Anasayfa / Sinema / İkonlar & Portreler / Samuel Fuller’ı Anımsamak

Samuel Fuller’ı Anımsamak

Eleştirmenleri ikiye bölen yönetmenlerdendir Samuel Fuller. Ben sevenlerdenim.

Maestronun filmleri temelde düşman bir dünyadaki tehlikelere açık anti-kahramanları betimler. Şiddet ya da kaba kuvvetin kaçınılmazlığı sinemasının en belirleyici ögesidir. Ünlü oyuncularla da hiç tanınmamış amatörlerle de çalışmış, filmlerinin senaryolarını da kaleme almıştır. Gazetecilikten geldiği için çarçabuk film senaryosu kotarmada üstüne yoktur. Savaş filmleri, sürükleyici serüven filmleri, westernler ve sert kara filmler (film noir) çekmiştir. Hareketli bir stili vardır ve kamerası hemen her zaman doğru yerdedir. Martin Scorsese’nin etkilendiği yönetmenler arasındadır ve auteur anlayışta çalışmıştır.

samuel-fuller
White Dog’un setinde, 1982

I Shot Jesse James (1949, Jesse James’i Ben Vurdum) farklı bir Jesse James öyküsüdür ve varolan miti tersyüz eder. Şiddetin insan doğasında bulunduğunu bu filmde de yineler Fuller.

The Baron of Arizona (1950, Arizona Baronu) Amerika’nın sömürgeci tarihine kişisel bir bakış denemesidir. Medeniyet ile sömürgecilik arasında bağlantı kuran film Fuller’a özgü gazetecilik ile tarihin buluştuğu güzide örneklerden biridir.

The Steel Helmet (1951, Çelik Miğferler), Fixed Bayonets! (1951, Sabit Kasatura), China Gate (1957, Çin Kapısı) ve Hell and High Water (1954) ve Merrill’s Marauders (1962, Merrill’in Çapulcuları) gibi filmleri özellikle radikal film eleştirmenleri tarafından faşizan yönelimleri nedeniyle eleştirilmiştir. Aslına bakılırsa Fuller’ın tek derdi olağanüstü koşullarda bireyin şiddete başvurmaktan çekinmediği ve kötülüğün ise insan doğasında bulunduğu gerçeğidir.

the-steel-helmet_samuel-fuller_sanatlog
The Steel Helmet (1951)

Park Row (1952) ve Underworld U.S.A. (1961) kara film stiline duyduğu derin hayranlığın ürünleridir. Pickup on South Street (1953) Soğuk Savaş dönemi Amerikası’na ironik bir bakış açısının ürünüdür ve yine eleştirmenleri ikiye bölmüştür. House of Bamboo (1955) ise egzotik bir kara filmdir.

Forty Guns (1957) Truffaut’nun da derinden etkilendiği muhteşem bir western filmidir. Ayrıca Barbara Stanwyck’in geç dönem filmleri arasında özel bir yeri vardır.

forty-guns_samuel-fuller
Forty Guns (1957)

The Crimson Kimono (1959, Kımızı Kimono) biri Japon diğeri Amerikalı iki eski dostun ilişkilerini ön fonda bir cinayet araştırması ile yansıtır.

Başyapıtı olduğunu düşündüğüm Shock Corridor (1963, Şok Koridoru) ırkçı önyargılarla yoğrulmuş, yakın geçmişiyle yüzleşmekten kaçınan vahşi Amerikan toplumunun mikrokosmosudur. Psikanalitik bir filmdir ve akıl hastanesindeki doktorun ofisinin duvarında Freud’un fotoğrafı asılıdır.

John Ford ile birlikte

The Naked Kiss (1964, Çıplak Öpücük) bir kadının bir erkeği tokatlamasıyla açılır; pedofili, fahişelik, toplumsal yozlaşma ve ikiyüzlülük gibi önemli konuları inceler.

The Big Red One (1980, Ölüme Koşanlar) 2. Dünya Savaşı üzerine yapılan filmler arasında ayrıksı bir yere sahiptir. Cool çavuş rolünde Lee Marvin oynamıştır.

Müthiş enerjik bir film olan White Dog (1982, Beyaz Köpek) Amerikan taşrasındaki ırkçı önyargıların bilinçdışı ile ilişkilerini inceler.

sam-fuller-white-dog
White Dog

Muhteşem Godard, harika Fuller’ı anarşist suç filmi Pierrot le fou’da (1965, Çılgın Pierrot) oynatarak kendisine saygısını sunmuştur. Tahmin edilebileceği üzere bu film de eleştirmenleri ikiye bölmüştür. Pierrot le fou, Venedik Film Festivali’nde olay olmuştur. Ne de olsa bir anti-film tabii.

Wim Wenders de bilindiği üzere kendisine hayrandır. Der Amerikanische freund (1988, Amerikalı Arkadaşım), Hammett (1982), Der stand der dinge (1982, Olayların Gidişi) ve The End of Violence (1997, Şiddetin Sonu) filmlerinde ona kısa roller vermiştir. Fuller ayrıca Amos Gitai’nin Golem, le jardin pétrifié (1993), Aki Kaurismäki’nin La vie de bohème (1992, Bohem Hayatı), Larry Cohen’in A Return to Salem’s Lot (1987, Salem Kasabasına Dönüş), Mika Kaurismäki’nin Helsinki Napoli All Night Long (1987) filmlerinde de görünmüş, meslektaşları için çeşitli senaryolar da kaleme almıştır.

Luis Bunuel ile birlikte

The Men Who Made the Movies: Samuel Fuller (2002, Richard Schickel) adlı belgeselde sinemasının anahtar kavramları olarak anlık baş gösteren şiddet duygusunu ve şiddetin kaçınılmazlığını işaret etmiştir. Bu yanıyla Tarantino’nun etkilendiği yönetmenler arasındadır.

Ustanın en sevdiği 10 film ise şu şekilde:

  1. The Informer (John Ford)
  2. The Gold Rush (Charlie Chaplin)
  3. Battleship Potemkin (Sergei Eisenstein)
  4. Rashomon (Akira Kurosawa)
  5. Citizen Kane (Orson Welles)
  6. Pierrot le fou (Jean-Luc Godard)
  7. 400 Blows (François Truffaut)
  8. The Last Emperor (Bernardo Bertolucci)
  9. La dolce vita (Federico Fellini)
  10. Brief Encounter (David Lean)

Harika bir liste bence.

Samuel Fuller için bonus:

Favori yönetmeni: John Ford

En sevdiği oyuncu: Orson Welles

En sevdiği aktris: Audrey Hepburn

Hakan Bilge

sinefil78@gmail.com

Yazarın diğer yazıları ve twitter sayfası.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Charles François Jalabeat, Antigone Leads Oedipus Out of Thebes (1849)

Edebiyattan Beyazperdeye Koyu Kırmızı Bir Tabu: Ensest

“Her öyküde arzu ile yasa çatışır ki öykünün temelini de bu çatışma oluşturur.” (A.J. Greimas, ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir