Anasayfa / Sinema / Animasyon / Franz Kafka’nın Böcekleri: Tokyo Ghoul

Franz Kafka’nın Böcekleri: Tokyo Ghoul

“Why should I apologize for being a monster? Has any one ever apologized for turning me in to one?” – Juuzo Suzuya

(Çev: Canavar olduğum için neden özür dilemek zorundayım? Beni canavara dönüştürürken kimse özür diledi mi?)

Japon manga çizeri Sui Ishida; dahilik ve delilik arasındaki ince çizgide yaşamış Franz Kafka’nın dünyaca ünlü öyküsü Dönüşüm’den (Almanca özgün adı: Die verwandlung) esinlenerek, Seinen türünün en baba örneklerinde dahi görülmemiş, sıra dışı bir varoluşçu sorgulamaya girişir. Shōnen serilerin türe özgü özelliklerinden sürrealist –gerçeküstü– karakter ve eşya tasarımlarıyla, Seinen türünün korku–vahşet ögelerini birleştirerek cezbedici –ve şüphesiz korkutucu– bir evren yaratır. İzleyici zamanla fark edecektir ki; aslında yaratılan soyut Tokyo Ghoul distopyası, üzerinde yaşadığımız dünyanın izdüşümlerinden başka bir şey değildir.

Günümüz dünyası ile Tokyo Ghoul evreni arasındaki temel fark, Ghoul (Gûl, Hortlak) olarak adlandırılan ve insan etiyle beslenen yaratıkların varlığıdır. Görünüm bakımından insan türünden hiçbir farkı bulunmayan gûl toplumu, hayatta kalmak için insan avlamaya mecburdur. Yeryüzünde var olmuş tüm popülasyonlarda görüldüğü gibi; gûl popülasyonu arasında çok çeşitli yaşam modelleri bulunur. Kimi gûl karakterleri insanların kanıyla banyo yapmayı veya iç organlarıyla dans etmeyi eğlendirici buluyor olsa da, insan avlama eylemini tiksinerek –ve sadece hayatta kalma güdüsüyle– gerçekleştiren gûl sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Ancak her halükârda insanlar, gûl türünden ve beraberinde getirdikleri tehlikelerden hoşlanmazlar. CCG (Commission of Counter Ghoul) biriminin kuruluşu, bu dürtünün kaçınılmaz sonucudur. CCG’yle bağlantılı çalışan Gûl Müfettişleri –gûl toplumunda korkulan adıyla: Güvercinler–, gûl’ların yakalanması ve imha edilmesinden sorumludur.

Paranoyanın yaşam biçimi haline geldiği bu karanlık dünya, Ken Kaneki adlı sessiz ve sakin bir lise öğrencisinin gözünden anlatılır. Sürekli gittiği bir kahve dükkânında karşılaştığı –ve hoşlandığı– Rize Kamishiro isimli dişi gûl ile randevusu, av konumuna düşmesiyle sonlanır. “Obur” lakaplı Rize’nin yemeği olmasını engelleyen yegâne unsur, ansızın üstlerine düşen inşaat demiridir. Gözlerini hastanede açan Kaneki, Rize’nin organlarının kendisine nakledildiğini öğrenir. Artık yarı–gûl olan Kaneki için, toplumun tezatlıklarına ve çelişkilerine tanık olmanın, bir yandan da akli dengesini koruyarak hayatta kalmanın mücadelesi başlamış olur.

tokyo-ghoul-shuhei-morita

İnsanoğlunun Kibri ve Böcek Metaforu

Tokyo Ghoul toplumundaki en temel çelişki, gûl doğmanın suç unsuru oluşudur. İnsanoğlunun kendini korumaya alması ve doğa kanunlarına uyarak yaşama tutunma ihtiyacı kabul edilebilir de olsa, aynı insanoğlu değil midir yeryüzünde yaşayan tüm canlıları kendi çıkarları doğrultusunda kullanan? CCG başta olmak üzere insanlığın ikiyüzlü tutumunun yarattığı etki, gûl tarafından gelecek tepkiyi kaçınılmaz kılar. Doğadaki bütün canlılar hayatlarını idame ettirebilmenin bir yolunu bulurlar, ancak hiçbir canlı insanoğlu kadar zalim olamaz. Zalimliğinin temelinde, kibir duygusu yatar. Yüzyıllardır besin piramidinin zirvesine yerleşmiş insan için, kendisine tehdit oluşturacak bir türün varlığı söz konusu bile olamaz. Korkularını beyninde yaratır ve yaşamaya ihtiyaç duymadan, üstbeyin sayesinde cehennemi yanında taşır.

“Sevgili okuyucularım, sizin dinlemek isteyip istemediğinizi bilemem ama, şimdi size niçin bir böcek bile olamadığımı anlatmak istiyorum. Şunu bütün ciddiyetimle belirteyim, pek çok kez böcek olmayı istemişimdir. Ne yazık ki, buna bile erişemedim.” (Yeraltından Notlar, Fyodor Dostoyevski)

Dostoyevski ve Kafka’nın yapıtlarında sıkça rastlanan “böcek metaforu”, Sui Ishida’nın psikolojik çözümlemeleri esnasında en çok kullandığı semboldür. Toplumdan soyutlanmış bireyleri temsil eden böcek, Ken Kaneki aracılığıyla birçok farklı olayın içinde yer bulur. Dostoyevski’nin aşağılayıcı amaçla kullandığı böcek kavramının aksine, Kafka’nın toplumsal eleştirilerinin kaynağındaki böcek düşüncesi benimsenmiştir. Böcek, sadece bir kurbandır. Bilemez, sadece deneyimler.

Metaforun başlangıç noktası: “Kagune” adı verilen ve böcek uzuvlarını andıran gûl organlarıdır. İşkence sahnelerini kırkayak sembolize eder. Diğer gûl etleri ile beslenip kakuja haline gelen hortlakların uzuvları, gittikçe çirkinleşir ve böceğe benzerliği artar. Ishida, gûl türünün insanlardan farklı olduğunun her fırsatta altını çizer. Hikâye ilerledikçe; aynanın gûl toplumuna değil, bizzat okuyucuya, yani insana tutulduğu anlaşılır. Kafka’dan esinlendiklerini ise gizleme ihtiyacı hissetmez, hatta açlık çektiği bir sahnede Kaneki; kendisini Dönüşüm’ün ana karakteri Gregor Samsa’ya benzetir. Serinin bir diğer önemli karakteri Eto Yoshimura –yazar adıyla Takatsuki Sen–, “Dostum Kafka” adında bir roman yazmıştır. Sui Ishida; Kafka’nın hak ettiği saygı duruşunu es geçmemiş, hatta Kaneki’nin git–gel içerisindeki ruhsal durumunu bizzat Kafka’dan örnek almıştır.

tokyo-ghoul-2014_anime_sanatlog-com-sinema

Üstinsan, Kanibalizm ve Militarizm

İnsanları yeme mecburiyeti içerisindeki gûl’ların varlığında dahi, tüm sorunların kaynağı yine insandır. İnsanlar tarafından vahşetin vücut bulmuş hali olarak nitelenen gûl türü, ikiyüzlü insanlıktan daha cani, korkutucu ve hepsinden öte “kötü” değildir. Tavukları, inekleri veya balıkları öldürüp beslendiğinde “kötü” olarak damgalanmayan insanoğlu, bir üst tür kendisini av konumuna soktuğunda kavram kargaşası yaşamamalıdır. Âdemoğulları geçmişin getirdiği kibirle; türleri damgalama ayrıcalığını kendinde hissediyor da olsa, daha “iyi” bir tür ortaya çıktığında maskelerin ardına saklanır. Friedrich Nietzsche’nin evrim anlayışında “iyi” tanımı güçtür, kudret iradesidir. Bu bağlamda incelenirse gûl, insan–üstinsan arasındaki basamaktır. İnsan türü ile benzerliklerinden dolayı Yamyamlık (Kanibalizm) ile bağlantı kurulursa, üst türe ulaşmak için yapılması zorunlu bir ritüel olarak görülebilir. Kesin olan şey, insanlığın besin –ve güç– zincirinde alta itildiğidir.

CCG biriminin öğrenci eğitimleri incelendiğinde, nefret olgusu üzerinden yürütülen eğitim sistemi göze çarpar. “Gûl türü zararlıdır ve görüldüğü yerde yok edilmelidir” mottosu çocukluktan itibaren bireyleri hipnotize etmeye başlar. CCG bünyesinde yetişmiş her genç, çeşitli psikolojik rahatsızlıklardan muzdariptir. Gûl karşıtı düşünceleri asla sağlam temeller üzerine kurulmamış, tamamen yapay öfkenin yönlendirilmesiyle hasta edilen öğrenciler; soyut kavramlar için hayatlarını riske atmak zorunda bırakılırlar. Televizyon başındaki izleyici için komik sayılabilecek gûl nefreti, günümüz dünyasındaki din veya ırk nefretinden daha mantıksız değildir. Doğduğunuz coğrafya, her gün çeşitli soyut inanışlar uğruna kafaların kesildiği bir Ortadoğu ülkesi ise; bilirsiniz ki Tokyo Ghoul çok da uzak bir distopya değildir. Hatta günümüzle kıyaslandığında, belki de ulaşılması imkansız bir ütopyadır…

Taflan Deniz

demostaflan@gmail.com

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

noah-russell-crowe

Noah (2014, Darren Aronofsky)

Marc Forster’ın World War Z’sini (2013, Dünya Savaşı Z) izlerken de benzer duygulara kapılmıştım: Yetenekli ...

2 Yorum

  1. Eline sağlık öncelikle.Kafka cümlesini hatırlamıyorum demek biraz daha dikkatli izlemek gerek.Yine de dönüşümü yansıtma konusunda esinlenmesine rağmen başarısız olduğunu düşünüyorum.Ne karakter ne de yaşadıkları beni içine çekebilecek bir anlatımda verilmişti.Bilemiyorum belki mangada farklıdır ama anime abartıldığı kadar iyi değildi.İkinci sezon zaten facia.

    Toplumdan soyutlanma bu tarz hikayelerde bir mecburiyet haline geliyor.O bakımdan bence normal bir durum.Av – avcı meselesi ise artık çoğu yapıtta ele alınan bir olgu.İnsanlar da hayvanları acımadan katlediyor söylemleri klasikleşti.Tokyo Ghoul bunun üstüne koyabileceği farklı ne söylemiştir ? Ben bu bakımdan bir farklılık göremedim.

  2. Teşekkür ederim.

    Animenin ilk sezonu -yani asıl hikayeye bağlı kaldıkları sezon- sadece 12 bölümden oluşuyor. Ve sadece 12 bölümde tamı tamına 14 ciltlik konu işliyorlar. One Piece, Naruto gibi pek sevdiğimiz animelerin iki sayfadan bölüm çıkardıklarını düşünürsek, bulunmaz nimet. Ancak manga detaylı okunduğunda atlanan birçok şeyi tekrardan görme fırsatımız oluyor. Özellikle anime psikolojik açıdan yetersiz kalıyor, mangada çok daha ayrıntılı işlenmiş durumda. Kafka içerikli söz de mangada var, animede yok diye hatırlıyorum.

    İkinci sezon zaten tamamen filler kabul ediliyor. Manganın devam serisi :RE ile ikinci sezonda birkaç küçük detay haricinde hiçbir benzerlik yok. :RE serisi sayesinde CCG tarafından da olaylara bakma şansı yakalıyoruz. Son paragrafta yazdıklarımın neredeyse hepsi devam serisinden yapılan çıkarımlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir