Anasayfa / Sanat / Ucube, Gulyabani, Gökkuşağı, Ingrid Bergman

Ucube, Gulyabani, Gökkuşağı, Ingrid Bergman

Sevgililerin devletinde ucubeler olabilir mi?

Biraz zor bir soru sanırım. Öncelikle sevgililerin bir devleti olup olamayacağını düşünmek gerek. Bilginin egemen olamadığı toplumlarda inançlar ve kör bağlılıklar, karşılıksız sevgiler önceliklidir. Halklar devletlerini sever ama nedense devletler bir türlü halklarıyla barışmaz. Gelişmiş toplumlarda bile tanımlanabilir çıkarlar yaşama damgasını vurur.

Olur da sevgililere hoşgörüyle bakacak, sevmekten korkmayacak bir devlet çıkarsa, bu devletin topraklarında ucube tanımlamaları yapılabilir mi?

Peki, sevgililerin devleti olabilir mi?

Başkalarını kontrol etmek ve kendine yakın gördüklerinin çıkarlarını korumak için yaşayan bir organizma sevebilir mi? Dünyanın herhangi bir yerinde, adında devlet olup gelişmiş denen güçlü Batı ve Doğu ya da önünün açılmasını isteyen İslam adına, çıkar bütünlüğünü korumak ya da herhangi bir düşünce inanç amaç için gözünü kırpmadan başkalarına her türlü kötülüğü yapabilecek bir mekanizma savunulabilir mi?

Yaşama karşı ölümü, yaşatmaya karşı öldürmeyi, sevmeye karşı nefreti seçmek dünyanın ve doğanın hangi yasasıyla, dinlerin ve ideolojilerin hangi ilkesiyle açıklanabilir?

Dünyada sevebilen bir devlet, her türlü bencilliği ve çıkar hırsını aşabilmiş ilkeli bir düşünce sistemi var mıdır?

İnsan hakları, evrensel hukuk sistemi ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri, bireyleri devlete karşı korumak için yeterli olur mu?

Peki, gelecek nasıl korunabilir, kısa dönemli çıkar hırsları yüzünden geleceğin çocuklarının yaşamlarının şimdiden karartılmasının nasıl önüne geçilebilir?

Yaşamın amacı doğayı ve insanı korumak mıdır, devleti korumak mı?

Gulyabaniler ucube midir?

….

“Ucube” gibi sözlüklerden ve tarihin derinliklerinden kolay çıkmayacağı sanılan bir tanımlamanın 21. yüzyılda böyle uluslararası bir üne kavuşması, Türkiye’nin halklarla barışacak, gücünü yitirme korkusuyla sürekli bir baskı aracına dönüşmeyecek, kendini dar grupların değil insanlığın ve doğanın çıkarlarını korumak için değiştirip yenileyebilecek bir yönetim anlayışından henüz çok uzak olmasının bir sonucu olabilir mi?

mehmet-aksoy-heykeltıras

Mehmet Aksoy’un heykelinin serüveniyle ilgili yazmayı daha önce düşünmüştüm. Gittikçe azalan yeşil alanlardan birinde yükselen yeni görkemli saray estetik yönüyle olmasa bile büyüklüğüyle Nazi dönemindeki gücün ve iktidarın simgesi heykelleri çağrıştırdığında, bireyselliğin ve eşitliğin önem kazandığı bir çağda içine düştüğümüz bu durumun nedenlerini anlamakta zorluk çektim. Karmaşık sorunlarla boğuşan bu topraklarda insanların iş ve insanca yaşam sorununun çözümüne bir katkı sunmadan her yeri kaplayan dev bloklar gibi, barışın ve insanlığın önünde dev bir engel gibi yükselen bu yapı da gözüme garip göründü. “İnsanlık Anıtı” için ucube deniyorsa, 21. yüzyılda yapılan gösteriş yapıları nasıl adlandırılmalıydı?

Mehmet Aksoy’un heykelinin başına gelenlerin nedeni neydi? Dünyada dev yapıları göğe yükseltmek için yapılan yarış nasıl başlamıştı? Taipidos’lar yeşil barış ülkelerinin çocuklarını niçin sevmiyordu? (1) Binlerce yıl önce yükselen piramitlerin, yüzlerce yıl önce yapılmış imparatorluk saraylarının, yirminci yüzyılın karanlık yıllarında Almanya’yı kaplayan dev heykellerin benzerleri yapılabilir miydi yeni yüzyılda?

Öz ve biçim nasıl biçimlendirirdi birbirlerini ve kendilerini? Madde ve ruh her çağda farklı bir ilişki mi kurarlardı? Yapıtın malzemesi mi, ona verilen biçim mi önemli olurdu? Bu karmaşık ilişkiler çerçevesinde maddenin değişim sürecinin bir anı kalıcılaştığında karşıdaki insan üzerinde nasıl bir etkisi olurdu? Dev yapıları yakından bakan küçük birey nasıl görürdü? Uzaktaki toplum ne der, nasıl yorumlardı?

Bir hareket olur muydu?

….

“Sanki ülkede hiçbir şey hareket etmiyor ve tüm Şili Pinochet ile birlikte çürüyecek gibi.”

Ömer Türkeş, “Çalınmış Vals” başlıklı yazısında, Gökkuşağı Günleri’nde Şili tarihinde dönüm noktası sayılan bir süreci, Pinochet diktatörlüğünün sonunu getirecek olan halk oylaması sırasında cereyan eden olayları anlatan Antonio Skarmeta’nın kitabından söz ediyor. (2)

“1988 yılındayız. General Augusto Pinochet’nin faşist askeri darbesinin üzerinden on beş yıl geçmiş ama muhaliflere yönelik baskılar, tutuklamalar, faili meçhul cinayetler sürüp gidiyor. Hikâyenin hemen başında böyle bir olaya, lise son öğrencisi Nico’nun -aynı okulda- felsefe öğretmeni olan babasının sınıfından alıp götürülmesine tanık oluyoruz.”

sanatlog.com

“Daha önce işkence gören ve kara listeye alınan ve işsizliğe mahkûm edilen ünlü reklamcı Bettini başına ne dertler açılacağını düşünürken hiç beklemediği bir teklifle karşılaşır. İçişleri Bakanı, ülkenin kaderini belirleyecek referandumda ‘Pinochet’ye Evet’ kampanyasını yürütmesini ister Bettini’den, üstelik büyük bir ücret karşılığında. Benzer bir teklif 16 siyasi eğilimin yer aldığı muhalefet cephesinden de gelecektir. Bettini fazla düşünmez, İçişleri Bakanı’nın üstü kapalı tehditinden ürkmekle birlikte ilkeleri ağır basar ve ‘Hayır’ kampanyasını hazırlamak için kolları sıvar.”

“Kampanyanın müziği Raul Alarcon adlı bir sanatçının ‘Hayır’ sözcükleriyle yeniden düzenlediği Strauss’un ‘Mavi Tuna’sı. Kampanyanın sembolü ise muhalefetin bütün renklerini simgeleyen gökkuşağı olacaktır.  Ancak neşe üzerine tasarlanan kampanya, Pinochet diktatörlüğün acılarının canlı tanıklarını hiç de neşelendirmez.”

Umutsuz bir ruh haliyle kendisini sokağa atan Bettini şaşırtıcı sonucu görür:

“Genç bir çift müziksiz bir valsin piruetleriyle dönüyordu: Yıldızlı bir gecede çalınmış olan bir valsin anısıyla dans ediyorlardı sanki. Döne döne ıssız meydanın döşeme taşları üzerinde ilerlediler, Bettini’ye sürünecek kadar yaklaştıklarında dansçı kadın şöyle bağırdı: ‘Kazanacağız senyor! Kazanacağız!’”

Ömer Türkeş, kitapla ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Yeniden siyasi ve toplumsal boyutuna dönelim ve Skarmeta’nın Şili özelinden yola çıkarak modern çağ diktatörlüklerinin ve diktatörlük altında yaşayan halkların evrensel ruhunu yakaladığını söyleyelim. Gökkuşağı Günleri’nde anlatılan Şili’nin kayıp anaları, tacize uğramış kadınları, işkence görmüş gençleri, aldıkları darbelerden böbrekleri mahvolmuş işçileri, sağır ihtiyarları, evsiz işsizleri, üniversiteden kovulmuş gençleri, bilekleri kırık piyanistleri, meme uçları köpeklere parçalatılan kadınları, kayıp bakışlı memurları, aç çocuklarıyla Şilililerin hikâyesi.” 

….

“Savaş bitmişti ve o tüm etkileyiciliğiyle savaşın izlerini silmek, Amerikan askerlerini eğlendirmek için tura çıkmıştı. Ingrid Bergman Paris’teydi. Kısa bir süre için gittiği aşk şehrinde gerekeni yaptı: Âşık oldu. Adamın adı Robert Capa’ydı. Bugün onun için 20. yüzyılın en önemli foto muhabirlerinden biri diyebiliriz. Belki de günümüzde bilinen en iyi savaş fotoğrafçısı.”

casablanca-film-michael-curtiz

İpek Özbey, “Bana Âşık Olma Capa” başlıklı yazısında, Chris Greenhalgh’ın “Ingrid Bergman’ı Baştan Çıkarmak” adlı kitabından söz ediyor. (3)

Ingrid Bergman 1982’de, altmış yedinci doğum gününde son bir kadeh şampanya içtikten sonra ölmüş. Robert Capa’ysa 1954 yılında Vietnam Savaşı’nı izleyerek fotoğraf çekerken bir mayına basarak öldüğünde kırk yaşındaymış.

“1947 yılında kurulan Magnum Photos’un kurucularından. Ingrid Bergman fotoğraflarının yanı sıra Orson Welles ve Pablo Picasso’nunkilerde de imzası olan büyük bir usta. Ama bizim bahsettiğimiz yıllar bunlardan çok daha önce. 1945. Paramparça cesetlerin peşinden koşan, bombalarla oyun oynayan bir adrenalin düşkünü. Mesleğine deli gibi âşık bir adam. Sevgilisini bu uğurda kaybetmiş, ölümünü izlemiş bir adam yeniden âşık olabilir mi?”

İpek Özbey bunun olduğunu, Capa ve Bergman’ı anlatan kitabın da “hiç sıkılmadan, film izler gibi” okunduğunu söylüyor.

capa

Robert Capa 1913 Budapeşte doğumlu. Magnum Photos sitesindeki özgeçmişi bir alıntıyla başlıyor:

“Fotoğraflarınız yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsiniz demektir.”

Robert Capa’nın 3 Aralık 1938’de İspanya İç Savaşı sırasında çektiği 26 fotoğrafla dünyadaki en büyük savaş fotoğrafçısı olarak nitelendirildiği, 1947’de Henri Cartier-Bresson, David Seymour, George Rodger ve William Vandivert ile birlikte Magnum Photos’u kurduğu, 25 Mayıs 1954’te Life için Thai-Binh’te çekim yaparken bir mayına basarak öldüğü belirtiliyor. (4)

Sevgililerin devletinde savaş olabilir mi?

….

İnsanlık Anıtı, “Mehmet Aksoy tarafından Kars’ta yapılan heykel” olarak tanımlanmış. (5) Ucube’nin Öyküsü, şöyle özetlenmiş:

“7 Kasım 2005 tarihinde Kars Belediye Meclisi oy birliğiyle Ermenistan’daki Soykırım Anıtı’na karşı Sukapı Mahallesi’nde İnsanlık Anıtı yaptırılması kararını aldı. 2006 yılında dönemin Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu ile heykeltıraş Mehmet Aksoy arasında sözleşme imzalandı ve Mehmet Aksoy 24,5 metre uzunluğundaki heykelin yapımına başladı. 23 Aralık 2006’da Kars Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu anıtın yapımına onay verdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Sarıkamış şehitlerini anma törenleri için gittiği Kars’ta heykeltıraş Mehmet Aksoy’un yaptığı İnsanlık Anıtı’nı ucubeye benzeterek anıtın belediye tarafından yıkılacağını ve yerine park yapılacağını söyledi. 14 Haziran 2011 günü İnsanlık Anıtı yıkıldı. Önce parçalar halinde kesilerek indirildi.”

Armenia_Turkish_friendship_monument_Mehmet_Aksoy_Kars_Turkey

Mehmet Aksoy’un açıklamalarına ulaşılabiliyor:

“İnsanları kurşun askerler gibi karşı karşıya getirirsen, tanımadan etmeden birbirlerini vururlar. Savaşın acımasızlığı da budur. Savaş bizi insanlığımızdan çıkarır. İnsanları birbirine düşüren, kardeşi kardeşe kırdıran şey savaştır. Eğer insan olmak, insan olma yolunda ilerlemek istiyorsak savaşların olmaması gerekiyor.”

“Bir de Azeri türküsü vardır: ‘Silahları yandırın arşa çıksın tütsüsü, her obada her bir evde bayram etsin sulh sözü’ diye, o da beni çok etkiledi. Bu bir ağıttır. İşte bunlardan yola çıkarak ikiye bölünmüş, kendi kendinin karşısındaymış gibi duran mekanik, statik formlarla örülü bir insan yaptım. Ortadaki boşlukta insanlığa uzanan bir el var. O el de organik formlarla örülü ve çok farklı bir anlayışla yapıldı; mekanik, statik, geometrik bir formdan organik bir el çıkıyor. Altta da insani vicdanı sembolize eden, her şeyi gören, hafızasında saklayan ve bunun acısını hisseden, bu acıların gözyaşını döken bir göz var. İşte bütün bunlar ile yukarıya doğru yükselen bir kompozisyon oluşturdum. Heykel, karşısında Kars Kalesi olan bir tepenin üzerinde. Kale de savaşın sembolüdür, savunmayı, nefs-i müdafayı simgeler. İki anıt birbirine içerik olarak da, yapı olarak da uyuyor. Ben heykelin kaleye zıt olmasını değil, birbirlerinin değerini yükseltmelerini, o bölgeye bir derinlik kazandırmalarını istedim.” (6)

Konuyla ilgili toplam 3051 kişinin oy kullandığı küçük bir anket bile yapılmış:

“Başbakan Kars’taki Mehmet Aksoy heykeli için UCUBE dedi ve YIKILMASINI emretti… Ne düşünüyorsunuz?” (7)

Sayın başbakanımıza yakışmadı: %6 260 Oy  
Başbakanımız görüş bildirmiştir; burada bir sorun göremiyorum:  %11  454 Oy  
Başbakandır ve bu tür operasyonlara da hakkı vardır: %5 199 Oy  
Kimse halkın beğenisinin üstünde bir otoriteye sahip değildir; çok yadırgadım:  %15  599 Oy  
Nasıl yani? Başbakanın beğendiği beğenilecek, beğenmediği beğenilemeyecek mi? Pes doğrusu:   %63   2539 Oy  

 

Açılan davanın sonuçlanmasıyla 10 bin lira tazminat kazanan heykeltıraş Mehmet Aksoy, “Türkiye’de her şeye rağmen adalet sisteminde bir umut ışığı olduğunu gördük. Asıl sonucu AİHM’den bekliyorum.” demiş. (8)

….

Günün birinde gerçekten bir ucube heykeli yapılırsa neye benzer?

gulyabani-huseyin-rahmi-gurpinar

Gulyabaniler gibi ucubelerin de romanı yazılabilir mi? (9) Gulyabani korkusu gibi, ucube korkusu da olabilir mi? (10)

Mehmet Arat

[email protected]

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

NOTLAR

  1. Mehmet Arat, Taipidos’un Öfkesi,

http://blog.milliyet.com.tr/taipidos-un-ofkesi/Blog/?BlogNo=454907

  1. A. Ömer Türkeş, Romanlar Arasında/Çalınmış Vals,

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/calinmis-vals-414824

  1. İpek Özbey, Bana âşık olma Capa,

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/bana-asik-olma-capa-414819

  1. Robert Capa,

http://www.magnumphotos.com/C.aspx?VP3=CMS3&VF=MAGO31_9_VForm&ERID=24KL535353

  1. İnsanlık Anıtı,

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsanl%C4%B1k_An%C4%B1t%C4%B1

  1. Lebriz Sanal Dergi Mehmet Aksoy söyleşisi,

http://mehmetaksoy.com/pPages/pArtist.aspx?paID=627&section=560&lang=TR&periodID=&pageNo=0&exhID=0&bhcp=1

  1. Başbakan Kars’taki Mehmet Aksoy heykeli için UCUBE dedi ve YIKILMASINI emretti… Ne düşünüyorsunuz?,

http://www.radikal.com.tr/yasam/basbakan_karstaki_mehmet_aksoy_heykeli_icin_ucube_dedi_ve_yikilmasini_emretti_ne_dusunuyorsunuz-1035774

  1. Erdoğan ‘Ucube’ için Heykeltıraşına 10 Bin TL Ödeyecek,

http://www.bianet.org/bianet/toplum/162756-erdogan-ucube-icin-heykeltrasina-10-bin-tl-odeyecek

  1. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani-Gönül Ticareti,

http://www.idefix.com/kitap/gulyabani-gonul-ticareti-huseyin-rahmi-gurpinar/tanim.asp?sid=MKVBU8VVS4TI3JDTMLLX

  1. Alaattin Onur, Akyazı’da ‘Gulyabani’ korkusu,

http://www.milliyet.com.tr/akyazi-da-gulyabani-korkusu-gundem-1920059/

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Edebiyattan Beyazperdeye Koyu Kırmızı Bir Tabu: Ensest

“Her öyküde arzu ile yasa çatışır ki öykünün temelini de bu çatışma oluşturur.” (A.J. Greimas, ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir