“Ama daha beni tanımıyorsun ki”

18 Eylül 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Erkek: Senden çok hoşlandım.

Kadın: Ama daha beni tanımıyorsun ki.

Erkek: …

Bu diyalog sayısız erkek ve kadın arasında yaşanmış ve yaşanmaktadır. Kadın “Ama daha beni tanımıyorsun” dediğinde erkek ne diyeceğini bilemez ve bir şeyler geveler. Kadınlar hep erkeklerin kadın ruhunu algılayıp keşfetmek için yeterli çaba sarf etmediklerinden yakınırlar, ama en az bu şikâyette bulundukları erkek kitlesi kadar kendileri de erkek ruhunu algılamak ve keşfetmek için yeterli çabayı göstermezler. Hatta bu konuda erkeklere göre işleri çok daha kolaydır ve bu yüzden tembelliğe meylederler. Doğada diğer tüm canlılarda olduğu gibi insanlarda da erkek kur yapan ve kadın seçen taraf olduğu için kadın anlamaktan çok anlaşılmayı beklemeye eğilimlidir.

Kısaca temel fark şudur karşı cinsten hoşlanma düzleminde erkek ve kadın arasında:

1- Erkek hoşlandıktan sonra tanır.

2- Kadın tanıdıkça hoşlanır.

Yani, bilimsel olarak da pek çok deneyle ortaya konulduğu gibi, erkeğin doğası gereği görsel etkilenimi kadına göre çok daha yüksektir. (Neden porno filmlerin hep erkekler için çekildiğini, kadınlar içinse ancak çok istisnai örneklerin bulunduğunu bir düşünün).

Kadının fiziksel olarak çekiciliği görsel açıdan çok daha fazla etkiler erkeği, erkeğin fiziksel açıdan çekiciliğinin kadını etkilemesine göre. Erkek önce bu fiziksel güzelliğin görsel çekimine girer ve böyle başlar hoşlanmaya ve giderek kadını tanıdıkça kadının kişiliği de kendine uyarsa bu hoşlanmanın dozu artar ve hatta aşka dönüşür. Hatta bazen bu görselliğin çok çarpıcı etkisi varsa erkek direkt âşık olur. Zinhar bunu kadına söylemeye görsün alacağı tepki erkeği yıkan tarzadır gene: “Ama daha beni tanımıyorsun”…Bu noktada da erkek önce âşık olup sonra tanımaya başlar. Kadın ise önce erkeğin kişiliğine dair özellikleri ve bunları yansıtan ayrıntılardan hoşlanır ve ardından fiziksel olarak da erkeği çekici bulursa hoşlanmanın dozu artar ve hatta aşka dönüşür.

Hoşlanmanın da aşkın en temelinde üreme yatar çünkü ve erkeğin genetik kodları olabildiğince çok üremeye endekslidir evrim tarihinin izdüşümü olarak. Bu yüzden erkeğin milyonlarca spermi, kadının ise daha doğuştan genetik olarak sayısı belli, sınırlı miktarda yumurtası vardır. İşte bu yüzden erkek genetik kodlarındaki üreme güdüsüne uygun cinsel cazibesi olan kadına görsel etkilenimle kolayca kapılırken. Sınırlı sayıdaki yumurtasını dölleyecek en doğru adaya endeksli kadın genetik kodları ise kadının içgüdüsel olarak görsellik kriterini geri plana atmasını ve baba adayı için kişiliğe dair özellikleri ön plana almasını sağlar. Temelde kadın ve erkek cinselliğinin tetiklenmesi de çok farklı mekanizmalara sahiptir. Sayısız spermi ile olabildiğince çok üremeye şartlanmış genetik kodları gereği erkek çok kolay tahrik olmaya eğilimlidir. Görsel açıdan karşı cinsten erkeğin çok kolay kadının ise zor etkilenmesi bu mekanizmaya dayanır. Erkeğin genetik kodlarındaki üreme dürtüsünün izdüşümü olan cinsel istek kadına göre çok daha şiddetlidir. “Karadul” örümceğinin erkeğini düşünün. Biraz sonra dişi tarafından yenilmek suretiyle öleceğini bile bile içindeki yoğun cinsel dürtünün etkisinden çıkamayıp dişiyle cinsel ilişki kurar. Bundandır erkeklerin hoşlandıkları/sevdikleri/âşık oldukları kadının peşinden koşmalarının altında yatan temel dürtü. Bundandır erkeklerin sevdikleri kadınlar için terk edildiklerinde intihar edişleri, barışmak için çırpınışları, kimi kadınların seçimi gibi yıllarca karşı cinsten uzak duramayışları. Birileri söylesin bana, terk edildiğinde barışmak için erkeğe yalvar yalan olan kaç kadın tanıdınız. Kaç kadın gördünüz sevgilisi/eşi terk etti diye intihara kalkışan. Elbette bunların örnekleri vardır, ama erkeklere dair örneklerle kıyaslandığında sayısal olarak ancak istisnai konumda olur. Dişinin doğada ve doğanın bir parçası olan insan denilen memeli türünde de seçen taraf olması da bu mekanizmaya dayanır. Erkek gibi kolay alevlenen bir cinsellik mekanizmaları yoktur kadınların. Genetik kodları gereği sınırlı sayıdaki yumurtalarını en doğru adaya sunmak yönündeki mekanizmalarına karşın erkeğin genetik kodlarındaki sayısız üremeye eğilimli mekanizma arasındaki dengesizlik kadın ve erkek arasında seçen-seçilen ayrımını oluşturur. Hatta kimi kadınlar için ilişkide oldukları sevgililerine/eşlerine karşı bir silah olabilmektedir erkek ve kadın cinselliği arasındaki bu fark.

Kadınlardan ricam, aramızdaki bu basit denklemi artık öğrenin ve hep kendinizin anlaşılmasını beklemek yerine erkekleri anlamak için de biraz çaba sarf edin.

Yazan: Serkan Engin

sekoengo@gmail.com

Dil Kültürü

27 Şubat 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Bir dilin temel işlevi üzerine düşündüğünüzde ama gerçekten düşündüğünüzde onun yalnızca bir iletişim aracı olduğunu anlayacaksınız. Dil, iletişim kurmak için tasarlanmış olup, duygu ve düşüncelerimizi somutlaştırmak için başvurduğumuz yoldur. Ama maalesef belli argümanları ezberleyip, dili olduğundan daha farklı ve anlamlı kıldığını sanan fazla romantik bir nesil de türemedi değil.

İnsanlar dili ilk başta bahsedildiği gibi iletişim kurmak için icat etmişlerdir. İletişim kurma arzusu da duygu ve düşünce paylaşımından gelir. Bir dil ne kadar zenginse ve ne kadar çok insana hitap ediyorsa o kadar faydalıdır ve tabii ki de o ölçüde gelişmiştir. Evrensel bir dil olgusu insanlığın en büyük ihtiyaçlarından olup, ortak bir paydada buluşma arzusunun en büyük tezahürüdür. Bu açıdan bakarsak bir dile eklenen veya bir dilde türetilen sözcüklerin gerekliliği açıkça görülebilir. Özellikle Türkçeye, yabancı dillerden eklenen sözcüklerin bu noktada incelenmesi elzemdir.

Ancak belli bir güruh tarafından Türkçenin saflığı üzerine çekilen uzun tiratlar herhangi bir mantık içermediği gibi, dilin geri kalması üzerinde de en büyük etkiye sahiptir, kanımca. Elbette bir dili kullanırken onun bütün kurallarına uymak ve dili en güzel şekilde uygulamak gerekir ancak bir dilin gelişimi söz konusu olduğunda yeniliklere, yeni sözcüklere açık olmamak, dil faşistliği yapmaktan başka bir şey değildir. Şöyle düşünün, Türkiye’de sadece Türk ırkına mensup vatandaşlar yaşamalı, onun dışındaki ırklar sürülmelidir diyen bir insan ne kadar faşist ve hoşgörüsüzse, Türkçe içinde kullanılan yabancı dillerin varlığına tahammül edemeyen insan toplulukları da o kadar faşisttir.

Türkçe faşisti insanların en büyük argümanları ve bunca zamandır bu düşünce sisteminin varlığını sürdürmesinin tek sebebi olan açıklamaları şüphesiz ki kültür sözcüğünün içeriğidir. Kültür, bir topluluğun gelişim süresi boyunca yarattığı tüm manevi değerlerin toplamıdır. Ancak dil temelde duygu ve düşüncelerimizi yani aslında soyut değerlerimizin hepsinin paylaşım alanıdır ve onları somutlaştırır ki diğer insanlar sizin soyut değerlerinizi görebilsin, duyabilsin ve anlayabilsin. Dil başlı başına bir somutlaştırma aracıdır. Bu yüzden asla bir kültürel değer olamaz. Ancak elbette kültürlerin gelişmesinde rol oynar çünkü bir kültürün gelişimi yukarda da tanımladığımız gibi bir topluluğun ortak düşünce sistemini oluşturmasıyla mümkündür. İnsanların etkileşim halinde olmasının ve ortak bir değer yargısı oluşturmasının en güçlü enstrümanı dildir.

Dilin, kültür içindeki yerini değiştirip, onu bir kültürel değer olarak tanımlamanız bir dilin yok olması için elinizden gelen her şeyi yaptığınız anlamına gelir. Çünkü o zaman dili soyutlayıp, işlevsizleştirirsiniz. Dil, bir kültür öğesi değil, kültürel etkileşim aracıdır. Bu tanımı değiştirmek, dile ihanet etmektir. Yeniliklere ayak uyduramayan insanların temelde yaptığı şeyi yaparsınız dili kültür öğesi haline getirerek; yeniyi aşağılamak ve böylece eskiyi korumaya çalışmak.

İşte tam bu noktada Türkçeye girmeye başlayan İngilizce kelimeler konusuna geçiş yapmak gerekir. Bazı İngilizce sözcükler, Türkçeleştirilip, dilimize katılmaya başlamış, dilimizi zenginleştirmiş, anlatım gücünü arttırmış ve iletişim ağını genişletmiştir. Yeni katılan bu sözcüklerle Türkçe diğer dillerden insanların da anlayabileceği kıvama gelmeye başlamıştır. Böylece ortak bir evrensel dil arzusu gerçekleşmeye başlamıştır. Düşünün ki bir dili bütün insanlık konuşabiliyor, insanlar birbirini anlayabiliyor ve iletişim maksimum seviyeye yükseliyor. İşte bir dilin gelebileceği en son nokta budur, dilin zirvesidir, bir dilin amacının tam olarak yerine gelmesidir. Zira bir dil sayesinde en büyük amaç olan “iletişim” artık global olarak işlemektedir. Herkesin ortak bir noktada buluşabildiği yegane çözüm budur. Bu sayede ortak bir kültür de oluşturulmuş olur, insanlar toplumsal kargaşalardan sıyrılabilir. Tüm dünyanın tek bir kültür altında toplanması ve dünyanın küçülmesi olarak görebiliriz bunu.

Elbette bu duruma karşı yine aynı karşıt görüşün yeni bir argümanı ortaya çıkıyor; tek tipleşme. Bu argümana göre evrensel bir kültür ve dil insanları tek tipleştirecek ve kültürel renklilikler ortadan kalkacaktır. Ancak durum hiç de öyle olmayacaktır. Zira evrensel bir dil ve kültür olsa bile sonuçta belli coğrafik etkilerden ötürü insanlar yine geleneksel kültürlerini de sürdürebilecek. Şöyle düşünün, Türkiye’de resmi dil Türkçe olmasına karşın birçok kültür ve renklilik de söz konusudur. Bu kültürel çeşitlilik bir evrensel dilde ve kültürde de devam edecektir çünkü insanlar ne kadar evrensel olursa olsunlar hayatları çevreleriyle sınırlıdır ve o çevre kendisine bir kültür oluşturacaktır.

Bu bakış açısına karşılık geliştirilen argümansa Türkiye’de çok kültürlülüğün nedenini birçok dilin olmasına bağlamaktır. Yani biz Türkiye’de resmi dil Türkçe olmasına karşın birçok kültür vardır derken diğer taraftan insanlar, birçok dil olduğu için birçok kültür var demektedirler. Yanlış olan kanı da budur zaten. Kültürlerin farklı olmasının nedeni dillerin farklı olması değil, çevrenin farklı olmasıdır. Dilin kültür üzerinde bir etkisi yoktur, kültürün gelişmesinde ve yayılmasında rol oynar sadece. Kültür oluşturmaz, sadece onu aktarır, yayar böylece kültür gelişir, çünkü kültürler yayıldıkça başka fikirlerle, duygularla, düşüncelerle dolar, büyür. Aynı coğrafyada yaşıyoruz saçmalığını bir tarafa atıp daha derine inersek yani daha küçük çevrede değerlendirirsek eğer bu durum daha açık olacaktır. Daha küçük coğrafi bölgelerde bir kültür yaratılmıştır. Benzer fikirlere ve bakış açısına sahip toplulukların bir araya gelmesinin sonucudur bu. Dil sadece bu fikirlerin aktarılmasında kullanılmıştır. Yani son argümana cevap olarak söylememiz gereken şey, farklı diller olduğu için farklı kültürler oluşmamıştır, zaten farklı kültürler vardır sadece dil bunu “dile getirmiştir”, somutlaştırmıştır.

Sonuçta söylemeye çalıştığımız şey, eğer tek bir dil olsaydı bile birçok kültür var olmaya devam ederdi. Zira insanlar birbirinin aynı değillerdir. Farklı görüşleri, farklı duruşları, farklı fikirleri, farklı duyguları, farklı düşünceleri ve farklı farklı yaşam şekilleri vardır. Kültürü oluşturan da bunlardır, bu yüzden herkes aynı dili de konuşsa çok renkli bir hayat asla yok olmayacak, varlığını insanlıkla birlikte sürdürmeye devam edecektir.

Yazan: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com