Anasayfa / Sinema / A torinói ló (2011, Béla Tarr)

A torinói ló (2011, Béla Tarr)

Torino’da bir atın kırbaçlandığını gören Nietzsche atın boynuna sarılarak ağlamaya başlar. Evine götürülür ve iki gün boyunca hiç kıpırdamadan oturduğu divanda son sözleri, ‘’anne ne aptalım’’ demek olur. Yaşamının geri kalan on bir yılını annesi ve kız kardeşinin himayesinde yatalak geçirir, akli dengesini kaybetmiş bir şekilde ölür.

a-torinoi-lo_bela-tarr

Bu anektod ilk okunduğunda tuhaf gelebilir. Bu tuhaflığı irdelemeye başladığımızda ise Nietzsche’nin bir atın aşağılanan bedeniyle eşleştirdiği insanoğlunun çevresel faktörler ve kaderin kontrol mekanizmasında savruluşuna, bu savruluşa rağmen yaşama içgüdüsünden vazgeçmemesine kendi hayatı ve bedeniyle verdiği tepkisel cevabını görüyoruz.

Peki, ata ne olmuştur?

Kötürüm bir baba ve onun suskun kızının üçgeninde kurgulanan senaryoda genel olarak monologlarla, hayatlarının renksizliği kadar da siyah beyaz olan çekimle verildiği Torino Atı (2011, A torinói ló); her şeye rağmen hayatta kalma mücadelesinin anlamını ya da Nietzsche’nin benimsediği anlamsızlığını sorgulatıyor. Dünyanın altı günde yaratıldığı mitinden yola çıkarak baba-kızın hayatının altı gününü işleyen Béla Tarr, Macar ovasındaki bir çiftlik evinde fırtına ortasında kalmış bu ailenin birkaç eşya ve etraflarındaki ıssızlık kadar acı ve yoklukla çevrili acziyetlerini ön planda tutarak yalın bir anlatımı tercih ediyor.

torino-ati_bela-tarr

Anlatımın nüvesindeki atın hasta ve cılız bedeni ölüme doğru koşarken, sadece fiziken birbirine bağımlı üç canlının amaçsızlığı ve insanı izlerken dahi yıkan rutine karşı takındıkları kabulleniş aslında zaten umutsuz gözüken geleceklerinin de yavaş çekim ölüme koşturuşudur. Ruhlar ise; çoktan ölmüş, içi boş bedenlere verdikleri ağırlıkla sürüklenir. Dış dünyayla tek bağlantıları olan pencerenin manzarası kadar aynı ve değişmez mevcudiyeti kırmak yerine ona hapsolmak tercihindeki Ohlsdorfer (János Derzsi) ve kızı (Erika Bók) izleyiciyi kademe kademe bunaltmaktan ziyade Heidegger’in deyimiyle, ‘her günkülüğün’ yoğunluğunda, Camus’nun yabancısı gibi kendisine bile yabancı ve bir o kadar yakın bırakır. Kişilikler muhtaçlık paralelinde gösterilecek utanç, acıma ya da üzüntü gibi hislerin uzağında kalmıştır. Her sabah babasını giydiren kızın sadece babasını giydirme görevine odaklandığı gibi.

Yerel bir içki olan palinkası biten komşunun ziyaretiyle imkânsızlığa ortak olan birini daha göreceğimizi sanırız, oysaki kişilerle alakası yoktur. Uzunca süren tiradıyla beraber bu kişinin Nietzsche’nin bir imgesi olduğu düşünülür ama Tarr’a göre palavra atmayı seven birisidir.

bela-tarr-filmleri_sanatlog-com

Su almak için gelen çingene kervanını kovalayan baba mecbur kaldığı zaman yıkıcılığın karşısında durur. Çingenelerin bilindiği üzere neşeli ve coşkun kişilikleri, ailenin kurumuş özleriyle yüzleşmesine sebep olunca bu devinimi yüksek grup yıkıcı bir tehdit olarak algılanır. Torino atı ise yemeği reddederek kaçınılmaz sonu kabullenmelerini bekler. Öznel bir varlıktan nesnel bir varlığa dönüşen baba-kız gibi vurduğunda ses çıkartan eşya misali arada böyle ufak direnişler göstermektense biçare bedenini tamamen evrenin tahakkümüne bırakır. Hepsinden fazla uyanık bilinciyle dış dünyadan kopuşa kararlı atın gözlerindeki söylem daha mı cesur bir tavırdır?

Yaşlı çingenenin suyun karşılığında kıza hediye ettiği İncil, Tanrı’nın bağışlayıcı ve koruyucu kudretini hatırlatmaya yarayacak bir müjde olarak algılanabilir. Kızın kekeleyerek de olsa zorla okuyup, içten içe sağlamaya çalıştığı arınma çabası bu sonsuz gibi gözüken sıkıcı döngüyü bozamaz. Nitekim kuyudaki su çekilir. Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt (Also sprach Zarathustra) adlı eserindeki ‘tanrı öldü’ vurgusu doğrulanır niteliktedir. İnsan ona göre, bu dünyaya acı çekmeye gelmiştir ve bu acıdan yoğrulanlar sürünün bir neferidir artık. Üstinsan kuramını bir diğer şekilde yorumlayanlara göreyse, insan kendini bulduğu inancını kaybettiğinde, Tanrı ne yapabilir ki? Unutulur ve insanın kendine yabancılaşması hızlanır.

bela-tarr-sinemasi_torino-ati-film-analizi

İçlerindeki kaçma isteğine uydukları bir an toparlanıp bütün çaresizlikleri arkada bırakmaya niyetlenseler de atın hastalığı ve rüzgârın sertliği onları mezar metaforu olarak nitelendirilebilecek evlerine geri döndürür. Gaz lambaları bitip ışık tükenecek, ateş sönecek fakat illaki o nefesi alıp vermek için de olsa çiğ patates yenecektir. Ata ‘hatırım için ye’ diyen kıza bu kez babası ‘yaşamak için ye’ der. Kız da aynı at gibi yemeği ve yaşamayı kati biçimde reddetmeye başlayacaktır. Atın akıbeti ölümdür. Babakızın akıbeti ise karanlık başladıktan sonra bizim göremediğimiz bir bekleyiş. Toprağa karışıp yok olmak bu üç canlı için de en iyimser son mudur?

bela-tarr-the-turin-horse_torino-ati_sanatlog

Nietzsche’nin delirişinin müsebbibi olan insanoğlunun yitirdiği erdemlerin birikmesiyle inşa olan değersizliği, karakterlerin binlerce yıkıcı sebeple tükenişlerini zafer ilan etmesine bağlayan Tarr’ın sinemaya vedasıydı bu film. Zaten tüm bunların üzerine söyleyecek sözü kalmamış olmalı…

Hülya Ayazoğlu

hulyaayazoglu91@gmail.com

Yazarın diğer yazıları.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

noah-russell-crowe

Noah (2014, Darren Aronofsky)

Marc Forster’ın World War Z’sini (2013, Dünya Savaşı Z) izlerken de benzer duygulara kapılmıştım: Yetenekli ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir