Virginia Woolf’un Feminizmindeki Sorunsallar

Mart 12, 2014 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Manşet, Roman, Ustalara Saygı

MRS. DALLOWAY’İ NASIL BİLİRSİNİZ? 

“Mrs. Dalloway çiçekleri kendisi alacaktı.”

Edebiyatın, tarihin, aklın sunduğu imkânlarla bu cümleyi pek çok şekilde okumak mümkün… Mrs. Dalloway, çağının öncü, mücadeleci kadınlarındandır, çiçekleri bir erkekten beklemeksizin kendisi alabilir. Evinde dilediği gibi bir parti verebilir, tek başına gezintiye çıkabilir. Bir kadın olarak kendine biçilen toplumsal cinsiyet rolünü sahiplenmemiştir.

Ancak bir başka okumada Mrs. Dalloway’i titiz, güvensiz, yalnız, “ötekiler” ile kendi arasına kesin setler çeken, soğuk, kalpsiz, kendini beğenmiş bir üst sınıf kadını olarak da alımlayabiliriz. Üniversite yıllarında sevmiştim Clarissa Dalloway’i. Çünkü onu feminist literatürde önemli yeri olan yazarı Virginia Woolf’u işaret fişeği alarak okumuş, yazarının bir alteregosu olarak yorumlamıştım. Clarissa Dalloway’in kişiliği hep aklındaymış gibi ilk romanı Dışa Yolculuk’ta (1915) ve öykülerinin pek çoğunda da Mrs. Dalloway adlı birinden sürekli söz eder Woolf. Ancak buna rağmen onun nasıl bir insan olduğunu anlayamayız, sevmeli mi yermeli mi kolay karar veremeyiz.

virginia-woolf-kitaplari

Mrs. Dalloway’i (1925) feminist eleştiriyi homojen bir alan olarak değil, “karşıt bilinç”in çeşitli şekillerinin bir bütünü olarak ele alan bir feminist okumayla yeniden okuduğumda, Clarissa’yı eskisi kadar sevmediğime karar verdim, Sally Seton’a yapılan haksızlığa öfkelendim. Anglosakson geleneğe dâhil pek çok kadın yazar gibi Virginia Woolf’un da kahramanlarını pek sevmediğini, kayırmadığını gördüm. Kadın kahramanlarıyla özdeşleşiyor, kimliğini, mizacını yansıtıyor, onları sürekli zihninde gezdiriyordu Woolf ama bireysel gelişimlerine, kendilerinde varlıklar olmalarına izin vermiyordu. Feminist bir uyanışa sahip olsalar dahi bu aydınlanma halini devam ettiremez, evlilik, annelik ve heteroseksüaliteden özgürleşmiş bir yaşantı kuramazlar kendilerine. Eylemci yaşamında kadınları Viktorya dönemi İngiliz kadın ideali formuna başkaldırmaya çağırırken, kahramanlarını bu kadınsı alanlara hapseder Woolf.

Feminist değillerdir, yazar ve aydın değillerdir. Sanki hiçbirinin kendi kimliğinin önüne geçmesine, kendine tıpatıp benzemesine tahammülü yoktur. Sanki feminizm, kadınlar arası bir ortaklık, birlikte politika yapmak değildir!

Geleneklere fazlasıyla bağlı bir konformisttir Clarissa. Üst sınıfa mensuptur ama hiçbir şey bilmez; ne yabancı dil ne tarih ne edebiyat. Tek becerisi, insanları sezebilmektir. Buna rağmen duygudan yoksun, aklın öne çıktığı bir mantık evliliği yapar muhafazakâr partiden parlemento üyesi Richard Dalloway ile. Evliliğin sunduklarıyla, güvenlik, süreklilik ve ekonomik rahatlıkla yetinir.

Feminist yazının klasiklerinden biri ve “yazar olarak kadına dönük eleştiri”nin ilk örneği olan Kendine Ait Bir Oda’da (1929), yazabilmek için kadınların kendilerine ait bir odaları olması gerektiğini ve kadın özgürlüğünün temel çözüm noktasının ekonomik özgürlükten geçtiğini vurgulamıştır Woolf… Ne var ki koşullar bu kadar uygunken Clarissa tek satır yazmaz, önemli bir siyaset adamının eşi olarak sürdürdüğü silik yaşamı, sık sık verdiği partilerle renklendirmeye çalışır. Tek başına, kendi olarak bir anlamı olmadığını, sadece kocasının soyadı olan Dalloway ile önem kazandığını fark etse de evine ve kadınlık rollerine hapsolmuş bir kadın olarak iç dünyasıyla dış dünya arasında sağlamakta zorlandığı dengeyi mücadelede değil, intihar fikrinde arar.

En yakın arkadaşı, gençlik yıllarında âşık olduğu Sally Seton ise feminist mücadeleyi çoktan bırakmış, bir fabrikatörle evlenip beş çocuğa karışmıştır bile. Geleneklere ve törelere hiç aldırmayan bir kızdır oysa Sally, gençlik yıllarında. Yerlere oturur, sigarayla yetinmez puro da içer, evde çırılçıplak koşturur, sandalla tek başına gezintiye çıkar. Mülkiyeti ortadan kaldırmak için bir dernek kurmayı önerir, etrafındaki erkeklerde İngiliz orta sınıfının tüm iğrençliklerini görür. Büyük Britanya burjuvazisine, soylu sınıfa ve varlıklara ateş püskürür, kadınların özgürlüğünü savunur. Ancak bu feminist uyanışın, deneyime ve pratiğe dönüşmesine, bilincin sürekliliğine izin vermez Virginia Woolf.

“Vahşi, gözüpek, romantik” Sally, tıpkı Clarissa gibi geleneklere uygun bir evlilik yapar. Şişmanlar, çirkinleşir, kocasıyla övünen ılımlı, yumuşacık bir kadın olmuştur, yıllar sonra Clarissa ile karşılaştığında…

Sufrajet harekete mesafeli tavrıyla bilinen, oy hakkı için sokağa dökülen kadınları “militan” bularak kendini onlarla özdeşleştirmekten kaçınan Virginia Woolf’un, Sally Seton’a karşı ilk gaddarlığı değildir bu. 1919 yılında yayımlanan ikinci romanı Gece ve Gündüz’de ilk kez karşımıza çıkar Sally. Bir sufrajet bürosu yöneten Mary Datchet (ki sadece ilke olarak sufrajet hareketini destekleyen, hatta 1910 yılında, bir yıla yakın bir süre People Suffrage Federation adlı sufrajet bürosunda çalışan Virginia Woolf’un bizzat kendisi olabilir), hayatını sufrajet hareketine adamış, bu konuda fazla duygusal ve ateşli söylevler veren Sally Seton’u aptalca bulur. Vee Sally, 1925’te yayımlanan Mrs Dalloway’de geleneksel evlilik ve annelik kurumu içine hapsedilerek adeta cezalandırılır.

Virginia-Woolf-romanlari

Woolf oy hakkı mücadelesinde de çekinik kalır. Oy hakkı elde edilince ilk elden ne yapılacağını sorgular. Kadınlar karar alma mekanizmalarına katılacak ve politika üreteceklerdir; ama aynı eril, ataerkil yapıların içinde olacaklardır. Bunun yerine kadın olarak ilk elden geçimlerini sağlayabilecek kadar para kazanmanın, bireysel özgürlüklerini elde etmenin ve birçok alan gibi eril bir alan olan edebiyat dünyasında kadın olarak kadın yazınını oluşturmanın gerekliliğini vurgular. Oysa hem mücadele etmek, hem kadın yazınını oluşturmak aynı anda mümkün olabilir.

Woolf’a göre “garip”, “eskimiş kıyafetler içinde”, “acayip aksanlı” kadınlardır sufrajetler. Her şey bir yana bir alt sınıf hareketidir bu. Bireyi tanımlayan özelliklerin içinde ait olunan sınıf, kadın ya da erkek olmaktan daha önemlidir onun için. Bir sınıf feminizmini savunan Woolf, ekonomik temelli eşitsizliği, kadınların karşı karşıya oldukları eşitsizlikle bağdaştırırken, kendi çevresinden ve gelir grubundan olmayan kadınları yok sayar; hizmet eden -alt sınıf-, proleter kadından ya hiç bahsetmez, ya da nefretle betimler. Mrs Dalloway’in kızı Elizabeth’e tarih dersi veren Miss Kilman da, sınıf ayrımcılığından ve Woolf’un sevgisiz tedirginliğinden payını alan kadınlardan biridir. Onun giyiminden inancına, yoksulluğundan düşüncelerine dek her şeyini küçümser, Clarissa:

“Yağmurluk giymişti. Neden mi? Ucuzdu bir kere; sonra kendisi kırkını aşkındı, yani başkalarının hoşuna gitmek için giyinmiyordu. Üstelik yoksuldu, onur kırıcı bir yoksulluk.”

Hırslı, ikiyüzlü, sinsi, kokuşmuş bir yaratık, şişman, çirkin, bayağı, incelikten, yumuşaklıktan yoksun bir kadın olarak tanımladığı Miss Kilman, toplumsal adaletsizliğin kurbanıdır oysa. Ailesi Alman kökenli olduğu için her zaman haksızlığa uğramıştır. Diploma almış, yüksek okullara gitmiştir. Yine de yazarın şefkatinden yoksun, negatif bir kahramandır Miss Kilman. Hem Clarissa’nın kızını elinden almaya kalkar, hem onun en berbat sınıftan gelme bir kadın olduğunu, parti vermekten başka bir işe yaramadığını düşünür. Clarissa’yı kıskanmaz, ona öykünmez, yalnızca acır.

Kadınlar savaşı nasıl önleyecek?

Mrs. Dalloway’in yayımlandığı dönemde bütün dünyayı etkisi altına alan Birinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış bir ülkedir İngiltere. Var olan kaotik ortamın da etkisiyle, yirminci yüzyıl kendilerine ve topluma yabancılaşmış bireylerin çağı olacaktır.

Woolf savaş üzerinde çok düşünmüş, romanlarının temel izleklerinden biri haline getirmiştir.

Mrs. Dalloway’de, I. Dünya Savaşı sırasında tanık olduğu cinayet ve katliamların anılarını üzerinden atamayan, savaştan yeni dönmüş genç Septimus Smith’in trajedisini dile getirir. İlkin Önümüzdeki Savaş, sonra Pointz Konağı, en sonunda da Perde Arası başlıklarını alan romanı, I. ve II. Dünya Savaşları arasındaki süreyi alır zamansal olarak; kahramanları da birbirine sevgi ve nefret gibi iki zıt duyguyla bağlanmışlardır. İlk deneysel romanı Jacob’un Odası (1922), Kral Edward dönemi İngiliz toplumunu Birinci Dünya Savaşı’na bağlayan toplumsal değerlerin hem temsilcisi hem de kurbanı olan bir genç erkeğin portresidir. Jacob’un Odası’nı mimari bir uzam olarak tasarlar Woolf;  Jacob’un Birinci Dünya Savaşı’ndaki ölümünün ardından odasında gezinirken, çevresinde bıraktığı ani, içburkucu boşluğa da, tarihsel arka plana da cepler açar. Erkek kardeşi Thoby Stephen ile hayatlarının baharında savaşlarda kurban edilen bütün genç erkeklerin anısına adamıştır Woolf bu romanı.

Hitler faşizminin vahşice tırmandığı, her yerde savaş hazırlıklarının başladığı bir dönemde nihayetlenen romanı Yıllar’ın (1937) kahramanı Peggy ise şöyle düşünür:

 “Her yanından sefalet, mutsuzluk fışkıran bir dünyada diye düşündü, kişi nasıl mutlu olur ki? Her ilan tahtasında, her sokak köşesinde ölüm vardı; ya da daha kötüsü-zorbalık; acımasızlık; işkence; uygarlığın düşüşü; özgürlüğün sonu.”

Savaşın kökleri üzerine hoş karşılanmayan düşüncelerini yansıtan Üç Gine’de (1938) savaşın üretilmesinde erkeklerin ve kadınların nasıl katkıda bulunduklarını sorgular. Erkekler tarih boyunca savaşları çıkaranlar, en sevdikleri, uğruna en güzel kıyafetleri giydikleri meslek askerlik olanlar ve savaşmak üzere eğitilenlerdir, ancak kadınların rolü ancak savaşan bu erkeklere gerekli bakımı ve desteği sağlamak şeklinde olmuştur. Woolf savaşın kökenlerini irdelediği kitabını İspanya İç Savaşı bütün şiddetiyle devam ederken yazar. Savaş karşıtı manifestoların başında yer alan bu metne göre savaşı erkekler yapar ve neredeyse bütün erkekler savaştan hoşlanır. Çünkü onlar savaşta bir gereklilik, bir kendini ispat fırsatı, bir tatmin bulur. Erkekler kadınları kültürel ve toplumsal yaşamdan dışlayarak egemenliklerini kurmuşlar ve iktidarı tekellerine almaları önce faşizme sonra da faşizmin doğal sonucu olan savaşa meydan vermiştir. I. Dünya “Savaşı nasıl önleyeceğiz?” diye soran bir avukatın mektubuna geç kalmış bir cevap niteliğindeki Three Guineas’e, avukatla kendisi arasında dürüst ve gerçekçi bir diyalog kurulamayacağını belirterek başlar Woolf. Çünkü aynı sınıftan olmalarına rağmen aralarında büyük bir uçurum vardır. Avukat bir erkektir, kendisiyse kadın.

 Ne var ki Woolf cinsiyet farkından söz ederken, kendisiyle diğer kadınlar arasındaki sınıf farkını görmezden gelir. Three Guineas’de, üst orta sınıf bir kadın olarak hitap ettiği kadınlar da aynı sınıftan kadınlardır. Ekonomik eşitsizliği, kadınların karşı karşıya oldukları eşitsizlikle bağdaştırırken kendi gelir grubundan olmayan kadınları tartışma konusu bile yapmaz. Oysa savaş, insanın özünden beslenen bir semender değil, politikanın bir devamıdır ve politikanın şiddet aracılığıyla uygulanmasından başka bir şey olmadığı için de sınıfsal karakterlidir.

Özel alan, beden ve cinsellik

Savaştan sonraki belirsizlik ve yıkım ortamında Clarissa bulunduğu zümreden uzaklaşmış, ailesi ve çevresi ile kurduğu iletişimin zayıflamasıyla birlikte giderek yalnızlaşmıştır. Çevresindeki insanlarla konuşurken bile sanki çok uzaklarda, denizin ortasında yapayalnızmış duygusuna kapılır. Çoğu kez kendisini çevresindeki gerçekliği sorgularken bulur. Her parti verişinde kendi dışında bir yaratık olduğu duygusuna kapılır; herkes gerçekdışıdır bir bakıma; bir bakıma da her zamankinden gerçek. Ona kalırsa tüm bu partiler sahte yakınlıkların, pohpohlamaların ve abartılı nezaket gösterilerinin alanıdır. Ancak buna bir son veremez.

virginia_woolf

Sanayi ekonomisinin ve kapitalizmin bir yaşam biçimi olarak geliştiği Viktorya döneminde, nasıl işçi sınıfı ve sömürgelerdeki yerli halk baskı altına alınıyorsa, evin içinde benzer konumda oldukları varsayılan kadınlar da pek çok açıdan kısıtlanır. Onların ataerkil otoriteyi zayıflatabilecek piyasa güçlerinin kötülüğünden uzakta, burjuva erkeğin sığınağı olan evde ayrı tutulmaları elzemdir. Bu anlayış erkekler tarafından ortaya atılmış olsa da tam anlamıyla Viktorya döneminin zarif üst sınıf kadınlığında somut olarak yaşama geçer. Kadınlar, özel alanda talip oldukları otoriteyi ele geçirmişlerdir. Clarissa çiçekleri kendisi alacak, evin dekorasyonuyla, partinin organizasyonu ve sunumuyla kendisi ilgilenecektir.

Sokaklarda gezerken düşünceleri bugün ve geçmiş arasında salınır, yaşadığı ilişkiler ve yaptığı tercihleri değerlendirir gün boyunca. Peter Walsh’ı reddederek Richard ile evlenmiştir.  Ancak aynı evi paylaşan iki yabancı olmaktan öteye geçememişlerdir yıllardır. Odası tavan arasındadır, yatağı dardır. Orada yatıp okurken uyuyamaz bir türlü. Çocukluğundan beri bedenini bir çarşaf gibi sarmalayan o eldeğmemişlik duygusunu atamaz üzerinden. İçinde depreşen soğukluk yüzünden kocasıyla cinsel birliktelik kuramamıştır. Eksiğinin ne olduğunu sorgular. Güzellik değildir, kafa değildir:

“Derinlere kadar yayılan önemli bir şeydi yalnız; yüzeyi yırtıp üste çıkan, kadınla erkeğin ya da iki kadının arasındaki soğuk ilişkiyi kamçılayan sıcak bir şey. Bunu sezebiliyordu işte. Tiksinti duyuyordu bundan…” (S: 37)

Clarissa Richard’dan çok Peter’ı sevmiş olsa da her düşünceyi, duyguyu derinlemesine kurcalayan, onunla her şeyi paylaşmak isteyen, düzen karşıtı bu adamdan korkar. Hindistan’a yerleşmiş bir İngiliz ailesinin oğlu olan Peter Walsh, sosyalist olduğu gerekçesiyle Oxford’dan atılmıştır. Peter’ın benliğine el koyacağına, geleceğini mahvedeceğine inanır Clarissa. Ancak kendisine nasıl bir gelecek biçtiğini, hayallerinin ne olduğunu bilemeyiz. Çünkü Virginia Woolf ona bir ideal, uğrunda mücadele edeceği bir amaç bahşetmemiştir. Âşık olmak ve tutkusunun peşinden gitmek ise hiç bilmediği bir durumdur.

 Ama bir yandan da kadınlara âşık olma “sorunu” üzerine düşünür. Sally Seton’la ilişkisi aşk değil de nedir? En beğendiği türden, olağanüstü bir güzelliktir onunki; esmer, iri gözlü… Dayanılmaz çekiciliğinin yanı sıra kendisinde olmadığı için kıskandığı bir özelliği vardır Sally’nin. Bir çeşit coşkunlukla her aklına geleni söyleyip yapabilirmiş gibidir.

Gençliğinde, Bourton’daki yazlık evde Sally kendisini dudaklarından öptüğünde hayatının en güzel anını yaşar Clarissa. Bütün dünya altüst olmuştur neredeyse. Onunla evin çatısındaki yatak odasında saatlerce oturmuş, hayattan, dünyayı nasıl düzelteceklerinden söz etmişlerdir. Sadece iki kadın arasında gerçekleşebileceğine kanaat getirdiği bu iletişimin artık var olmadığını, olamayacağını düşünerek hüzünlenir ama yine de bir kadının çekiciliğine karşı koyamadığı anlar olur… Erkeklerin duyduklarını duyar o anlarda. Ancak bir andır bu, ama yeterlidir.

Kendine ait bir hayatı, yazı odası, idealleri olmadığı gibi bedeni ve cinselliği de yoktur Clarissa’nın. Erkek gibi düşünür, erkek gibi hisseder. Kendi cinselliğini kabullenmemiş, bedenini tanımamış, erotik aşk yaşamamış bir kadın olarak, hazzını da erkek hazzı üzerinden tanımlar. Bağımlı olmak, var olmanın bir koşulu haline gelmiştir. İngiltere’nin sömürgeci siyasetine hizmet eden, politikanın kirli işlerine karışan, erkekleşmiş bir kadının, Lady Bruton’un öğle yemeğine çağrılmayınca, yaşadığı anı kökünden sarsacak denli şaşırır Clarissa, bedensiz, kimliksizdir, yetersizdir. Ansızın buruşup yaşlanır sanki:

“(…) memesizdi; günün öğütülüşü, harmanlanışı, çiçeğe duruşu, dışarıda, pencerenin dışında, artık kararmaya başlayan beyninin, bedeninin dışındaydı, çünkü son derece eğlenceli öğle yemekleri vermekle ün yapan Lady Bruton, kendisini çağırmamıştı.” (S: 36)

Sembolik şiddetin kadına verdiği en büyük zararın belki de çok sıradan ve doğal görünen pratikler üzerinden kendisine dair bir değersizlik ve yetersizlik hissi vermesi olduğunu düşünür Bourdieu. Kadınların kendilerini değersiz ve yetersiz hissedişi, stratejik bir tercihi tetikler ve kadınlar bu yetersizliği aşmak için erkekleri bir tür kaçış noktası olarak görürler. Bu haliyle eş seçimi “rasyonel bir hesap” meselesi haline gelir ve kadınlar iktidar oyunun güçlü oyuncusu olan erkeklere ilgi duyarlar. Sosyalist Peter yerine muhafazakâr Richard’ı seçmiştir Clarissa. Düşünsel ve pratik tutum alışlarında, sembolik şiddeti fark etmeden eril tahakkümü tanımakta ve onaylamaktadır Woolf’un kimi kadın kahramanları. Nitekim Deniz Feneri’nin (1927) “geçkin, bozulmaya yüz tutmuş bile olsa erkek zekâsı büyük şeydir, kadın ona baş eğmelidir” düşüncesinde olan Bay Ramsay’inin eşi Bayan Ramsay da “bütün erkekleri koruyan” ve Clarissa gibi kocasının iktidarıyla yaşayan bir kadındır.

Hintli kadınlar: “Budala, güzel, sevimli ahmaklar!”

Cinsiyet ve sınıf farkında olduğu gibi ırksal farklılıklar da egemenlik ilişkileriyle iç içe geçmiştir. Emperyalist sömürgeciliğin ve evrimci bilimin altın çağıdır 19. yüzyıl. Beyaz erkek ile bütün diğer “ötekiler” arasına kesin çizgiler çekilir. Toplumsal cinsiyet ve ırk, 19. yüzyıl biliminin ve popüler kültürünün iki büyük meselesi haline gelmiştir. Darwin’in beyaz üstün ırk teorisini benimseyen Woolf, kadınların kadınlık durumuna ilişkin ezilmişlikleri ile farklı sınıflardan ya da uluslardan geliyor olmalarından kaynaklanabilecek farklı ezilme durumları arasında bağ kuramamakla birlikte ırkçı ve oryantalist bir tutumla Üçüncü Dünyalı kadınları aşağılayarak küçümser Clarissa üzerinden. Peter’ın Hindistan’a giden gemide bir kadınla evlendiği haberini alınca büyük şaşkınlık yaşamıştır. Peter’ın değerini kendisi anlamamış da bu Hintli kadınlar mı anlayacaklardır; “budala, güzel, sevimli ahmaklar”?

Sömürgeci söyleme eklenen feminizm(ler) küreselleşmenin bir uzantısı olarak işlev görürler.

Batılı feminist yazarların çoğu kendilerine özgü perspektifi normatif olarak evrenselleştirerek “Üçüncü Dünya kadını”nı ebedi patriarkal kültürün gelenek bağımlı kurbanları olarak özselleştirir, onları tarihsellikten uzak imgeler (zavallı, kurban, mazlum vb) içine hapseder.

Tarihe sabitlenmiş, sürekli acı çeken, ezilen, mağdur kadınlar topluluğunu bir kategori olarak kabullendiğinizde, mağdur durumu etkilemede güçsüz olduklarını, dolayısıyla korunmaya ihtiyaç duyduklarını da kabul edersiniz. Ne var ki bu görüş, kadın ve kadınlığın geleneksel cinsiyetçi fikirleriyle süreklilik arz eder. Naomi Wolf’un da belirttiği gibi mağdur feminizmi, mağduriyeti ve zulmü bir çeşit cazibeye çevirebilir.

Kendini, kendine yeterli ve özerk bir Batılı özne olarak kurgulayan Clarissa, Üçüncü Dünya kadınlarının kendilerini ve failliklerini belirleyip konumlandıracak akıldan yoksun olduklarını düşünür. Hintli kadınları “adi, silik, alelade kadınlar” olarak tanımlaması sadece kadınsı bir kıskançlığa değil, dönemin iktidarı elinde bulunduran, beyaz, sömürgeci egemen kültürünün ürettiği imgelere de işaret eder.

hande-ogut-sanatlog-yazilari

Marksist feminist yapısökümcü sosyolog Gayatri Spivak’ın dile getirdiği gibi, Doğulu bir kadından söz edilecekse, bu kadın en azından Batılı kadın özne üzerinden incelenen, ölçülüp biçilen ve yeniden tasarlanan eksik, özselliği sorunlu ve kusurlu bir kadın olarak görülür. Birinci dünya feministinin kendini bir kadın olarak imtiyazlı hissetmekten vazgeçmeyi öğrenmediği, “tabi özne”, araştıran öznenin otoritesini sorgulama yetkesini kazanmadığı sürece böyle bir sorunun çözümlenmesinin ne denli zor olduğuna değinir Spivak.

Bu ilişki, özellikle kimi Batılı feministlerin sunduğu gibi sorunsuz bir “evrensel kızkardeşlik” ilişkisi değildir. Kız kardeşlik söylemi, Üçüncü Dünyalı kadınları “kurtarmak” adına paternalistik yapıları yeniden üreten “iyi niyetli” bir söylemdir.

Clarissa Peter’ın Hint Ordusu’ndaki binbaşının karısına âşık olduğunu, boşanma işini avukatlarla görüşmek için Londra’ya geldiğini öğrenince de öfkeli bir tepki gösterir, eril ve aşağılayıcı dili kuşanır:

“Kadın ahmak yerine koymuştur Peter’ı, gönül eğlendirmiştir diye düşündü Clarissa, Hint ordusundaki binbaşının karısını üç çentikle özetledi. Ne ahmaklık! Ne saçma!” (S: 50)

19. yüzyılda sömürgeciliğin meşrulaştırılması ikili bir yaklaşım içerir. Bir yandan yerli topluluğun radikal farklılığı vurgulanır ki, bu, yabancı egemenliğinin denetimi elde tutmasını haklılaştırmak için kullanılan bir stratejidir. Diğer yandan da farklı, aşağı olan yerlinin günün birinde gelişip “kurtulmasının” yolunu açık tutan bir evrensellik öğesi işin içine sokulmaktadır. Dalgalar’da (1931) tüm kahramanların taptığı Percival’ın Hindistan sorununu çözümleyecek bir tanrı olarak tanımlanması, Peter’ın Hintli kadınların sorunlarına çözüm arayışı, sömürgeci emperyalist ideolojiye, İngiltere için bir büyüklük ve üstünlük imgesi, İngiltere’nin egemen olduğu bir dünya imgesinin yaratılmasına katkıda bulunur.

Ama yerlinin kurtuluşu hiçbir zaman tam olarak gerçekleşebilecek bir şey değildir, aksi halde yabancı egemenliğinin sürmesini meşrulaştırmak mümkün olmaz. Döneme, Bloomsbury tartışma grubundan Woolf’un da iyi arkadaşı olan John Maynard Keynes’in düşünceleri hâkimdir. İngiliz sömürgelerinin devamlılığını talep etmiştir Keynes; sömürgecilik olması gereken meşru bir durumdur. Mevcut sosyal düzene karşı çıkmamış, devrimcilere uzak durmuş, sınıf temelini reddetmiştir, Clarissa gibi! 

Yirmi yıldır feminist mücadele içinde yer alan, profesör ve kuramcı Chandra Talpade Mohanty, feminist literatürde “Üçüncü Dünya kadınları” kategorisinin kendi ülkelerindeki gelenekler ve patriarkal sistem tarafından baskı altına alınmış yekpare bir bütün olarak kurulduğundan bahseder. Sınır Tanımayan Feminizm (2003) adlı ufuk açıcı kitabında, Üçüncü Dünyalı kadınları ve feminizmin siyasetini analiz etmek için bir zemin oluşturmak konusunda en can alıcı sorunun, feminist söylem içindeki farklılığın inşası, incelenmesi, daha da önemlisi kurumsallaşması olduğunu vurgular. Feminist dayanışma -bilgiyi sömürgeleştirilmekten kurtarmak ve antikapitalist eleştiriyi hayata geçirmek için- sınırları aşmanın en ilkeli yolunu oluşturur.

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Yazarın diğer inceleme yazıları için tıklayınız.

KAYNAKLAR

Mrs. Dalloway, Virginia Woolf, çev: Tomris Uyar, İletişim Yayınları, 1999

Yıllar, Virginia Woolf, çev: Oya Dalgıç, İletişim Yayınları, 2004

Jacob’un Odası, Virginia Woolf, çev: Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 2001

Üç Gine, Virginia Woolf, çev: İlknur Güzel, İletişim Yayınları, 2010

Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, çev: Suğra Öncü, İletişim Yayınları, 2002

Dalgalar, Virginia Woolf, çev: Oya Dalgıç,  İletişim Yayınları, 2001

Sınır Tanımayan Feminizm, Chandra Talpade Mohanty, çev: Hatice Pınar Şenoğuz, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2009

Casablanca (1942, Michael Curtiz)

Mart 5, 2014 by  
Filed under Kült Filmler, Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

casablanca-film-michael-curtizYeryüzündeki kaynakların kıt olduğu iddiasındaki Batı emperyalizmi, Doğu’nun düşüşe geçmesiyle birlikte, kendisini ‘’destekleyen’’ burjuvazinin ‘’kapitalini’’ en üst seviyeye çıkarmak telaşıyla ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalamak, halkların ucuz işgücünden yararlanmak ve onları köleye dönüştürmek; merkantilist zihniyeti bir adım ileriye taşımak suretiyle doğrudan sömürgecilik hareketini başlatmıştır. İnsanlık tarihine kara bir leke olarak kazınan ve başka bir örneği görülmeyen haysiyetten yoksun bu ‘hareket’, kısa bir zaman içerisinde, yeryüzünün dörtte birinden fazlasının bir avuç Avrupa gücü tarafından gasp edilmesiyle sonuçlanmıştır.

‘’Şu anda, dünyanın beş kıtası da bizim gönüllü tedarikçimizdir… Kuzey Amerika ve Rusya ovaları buğday tarlalarımızdır; Chicago, Odessa ambarlarımız; Kanada, Baltık ülkeleri ormanlarımız. Avustralya koyun ağıllarımızı, Güney Amerika sığır sürülerimizi barındırıyor; Peru gümüşünü, Kaliforniya ve Avustralya da altınını bize gönderiyor. Çinliler bizim için çay ekiyor, Karayipler ve Hindistan’dan kahvemiz, şekerimiz, baharatlarımız geliyor. [...] Önceleri Amerika’dan elde ettiğimiz pamuğumuz da şimdilerde dünyanın tüm sıcak bölgelerinden geliyor. (İngiliz İktisatçı W. Stanley Jevons, 1866)

Burjuva iktisadının teorisyenlerinden Adam Smith’in, kendi çıkarı peşinde koşan bireylerin bencil hareketlerinin, bilinçli bir müdahale olmasa da, ilerlemeye ve toplumsal refaha katkıda bulunacağı varsayımından hareketle baş tacı ederek toplumları parçalamakta kullandıkları ‘’görünmez el’’ kuramı sömürgecilerin kendi işine gelmiyordu. Batı emperyalizminin Afrika’daki egemenlik haklarını bir sonuca bağlamak maksadıyla 1884 yılında tarihin yüzkarası Berlin Konferansı toplanıyor ve artık sömürgecilik faaliyetlerinde fiili işgal ilkesinin esas alınması kabul edilerek Afrika’nın Avrupalı güçler arasında paylaşılmasına ilişkin yeni ilkeler belirleniyordu. Konferans kararlarının ilan edildiği tarihe kadar kendilerine kâşif diyen azgın soysuzlar çetesi, üzerinde yaşam süren toprakları “keşfettiklerini” iddia ediyorlar, böylece geniş araziler ve üzerindeki insanlar, ‘’bunların’’ ülkelerine ait sayılıyordu. Bu durumu sömürge bölgeleri açısından tehdit olarak algılayan büyük güçler, zayıf ülkeleri bertaraf etmek adına bir bölge üzerinde hak iddia edebilmenin bundan sonra o bölgede askeri bir hâkimiyet kurmakla olabileceği konusunda anlaşmaya varıyorlardı.

Avrupalı emperyalistler kendi aralarında mücadele etseler de sömürge halkların ‘’belirli’’ bir seviyeye gelinceye değin ‘’ileri’’ Batılılar tarafından yönetilmeleri gerektiğinden hareketle Asya ve Afrika’nın ‘’insanımsı yaratıklarına’’ Avrupa uygarlığını götürecek kutsal bir ‘misyonu’ yerine getirmek zorunda olduklarını iddia ederek arsızlıklarının bir sınırı olmadığını ortaya koyuyorlardı.

‘’Ekonomik açıdan sömürge sorunu, bizimki gibi sanayileri büyük oranda ihracata yönelen ülkeler için bir pazar sorunudur. Beyler, ele almam gereken ikinci bir nokta daha var, o da sorunun insanî ve uygarlaştırıcı yönüdür. Üstün ırkların aslında aşağı ırklara karşı bir hakları olduğunu açıkça söylemek gerekir. Tekrar ediyorum, üstün ırklar için bir hak vardır, çünkü onların bir ödevi vardır. Aşağı ırkları uygarlaştırmak onların ödevidir. Harekete geçmeden, dünyanın işlerine karışmadan, Avrupa’daki tüm birlik olasılıklarının dışında kalarak, Afrika’ya ya da Doğu’ya açılmayı bir macera, bir tuzak gibi görerek geçmişin parıltılarıyla yetinmek, büyük bir ulus için bu şekilde yaşamak, inanın bana, teslim olmak ve inanamayacağınız kadar kısa bir sürede birinci sıradan üçüncü, hatta dördüncü sıraya düşmek demektir.’’ Fransız Başbakanlarından
J. Ferry’nin Meclis’teki konuşmasından, 1885)

Yalnızca birkaç ülkenin bağımsızlığını koruduğu Afrika ve Asya topraklarında insanlıktan nasibini almamış zihniyet hızla güçlenirken, mücadelede geri kalan ve ortadaki ‘’zenginlik, ahlaksızlık ve vahşet’’ düzeninden kendi payına düşeni isteyen Almanya ile arka sıralara düşmek istemeyen büyük güçlerin mücadelesinde önemsiz bir suikast yeryüzünün en büyük paylaşım savaşını başlatan fitili ateşliyordu. Bu savaşta mağlup düşen, elde ettiği bütün sömürgelerini kaybeden ve ‘barışa son veren barış’ olarak nitelendirilen Versay Barış Antlaşmasını imzalamak zorunda kalan Almanya’nın, kaybettiklerini geri almak adına harekete geçmesi dünyayı kinci büyük savaşa sürüklüyordu. Bu savaşlara ‘’dünya savaşı’’ denmesinde, Batı egemenliğinin ve ideolojisinin dünya halklarına kabul ettirilmesi çabası etkin olmuştur.

Alman birliğinin kurulduğu 1871 tarihinden günümüze, Almanya ile Fransa arasındaki düşmanlık hiç azalmadan sürmüş, her iki ülke de çeşitli zamanlarda birbirlerine üstünlük sağlamışlar ve karşılıklı olarak birbirlerinin topraklarını işgal etmişlerse de, bu düşmanlığın izleri çok eskilere, Charlemagne İmparatorluğunun bölünmesine kadar geri götürülebilir. Almanların birliğini sağladığı 1871 Fransız-Alman Savaşı sırasında, ilk topun 1 Ağustos 1870’de beceriksizliği ayyuka çıkmış İmparator Napolyon’un oğlu tarafından törenlerle ve ‘’Berlin’e’’ naralarıyla ateşlenmesine karşın müthiş bir Alman gücü sınırı geçip Fransız ordusunu kısa zamanda yok etmiş, imparator tutsak düşmüş ve tahttan çekilerek İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Fransız generali Bazaine bu savaşa ilişkin şöyle demiştir. ‘’Bir oturağın içindeyiz ve yarın üstümüze sıçacaklar.’’ Bu tarihten sonra Fransa için benzer sahneler yaşanmaya devam edecek, Almanya ile karşı karşıya geldiği savaşların hiçbirinde topraklarını işgale uğramaktan kurtaramayacak ve General Bazaine’ın sözleri bir kehanet gibi sürekli kendini gerçekleyecektir.

casablanca-film-1942

Fransa, Avrupa’da gücünü pekiştirmek ve tek başına dengeyi korumak için çıkar yol olarak Almanya’yı küçük devletlere bölmek istese de Bismarck’ın kurduğu Almanya, iki dünya savaşı yenilgisine, yabancı işgaline, iki kuşak boyunca bölünmüş ve iki farklı dünya görüşüne sahip olarak yaşamasına karşın birlik duygusunu korumuştur. Berlin Duvarı yıkıldığında, Fransız yöneticiler Almanya’nın birleşmesini engellemek uğruna Sovyetlere yalvarmışsa da Gorbaçov’un yüz vermemesi sonucu, kendi başına bir girişimde bulunacak kadar güçlü olmadığını bilen Fransa korkularıyla baş başa kalmıştır. Aşağıdaki alıntı Fransa’nın modern zamanlardaki acizliğinin özeti olarak okunabilir.

‘’İki yüzyıl boyunca Avrupa’nın efendisi olmak için savaşan Fransa, savaş sonrasında artık sınırlarını yenilmiş bir düşmana karşı bile koruyabilme yeteneği olduğuna güvenmeyen bir devlet haline düşmüştü. Fransız liderleri, içgüdüsel olarak Almanya’yı zapt etmenin bu harap olmuş toplumun olanakları dışında olduğunu anladılar. Savaş Fransa’yı tüketmişti. Fransa-Prusya Savaşı’ndan yüzyıl sonra, güçlü bir Almanya, Fransa’nın korkulu rüyası olarak kalmıştır. Fransa artık kendi başına Almanya’yı kontrol altında tutacak kadar güçlü değildi; bu nedenle kendini savunmak için müttefiklere gereksinimi vardı. Böylece Fransız gururu, Alman üstünlüğünü kabul etmek pahasına bile olsa Fransa’yı, bir Avrupa birliği ile Birleşik Devletler’i dengelemek için bir grup kurma arayışına yönlendirdi. Modern dönemde Fransa, alternatif dünya liderliği için Avrupa Topluluğu’nu kurmaya çalışarak ve egemen olabileceği veya egemen olabileceğini sandığı devletlerle bağlarını geliştirerek zaman zaman Amerikan liderliğine karşı bir çeşit parlamenter muhalefet gibi tavır almıştır.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

George Washington’un “Kendimizi yapay bağlarla, Avrupa politikasının sıradan iniş çıkışlarına, onların dostluk ve düşmanlıklarının çatışmalarına bağlamamız akıllıca bir hareket değildir’’ sözlerini doğrularcasına Avrupalı güçler kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda denge unsuru olarak Amerika’yı kullanmak ve yanlarına çekmek istiyorlardı. Örneğin 1803 yılında Louisiana’yı Amerika’ya satan Napolyon ‘’Bu toprak alımı, Amerika’nın gücünü ebediyen perçinlemektedir ve bu suretle İngilizlere sonunda denizde onu alt edecek bir rakip sağlamış oluyorum” demiştir.

Amerikalılar, kendilerinin bir denge unsuru olarak görülmesine katlanamadığı için, İngilizlerle özdeşleşmiş olan ‘’güç dengesi’’ politikasının, günümüzde Amerikan ekonomik ve silahlı gücünü dengeleyebilecek tek başına hiçbir güç bulunmamasına karşın, kendilerini Avrupalı güçler arasındaki politikaya çektiği duygusunu hala üzerinden atamamıştır. 1973 Mısır-İsrail savaşına yol açan Fransız/İngiliz ahlaksız işbirliği Amerika’nın bu korkularını körükleyen günümüze ilişkin olaylardan yalnızca bir tanesidir.

İngiliz Başbakanlarından Palmerston’un “Bizim ne ebedi müttefikimiz, ne de devamlı düşmanımız vardır. Çıkarlarımız ebedidir ve bizim görevimiz de bu çıkarlarımızı izlemektir’’ sözleri güç dengesi politikasının temel taşını oluşturur. Kıtanın bütün kaynaklarının tek bir gücün emri altına girmesinin nispeten ‘’küçük bir adanın’’ yaşamını sürdürmesini tehlikeye düşürebileceğini bilen İngilizler, mevcut veya sonradan ortaya çıkabilecek güçler belirli sınırları aşınca taraf değiştirir veya dengenin korunması için eski müttefiklerine karşı yeni koalisyonlar örgütleme yoluna giderdi. Duygusallıktan uzak olmaktaki ısrarlı tutumu ve kendi bencil amaçları için gösterdiği kararlılık İngilizlere “Hain Albion” lakabını kazandırmıştır. Örneğin Churchill, kendisinin Alman düşmanı olduğu konusundaki suçlamaya karşılık verdiği tarihsel cevabında “Şartlar ters olsaydı, biz eşit şekilde Alman taraftarı ve Fransız düşmanı olabilirdik” diyebiliyordu.

İngiltere’de birçok kişi, birleşmiş bir Almanya’ya Fransa’yı, dengeleyecek bir ülke olarak bakmaya başlamıştı. İngiliz Başbakanlarından Benjamin Disraeli, Alman birliğinin kurulmasını, Fransız Devrimi’nden daha büyük ve önemli bir olay olarak görüyor, Avrupa kıtasında Fransızları dengeleyebilecek yeni bir kuvvetin ortaya çıkışını memnuniyetle karşılıyordu. Almanya’nın Avrupa dengesi için ya çok zayıf ya da çok kuvvetli olduğu günümüzde de geçerliliğini koruyan tarihsel bir gerçekliktir çünkü zayıf ve parçalanmış Almanya başta Fransa olmak üzere komşularının iştahını kabartırken, birliğini muhafaza ediyor olması komşularına büyük korku veriyordu. Bu konuda Berlin’deki İngiliz Büyükelçisi 1930’lu yıllarda şöyle yazıyordu: “Almanya, ahenkli bir bütün olarak kaldığı sürece, Avrupa’da aşağı yukarı bir denge var demektir. Almanya dağılırsa, Fransa ordusuna ve askeri ittifaklarına dayanan askeri ve politik bir kontrolün tartışmasız sahibi olacaktır.’’

Amerikan dış politikasının en önemli kuralı, Avrupa’daki güç kavgasına hiçbir biçimde bulaşmamak iken 1823’de Monroe Doktrini ile birlikte, Avrupa’nın da Amerika’nın işlerine bulaşmaması gerektiğini ilan ederek gerekirse savaşa girebileceği konusunda Avrupalı güçleri kesin bir dille uyarmıştır. Kendisi Batı’ya doğru durmadan genişleyen ancak Avrupa gücünün ‘’Amerika kıtasının herhangi bir parçasına doğru müdahalede bulunmasını barış ve güvenliği için bir tehlike” şeklinde göreceğini ilan eden ve yaptığı katliamlardan hiçbir sorumluluk duymayan Amerikan zihniyetini Kissinger şöyle ifade etmektedir.

‘’Genişlemesini bir dış politika sorunu olarak görmediğinden, Birleşik Devletler gücünü Kızılderililer, Meksika ve Teksas üzerinde rahatlıkla ve hiçbir vicdan rahatsızlığı duymadan kullanmıştır.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Amerika Birleşik Devletleri, kıtanın fethi tamamlandıktan sonra kendisine yeni hedefler belirlemiş, Porto Rico ilhak edilmiş, Hawaii Adaları işgal edilmiş, Küba ve Filipinler denetim altına alınmış böylece Karayip Denizi bir “Amerikan gölü” haline getirilmiştir. Amerikan tarihinin, baştan sona sürekli bir yayılıp genişleme eğilimini ortaya koyduğunu ve hiç durmayacağını Max Lerner “Kendi sınırlarını bir kıtanın son sınırlarına dek genişletebilecek bir ulusun, gelip de Okyanus’un kıyısında durabileceğini düşünmek hafiflik olur” sözleriyle ifade etmektedir.

Amerikan iç düzeninin ve zenginliğinin devamı genişlemeye bağlıydı. Bu politikayı mazur göstermek için en güçlünün ayakta kalmasının doğal bir süreç olduğu ve Tanrı’nın Amerika’nın genişlemesini ‘’istediği’’ iddia edilmiştir. Başkan Monroe’nun “Toprak genişlemesi her hükümete daha büyük hareket serbestîsi sağlar, güvenliklerini sağlamlaştırır ve diğer yönden bütün Amerikan halkı üzerinde iyi etkiler gösterir. Toprağın büyüklüğü bir ulusun birçok özelliğini belirler. Kaynaklarının, nüfusun ve fiziksel gücünün sınırlarını gösterir. Kısacası büyük güç ile küçük güç arasındaki farkı ortaya koyar” sözleri Amerikan emperyalizminin başladığını göstermektedir.

‘’Amerikan emperyalizminin özgünlüğü, istila usulleri yerine daha ince bir hareket şekli getirmiş olmasıdır: bu da dolar diplomasisidir. Birleşik Devletler küçük Amerika devletlerine mali nüfuzunu yerleştirme peşindeydi. Hazine ya da bankalar bu devletlere ödünç para veriyor, kapitalistler özel sektöre yatırım yapıyorlardı. İç karışıklıkların ardı arkası kesilmeyen bu cumhuriyetlerde kamu borçları faizlerin ödenmesi ve yatırımların emniyeti er geç tehlikeye giriyordu. Bunun üzerine Washington alacaklıların çıkarlarını korumak için harekete geçiyor ama burada da durmuyordu. Bu karışıklıkları bahane edip ya kredi vererek, ya vermeyi reddederek, diplomatik baskı yoluyla ya da silaha davranarak bu cumhuriyetlerin iç politikasına karışıyordu.’’ (Pierre Renouvin, Birinci Dünya Savaşı)

Amerikan Başkanlarından John Adams: “Amerika’nın kuruluşu, Tanrı’nın hala tutsaklık durumunda bulunan insanlığı aydınlatıp ve zincirlerinden kurtarmak yolunda taşıdığı bir niyet gibidir” derken, modern zamanlarda Başkan Wilson Amerika’nın güvenliğinin, insanlığın geri kalan bölümünün tümünün güvenliğinden ayrılamayacağı şeklinde bir doktrin ortaya atarak “Bundan böyle Amerika’nın görevi, dünyanın neresinde olursa olsun her türlü saldırıya karşı koymaktır. Bunu, dünyanın her yerindeki bağımsızlığın ve doğruluğun engebeli yollarında yürümeye çalışan insanlar için hissediyoruz” demiş ve eklemiştir.

‘’Allah’ın takdiri ile bu kıta başkaları tarafından kullanılmamış olarak bırakıldı; özgürlüğü ve insan haklarını her şeyden çok seven barışçı bir ulus gelsin, yerleşsin ve bencil olmayan bir birlik kursunlar diye bekletildi.” (Woodrow Wilson)

‘’Yalnız insan kulağında meme olduğu ileri sürülmüştür ve işittiğime göre zencilerde kulak memesinin bulunmaması hiç de seyrek rastlanan bir olgu değildir’’ gibi bir ırkı insan yerine koymaktan kaçınan ve bilimsel nesnellikten alabildiğine uzak ‘’ileri sürülmüştür’’, ‘’işittiğime göre’’ gibi sıkışınca inkâr edilebilecek muğlak kelimelerle ifade edilen sayıklamalarına bilim demekten utanmayan, teorisini bilimsel bir temele göre değil burjuva ideallerine göre kuran, ilkçağlar boyunca doğal seçilim olmasaydı günümüzdeki aşamaya gelinemeyeceğine, ‘’uygarlığın’’ doğal seçimin işini birçok yönden engellediğine inanan Darwin ve Amerika’da ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ile onun Amerikan koludur, ayakta kalabilen ve ‘’dünyayı yöneten’’ onlar olduğuna göre bütün bir dünya tarihi Batı insanının ortaya çıkması için var olmuş ve evrimin son halkası tamamlanmıştır.

salim-olcay-sanatlogcom-yazilari 

‘’Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekâlılar, sakatlar ve hastalar için bakımevleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız her hastayı yaşatmak için en son ana kadar bütün ustalıklarını gösterirler. Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Hiç kimse en kötü hayvanlarını damızlıkta kullanacak kadar bilgisiz değildir.(…) Bütün öbür olay dizileri ancak Anglosaksonların Batı’ya olan o büyük göç akını ile bağlantılı, daha doğrusu, onun yardımcısı olarak düşünülünce amaçlı ve önemli görünür. Uygarlığın ilerlemesi problemi çapraşık olsa bile, hiç değilse şunu anlayabiliyoruz. Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur’’ (Charles Darwin, İnsanın Türeyişi) 

Michael Curtiz’in yönetmenliğini yaptığı, başrollerini zamanın en ünlü oyuncuları Humphrey Bogart ve güzeller güzeli İngrid Bergman’ın paylaştığı Casablanca, yalnızca işinde kâr etmeyi düşünen, kimlerin savaştığına aldırmayan, evli olduğunu bilmeden âşık olduğu ve çok sevdiği kadının, kocasına dönmesine yardım eden Amerikalı bir bar sahibinin öyküsünü anlatır. Rick’in ‘’doğru olanı’’ yapmak adına bencilliğinden sıyrılması, Habeşistan’a silah sokmasının, İspanya’da faşistlerle savaşmasının, her zaman zayıfın yanında olmasının film boyunca hem dost hem de düşmanlar tarafından vurgulanması Amerikan politikasının ‘bencil’’ olmadığı iddiasını destekler nitelikteki göndermelerden yalnızca bir tanesidir. Kendilerinden başka kimse inanmasa da Amerikalı yöneticiler bencillik iddialarına şöyle yanıt vermeye çalışırlar.

‘’Başka hiçbir ulus, uluslararası liderlik iddiasını, bencil olmama ilkesi üzerine dayandırmamıştır. Diğer bütün uluslar, ulusal çıkarlarının diğer toplumların ulusal çıkarları ile uyumlu olup olmamasına göre değerlendirilmesini istemişlerdir. Oysa Woodrow Wilson’dan George Bush’a kadar Amerikan başkanları, liderlik rolünün en önemli özelliği olarak, ülkelerinin hiçbir zaman bencil olmadığını göstermişlerdir.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Amerika’nın savaşa girmesine sebep olan Pearl Harbor baskınından sonra Müttefikler 1941 yılı sonuna doğru Washington’da toplanan Arcadia Konferansı’nda bir araya gelirler. Konferansta Kuzey-Batı Afrika’ya yapılacak bir çıkarmanın Almanya’nın çevrelenmesine katkıda bulunacağından hareketle müttefik güçlerinin Fas’ın Casablanca şehrine çıkması kararlaştırılır ve harekâtın adı Torch (Meşale) Operasyonu olarak belirlenir. Başarıyla sonuçlanan Meşale Operasyonu, Almanların Afrika’dan atabileceğinin ve Avrupa kıtasının Almanlardan temizlenebileceğin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu ‘’meşale’’ ile Amerika’daki güç Avrupa’nın ‘’bağımsızlık’’  ateşini tutuşturmuş ve Rick’e aşık olan, ondaki ‘’bilgi, düşünce ve ideal’’ özelliklerine tapan Ilsa’nın özlediği değerler Avrupa’ya aktarılmış olur. Filme isim olarak Casablanca seçilirken Meşale Operasyonu’ndan esinlenildiğini hem Amerikan kamuoyuna hem de Avrupa’nın savaşan halklarına seslenen mükemmel bir propaganda ürünü olan hatta zaman içerisinde bu özelliğinin ikinci sıraya atılarak, bir aşk filmi etiketiyle pazarlanmasının bir diğer başarılı propaganda çalışması olduğunu düşünüyorum. Filmin gösterime girmesine günler kala, yapımcı tarafından Amerika-Avrupa ittifakının göstergesi olarak Rick’in ağzından “Louis sanırım bu güzel bir arkadaşlığın başlangıcı olacak” sözlerinin filme eklenmesi de bu esinlenmenin izlerini taşımaktadır.

Meşale Operasyonu sırasında Amerikalıların Kuzey Afrika haklarına ‘’Amerikalılar yalnız kendi geleceklerinin korunması için değil aynı zamanda Fransız bayrağı altında yaşayan toplumların ideallerinin, bağımsızlıklarının ve demokrasinin geri verilmesi için de çarpışmaktadır. Biz sizi istilacıların zulmünden kurtarmak için geliyoruz. Biz İtalyan ve Alman tehdidi üzerinizden kalkar kalkmaz topraklarınızdan derhal ayrılacağız. Bize yardım ediniz ki, geleceğin dünya barışını hazırlamakta el ele olalım’’ diyerek seslendiğini bilmek herhalde kimselere şaşırtıcı gelmeyecektir.

Koloniler henüz kurulma safhasında iken kölelik yaygınlık kazanmaya başlamış, çeşitli bahaneler ileri sürülerek ve İncil’e göre köleliğin kaldırıldığından hiç bahsedilmeyerek 1600’lü yıllarda siyah hizmetkârların ekonomik alanda vazgeçilmez olduklarına dikkat çekilerek köle olarak çalıştırılması Amerika’daki Katolik Kilisesi’nce uygun görülmüş ve ‘’zencilerin’’ yakalanıp nakledilmeleri ve köleleştirilmelerinin kilise inançlarına göre yasal sayılacağı ifade edilmiştir. Başkan Wilson’un ‘’Allah’ın takdiri ile el değmemiş olarak bırakıldığı’’ iddia edilen kıta üzerinde yaşayanların ‘’insan’’ olarak kabul görmesi sıkıntılara sebep olacağından ‘’maymun’’ olarak tanımlamak uygun görülmüştür.

“Batı düşünce sistemi Amerika’nın yağmalanmasını ve köleleştirilmesini ırkçı açıdan da savunuyordu. Irkçılık Batı sömürgeciliğinin ve emperyalizminin doğal dinamiğidir. Irkçı öğretilerin öncülüğünü kilise yapıyordu. 1512 yılına kadar kilise Amerika yerlilerinin ‘’insan olmadıkları’’ tezini benimsemişti. İspanya Kralı Charles’ın 1517’de topladığı danışma kurulu, yerlilerin insan olmakla beraber ‘’doğalarının yozlaşmış’’ olduğu, Tanrı’nın onları günahtan kurtarma görevini İspanyollara verdiği sonucunda karar kılıyordu. İspanyol fethinin resmi tarihçisi Gonzalo Fernandez de Oriedo yerlileri şöyle tasvir ediyordu. ‘’Doğuştan tembel, kötü, melankolik, korkak ve genellikle yalancı, dönek bir halk… Evlilikleri kutsal değil murdardır. Şehvet düşkünü ve homoseksüeldirler. İspanyolların kendileriyle savaşırken, körelmesin diye kılıçlarını kafalarına vurmamaya çaba göstermelerine yol açacak derecede kalın kafalı olan böyle bir halktan ne beklenir ki.’’ İspanyol sömürge ideoloğu Joan Gines de Sepulveda ise 1550’de yazdığı bir yazıda ‘’Köle düzeyinde, mantıksız kimseler, insanlar maymunlardan ne kadar farklıysa, İspanyollardan o kadar farklı varlıklar’’ olarak nitelendirdiği Amerika yerlilerini insan ile hayvan arası bir tür sayıyordu.” (Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Hitler daha 1928 yılında açıkça Yahudi sorunundan açıkça söz etmese de ‘’ırksal bozulma’’ kavramını gündeme getirerek şöyle diyordu. ‘’Alman halkı 70 milyon zenciyle aynı kefeye konamaz… Zenci müziği yaygın olabilir ama Beethoven’in bir senfonisiyle yan yana konulduğunda zaferin kime ait olduğu hemen belli olur.’’ Rick’İn hem çalışanı hem de arkadaşı olan Sam’in siyahi olması savaşa ön saflarda sürülecek olan ‘’zenci’’ Amerikan askerlerinin gönlünü alırken hem Amerika’daki ırkçılık iddialarına hem de Hitler’e bir yanıt olarak görülebilir. Bir İtalyan’ın Sam’in kendi mekânında çalışması için gizlice fiyat teklifinde bulunması karşısında, Rick’in ‘’Ben adam alıp satmam’’ yanıtının gerçekleri yansıtmadığını söylemeliyim. Ayrıca Casablanca şehrinin ilk kez göründüğü sahneye iki tane maymun yerleştirilmiş olması Batı emperyalizminin oryantalist, rıkçı ve İslam düşmanı zihniyetinin bir kez daha vücut bulmasıdır.

“Toynbee’ye göre daha çok Batı toplumlarına özgü bir önyargı olan ırkçılık, ırk duygusu 15. yüzyılın son çeyreğinden bu yana Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının, ırkların uygun olmayan koşullarda birbirleriyle ilişkiye geçmelerinin ürünüdür. Buradan açıkça Batı koloniciliğinin, Batı emperyalizminin bir türevi olduğu sonucu çıkarılabilir.” (Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

‘’Amerikan imparatorluğu sömürge sistemi ile bütünleşen muazzam bir köle ticaretine dayanıyordu. İnsan hırsızlığını örgütlü bir biçimde işleten Avrupalı sömürgeciler Afrika’nın kanını emdiler. ‘’Yalnız 1486–1641 yılları arasında yılda ortalama 9.000 hesabıyla sadece Angola’dan 1.389.000 köle getirilmişti. 1580 ile 1680 arasındaki yüzyıl içinde Angola ve Mozambik’ten Brezilya’ya 1 milyondan fazla köle taşındı. 1783–1793 arasındaki 10 yıllık dönemde zenci taşıyan Liverpool limanının gemileri Yeni D/span/span/iünya’ya 300.000’den fazla köle getirdiler. Ortalama 350 yılda Afrika’dan 11,5 milyon zenci taşındı. Bu miktara yola çıkmadan ve yol esnasında ölenler de eklenirse, akıl almaz rakamlara varılır. Köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kişileri aradıkları göz önünde tutulursa Afrika’nın en yaratıcı ve en gerekli güçlerinden yoksun bırakıldığı sonucuna varılır.’’(Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi)

Hollywood’daki Paramount, MGM gibi çeşitli stüdyolarda çalışan, görevi hem Hollywood’daki komünistleri izlemek hem de belli izleklerin filmlere sokulmasını sağlamak olan bir CIA ajanı 1954 tarihli basmakalıp zenci tipler konusunu işleyen raporunda şöyle diyor. ‘’Çok göze batmayacak ya da kasıtlı yapıldığı belli olmayacak şekilde, Amerikan sahnesinin bir parçası olarak iyi giyimli zencilerin filmlere yerleştirilmesi konusunda rol dağıtımından sorumlu müdürlerle anlaşmaya varıldı. Çekilmekte olan Sangri ne yazık ki bunların yerleştirilmesine izin vermiyor çünkü film bir dönem filmi ve Güney’de geçiyor. Sonuç olarak plantasyonda çalışan zencileri gösterecek. Yine de ileri gelenlerden birinin evine saygın bir zenci baş uşak yerleştirilecek, bu baş uşağın özgürlüğünü kazanmış biri olduğunu, canının istediği yerde çalışabileceğini gösterecek diyaloglar eklenerek bir mahsur bir oranda giderilecek.’’

         Richard, Rich yani zenginlikler ülkesi demek olan Rick karakteri Amerika’nın izlediği içe dönük politikanın ve dünya işlerine ilgisiz tavrının yansımasıdır. Tek başına satranç oynadığı sahne hem Amerika’nın tek başınalığını hem de olaylara yön verebilecek güce sahip olduğunu, Paris’te iken uzaktan duyulan top seslerinden Almanların mesafesini net olarak söylemesi ise gelişmiş silah gücünü ifade etmektedir.

Ilsa Avrupa yani Antik Yunan’dan, Zeus’tan beri bilinen Europa’dır. İngiliz, Fransız ve Amerikan Devrimleri, Rönesans, reform ve aydınlanma hareketlerinin ortaya çıkardığı ve Almanya’nın tehdit ettiği Batı ideallerinin temsil edilmesidir. Casablanca filmi, bu ideallerin Amerika tarafından güvenceye alınmasını anlatır.

“Hepimizi öldürseniz dahi Avrupa’nın her köşesinden binlercesi yerimizi alacaktır” diyen Viktor karakteri Amerika’nın yardımıyla Batı’nın kazanacağı zaferi simgelemektedir. Viktor’un Çekoslovak olması Nazilerin Çekoslovakya’yı işgal etmesi üzerine İngiliz ve Fransız liderlerin ordularına savaş emri vermesine karşın hiçbir girişimde bulunmamaları, üstüne üstlük 1938 Münih Antlaşmasını imzalamalarının eleştirisi ve bağımsızlık için savaşanların Çek, Norveç, Amerikan, Bulgar hatta Alman olması Batı ideallerinin bir bütün olduğunun vurgulanmasına yönelik hedefin on ikiden vurulmasını sağlıyor.

         Film, bir Afrika haritası ve oryantal ezgiler eşliğinde “niçin Casablanca” sorusuna ‘’Göçmen kafileleri ıstırap içinde, dolambaçlı yollardan Fas’ın Casablanca şehrine ulaşmaya çalışıyorlar. Bazıları bir şekilde çıkış izni alıp, Lizbon’a, oradan da Yeni Dünya’ya gidebilirken diğerleri Casablanca’da bekliyorlar. Bekliyorlar, bekliyorlar, yine bekliyorlar” yanıtını verirken, ‘’Amerika’daki özgürlüğe gözlerini diken Avrupalı tutsaklar’’ sözleriyle eşzamanlı olarak umutla bakılan uçağın Cafe Americain üzerinden geçerken görülmesiyle başlamış oluyor.

ingrid-bergman-filmleri

         Her türden insanın bir arada bulunduğu Rick’in yeri Cafe Americain, Alman, Rus, İtalyan, Fransız, Bulgar, Norveç, Arap ve diğer milletlerin yaşadığı “beynelmilel” bir yer olan Amerika’nın ‘’eritme kazanı’’ da denilen kültürel çeşitliliğine vurgu yapmakta ve dışarıda savaşlar sürse bile orada insanların bir arada yaşayabileceği ima edilmektedir. Dünya tarihini Doğu’nun düşüşü geçmesiyle başlatan Batı zihniyeti şöyle demektedir:

         ‘’Sanki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. On yedinci yüzyılda Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkardan güç alan modern yaklaşımı getirmiştir. On sekizinci yüzyılda, Büyük Britanya Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. On dokuzuncu yüzyılda Avusturya Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ancak Almanya Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır. Yirminci yüzyılda uluslararası ilişkileri hiçbir ülke Birleşik Devletler kadar kesin bir şekilde etkilememiştir.’’ Henry Kissinger, Diplomasi)

Birinci Dünya Savaşı’na son veren Versay Anlaşması Fransız yapımı tahta bir vagonda imzalanmış ardından da bir müzeye kaldırılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler müzelerin araştırılarak vagonun bulunmasını emretmiş Fransa’nın kayıtsız şartsız teslimiyet anlaşması, Petain’in ‘’gururuna yediremediği’’ için gitmediği bu vagonda imzalanmıştır. Almanya’ya götürülen ve 1945 yılında savaşı bitirecek antlaşma için Müttefiklerin anlaşmanın imzalanması için adres gösterdikleri vagon Almanlar tarafından son anda imha edilmiş ve ‘’alman gururu’’ kurtarılmıştır. Bu gibi şeyleri bulup ortaya çıkarmakta Anglo-sakson zihniyetinin üzerine yoktur. Örneğin 1917’de Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı General Allenby, Selahaddin Eyyubi’nin mezar taşına vurarak, küstah bir şekilde, ‘’Kalk Selahaddin biz yine geldik’’ diyebilmiştir.

         “1940 yazının başlarında Nazi savaş makinesi Batılı ittifaka saldırmak için hazırdı. (…) 14 Mayısta Fransız sınırının geçilmesinin ardından Paris’in 16 Haziranda düşüşüne kadar Fransa’nın yenilmesi beş haftadan daha az bir süre aldı. Verdun kahramanı Mareşal Petain teslimiyeti imzalaması için Compiegne’deki sembolik vagona bir astını gönderdi. Fransa silahsızlandırılacaktı, iki milyon Fransız askeri Reich’ta çalıştırılmak üzere tutuklanacaktı; Auvergne bölgesinde, Vichy kenti merkez olmak üzere özerk bir hükümet, Alsace-Lorraine’in Almanya’ya devredilmesi karşılığında varlığını sürdürecekti ve kuzey Fransa Alman işgali altında kalacaktı. General de Gaulle “Fransa bir çarpışmayı kaybetti, savaşı değil diye ilan etti.” (Norman Davies, Avrupa Tarihi)

Topraklarının yarısından fazlası Alman işgali altında olan Fransa’da Mareşal Petain yönetimindeki kukla Vichy hükümeti, Almanların savaştan başarılı çıkması halinde ”yeni düzen”de daha çabuk yer bulabilecekleri hayaliyle Nazilerin bir dediğini iki etmiyor topraklarındaki yüz binden fazla Yahudi’nin Nazi kamplarına yollanmasına yardım ediyor, Fransız Devrimi’nin mirası olan ve Fransız bayrağının renklerinde ifadesini bulduğu iddia edilen Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ilkeleri yerine Petain’in İş, Aile, Vatan kavramları öne çıkarılarak Fransız çıkarları doğrultusunda Avrupa’nın diğer halkları sömürülmeye devam ediliyordu. Genç bir Bulgar çifte vize vermek için kocasından habersiz, çaresiz durumdaki kadınla yatma hesapları kuran alçak, ikiyüzlü, haysiyetsiz ve çıkarcı komiser tiplemesiyle Avrupa halklarını küçük gören ve sömüren Fransız zihniyetinin eleştirildiğini düşünüyorum.

Filmin ilk sahnelerinde Fransız polisler, iki Alman askerin öldürülmesiyle ilgisi olabilecek direnişçileri ararken polisten kaçan bir adam açılan ateş sonucu öldürülür. Üzeri arandığında avucunda canı pahasına sakladığı “Free France” yazılı kâğıtlar bulunur. Dilleri konusunda dünyanın en tutucu milleti olan Fransızların İngilizce yayınlarla dolaştığını düşünmek safdillik olsa da adamın öldürüldüğü yer ve sıkılı yumruğundaki kâğıtlar iki önemli konuya temas etmektedir.
         Adam “JE TIENS MES PROMESSES, MEME CELLES DES AUTRES” sözlerinin yazılı olduğu “Marechal De France Philippe Petain’’in duvar resminin altında, sırtından vurularak öldürülmüştür. Polislerden kaçarken sanki kendini kurtaracakmış gibi Petain’e doğru koşmaktadır ancak Nazilerle işbirliği yapacak kadar alçalabilen savaş kahramanı Mareşal’in bunu gerçekleştirecek gücü yoktur. Bu sahne ile Nazi kuvvetleri karşısında kurtuluşu Petain’de arayan Fransızların zaten ‘’ölmüş’’ olduğu, adamın sırtından vurulduğu sırada Petain’in gözlerine doğru yakın çekim yapan kamera ise halkının ölümü pahasına Petain’in soğukkanlı ihanetini vurgular. “Özgür Fransa”nın kukla Vichy hükümetinin ve Petain’in eseri olmayacağını, bu ‘’şebekeden’’ kurtuluş bekleyenlerin Nazi silahlarıyla can vermeye mahkûm olduklarını anlatan müthiş bir sahnedir.

         “Özgür Fransa” simgesine film boyunca pek çok gönderme yapılmaktadır. Bunlardan biri Nazi karşıtı direnişçilerin birbirlerini tanımak için parola olarak kullandıkları Lorraine Haçı’dır. Almanya’ya teslim olma fikrine şiddetle karşı çıkarak savaşa devam edilmesi gerektiğini savunan De Gaulle, yasallığını kabul etmediği Petain hükümetinin Almanya ile yaptığı ateşkese karşı çıkarak savaşa devam etme çağrısında bulunmuş ve Londra’ya giderek ‘’Özgür Fransa’’ kuvvetlerini kurmuştur. Loraine Haçı bu direniş hareketinin sembolü olarak kullanılmıştır.
         Rick’in “Kimse için kendimi riske atmam” sözleri Başkan Monroe’nun Kongre’ye sunduğu ve kendi adını taşıyan “Monroe Doktrini”ne ve Amerikan dış politikasına yapılan bir gönderme sayılabilir. İkinci Dünya Savaşı’na kadar Amerika’nın tüm dış politikasını belirleyici güç olan bu doktrin gereği Amerika, tüm Avrupa ülkelerine eşit mesafe durarak içişlerine karışmayacağını ancak herhangi bir Avrupa ülkesi Amerika kıtasına sömürgecilik maksadıyla adım atarsa kuvvet kullanacağını ilan etmiştir. Amerikan Başkanlarından John Adams ise Amerika’nın hiç kimse için kendini riske atmaması politikasını şöyle özetlemiştir: “Her nerede özgürlük ve bağımsızlık bayrağı açılmış veya açılacak ise, Amerika’nın kalbi ve iyi niyetleri oradadır. Fakat Amerika canavarları ortadan kaldırmak için denizaşırı girişimlerde bulunmaz. Herkese özgürlük ve bağımsızlık için iyi dileklerde bulunur. Ancak Amerika yalnızca kendisinin şampiyonu ve kendi hakkının koruyucusudur.’’

         Fransız komiseri tarafından tanıştırılan Rick ve Nazi binbaşı el şıkışmazlar. Nazi Binbaşının Rick’e “Habeşistan ve İspanya dosyanı biliyoruz, Paris’ten buraya da görev icabı geldin” demesinin üç farklı anlamı vardır. İlki Afrika’da yeni bir Roma İmparatorluğunun temellerini atabileceğini düşünebilecek kadar ahmak Hitler’in emirerinin Habeşistan işgali ikincisi doktorunun ölüm raporunu ölümünden saatler sonra imzalamaya cesaret edebildiği faşist generalin zaferiyle sonuçlanan İspanya İç Savaşı üçüncüsü ise Meşale Operasyonu’na da vurgu yapılarak Nazilerin bir Amerikan müdahalesi korkusuyla yaşadığının ifade edilmesidir. Nazi Binbaşının ‘’aptal bir Amerikalı” sözlerine -Amerika’nın savaşa girmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği düşüncesi- Fransız komiserin “Hiç de aptala benzemiyor, 1918’de Berlin’e girerken yanlarındaydım” diyerek karşılık vermesi Birinci Dünya Savaşı ve Versay Anlaşmasının Nazilere hatırlatılması anlamına geliyor.
         Rick’in, Viktor’a “biz uğraşıyoruz, siz başardınız” demesi Amerika’nın savaşa müdahil olma yolunda gecikmesini ifade etmekte olup Roosevelt’in ‘’dar görüşlülükle’’ itham ettiği halkını, sömürgeci yazar Kipling’e şikâyet etmesini bir kez daha hatırlayalım. Rick’in Ilsa’ya Paris’in işgali sırasında “Almanlar gri giymişti, sen Mavi” demesi, Fransız bayrağının Mavi rengine yani “özgürlük” ilkesine yapılan bir göndermedir ancak “çıkarıp bir yerlere attım’’ cevabı şu an için özgürlüğün olmadığı, Almanlar gittikten sonra giyeceğim demesi özgürlük için savaşmaya devam edeceğiz anlamına gelmektedir.

         Sömürgeci yazar Rudyard Kipling’e yazdığı bir mektupta kendi inançlarına dayanarak Amerika’nın Avrupa savaşına sokulmasının güçlüğünü ‘’Bizim halkımız dar görüşlüdür ve uluslar arası konuları anlamaz’’ diye ifade eden Başkan Roosevelt, Avrupa’da başlıca tehdidin Almanya olduğunu düşünürken, Asya’da da Rusya’nın arzularından endişe duyuyordu. 1904’te Japonya Rusya’ya saldırdığında Amerika’nın tarafsız olduğunu açıklayan ancak Japonya’ya eğilim gösterdiğini gizlemeyen Roosevelt, Rusya’nın zaferinin “uygarlık için bir darbe” olacağını söylüyordu. Japonya, Rus donanmasını yok ettiğinde ‘’son derece memnun’’ kaldığını söyleyen ve ‘’Japonya bizim oyunumuzu oynuyor” diyen Amerika ile 40 yıl sonra Japonya’yı atom bombasıyla yerle bir eden aynı Amerika’ydı. Bu durumda Japonların Pearl Harbor baskını esnasında ‘’kimin oyununu’’ oynadığı sorusu sorulması gereken önemli sorulardan oluyor.

Kukla Vichy hükümetine bağlı bir sömürge olan Casablanca’nın polis müdürü ‘’Almanya yani Vichy’’ diyecek kadar işbirlikçi bir Fransız’dır. Nazi binbaşının “Vichy tarafında mısın yoksa özgür bir Fransız mısın” sorusuna ‘’Hiçbir inancım kalmadı. Kendimi rüzgâra bıraktım ve rüzgâr Vichy’den esiyor” diyen fırsatçı Fransız komiser Amerika’nın savaşa girmesiyle “rüzgârın” özgürlüklerden yana esmeye başladığını görünce üzerinde “Vichy Water” yazılı maden suyu şişesini nefretle çöpe atar.

         De Gaulle imzalı transit mektuplar Amerika’nın savaşa girmesi için yapılan çağrıdır. Yoksa Almanya yani Vichy diyen Fransız komiser yönetimindeki Casablanca’da Vichy yandaşı bir yönetimin bu izin belgesini tanıması ve işlemlerde kolaylık göstermesi mantık dışıdır. Rick’e ulaşan bu mektuplar Rick tarafından Ilsa’ya verilir ve Viktor ile birlikte Casablanca’dan ayrılırlar yani Amerika’nın savaş girmesiyle Avrupa Zafer’e kavuşacaktır.

         Almanlar Rick’in yerinde ulusal marşlarını söylemeye başlayınca orada bulunan Viktor karşılık vermek adına Fransız marşını söyletmek ister. Müzisyenler Viktor’un isteğine uymadan üst katta bulunan Rick’ten onay alırlar. Bu sahne ile Amerika’nın yardımı olmaksızın Avrupa’nın bağımsızlığına kavuşamayacağı iddia edilir. Rick’in onayıyla birlikte herkesin hep bir ağızdan “La Marseilles”i söylemeye başlaması üzerine Nazi binbaşı mekânı kapattırır. Mekânın kapatılması Amerika’nın hiç beklemediği bir anda Pearl Harbor baskınına uğramasıdır diye düşünüyorum. Başkalarının işlerine karışmaya başlar başlamaz felaketlerle karşı karşıya gelen Rick gibi, Amerika da Japonların saldırısına uğramıştır. Bir Çek vatandaşının Fransız Marşı’nı çaldırması ve marşı söyleyenler arasında Alman ve Rus vatandaşlarının da bulunması bunun Fransız marşı olmaktan çok Avrupa’nın özgürlüğüne yapılan bir gönderme olduğunu düşünüyorum.

         Viktor, kendisi ile birlikte Ilsa’nın uçağa binmesine yardım eden Rick’e “Savaşa hoş geldin” der. Uçak havalandıktan sonra Nazi binbaşının anlamsızca silah çekmesi ve ateş etmesi 1941’de Hitler’in Amerika’ya savaş ilan etmesi olarak okunabilir. Böylece Amerika fiilen girmiştir. Bu sahne ile ilk silah çekenin Almanya olduğu ve Amerika’nın da gereken karşılığı verdiği anlatılmaktadır.
         Vurgulamadan kesinlikle geçemeyeceğim filmin en etkileyici anı Sam’in, Ilsa’ya “as time goes by” parçasını çaldığı sahnedir. Tereddüt içindeki Sam artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının farkındadır. Rick’in duyacağını bilir ancak Ilsa’nın ısrarları karşısında dayanamaz ve parçayı çalmaya başlar. Böylece harikulade güzellikteki Ingrid Bergman’ın yüzünden aşkı, hasreti, hüznü, çaresizliği okuyabildiğimiz bu içten, dokunaklı ve muhteşem sahnede içinizden bir parçanın kopmaması elde değildir.

         Fransızlara destek veren böylesine güçlü bir film çekmeleri Amerikan bağımsızlık savaşındaki Fransız yardımının unutulmadığının göstergesi sayılabilse de İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Amerikan gücü Fransızları da bir kenara atmıştır. İngilizler klasik politikaları ve ortak kültürel geçmişleri sonucu ikinci olmayı kolaylıkla içine sindirmişlerse de Fransızlar bunu yapamamış, Marshall Planı ve Truman Doktrini karşısında Fransız Cumhurbaşkanı ‘’her geçen gün bağımsızlığımızı yitiriyoruz’’ diyebilmiştir. Yine de Amerikan düşüncesi Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa tarafından aldatıldığını hissini söz verdiği halde gelmeyen Ilsa’nın Rick’i habersizce terk edişi üzerinden anlatarak araya sıkıştırmıştır.

casablanca-film-elestirisi

         Hitler iktidara geldiğinden beri İngiliz ve Fransız hükümetleri, Almanya’nın doğuya doğru bir ‘’toprak genişlemesini’’ (Lebensraum) uygun görüyor, destekliyor ve Hitler’e cesaret veriyorlardı. Lordlar Kamarası Başkanı ve sonradan Dış İşleri Bakanı Lord Halifax Hitler’in Doğu Avrupa’daki toprak isteğini uygun karşıladığı anlaşılmaktadır. Berlin’deki İngiliz Büyükelçisi Navile Henderson Hitler’i ziyaret ederek gizli bir mülakat esnasında ‘’İngiliz Hükümeti’nin Hitler’in Almanya’nın çıkarı doğrultusunda Avrupa’yı değiştirmesini büyük bir içtenlikle kabullendiğini’’ anlatmıştır. Osman Öndeş, İkinci Dünya Savaşı isimli kitabında şöyle bir yargıda bulunmaktadır:

         ‘’Eğer Hitler gerçekten İngiltere’nin de katılacağı bir dünya savaşını düşünmüş olsaydı İngiltere’nin hâkim olduğu denizlerde mücadele edebilecek güçlü bir donanma inşa etmek üzere azami gayret saf ederdi. 1935’de imzalanmış olan Anglo-German Deniz Anlaşması’nda belirtilen sınırları aşacak şekilde bir donanma inşasına girişmedi.’’ (Osman Öndeş, İkinci Dünya Savaşı)

Silaha başvurulması bir sonuçtur. Anlamak için nedenlerin incelenmesi gerekir. Almanya’nın var olan düzeni kabul etmeyerek kendi çıkarlarının peşinde koşması, milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. Avrupa düzenini tehdit eden bir diğer ülke olan Komünist Rusya üzerine gönderilen ve Doğu’ya doğru genişlemesi desteklenen Hitler’in bu yemi yutmasıyla bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu. ‘’Belirlenen sınırları’’ geçtiğinin farkında olmayan Hitler sırtını sıvazlayanların ordularıyla karşısına dikildiğini görünce hayli şaşırmış olmalıdır. Rusya’nın bütün gücüyle direndiği, adım adım yok olduğu savaşta Müttefik güçler ikinci cepheyi açmak için ayak sürüyorlar ve iki tarafın birbirini ‘’kırmasını’’ izliyorlardı. Amerikan Başkanı Wilson’un ‘’ilk büyük savaş sınır gözetmeden peşinde koşulan, çatışan ulusal çıkarların sonucu değil Almanya’nın uluslararası düzene, hiçbir kışkırtma olmaksızın saldırmasının bir sonucu’’ olarak başlamış sözleri bir anlamda yukarıda yazılanları doğrulamaktadır.

Burjuvazinin ortaya çıkmasıyla sinema arasında bağ kurulabilir mi, hangi sanat dalları burjuvaziye bağlı olarak ortaya çıkmıştır, burjuvazi olmasaydı sinema olmazdı demek mümkün müdür soruları bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Ancak böyle bir bağ kurularak, sinemayı burjuvaziye bağlamak ve sinemanın burjuvazinin hizmetinde olduğunu söylemek kaçınılmaz ise, kitlelerin uyutulması, uyuşturulması ve yabancılaştırılması yolunda kullanılabilecek bir üst yapı aygıtı olarak görmek de kaçınılmaz olacaktır.

         Sinema ortaya çıkışı nasıl olursa olsun, günümüzde tamamen burjuvazinin boyunduruğu altındadır. Zamanın boşa harcanması, kitleleri uyuşturma, kötüyü övme, kadınların cinsel nesne olarak kullanılması, seri üretim ürünlerle düşünmeyi geriletme gibi yönleri göz önüne alındığında zararı faydasından daha çoktur. Sinemayı gönülden sevmeme ve binlerce film izlememe karşın insanı merkeze alarak haysiyet ve adaleti savunan, ‘’insanın’’ yanında yer alan film sayısının çok az olduğunu, altı binden fazla filmin yapıldığı Türk sinemasında bu sayının daha da az olduğunu söylemeliyim. Çekilen her yüz filmden doksan beşinin insana faydasının olmadığı sinemanın ülkemizdeki durumu daha da acıklıdır. 2014 yılı itibariyle Türkiye’de en çok izlenen beş filme baktığımızda aralarında sömürüye, yabancılaşmaya, haksızlığa karşı çıkan, insanın onurlu mücadelesini ele alan film olmaması ve bu filmleri sinema salonlarında izleyenlerin ezici çoğunluğunun üniversite öğrencisi veya üniversite eğitimi almış kişilerden oluşması düşündürücü değil midir? Bu sahne kültür endüstrisinin devrede olduğunun ve sinemanın burjuvazinin boyunduruğunda olduğunun en önemli kanıtıdır.

humphrey-bogart-filmleri

         Casablanca’nın Yahudi soykırımına ve Sovyet direnişine yer vermemesi ciddi eksikliktir. Viktor’un toplama kampına götürülmüş olması bu yönde bir eğilim olarak görülebilirse de fazlasıyla zorlama bir okuma olacaktır. Yine de Vichy Hükümetini tanımak yerine Nazilere karşı savaşa girerek “Özgür Fransa”nın ve özgür Avrupa’nın yanında yer aldığını çok güçlü anlatımlarla ifade eden, simge ve göndermelerin doruğa çıktığı Casablanca en başından bir dünya görüşünü ortaya koyuyor ve Amerika-Avrupa arasındaki “umutsuz” aşkı Rick-Ilsa karakterleri üzerinden anlatmaya çalışıyor. Amerikan gücünün propagandasını, günümüzde olduğu gibi ‘’kör parmağım gözüne’’ tuzağına düşmeden başarıyla yapan, savaşın gidişatına göre sürekli yeniden yazılan birinci sınıf bir senaryo olduğu ve usta ellerden çıktığı çok açıktır. Hollywood’un bu işleri ne kadar ustalıkla ve yıllar öncesinden yaptığına güçlü bir işarettir.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer film incelemelerini okumak için tıklayınız.

Kadın Ölmeli mi?

jin-film-afisiJin yaşam demektir. Aynı zamanda kadın. Kadın ve yaşamın aynı sözcükte buluşması bir rastlantı olmayabilir. Çünkü kadın bir başka yaşama can verebilir, bu gücü içinde taşır. Bu topraklarda bir zamanlar adı bile anılmayan bir halkın dilinin, acılarını ve sevinçlerini anlatmayı sürdürmesi bir rastlantı mıdır? Kuşkusuz değil. Çünkü dil de yaşamdır. Halklar düşündükçe, konuştukça, yazdıkça yaşar, gelişir, ölümsüzleşir. Dilleri yaşamlarını besler, varlıklarını korur. Kadın kendi dilini konuşup yaşattıkça dünyasının çocuklarında da yaşamasını sağlar. Bir umut, kendi içinde ve kendinden sonrakilerde hep kalır. Adı anılmayan halkın yok sayılan dili bazen bir dere, bazen coşkulu bir ırmak gibi hep akar. Öykülerde, romanlarda, filmlerde yaşar. Güçlenir.

Jin, Reha Erdem’in yazdığı ve yönettiği 2013 yapımı filmin adı. (1) Oyuncular Deniz Hasgüler, Onur Ünsal ve Yıldırım Şimşek. Yönetmenin kısa özgeçmişinde İstanbul doğumlu olduğu, çalışmalarına Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih okuyarak başladığı, Paris 8 Üniversitesi sinema bölümünü bitirdiği, plastik sanatlarda yüksek lisans yaptığı, son iki filminin Türk-Fransız-Alman ortak yapımı Jin (2012) ve Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013) olduğu, biri dışında tüm filmlerinin senaryosunu kendisinin yazdığı belirtiliyor. Jin 2012 yapımı mı, 2013 yapımı mı, yoksa ilki yapım ikincisi vizyon tarihi mi? Belleğe güven olmadığı gibi, İnternet’e de güven olmuyor. Filmin ve yönetmenin bilgilerinde verilen tarihler farklı. Filmleri Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013), Jin (2013), Kosmos (2010), Hayat Var (2008), Beş Vakit (2006), Korkuyorum Anne (2004), Deniz Türküsü (Kısa film, 2001), Kaç Para Kaç (1999) ve A Ay (1988) olarak listeleniyor.

Filmin konusu şöyle özetlenmiş:

“Henüz 17 yaşlarında bir genç olan Jin, yaşama tutunmak için tüm yolları zorlayan ve bunun için karanlık ormanları cesurca aşmaya çalışan bir nev-i ‘Kırmızı Başlıklı Kız’dır. Bilinmeyen bir nedenle, üyesi olduğu örgütten kaçıp uzaklaşır. Hem silahlı örgüt mensuplarından hem de güvenlik kuvvetlerinden gizlenerek hayatta kalmaya çalışır. Şimdi benliği hayal kırıklıklarıyla örülüdür. Kendisini sığındığı ormana ve doğaya adar. Dağlarda, tepelerde yalnız başına günler ve geceler geçirir. Patlayan bombalar, çatışmalar, tedirgin geçen günlerin ardından, sivil kıyafetler bulup kente inse de hayat onun için insanlar arasında hiç kolay olmayacaktır. Tüm bu süreçte yaşadıkları ona hayvanların, doğanın en yakın dostu olduğunu gösterecektir…” (2)

….

“Bu filmi kimin için yaptınız?”

Kendisini Kürt olarak tanıtan bir erkek, 63. Berlin Film Festivali’nde Reha Erdem’in Jin filmini izledikten sonra yönetmenle yapılan soru cevap etkinliğinde bu soruyu sormuş. Filmle ilgili bir yazı böyle başlıyor. Jin için, büyükannesini ziyaret etmek isteyen kırmızı başlıklı kızın hikâyesi deniyor. Jin’in Kürtçede hayat veya kadın anlamına geldiği, iki anlamı birbirinden ayıranın i harfi üzerindeki inceltme işareti olduğu söyleniyor. Ardından filmin öyküsü ve yorumlar aktarılıyor.

reha-erdem-jin-filmi

“Filmin başında 17 yaşındaki Jin, gerilla grubunu terk ediyor ve izleyici bu kararın nedeni üzerine sadece tahminlerde bulunabiliyor. Jin’in yolculuğu sırasında karşılaştığı insanlarla diyaloglarından, İzmir’deki büyükannesini ziyaret etmek istediğini anlıyoruz. Ancak elinde kimliği olmayan Jin’in dağdaki gerilla aktivitelerini saklamak için bunu bir bahane olarak mı anlattığı kesinleşemiyor.”

“Reha Erdem ‘Jin’ filminin konusunu seçmekle büyük bir cesaret göstermiştir. Filmin gösteriminden sonra gerçekleşen soru-cevap sürecinde de filminde her iki tarafta bir sürü ölüme yol açmış ve hala da ölümlere sebep olan bir çatışma ile ilgili bir masal anlatmak istediğini de vurguladı. Kazdağları’nın yemyeşil ormanları ve pınarları, Mersin Dağları’nın muazzam görüntüleri ve Jin’e yoldaşlık eden hayvanlar bu masala uyan bir görüntü veriyor. Bu hikâye, büyükannesini ziyaret etmek isteyen kırmızı başlıklı kızın hikâyesidir.” (3)

reha-erdem-sinemasi

….

“Atilla Dorsay ile Usta Yönetmenler” etkinliğine konuşmacı olarak katılan Reha Erdem, ‘Kosmos ‘ adlı filminin gösteriminden sonra yapılan söyleşide Jin’den sonra genel sessizliğini bozarak konuşmak zorunda kaldığını, filminin sinemadan çok politik anlamda konuşulduğunu söylemiş.

Sakıp Sabancı Müzesi’nin film gösterimleri ve panellerden oluşan bu etkinlik dizisinin ilki, 29 Ocak Çarşamba akşamı gerçekleşmiş. Film gösteriminin ardından gerçekleşen panelde Reha Erdem sinemaya nasıl başladığından, gerçekçilik akımına getirdiği eleştirilerden, Jin filmi üzerine gerçekleşen politik tartışma ortamından, savaş karşıtı filmlerin sıkıntılarından, sinemadaki gerçeklik algısından ve Yeni Türk Sineması’ndan söz etmiş.

“Konuşarak anlatabilsem zaten film yapmazdım. Yönetmenler genel olarak filmleri hakkında konuşunca ya prospektüs gibi oluyor ve filmin yanında yalan yanlış duruyor ya da birtakım sözler aforizma gibi çıkıyor ve hep onlar kalıyor, Bunların çok rahatsız edici olduğunu düşünüyorum yoksa bu konuşmak/konuşmamak kendini saklamak gibi bir şey değil.”

“Yeni Dalga tek başına bir şey değil, ben zaten birtakım akımlar adlandırıp elmalarla armutları aynı kefeye koymaktan hoşlanmıyorum. Godard ile Truffaut’yu hiçbir zaman yan yana hissetmedim, Herkes ayrı ve o farklılıklar beni çekiyor. Kategorize etmek indirgemeci oluyor.”

REHA-ERDEM-YONETMEN

“Yeni Türk Sineması anlamlı da olsa, o bile karıştı artık, bize (Nuri, Zeki gibi arkadaşlarım) hala yeni diyorlar, bir yandan yepyeni sinemacılar çıkıyor. Kim yeni kim eski karıştı.”

“Sinema okuyan genç arkadaşlarıma da hep şunu söylüyorum; en şahane şey çok fazla film seyredip sinemanın o şahane geçmişini bilip sonra yelkenleri doldurup öyle gitmek.”

“Başarı bir sanat kriteri değil… Mesela burada bir sanatçı var; Anish Kapoor, bence bu yılın en şahane kültürel olayıydı, görmediyseniz mutlaka görün, ne yazık ki fazla yazılıp çizilmedi. Yurtdışındaki arkadaşlarımsa filmlerimden öte bana hep Kapoor’u sordular.

“Ses zaten sinemanın yarısı, kullanmıyor olmak eksiklik. Bundan bir anlam yaratma imkânımız varken, sinemayı sadece basit bir hikâye anlatımına indirgemek sinemanın imkânları açısından küçültücü bir şey. Müzik sanatların en üstü, keşke müzik yapabilseydim de filmle filan çok uğraşmasaydım. Müzik bambaşka, orada akıyor/akmıyor da yok, kodlaması çok daha zor.”

“Filmlerim üzerine anlatılacak, saklı hiçbir şey yok, her şey olduğu ve göründüğü kadar, ben öyle filmleri seviyorum. Açık filmler bunlar, neresinden girerseniz girin, yarısında izlemeyin fark etmez, tamamen açık. Zorluk ise hep belli algılarımızın olmasıyla alakalı. Son filmim Şarkı Söyleyen Kadınlar için de soruldu ‘geyik neyi simgeliyor?’  O geyik sadece bir geyik.”

“Kosmos da o anlamda çok basit; bir tane adam; ister meczup deyin ister demeyin, ‘çalışmak istemiyorum, aşk istiyorum’ diyor; bundan daha basit bir şey yok. O benim kahramanım, keşke öyle olabilseydim. Ne yazık ki hayat bize o imkânı vermiyor. Kosmos biriktirmeyen bir insan, parçaları topluyor ama tutmuyor.”

“Beş Vakit’ten örnek vereyim: Güneş tutulması oldu çekimde, zaten zamanını biliyorduk ama çekilmesi imkânsız bir şeydi bizim için. Hiç beklenmedik bir mevsimde, tam o an bulutlar geldi ve çekilme imkânı oldu, bulutlar filtre yaptı. Anında bütün programı değiştirip tutulmayı çektik ve sonra çekime göre filmi seyredip tutulmayı senaryonun içine soktuk.”

“Aslında zamanla ilgili bir meselem var. Bu dünyanın bize empoze ettiği, fonksiyonel para kazanma zamanını, bütün hayatımızı etkileyen zamanı kastediyorum; kaçamaklarımızı, tembelliklerimizi bile iş saatlerimize göre düzenliyoruz. Doğa ise benim için bu zamanın tam tersini öneriyor; hepimize empoze edilenin dışında yürüdüğümüz bir zamanı.”

“Yeni bir dijital devrin içindeyiz, müthiş bir çağdayız, çok heyecan veriyor aslında bu bana. Bu çağın çocukları artık teknolojiyi protest haliyle yaşıyorlar. Gezi’ye dair en umut verici taraf da buydu bence, isyan meselesinden öte tabii; yeni teknolojinin insanla birleşmesi umudu.”

“Doğa derken hepimiz gidelim kırlara yatalım, şehirleri terk edelim demiyorum, kırları buraya getirelim, burayı kır yapalım.”

“Filmlerin bir kısmına ‘hiç hayattanmış gibi değil’ deniyor. Hâlbuki hayat başka, sinema başka. Sinemadaki kuş, sinemadaki kuş, yani filmin kuşu, öyle bir kuş hayatta yok. O nedenle her şey fantastik, gerçekçi gibi geçinenler daha büyük yalan söylüyor. Sinemada gerçekçiliğin sonu pornografidir.”

“Jin sinemadan çok politik anlamda konuşuldu. Bu 30 yıllık savaşta kaç bin tane hayvan öldü bilemiyoruz. Onu bırakın, birçok yerde iklim değişti, ormanlar yakıldı, dağlar delindi. Savaş sadece hayvanları öldürmedi; bizim terminolojimizi değiştirdi. Bu ülkedeki şiddet hala bu savaşın izlerinden geliyor bence. Binlerce kilometre uzağında da olsa savaş olan bir ülkede evlerde de barış olmuyor.“

“Açıkçası savaş karşıtı filmlerin çoğunun tamamen savaş fetişizmi yapan, içinde silah olan ve lanet de etse silahları özendiren filmler olduğunu düşünüyorum.”

“Jin filminde de en çok onu tartıştık; filmden hoşlanmayan Kürt arkadaşlar haklı olarak ‘bizi niye bir çürük elmayla anlattın?’ diye eleştirdiler. Tabii ki bu bir gerilla belgeseli değil ama gerilla da zaten zaafları olan bir insan.” (4)

….

Fatih Özgüven ise Berlin Bilânçosu adlı yazısında şöyle diyor:

“Uzun uzun filmin güncel politik arka planını söz konusu etmek, filmdeki küçük Kürt kızının ‘dağa çıktığını mı yoksa dağdan indiğini mi’ düşünmek, ‘neden’ diye sormak mümkün. Şöyle ya da böyle, ‘Jin’ Reha Erdem’in vahşi ve esrarengiz bir dünyayla baş başa kalmış küçük kızlar dizisinin günümüz Türkiyesi bağlamındaki en açık sözlü filmi.” (5)

mehmet-arat-sanatlog-yazilari

Bir başka yazısındaysa Erdem’in sinemasıyla ilgili değerlendirmelerden söz ediyor:

“’5 Vakit’ten, ‘Hayat Var’dan acılarla sıçrayıp ‘Kosmos’a ikna olmanın sevinciyle ‘Jin’e bile hoşgörü sayfası açtınız. Erksan’dan bu yana ortalıkta “Böyle bir sinema yok” diye ‘A Ay’ı önemseme gerekliliğinden zaten yorgunsunuz. Arada ‘Korkuyorum Anne’yi sevmiş fakat nereye koyacağınızı bilememişsinizdir. Gerek var mı bu acılara? Var, diyenler şunu diyor: Reha Erdem, birkaç başka yönetmenle birlikte Türkiye’de ‘şahsi sinema’ yapmaya çalışan bir yönetmendir. Yok, diyenler şöyle diyor: Şahsi sinemadan anladığımız kafası karşık hikâye midir?” (6)

….

Reha Erdem’in 1989 yapımı ‘A Ay’ filmi (7), Osman Akyol’un Sanatlog’daki ‘Türk Sinemasında Sanat Filmleri’ yazısında verdiği listede ilk sırada yer almış. (8)

….

Son nokta konduğunda sanat yapıtı yaratıcısından ayrılır, tüm insanlara ulaşabilecek bir yolculuğa çıkar. Zamanın gücüyle sınanır. Jin, özellikle doğa görüntüleri nedeniyle ilgiyle izlediğim bir film oldu. Bir filmle ilgili güncel tartışmalar da çok önemli olmayabilir, politika ve savaş geçicidir, ulaşılan özgürlük ve barış ise kalıcı. Ama takıldığım bir nokta var.

Kadın ölmeli mi?

Bilimde, teknolojide, anlatım ve iletişim olanaklarında yaşanan tüm gelişmelere karşın sanatın yalınlığı en önemli güç olmayı sürdürüyor. Yaşamın karmaşasını, insanların bitmeyen telaşını, gözleri kör kulakları sağır eden büyük gürültüyü bir anda kesiyor. Karşısındakini sessizliğin içine sinmiş yeni anlamlar arayan başka bir dünyayla baş başa bırakıyor.

Jin’de de orman, dağ, toprak, hayvan görüntüleri filmin temel gücünü oluşturuyor. Doğanın sakinliğinin yanında insanın öfkesinin anlamsızlığını sessiz bir tokat gibi vuruyor. Küçücük bir kız içinde bırakıldığı dünyada acımasız vahşilerin arasında ürkek bir kuş gibi usulca yürüyüp uçmaya çalışarak bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Her an yok olabilecek bir yaşamın acısını sürekli hissettiriyor. Güncel koşullarda Reha Erdem bu acılı denklemi yeterince inceleyip daha net bir yorumla bakmadığı için eleştirilebilir. Bu eleştiri haklı olsa bile filmin değerini, fırtına dindiğinde yerleşeceği yeri etkilemez.

Yaşam ışık ve umuttur, ölüm karanlık ve umutsuzluk.

Sanatta incecik, küçücük de olsa bir parlaklık, tünelin ucunda bir beyazlık görünmelidir.

Jin ölmeli mi? Ölürse tüm yaşadıkları, katlandığı tüm zorluklar, çektiği acılar boşa mı gitmiş olacak? Tüm güzellikler onunla birlikte toprağa mı gömülecek?

Jin yaşamalı mı? Yaşarsa boş bir umut mu olacak? İçinden çıkamadığı bir çaresizlikten bir başkasına dönecek? Hep çektiği acıların, yitirdiği dostların karanlığına mı katlanmak zorunda olacak? Yoksa güçlenip yeniden doğarak ışığa ulaşabilecek mi?

Jin hem kadın, hem yaşamdır. Jin ölmeli mi? Yaşamalı mı?

reha-erdem-filmleri

….

Zor günler yaşıyoruz. Ölümle savaşmadan yaşam olmaz. Güzelliklere ulaşabilmek için önce ayakta kalmak, sabırlı olmak, sessizce güçlenmek, yaşama dört elle sarılıp onu kucaklayabilmek gerekir.

Kadın yaşamdır. Ona ölüm geçicidir. Ölüme inat canlar verebilir. Yeniden doğar ölümlerde. İçinde beslediği yaşamın özü başka bedenlere geçmeden düşüp toprağa karışırsa büyük bir acı duyar. “Yaşama can katmadan ölmeyin” diye haykırmayı sürdürür.

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

1. Reha Erdem, Jin, http://www.imdb.com/title/tt2670226

2. Reha Erdem, Jin, http://www.beyazperde.com/filmler/film-217364

3. Fadime B. Acıbadem, Jin: Cevapları Sorgulamak,

http://www.bianet.org/bianet/diger/145062-jin-cevaplari-sorgulamak

4. Pınar Çalışkan, Reha Erdem: Jin’den Sonra Konuşmak Zorunda Kaldım,

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/153167-reha-erdem-jin-den-sonra-konusmak-zorunda-kaldim

5. Fatih Özgüven, Berlin Bilançosu,

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fatih_ozguven/berlin_bilancosu-1122254

6. Fatih Özgüven, İsa Bu Adaya Uğramadı,

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fatih_ozguven/isa_bu_adaya_ugramadi-1178704

7. Reha Erdem, A Ay, http://www.imdb.com/title/tt0429489

8. Osman Akyol, Türk Sinemasında Sanat Filmleri, http://www.sanatlog.com/sanat/turk-sinemasinda-sanat-filmleri