını kesip Bahar’a fırlatması ve ardından histerik kahkahalarla gülmesi çığırından çıkmış insan psikolojisini ifade etmek için elzem birer görüntü yumağına dönüşür. Ve Osman şöyle der:

Kadın kısmını ara sıra korkutmak iyidir.

Sahip olunan arzu nesnesi, itilip kakılan bir ev hizmetçisi değildir sadece; aynı zamanda bir seks bekçisidir. Ataerkil sistemin işleyiş mekanizmalarından biri de budur aslında. Tarlada çalışan, ocakta ekmek yaratan kadın; söz sahibi erkeğinin gölgesinde bir korkuluğa dönüşür.

Realist yazar Necati Cumalı’nın özünde cinsel referanslarla örülü yapıtına Metin Erksan, bu tarz akılda kalıcı sahneler ekleyerek Türk sinemasına konjonktürel anlamda devrimci mührünü vurur. Özelde Erksan’ın ilk dönem yapıtlarının tamamlayıcısı ve de uzantısı olan Susuz Yaz, taşranın ortajen değerlerine bakarken; genelde ise, evrensel bir sorunu, insanın bünyesinde taşıdığı ve gölgesi gibi kendisiyle birlikte gittiği her yere götürdüğü güç ve iktidar itkilerine değinerek enternasyonalizmin kapısını aralar. Ki bu sanatsal (artistik) güç, Berlin Film Festivali’nde filme büyük ödülü de (Golden Berlin Bear) kazandıracaktır.

Teşekkürler Erksan!

* Su ve Düşler - Maddenin İmgelemi Üzerine Deneme, Gaston Bachelard, Çev. Olcay Kunal, Yapı Kredi Yayınları, 1. Basım, 2006, İst.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın öteki yazıları için tıklayınız.

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »