İstanbul Modern Sinema’da Almanya’dan Yepyeni Filmler Seçkisi

’da Seçkisi: “Ölüm Bizi Ayırana Dek”

İstanbul Modern , bu yıl üçüncüsü düzenlenen Almanya’dan Yepyeni Filmler seçkisini “Ölüm Bizi Ayırana Dek” başlığıyla sunuyor. Goethe-Institut Istanbul işbirliğiyle 9-19 Haziran tarihleri arasında seyirciyle buluşacak olan seçkide, 2010 ve 2011 yıllarında çeşitli uluslararası festivallerde gösterilmiş ve ödül kazanmış, yılın öne çıkan yer alıyor. Küratörlüğünü Goethe-Institut Istanbul Müdürü Claudia Hahn-Raabe, İstanbul Modern Film Programları Yöneticisi Müge Tüfenk, yazarı Engin Ertan ve Goethe-Institut Istanbul Film ve Edebiyat Projeleri Sorumlusu Fügen Uğur’un yaptığı “Ölüm Bizi Ayırana Dek” başlıklı program, bu yıl “beraber yaşama” temasına odaklanıyor. Almanca ve Türkçe altyazılı gösterilecek 10 film, çekirdek aileden toplumun bütününe, şehirden kasabaya, arkadaşlık ilişkilerinden gruplaşmalara uzanan bir çeşitlilikte birlikte yaşamanın farklı çeşitlerini ele alıyor.

Programın açılış filmi genç yönetmen Sophie Heldman’ın, geçen yıl San Sebastian Film Festivali’nde yarışan, Almanya, Avusturya ve İsviçre’de izleyiciden büyük ilgi gören, 70 yaşındaki bir çiftin ölümle yüzleşmesini konu alan ilk uzun metrajlı filmi “Karanlıktaki Renkler”. Yönetmen Sophie Heldman ve oyunculardan Carina Wiese, 9 Haziran Perşembe günü İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak.

Günümüz Alman sinemasının en önemli yönetmenleri arasında yer alan Christian Petzold, ve Christoph Hochhausler’in ortak projesi “Dreileben”, aynı olay etrafında gelişen üç farklı öyküyü konu alan üç uzun metraj filmden oluşuyor. İlk gösterimi 2011 ’nde Forum bölümünde gerçekleşen “Dreileben”, genellikle Berliner Schule akımına dâhil edilen yönetmenlerin, bu eğilimin estetik değerleri üzerine e-mail yoluyla yaptıkları bir tartışmadan doğan bir proje. Birlikte yaşamaya ve üretmeye değinen “Dreileben”, ismini olayların geçtiği bölgeden alıyor.

Yönetmen Jan Schomburg’un “Üzerimizdeki Gökyüzü” başlıklı filmde, 5 yıl önce Berlin Film Festivali’nde “Requiem” filmiyle En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Sandra Hüller, müthiş bir performans sergiliyor. İlk gösterimi bu yıl Berlin Film Festivali’nde Panorama bölümünde gerçekleşen “Üzerimizdeki Gökyüzü”, Europa Cinemas ödülüne layık görüşmüştü.

Geçen yıl ’nde gösterilen “Poll”, nisan ayında dağıtılan Lola Alman Film Ödülleri’nde Richy Müller’in En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü dışında, sanat yönetimi, kostüm tasarımı ve görüntü yönetimiyle de ödüle layık görülmüştü. “Poll”un yönetmeniyse, daha önce “Dört Dakika”sını (Vier Minuten) İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Chris Kraus. 1914 yılında, I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde başlayan film, annesinin ölümünden sonra Berlin’den doktor babasının yanına Estonya’ya gelen Oda’nın öyküsünü anlatıyor.

Alman Film Ödülleri’nde Beatriz Spelzini’nin En İyi Yardımcı Kadın ve En İyi Müzik dallarında Lola’ya layık görülen “İçimdeki Şarkı”, Florian Micoud Cossen’in ilk filmi. “İçimdeki Şarkı”, ilk gösteriminin gerçekleştiği Montréal Film Festivali’nde de FIPRESCI, Kiliseler Birliği ve Seyirci ödüllerini kazanmıştı. Film, genç bir Alman kadının aktarmalı uçuşunu kaçırdıktan sonra Buenos Aires’te mahsur kalması ve bu beklenmedik tesadüf sonucu kendi hayatıyla ilgili bazı gerçekleri keşfetmesi konu alıyor.

Bir önceki filmi “Pupa Yelken” (Rückenwind) Almanya’dan Yepyeni Filmler dizisinin ilk yılında gösterilen Jan Krüger’in bu yıl Berlin Film Festivali’nde Forum bölümünde gösterilen “Kayıp Aranıyor” başlıklı filmi, oğlundan uzun süredir haber alamayan bir annenin arayış sürecini anlatıyor. “Kayıp Aranıyor” özellikle başrolündeki deneyimli oyuncu Corinna Harfouch’un performansıyla dikkat çekiyor.

Dietrich Brüggemann’ın yönettiği ve senaryosunu Annika rolündeki kardeşi Anna Brüggemann ile birlikte yazdığı “Kaç Kaçabilirsen”, sahici karakterleri ve anlattığı alışmadık aşk öyküsüyle sürpriz bir gençlik filmi. Filmin ilk gösterimi 2010 yılında Berlin Film Festivali’nin Perspektive Deutsches Kino bölümünde gerçekleşmişti.

Yönetmen Alexander Biedermann, “Hacker” başlıklı ilginç belgeselinde farklı kuşaklardan hacker’larla yapılan röportajlarla klişelerin dışındaki gerçekleri göstermeye çalışıyor. Belgeselin müzikleriyse elektronik müziğin efsane isimlerinden Klaus Schulze’ye ait.

ÖLÜM BİZİ AYIRANA DEK

Karanlıktaki Renkler / Satte Farben vor Schwarz, 2010

Yönetmen: Sophie Heldmann, 85’, Renkli

Oyn: Bruno Ganz, Senta Berger, Carina Wiese

Programın açılış filmi olan “Karanlıktaki Renkler”, 70 yaşındaki üst-orta sınıf bir çiftin ölümle yüzleşmesini konu alıyor. Fred (Ganz) kanser olmasına rağmen tedavi olmayı reddediyor, eşi Anita (Berger) ise bu durumu kabullenmeyi… Genç yönetmen Sophie Heldman’ın bu ilk uzun metrajı geçtiğimiz yıl San Sebastián Film Festivali’nde yarışmış, gösterime girdiğinde Almanya, Avusturya ve İsviçre’de seyirciden büyük ilgi görmüştü. Hassas bir hikâye anlatmasına rağmen duygu sömürüsüne hiç yüz vermeyen ve sürpriz finaliyle izleyicileri şaşırtan filmin yönetmeni Heldman, açılışta filmin oyuncularından Carina Wiese ile birlikte İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak.

Dreileben

İlk gösterimi bu yıl Uluslararası Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde yapılan “Dreileben”, festivalin en heyecan verici filmleri arasında anılmıştı. Günümüz Alman sinemasının en önemli yönetmenleri arasında bulunan Christian Petzold, Dominik Graf ve ’in bu ortak projesi, aynı olay etrafında gelişen üç farklı hikâyeyi konu alan üç uzun metraj filmden oluşuyor. Genellikle Berliner Schule akımına dâhil edilen yönetmenlerin, bu eğilimin estetik değerleri üzerine e-mail yoluyla yaptıkları bir tartışmadan doğan proje, gerek üç ayrı filmin biraraya geldiğinde oluşturduğu bütünle, gerekse anlatılan hikâyelerle özelde Almanya, geneldeyse toplum, birlikte yaşamak ve birlikte üretmek üzerine önemli sözler söylüyor. Projedeki üç filmin bilgileri ve konu özetleri şöyle:

Dreileben: Ölümden Bile İyi Bir Şey / Dreileben: Etwas Besseres als den Tod, 2011

Yönetmen: Christian Petzold, 88’, Renkli

Oyn: Jacob Matschenz, Luna Mijovic

Bir hastanede asistanlık yapan Johannes, göçmen işçi Ana ile tanışır. Ormanda tanışan iki genç kısa zamanda içgüdülerin yönlendirdiği bir ilişkiye başlar. Ancak Johannes hastanenin başhekiminin kızı ve Ana arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Aynı sırada, yıllar önce vahşi bir cinayet işlemiş olan kaçak bir suçlu da hastanenin yakınındaki ormanda saklanmaktadır. Petzold’ün filmi sessiz ama derinden ilerleyen ve final bölümünde aniden yükselişe geçen dört dörtlük bir psikolojik gerilim.

Dreileben: Peşimden Gelme / , 2011

Yönetmen: Dominik Graf, 89’, Renkli

Oyn: Jeanette Hain, Susanne Wolff

“Ölümden Bile İyi Bir Şey” filminde sözü edilen suçlunun yakalanması için yürütülen araştırmada, psikiyatrist Johanna’dan yardım istenir. Araştırma için Dreileben’a giden Johanna, buraya taşınmış olan üniversiteden arkadaşı Vera ve erkek arkadaşının evinde misafir olur. Bu süreç iki kadının kendi geçmişlerine ve ilişkilerine de bakmasını sağlar. Graf’ın filmi polisiye bir motifi iki karakterin kişisel tarihini perdeye taşımak için araç olarak kullanıyor. Aynı zamanda buradan hareketle Almanya, özellikle de “Yeniden Birleşme” üzerine önemli saptamalar yapıyor.

Dreileben: Bir Dakika Karanlık / Dreileben: Eine Minute Dunkel, 2011

Yönetmen: Christoph Hochhäusler, 90’, Renkli

Oyn: Timo Jacobs, Paraschiva Dragus

Christoph Hochhäusler’in yönettiği “Bir Dakika Karanlık”, izleyiciyi ilk iki filmde bir “unsur”dan ibaret olan katille başbaşa bırakıyor. Seyircinin katilin iç dünyasına tanıklık ederken film diğer iki filmin işlediği polisiye örgüyü de nihayete bağlıyor.

Üzerimizdeki Gökyüzü / , 2011

Yönetmen: Jan Schomburg, 88’, Renkli

Oyn: Sandra Hüller, Georg Friedrich

Martha, kocası Paul’ü Marsilya’ya yolcu ettikten kısa süre sonra şoke edici bir haberle sarsılır. Bu haberle birlikte yıllardır beraber olduğu erkeği hiç tanımadığını fark eden Martha, kafasındaki soru işaretlerine cevap ararken Alexander ile karşılaşır. Bir mimiğiyle kendisine Paul’ü anımsatan bu erkeğin kocasının yerini alıp alamayacağını test etmeye koyulur. “Requiem” filmiyle beş yıl önce Berlin Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Sandra Hüller, “Üzerimizdeki Gökyüzü”nde de müthiş bir performans sergiliyor. İlk gösterimi bu yıl Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde gerçekleşen film, Europa Cinemas ödülüne layık görülmüş ve olumlu eleştiriler almıştı.

Poll, 2010

Yönetmen: Chris Kraus, 129’, Renkli

Oyn: Paula Beer, Edgar Selge, Richy Müller

Geçtiğimiz yıl Uluslararası Toronto Film Festivali’nde gösterilen “Poll”, Nisan ayında Alman Film Ödülleri’nde dört dalda Lola sahibi oldu. “Poll”un yönetmeniyse, daha önce “Dört Dakika” (Vier Minuten) filmini İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Chris Kraus. I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, 1914 yılında başlayan film, annesinin ölümünden sonra Berlin’den doktor babasının yanına Estonya’ya gelen Oda’nın öyküsünü anlatıyor. Genç kız, hem hayatla hem de ülkede yaşananlarla ilgili gerçekleri keşfederken babasını da tanıma imkânı buluyor. “Poll”, 7 milyon avroluk bütçesiyle göz dolduran bir dönem filmi.

İçimdeki Şarkı / Das Lied in mir, 2010

Yönetmen: Florian Micoud Cossen, 95’, Renkli

Oyn: Jessica Schwarz, Michael Gwisdek, Beatriz Spelzini

Alman Film Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Beatriz Spelzini) ve En İyi Müzik dallarında Lola’ya layık görülen “İçimdeki Şarkı” bir ilk film. Florian Micoud Cossen’in yönettiği film ilk gösteriminin gerçekleştiği Montréal Film Festivali’nde de FIPRESCI, Kiliseler Birliği ve Seyirci ödüllerini kazanmıştı. “İçimdeki Şarkı”, genç bir Alman kadının aktarmalı uçuşunu kaçırdıktan sonra Buenos Aires’te mahsur kalması ve bu beklenmedik tesadüf sonucu kendi hayatıyla ilgili bazı gerçekleri keşfetmesini anlatıyor. Cossen, askeri darbenin sıradan insanların hayatları üzerindeki yıkıcı etkisine eğildiği bu filmiyle eleştirmenlerin de beğenisini toplamıştı.

Kayıp Aranıyor / Auf der Suche, 2011

Yönetmen: Jan Krüger, 89’, Renkli

Oyn: Corinna Harfouch, Nico Rogner

Bir önceki filmi “Pupa Yelken” (Rückenwind) Almanya’dan Yepyeni Filmler dizisinin ilk yılında gösterilen Jan Krüger, bu kez Türk sinemaseverlerle “Kayıp Aranıyor” ile buluşuyor. Bu yıl Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde gösterilen “Kayıp Aranıyor”, oğlundan uzun süredir haber alamayan bir annenin arayış sürecini anlatıyor. Almanya’dan oğlu Simon’un çalıştığı ve yaşadığı Marsilya’ya gelen Valerie, Simon’un eski erkek arkadaşı Jens’i de yardıma çağırır. Hem anne hem de eski sevgili arayışları sonunda Simon’un bilmedikleri yönlerini keşfeder. “Kayıp Aranıyor” özellikle başrolündeki deneyimli oyuncu Corinna Harfouch’un performansıyla dikkat çekiyor.

Kaç Kaçabilirsen / Renn, wenn Du kannst, 2010

Yönetmen: Dietrich Brüggemann, 116’, Renkli

Oyn: Robert Gwisdek, Jacob Matschenz, Anna Brüggemann

sahici karakterleri ve anlattığı alışmadık aşk öyküsüyle sürpriz bir gençlik filmi olan “Kaç Kaçabilirsen” ilk kez 2010 yılında Berlin Film Festivali’nin Perspektive Deutsches Kino bölümünde gösterildi. Tekerlekli iskemleye mahkum olan Benjamin ve bakıcısı Christian aynı kadına, müzik öğrencisi Annika’ya âşık olur ve böylece üçü arasında kısa zamanda yakın bir dostluk oluşur. Ritmi yerinde senaryosu ve zekice yazılmış diyalogları ile öne çıkan “Kaç Kaçabilirsen”’de özellikle Benjamin’i canlandıran Robert Gwisdek’in performansını da anmak gerekiyor.

Hacker, 2010

Yönetmen: Alexander Biedermann, 79’, Renkli

Katılanlar: Marcell Dietl, Marko Rogge

Zaman zaman gazetelerde haberlerine rastladığımız hackerlar Hollywood filmlerinde kimsenin aklının ermeyeceği şeyleri başaran birer büyücü gibi görünürler. Onlarla gerçek hayatta, daha doğrusu “sanal ortamda” karşılaşırsanız vay halinize… Alexander Biedermann’ın ilginç belgeseli, farklı kuşaklardan hackerlarla yapılan röportajlar üzerinden bu klişelerin altındaki gerçekleri göstermeye çalışıyor. İnternetten dosya indirerek, sanal ortamda kamuya açılan gizli bilgilerin peşine düşerek veya yasaklanan YouTube gibi sitelere girmenin yollarını arayarak hemen herkesin amatör bir “bilgisayar korsanı”na dönüştüğü günümüzde “Hacker” özellikle anlam taşıyor. Belgeselin müzikleriyse elektronik müziğin efsane isimlerinden Klaus Schulze’ye ait.

Tüm filmler Almanca, Türkçe altyazılı gösterilecektir.

www.sanatlog.com

Seyfi Teoman, Mahsun Kırmızıgül’e Karşı

“Festival*‘in “” tema sponsoru Efes Pilsen, Ulusal Yarışma kapsamındaki arasından FIPRESCI Jürisi tarafından seçilen ve Onat Kutlar anısına ödüllendirilen “Tatil Kitabı” adlı filmin yönetmeni ’a bir sonraki filminin yapımında kullanılmak üzere 30.000 USD değerinde para ödülü verdi. Ödülü ’a Efes Pilsen adına Pazarlama Direktörü Dilek Başarır takdim etti.” (iksv.org’dan alıntıdır)

Filmin basın bülteninden de bir alıntı yapacak olursak:

“Tatil Kitabı, Silifkeli bir ailenin bir yaz boyunca başından geçenleri, daha çok ailenin küçük oğlu Ali’nin bakış açısını ön plana çıkararak anlatıyor. Filmin olay örgüsü, Ali’nin sert mizaçlı babası Mustafa ile ailenin diğer üyeleri arasındaki gerilimler üzerine kurulu.”

Bu kısa alıntı filmin duruşunu, aldığı tavrı ve bunları nasıl ifade ettiğiyle ilgili fikir vermek konusunda doğal olarak yetersiz kalsa da yönetmenin hemen ilk bakışta duyguların ve ilişkilerin üzerinden gittiği de açıkça görülüyor. Filmin “taşra duygusu”nu da zeminine aldığını ve üzerine koyduğu her şeyi çok dikkatli yaparak bu duyguyu bozmadan ve sadece onu destekler şekilde yerleştirdiğini de vurgularsak, aklımıza hemen bazı başka filmlerin gelmesi de normal olacaktır. Mayıs Sıkıntısı, Yumurta, 5 Vakit, Babam ve Oğlum ve hatta Yaşamın Kıyısında filmlerinde nedense (?!) yakın zamanlarda sıkça tanık olduğumuz doğayla (ya da çocukluğun doğasıyla) ve aileyle ilişkinin merkeze alındığı bir denemeyi de Seyfi Teoman yapıyor. Fakat Teoman bunu yaparken ne bireyselliğini çok fazla öne çıkarıyor ne de sembolik denebilecek derecede bir tümevarım yolunu seçiyor. Onun tümevarımı, doğrudan Silifke ile ilgili olmayan (herhangi bir kasabaya ya da ilçeye ait olabilen) zamansız (kendisinin de gösterimden sonraki söyleşisinde belirttiği gibi 80’ler, 90’lar ya da 2000’lerdeki herhangi bir zaman), çağdaşı olan herkesle ilgili bir tümevarım. Ayrıca derdini her ne kadar duygusal ve çağrşımlara dayalı bir yöntemle yapsa da bunu hiçbir zaman izleyiciyi, özdeşleşeceği ve birlikte duygulanacağı karakterler üzerinden gerçekleştirmiyor. Bunun da en fazla cisimleşmesi ise karakterlerde değil, filmin biçiminde, müziksizliğinde oluyor. Teoman bunu filmin derdi olan özgürlük ve otorite sorununa dikkati çekmek için yapmış olabilir. Çünkü film açık bir sistem eleştirisi içermiyor. Sistemin varlığını korumasındaki yeteneğinin altında yatan aile faktörüne (baba karakterinde en fazla açığa çıkmakta olan) ve insan ve toplum psikolojisine yoğunlaşıyor (En azından işin bu yanı ilgisini çekiyor.). Eğer bir devrim ya da başkaldırı olmayacaksa bu böyle sürüp gidecektir. Ve yalnızca durumunu kabullenmesinin olanaksız olduğunu düşünenler bu çarktan ayrılabileceklerdir, kendilerini onun dışında ne beklediklerini bilmeden. Babanın son derece keskin muhafazakar ve otoriter tutumuna karşı koyan Hasan, hırsının kendisini büyük şehirde var etmeye yetecek kadar olmamasının sonucunda kürkçü dükkanına yaralı bir şekilde dönmüştür. Veysel kendisini nerede nasıl var edeceğini bilmeden yalnızca rahatsızdır ve yardım arayışındadır. Kadınların rolü zaten pasiftir ve anne, babanın hiçbir şekilde hiçbir yaramazlık yapamayacağını hesap edemeden ‘dost’ acısı çekmektedir, çaresizliğinin farkında telefonlarda ağlayıp dert yanmaktadır. Ali, ne kendisine çok heyecan veren ‘tatil kitabı’na, ne de satmakla görevli olduğu ‘Turbo’ sakızlara sahip çıkabilmektedir. Birisinin yardımı olmadan kavgayı şöyle ya da böyle sonlandıramamakta, saçlarına yapışan sakızla boğuşmaktadır. Bu yalnızca çocuk deneyimsizliğiyle açıklanamaz ve bu tutukluğuyla da geleceğinin pek parlak olmadığını anlamakla kalmayız, büyüyünce diğerlerinin rollerinden birini kabullenmek zorunda kalacağını hissederiz. Bu filmde tam tersine “gençler’e yer yoktur” ve hayatın ritmi müzik ritimlerine ihtiyaç duymadan uzun yıllardır aynı şekilde sürmektedir. Karar çok önceden alınmıştır. Kimi zaman hissedilse de karar mekanizmaları çok uzaklarda bir yerlerde netsiz bir haldedir. Onu tanımlamak bile bir başarıdır. Ayrıca çoğuna göre buna gerek bile yoktur.

Tabii Seyfi Teoman’ın müzik kullanmayışını bir cesaret olarak kabul edersek, bu cesaretini yersiz olmayan bir kendine güvene değil; gözlem kabiliyetine ve bunu sinemasal dile aktarabilme becerisine de borçlu olduğunu da belirtelim… Film neredeyse ‘öylesine’ ortaya çıkan, kendileri için varolan sahnelerle örülüyor. Kurgunun buradaki esas görevi bu özleri zedelemeden varolmalarını ve bütün olmalarını sağlamak, yoksa ne bir öykünün dramatik yapısını kurmada sağlanılan bir araç ne de planlar arasında etkileşim sağlayıp bir çağrışım yapmak. Oysaki yönetmenin filmi çağrışımlara dayandırdığını da ifade etmeye çalışmıştık. Film, ağır temposuna ve durağanlığına rağmen düşünsel değil, duygusal bir film. Bunu esprilere ve detaylara ilişkin gözlemlere borçlu, tabii bir yandan da görüntü yönetimine ve kareleri dolduran görsellere. Atatürk resimlerinin ve heykellerinin otorite çağrışımı; şehrin ara ara görünen genel görüntüsünün, oradaki halkın kendi kendine kurdukları ‘konformist’ yaşamın hapsolduğu çerçeveyi çizişi, bir yandan da doğanın çok fazla insani deformasyona uğramadığına dair farkındalığımızı tetikleyen özenli planlar ilk akla gelenler. Bu çağrışımların da filmin anlaşılırlığının entelektüel düzeye çekilmeden, izleyiciyi yormadan yapılması yoluna gidilmesi, isteyen kişilere üst metinle de idare etme fırsatı sunuyor.

Anlaşılan o ki; Teoman’ın meselesi, biraz da geçmişiyle ve çocukluğuyla (ama barışık bir şekilde), kendini tanımlamak va yaşadığı ilişkileri anlamlandırmak. Bu anlamda da film bütünüyle bir flashback’i andırıyor; hafızanın sistematik bir şekilde tarandığı, müzikle lekelenmeyen ve oradaki (veya oralardaki) hayatın kendi hızıyla örtüşen bir düşünme seansını da. Bunu yaparken kaçınılmaz olarak iddiasız bir basitliğe doğru gitmek gerektiğini hissetmiş olmalı yönetmen; bunun da aslında daha ciddi bir iddia olduğunu bilerek. Basitlik derken çocuk dünyasına vurgu yapan ‘tatil kitabı’nın filmin adı olması zaten pek şaşırtıcı değil. Sınıf öğretmeninin okulun kapanış ve açılış günlerindeki tavrı ve hitap biçimi; verdiği kompozisyon ödevi; öğrencilerin okulu terkedişlerindeki sabırsızlığın vurgusunu arttıran üst çekim; çocuğun, babasının hastaneye kaldırılmasından sonra, olayın ciddiyetini tam kavrayamadığını hissettiğimiz uzun yürüyüş planında, ailenin kadınlarının panik halinde çocuktan bilgi alma çalışmaları; kasabın, önünde gördüğü fırsatın Migros’ta çalışmak olması (ama bunun bile oradan bakılınca büyük cesaret gerektiren bir girişim olması ve metropol yaşamının ne kadar uzak olduğunun hissedilmesi ve bundan duyulan korku) gibi iki yönlü espriler bir yandan seyirciyi filme dahil ederken bir yandan da filmin dramatik akışını aksatmadan kuruyor.

filmiyle ‘ihtiyarlar’a yer olmadığı konusunu işleyen ’e göre artık her şey eskisinden farklıdır ve bu ağır bir dramatik travma durumudur. Kırmızıgül bize film boyunca bu travmayı mümkün olan en yüksek dozajla ve neredeyse hiç ara verilmeyen müzik kullanımıyla aktarmaya çalışırken bizden ‘yüce’ bir duygulanma hali beklemektedir. Bu aslında, bu yoğunluğu hissettirebileceği inancını taşıyan bir star duruşudur. Şimdiye kadar kullanılması alışılagelmiş dramatik yoğunluğu, olabilecek en yoğun şekilde kullanmaya çalışarak bu anlamda bu alemde en kral olmaya çalışan (Babam ve Oğlum’la rekabeti dahi göze alarak) ve bu anlamda bir yarışa giren Kırmızıgül’ün tam karşısına, işi müzik kullanımı imkanını görmezden gelmeye kadar götüren Teoman çıkmaktadır. Her şeyin uzun zamandır aynı olduğunu ve kolay kolay değişmeyeceğini söyleyen, merkeze kendi deneyimlerini alan ve bu deneyimleri herkesin deneyimleriyle karşılaştırma ve bunlar üzerinde yeniden düşünme fırsatı yaratan çağrışımlardan kurulu Tatil Kitabı filmi belki de bu özden kaynaklanmaktadır. Teoman’ın kimseyle yarışmaya niyeti yoktur ama ironik bir biçimde Türkiye’de yapılan ilk gösterimiyle Ulusal Yarışma’nın en iyi film ödülünü almıştır.

* 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali

Yazan: