Babanın Kurbanlık Nesnesi

Rüyaların diliyle konuşan Ursula K. Le Guin, bizi rüyanın gücünü ve gerçekliğini kabullenmeye, onu gerçekçiliğin ve akılcılığın terimleriyle açıklamaya uğraşmamaya çağırır. Rüyaların diliyle konuşmak için onları anımsamak ve not etmek gerekir ki, edebiyat, rüya âlemlerinden de beslenmiştir oldubitti. Son zamanlarda, ardı ardına yazar ve filozofların rüya kayıtlarını okuma fırsatı bulduk bizler de. Rüyaları aracılığıyla eserlerinin ve kuramlarının ikonografyasını çözümlerken aslında pek çok rüyanın toplumsal hafızanın ne denli yansıması olduğunu, kültürel örüntüler arasındaki bağıntıları, ortaklık ve farklılıkları, siyasetin, toplumsal cinsiyetin ve geleneğin, bilinçaltında ne gibi biçimler aldığını da görmüş olduk. Adorno’nun uyanır uyanmaz yazarak ham halleriyle korumaya çabaladığı, 1934′ten ölümüne değin not ettiği rüyalarından oluşan Rüya Kayıtları, rüya denilen muammayı aydınlatan bir büyü bozumu iken, Marguerite Yourcenar’ın rüya anlatılarından derlediği Rüya ve Kader, rüya olgusunu bireysel bir kader düşüncesiyle yan yana getirerek, otobiyografik bir yazınsal edime yönelen edebî bir biçimlendirme çabasıydı. Yapıbozumcu feminist felsefeci, akademisyen, romancı, şair, oyun yazarı ve eleştirmen Hélène Cixous’nun, Rüya Dedim Sana adlı “yorumsuz rüyalar kitabı” ise rüya halindeki ruhun fiziksel yoğunluklarına, ışınımlarına, yayınımlarına, her zaman trajik haz düzeyine ulaşmak için, kesintisiz kesintili çok fırtınalı gece ülkesine korkusuzca dalıyor. Cixous’nun dilimize çevrilen ilk eseri de olan bu kitabı, onun kuramını anlama yolunda harika bir kılavuz, hem de eserlerine bir giriş, bir önsöz, arketip ve imge çözücü… Ataerkil toplumsal ve kültürel yapıdaki yerleşik söylemlerin deşifre edilmesi yönünde diğer çağdaşı feminist kuramcılar gibi mitolojik hikâyeleri analize tabi tutan Cixous, eril kuruluş hikâyelerini psikanalitik bir okumayla değerlendirir. Dişil libido ile dişil yazın arasında parallellikler kurmanın ötesinde, Cixous, ataerkil düzenle ancak dişil yazın ile mücadele edilebileceğine inanır. Öne sürdüğü türde çokseslilik, durağansızlık, belirsizlik, çizgisel olmayan zamansallık ögeleri bizzat kendi kurmaca ve rüya anlatılarında da uygulanmıştır:

“Uyanmıyorum, rüya beni bir eliyle uyandırıyor, rüya tek başına yazıyor ve karanlıkta doludizgin notlar alınıyor, kenarlara, taşıra taşıra, anlatı küçük sandalı ağzına kadar dolduruyor.”

Kesik kesik, yoldan çıkarak, tüm hiyerarşik kuralları altüst ederek, tekrarlar ve gel-gitler içinde ilerleyen bu el, bedenini duyurmak adına yazan bir kadının elidir. Tiyatro eserlerinde, “mevcudiyetin en yükseğe ulaştığı zaman” dediği gece âleminden ve rüyalardan yararlanan Cixous’nun 1960’lardan sonra, Freud’un Dora’sının kadındaki protestocu gücün esas örneği olduğunu gösteren “Dora’nın Portresi” adlı oyunu, Dora’ya gasp edilen dilini yeniden kazandırmaya çalışıp histeriyi meşru bir hissetme ve davranma biçimi olarak sunar. Kadın histeriğin bedenini “uçan beden” olarak kuran Cixous, bütün histerik kadınları yazmaya davet ederken önerdiği dişil yazının, sesle, konuşmayla, ritmle ve bilinçdışıyla ilişkisini eserlerinde olduğu kadar rüyalarında da gösterir/görür. “Dora’nın Portresi”, dilsel mecazlar, fanteziler, rüyalar aracılığıyla dişi eşcinselliğin bilinçdışı kaynaklarını uyandırarak gerçekçi tiyatronun erkek egemen geleneğini sarsar. Öznel özerklik ile bilinç denetimi türünden yanılsamalara karşı duran Cixous’un rüyaları aynı zamanda bir tiyatro sahnesidir de. Bir kadın ve bir Yahudi olarak yitirmeyi ve dışlanmayı aynı anda yaşayan Cixous’nun rüyalarında Auschwitz’deki gaz odaları bir tiyatro sahnesine dönüşür. Ki eril fantezilerin emirlerine göre inşa edilen tiyatronun, bütün kültürel ürünlerin kaynağındaki cinayet sahnesi dehşetini, romanda olduğundan daha fazla şiddetle tekrar edip pekiştirdiği düşüncesindedir Cixous.

Bernadette Fort’un kendisiyle yaptığı bir röportajda (1), mezarlıkları ve ölüler şehrini çalışmalarında sürekli imge olarak kullandığından söz eder:

“Benim için mezarlık, yaşam ve ölümün birbirini tarttığı yerdir. Burası son derece güçlü bir mekândır, burası ideal teatral sahnedir.”

Tarihin ve ırkının arkaik izleri rüyalarında da yakasını bırakmaz:

“Çocukluğumun rüyalarını hatırlıyorum, ormanlarda Nazilerden kaçma girişimleri. Devam ediyor. Naziler hâlâ var. Nazi olan Naziler ve başka zalimlerin yerini tutan Naziler…”

Toplumsal düzen tarafından ketlenmiş ve çocukluktaki biçimlerine itilmiş arzuları ifade eden, alacakaranlıkta elin kayda geçirdiği “bu ilkel anlatıları, bu larvaları”, hiç mi hiç düzeltmeden, sansürlemeden, eksiksiz biçimde bir araya getirmiş Cixous; analizden ve edebiyattan en uzak, ham, masum halleriyle; analiz öncesinin şafağında çılgınca oynaştıkları gibi. Ancak yine de okunurken tehlikeli ve kaçınılmaz biçimde hatalı yorumlamanın tehdidi altında bulduğu rüyaları dışarıda bırakmış:

“Temkinsiz bir okuma yüzünden cidden ben’im filanca hükümdarla ya da falanca büyük yazarla (kadın ya da erkek) cidden bir ilişkiyi, cidden yaşadığımın sanılması canımı sıkardı.”

Kişisel mitolojisine ilişkin arketipler gece, öte âlem, ölüler, mezarlıklar, toplama kampları, karanlık diyarlar, kuyular (hem kadın yazını hem de kadın bedeni bir karanlık ülkedir, çünkü kadın tarihsel süreç içerisinde her ikisinden de uzaklaştırılmıştır), bebekler, hamile kadınlar, doğum, baba ve çok sevdiği kedisi Thessie rüyalarında sürekli değişime uğrar.

Erkeklerin mürekkep, kadınlarınsa anne sütü ile yazdıklarını belirten Cixous’nun anneliğe verdiği önem rüyalarına da yansımakta ve yeni doğmuş bebekler, bebek kılığına bürünmüş hayvanlar, yasanın diline karşı çıkış yolunun, ödipal öncesi anneye geri dönüş olduğunu imlemekteler. “Sonsuz Rüya” başlıklı ilk anlatı, babasının eve geri dönüşünden mutluluk duyan kızın sevincine dairdir ki pek çok rüyada ölmüş babanın geri dönüşü, buna mukabil yeni doğmuş bebeklerin unutuluşuna, yitimine şahit oluruz. Kimi zaman kendi de ölüler diyarına iner Cixous ve orada terk edilmiş bebekler bulur yine. “Aller à la mer” başlıklı yazısında (2), maktulun her zaman babanın kurbanlık nesnesi yani kızı olduğunu, bu kurban sayesinde fallusun korunduğunu vurgular:

“Baba için kızı, narsisizme dayalı fantezisini tasdik eden kişidir. Bu fantezi babanın hadım edilme tehdidini savuşturmasına yardımcı olur. Kız çocuğu tıpkı Elektra veya Antigone gibi bertaraf edilir. Ya da Ophelia gibi üç kıskanç baba figürü tarafından üç defa ölmeden mezara konulmaya mahkûm edilir.”

Babasının mezarından doğduğunu hisseden Cixous’ya göre her erkeğin içinde tahtından edilmiş bir Kral Lear vardır; bu kral kızından sevgi sözleriyle kendisini yüceltmesini ve göklere çıkarmasını talep eder:

“Bana en büyük olduğumu, en yüce olduğumu, kralların kralı olduğumu söyle yoksa ölürsün.”

Rüyaların bir başka temel figürü kedi Thessie de kadınlar ile kedilerin vahşi içgüdülerindeki ortaklığa göndermede bulunuyor kanımca. Çünkü kedi, kadının olmaya ve bilmeye gerek duyduğu her şeyi ruhunda taşır, öyküler ve düşler, sözcükler ve şarkılar, işaretler ve simgeler, esin ve lirizm taşır. Hepsinden önemlisi yaratıcılık ve göçebelik taşır tıpkı rüyalar gibi…

(1)(2) - Mimesis/Feminist Tiyatro Özel Sayısı/Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi/2006

Rüya Dedim Sana

Hélène Cixous, Çev: Elif Gökteke,

YKY, 2009, 116, 8.00 TL

Yazan: Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Kore Müziği

Mart 27, 2010 by  
Filed under Dünya Müziği, Müzik, Sanat

Kore geleneksel müziği insan seni üzerine kurulmuştur. Bu belirgin seslerin, iklim, doğa, din ve Koreli insanların ideolojileri gibi birçok sebebi vardır.

Geleneksel Kore müziği entelektüel önemi olan jeongak (oda müziği) ve duygusal vurguları olan minsogak (folk müzik) olarak ayrıntılı şekilde sınıflandırılabilir. İlk bahsedilen tür kraliyet ailesi kültürü ve üst sınıf aydınlar ile ilgilidir, ikincisi ise sıradan insanlara hitap eder. Kore müziğinin en göze çarpan özelliği sakin tempolu oluşudur. Bütün oda müzik eserleri çok yavaş bir tempoda ilerler öyle ki bazen bir vuruş neredeyse 3 saniyeye ulaşır. Açıkçası, bu türün duygusu dingin, düşünceli ve huzurludur. Bu ağır tempo aslında Korelilerin nefes almaya verdikleri önemden ve bakış açılarından kaynaklanır. Oysaki batı müziği kalp atışları üzerine kurulmuştur, kalp atışı gibi canlı, enerjik ve dinamiktir. Kore oda müziği nefes alış ritimlerine dayanır, uzun bir nefesin özelliklerini taşır, huzurlu, oturmuş ve düşüncelidir.

Kore müziği genellikle yumuşak ve biraz da kutsal ezgilere sahiptir, bu özellikle oda müzikte belirgin olan bir özelliktir. Bu yumuşak ton sebebiyle, bir nota ya da ölçü bir diğeri ile uyumsuz olsa bile bu kulağa kötü gelmez. Bu tonlar Kore’de çoğu müzik aletlerinde metal kullanılmamasının bir sonucudur. Yaylı çalgılar çoğunlukla tel yerine ipekten, üflemeli çalgılar ise çoğunlukla bambudan yapılır.

Kore üflemeli çalgıları; piri (silindirik obua), taepyeongso (metal zilli eski tip obua), daegeum (çapraz flüt), danso (nefes kesen flüt), saenghwang (ağız organı) ve hum (okarina).

Kore yaylı çalgıları; gayageum (12 telli kanun), geomungo (6 telli kanun), ajaeng (7 telli eğik bir kanun), ve haegeum (2 telli keman).

Perküsyon enstrümanları; kwaenggari (el zili), jing (asılı zil), buk (varil davul), janggu (kum saati şeklinde davul), bak (el çırpıcı), pjeonjong (taş zil), eo (kaplan formunda bir çalgı) ve chuk (tahta kutu).

Kore müziği doğaçlamada çok zengindir. Bu doğallık ölçülü oda müziğine nazaran tutkulu folk müzikte daha belirgindir. Sanjo (enstrümantal solo müzik) buna iyi bir örnektir, tek sesli pansori de öyle. Kore müziğinin bir başka karakteristiği de sesler arasında hiç duraksamadan çalınma özelliğidir. Bu karakteristiğe en uygun örnek pansori’dir. Song of Chunhyang şarkısında, vokal yalnız başına 8 saati aşkın süre boyunca hiç ara vermeden söyler ve sırasıyla bütün rolleri de üstlenir. Bu dünyanın herhangi başka bir yerinde çok nadir görülebilir.

Kore müziğinin bir başka karakteristiği de temposunun ilerleyişindedir. Öyle ki batı müziği çoğunlukla yavaş ve hızlı hareketlerin kontrasından faydalanır, Kore müziği ise en yavaş sekansla açılır, gitgide ama çok yavaş bir şekilde temposu hızlanır ve biter. Bu hızlanma süreci Kore kültüründeki Şamanist temelleri yansıtır, mükemmel bir kişisel bırakma/vazgeçme seviyesine ulaşma.

Kore müziğini daha iyi anlayabilmek için atlanmaması gereken nokta ayin müzikleridir; yin ve yang’in önemli rol oynadığı, 5 doğal elementin kozmolojik ilkeleri. Buna güzel bir örnek olarak chuk’ın (tahta kutu) ve eo’nun (kaplan formunda bir çalgı) kullanılışı, Botaepyeong adı verilen parçanın Jongmyo Shrine’da kraliyet ataları esnasında çalınmasıdır. Chuk sadece parçanın başlangıcında çalınmıştır. Orkestranın her zaman doğu tarafında çalınır ve maviye boyanmıştır, doğuyu temsil eder. Diğer yandan eo sadece parçanın son bölümünde çalınmıştır. Orkestranın batısında yer alır, beyaza boyanmıştır ve batıyı temsil eder. Eğer biri bu müziği 5 doğal elementin sembollerinin ve yin ve yang’in farkında olmadan dinlerse pek bir şey anlayamaz.

Kore müziğinin gelenekleri günümüzde samullori (vurmalı çalgı bölgesi) ve Ulusal Geleneksel Müzik Orkestrası ve Ulusal Kore Geleneksel Sanatlar İcra Merkezi tarafından sürdürülmekte.

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

SanatLog-Mircan Kaya Röportajı

Günümüz modern toplumunda medya endüstrisini ve modern dinamiklerin mengenesinde sıkışan insanı; “Genel olarak bizi kuşatmış olan tüm medya kanallarının, yayınlar, reklamlar vs. vasıtasıyla bize bir sistemi dayattığını düşünüyor ve bunalıyorum. Kolektif deliliğe karşıyım. İnsanın kendisi olmak hakkını elinden alıyorlar. Bu koşullar altında nasıl otantik bir kişilik geliştirilebilir?” biçiminde değerlendiren ve müziğini felsefe ile, edebiyat ile, en önemlisi de özyaşam pratikleri ile donatan müzisyen Mircan Kaya ile SanatLog okuyucuları için söyleştik… İyi okumalar…

www.sanatlog.com

SanatLog: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz öncelikle…

Mircan Kaya: İlginize ben teşekkür ederim.

SanatLog: SanatLog okuyucularına kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Mircan Kaya: Çocukken bir takma adım vardı: Çinka… Bu Lazca bir isimdir. Aslında orman perisi veya cin anlamına gelen bu ad bir insan için kullanıldığında…..veya söyle söyleyeyim: Benim için kullanıldığında şu anlama gelirdi. Çok sessiz, sakin duran, çok az konuşan ancak çok kararlı, inatçı, sessiz duruşu aslında kafasının sürekli meşgul olmasından kaynaklanan, ne yapacağı belli olmayan, damarına basıldığı zaman hiç konuşmayan o dilden zehir damlatan, cin kafalı vs. vs.

Ben olağanüstü bir doğa ile kuşatılmış bir şehirde dünyaya geldim. Bu şehrin bir dağ köyünde. Artvin şehrini bilenler nasıl bir coğrafyadan, doğadan bahsettiğimi anlayabilirler. Çimen, ağaç, toprak, çiçek, hayvan hatta yağmur kokuları, doğanın içinden gelen seslerle, sessizliğin sesiyle, derin karanlığın kulakları çınlatan sesiyle büyüdüm. Ermeni evlerinin arka bahçelerinde, hep yokuş yukarı veya yokuş aşağı dar sokaklarla örülmüş Çoruh nehrine tepeden bakan Artvin’in o gizemli ara sokaklarında gerilimli keşif yolculuklarım yürümeyi henüz becerebildiğim zamanlara kadar gider. Nisan yağmurlarında sokağa salınırdık biz, yağmur sularıyla ıslanalım diye. İstanbul’daki üniversite yıllarımın sonuna kadar yağmur altında sırılsıklam yürüme zevkimi kimse elimden alamadı. Islanmaya çıkardım şehrin göbeğinde.

SanatLog: İlgi alanlarınızı ve sizi tanımlayacak özelliklerinizi de merak ediyoruz…

Mircan Kaya: Hayatım, olağanüstü öyküler, yolculuklar, kitaplar, sanata düşkünlük nedeniyle ona giden her yolu keşfetme maceraları ile dopdolu ve rengarenk geçti.

Hayat çizgimi, onu algılayış biçimimi adaletsizce erkenden kıran şey çok sevdiğim insanların vakitsizce terk-i diyar etmeleriyle olmuştur. Bir daha beni asla benzeri biçimde sevecek hiç kimsenin bulunmayacağı gerçeğinin ağırlığını, acısını yalnızca müzik, edebiyat, resim, sinema, okumalar, çalışmalarla atlatabilirdim. Bilginin dayanılmaz, tatlı, içimi aydınlatan ışığına aşıktım. Büyük yazarlar, filozoflar, sanatçılar benim ruh yoldaşlarımdı. Gurularımdı. Hala da öyledir.

Yaratmayı ilk çocukluk yıllarımdan beri çok sevdim. Buna tutkunum. “Yapmak” yani. “Kendim yapmalıyım.” Çok erken yemek yapmaya başladım. Çok erken alışveriş yapmaya başladım. Kendimi bildim bileli şarkı söyledim. Yıllarca kullandığım, mühendislik hesapları yapmaya yarayan karmaşık yazılımı kendi kendime öğrendim. Kimsenin gitmeye cesaret edemeyeceği yollara, yolculuklara talip oldum. Hayata karşı dinmeyen bir hevesim var. Bu heveslilik benim iç enerjimin kaynağı veya içimdeki enerji bu hevesliliği doğuruyor.

Genel olarak ben hayatın kendisi ile ilgili olduğumu söyeleyebilirm. Hayat ölümü de kapsıyor tabi. Eskiden beri felsefe, edebiyat, psikoloji, psikanaliz ile çok ilgili oldum. Genç kızlık odam yetiştirdiğim çiçekler ve kitaplarla doluydu. Duvarlarda el yazılarım ve gitarım. Yerdeki postun üzerine kıvrılıp, okumaların, müzik çalışmalarının veya derslerin arasında tatlı uykulara dalmayı pek severdim. Yürümek en büyük ihtiyaçlarımdan biridir. Doğaya düşkünlüğüm, derinden bağlı oluşum nedeniyle yaşadığım ortamlarda mutlaka onunla bütünleşmemi sağlayan bir atmosfer yaratırım. Beş elementten toprak, tahta ve metal egemendir benim mekanlarıma. Tabi pencerelerimin gökyüzüne bakması ile havayı da katmış oluyorum. Ve çiçekler, bitkiler…..

Beni en çok besleyen şeylerden biri yolculuklar. İçinde yaşadığımız ortamlardan zaman zaman uzaklaşmalıyız. Yarattığımız yaşamların tutsakları haline geliyoruz bir süre sonra. Biraz uzaklaşmak, hem sevdiklerim hem de kendim için boşluk yaratmak beni çok besliyor. Özlemeli ve özlenmeli. Yepyeni düşüncelerle doluyorum o zaman.

SanatLog: Müzik yaşamınızda iki eğilimi birleştirme çabalarınız göze çarpıyor. Yerellik ve otantiklik Batı sound ve enstrümanları ile buluşuyor… Bu sanatsal vizyonu ilk ne zaman pratize etmeye başladınız?

Mircan Kaya: Aslında, başından beri bunun peşindeydim. Otantik bir müzik yaratmak. Benden, benim yaşadıklarımdan ortaya çıkan, kendine özgü, başkalarınınkine benzemeyen kendi müziğimi yaratmak. Çok uzun zamandan beri müzik yapmama rağmen, kafamdaki müziği istediğim biçimde yaratabileceğim zamanı beklemem gerekti. Daha önce, bu müziği yaratabilmem imkansızdı. Popüler müziğin malzemesi olur ve yaptıklarımla, kendimle hesaplaşır dururdum. Bu anlamda, çok zor bir insanım. Kendimle hesaplaşırım. Attığım bir adım, insan olarak beni huzursuz ediyorsa derhal vazgeçerim. Onu yok ederim. Bugün albümlere koyduğum bestelerin arasında pek çoğu, benim yirmili yaşlarımda kasetlere kaydettiğim parçalardandır.

On üç yaşından başlayarak, Sartre, Emile Zola okuyan, yirmili yaşlarında Shakespeare sonelerini İngilizce orijinallerinden şarkıya dönüştüren, Edgar A. Poe öyküleri üzerinden senfonik parçalar yapmaya çalışan biriydim. Bir de grubumuz vardı. Ancak grup elemanları ve ben yapmaya çalıştığımız müzik için yetersiz kalıyorduk.

Şimdi ben, her projeyi önce yazıyorum. Bir tiyatro eseri veya bir kitap yazar gibi önce müziği, neyi anlatmaya çalıştığını yazıyorum. Birlikte çalıştığım müzisyenlerle müziğimin öyküsünü paylaşıyorum. Duygusunu onlara aktarmaya azami özen gösteriyorum. Sonra, bu öykülerin ve duyguların onlardaki yansımaları müziğe dönüşüyor.

SanatLog: Az evvelki sorum aslında yıllar içinde gelişip dönüşen müziğinizi tanımlasa da ilk albümünüz “Bizim Ninniler”de ve “Kül” adını taşıyan ikinci albümünüzde henüz geleneksel ezgilerle haşır neşirdiniz…

Mircan Kaya: Bizim Ninniler ve Kül albümlerindeki geleneksel ezgiler de aslında, alışılmış geleneksel tarzın veya tavrın biraz dışında yorumlanmıştır.

SanatLog: Bu bağlamda üçüncü albümünüz “Sala” sözünü ettiğim Doğu-Batı sentezinin de başlangıcı denebilir sanırım?

Mircan Kaya: Doğru, Bizim Ninniler ve Kül’den sonra asıl yapmak istediğim şeyi yapabileceğim konusunda kendim ikna olmuştum. Elimde artık, birlikte çalışmak istediğim müzisyenlere sunabileceğim, gösterebileceğim kanıtlarım vardı. Referanslarım vardı. Sala’yı önce yine yazmaya başladım. Her müzisyene önce öyküleri gönderdim. Ve demo kayıtları. Örneğin Uğur Işık. O’nun çellosu gerekiyordu. Ölümü temsil edecek bir çello. Veya “Song” parçasında iki erkek tarafından sevilen kadının dramını anlatacak, biri kaybeden erkeği temsil edecek (çello), diğeri gelini alıp gidecek damadı, kazananı ve neşeyi temsil edecek (akordeon) şekilde parçayı icra edebilmek için müzisyenlerle hem kayıt öncesi hem de kayıt esnasında sürekli konuştuk. Bu benim hayatımdaki en büyük mesele olmuştur. Aynı anda birden fazla insan tarafından sevilmek ve bunun hayatımda yarattığı cehennem ateşi. Song, diğer parçalar gibi, içselleştirdiğim, benim başka bir meselemin şarkısıdır. Sonuçta ortaya çıkan enstrüman performansı FROOTS dergisi tarafından çok övüldü.

SanatLog:NUMINOSUM” –ki bence muhteşem bir albüm– caz bağlaşıklıkları ile, yağmur sesleriyle harmanlanmış oldukça başarılı bir albüm ve titizlikle tasarlanmış bir meditasyon aracı gibi…

Mircan Kaya: Çok teşekkürler.

Olumlu eleştiriler alan her albüm bana bir sonraki albümümü daha cesurca ortaya çıkarmak için cesaret verdi. NUMINOSUM böyle ortaya çıktı. İçinde yine benim hayatım ve türlü yolculuklarım boyunca kesişen pek çok olay, hem ruhsal hem fiziksel yolculukların yansımaları var.

Sala için Roger Mills ile çalışmaya başlamıştım. Müzikle ilgili arayışlarım ve yolculuklarım, Roger Mills vasıtası ile beni Limbo grubuna ulaştırdı. Roger, doğaçlama caz yapan Limbo’da trompet çalıyordu. Sala’nın miksajı için Bristol’e gittiğimde Limbo’nun Cardiff’te sınırlı izleyici ile bir prova konseri vereceğini söyledi. Uçaktan iner inmez doğrudan Cardiff’e bu konseri izlemeye gittik. Hiç bu kadar güzel doğaçlama müzik yapan bir grup görmemiştim. O gün, Limbo ile müzik yapmayı kafama koydum. Roger Mills, yaptığım her çalışmayı büyük bir heyecan ve beğeniyle karşıladığı için, bu projeyi gerçekleştirmem için gerekli organizasyonları yaptı.

Albümün temelinde bu yolculukla başka bir yolculuğun kesişmesi yatıyor. Sarıkamış’ta donarak ölen askerler için yapılan bir Kültür Bakanlığı destekli müzik projesine Uğur Işık (çello) ile bir doğaçlama ağıt ve ninni kaydetmiştik. Anma törenlerine, bu vesileyle davetliydim. Davet edilenler arasında Muammer Ketencoğlu da vardı. Sarıkamış, karlar, o büyülü atmosfer, hep başucu gurum olan Gustav Jung’un Numinosum kavramı üzerin kafa yormalarım, albümün adeta içe doğuş gibi içime yerleşmesine vesile oldu. Karlar üzerinde sarhoş gibi dolaşırken, albümü kafamda tasarlıyordum. Projemden Muammer’e de bahsettim. Yine çalmasını istiyordum. “Her projene varım.” dedi. (Numinosum parçasında Muammer Ketencoğlu akordeon çalıyor).

Müzik, müzisyenleri birbirine yakınlaştırır. Yine müzik vesilesiyle yolumun kesiştiği başka bir müzisyen de Osman Kent. O da benim gibi mühendislik yapıp, aslında aklı fikri müzikte olan, Roxy Müzik’ten satın aldığı stüdyoyla Songhonic Records’ı kuran Türk asıllı İngiliz müzisyen. Numinosum albümünde “wordless” adlı parçada Mevlana şiirini O’na okuttum. Albümün mastering çalışmasını da o yaptı. Böylece, Numinosum yine olağanüstü pek çok yolculuğun, duygunun, düşüncenin harmanlandığı uluslararası bir proje olarak ortaya çıktı. Numinosum’da aşkı irdeledim kendimce. Aşkı nasıl algıladığımı. Aşk deyince Mevlana’sız olur mu? Mevlana’nın sözlerini de kullandım. Tasavvufu bambaşka bir şekilde seslendirmiş olacaktım. Kendimce. Albümün orta yerine, hem numinosum kavramına, dolayısıyla da geçmişime ve doğduğum köye, o köyün sessizliğinde duyulan seslere hem de John Cage’in sessizlik kavramına bir gönderme yapmak üzere “Silence in Cxala” adlı parçayı koydum.

SanatLog: Son albümünüz “OUTIM” (Once Upon a Time in Mingrelia) ile sanırım şimdiye dek en kompleks ve deneysel yapıtınızı yaratmış oldunuz…

Mircan Kaya: Doğru. OUTIM, bu albümü yapmaya kalkmak, onu yapmak, onun etrafında dönen olaylar, yolculuklar, üstlendiğim zorluklar, yaratma süreci, aslında tam bir çılgınlık. Her müzik projesi, bitene kadar kurtulamadığım bir hastalık gibi geliyor. Bittikten sonra uyanıyorum. Ve diyorum ki; “Bir daha yap deseler, benzerini bile yapamam.” Eğer her canlı varlığın bir anlamı ve misyonu varsa, belki benim misyonum da bu albümü yapmaktı. Bu albümde anlatılan öykülerin kahramanlarının, bu öykülerin geçtiği topraklarda yaşananların heba olmadığını atalarımın ruhlarına bu kadar uçuk kaçık bir üslupla bildirmek misyonu. Onları selamladım. Onların uzantısı olarak yeryüzünde bulunduğumu ve asla unutmadığımı ve hep gurur duyduğumu ve duyacağımı bildirdim, beyan ettim. En azından benim atalarım, babam, bir dağ köyünün her karış toprağını bereketli bir cennete çeviren, köyün kurucusu dedem, onun deli gibi aşık olduğu Megrel babaannem, ağabeyim ve tüm yakınlarımın ruhları şimdi her gece OUTIM albümü süresince inşa ettiğim o evde biraraya gelip “yamo” diyorlar.

SanatLog: Ayrıca albümde Bristol’lu caz grubu Limbo ile Portishead’in baş gitaristi Jim Barr isimlerini de görüyoruz… Nasıl biraraya geldiniz veya bu kimin fikri idi?

Mircan Kaya: Limbo ile ilişkimi Numinosum ve Roger Mills bağlantılı anlatmıştım. Numinosum’dan sonra OUTIM projemden de bahsetmiştim. Hazırlıklarımı tamamlar tamamlamaz tekrar Bristol’e uçtum. Hem Roger hem de Limbo’nun tüm elemanları Jim Barr ile çalışıyorlardı ve arkadaşlardı. Tanışıklığımız böyle başladı. Olaylar doğallıkla birbirlerine bağlandı. Bir olay bir sonrakini hazırladı.

SanatLog: Albümle birlikte bir de küçük bir kitap karşımıza çıkıyor ki birçoğunu Karadeniz yolculuklarınızda kaleme aldınız değil mi?

Evet, beni ben yapan yerlere ait öyküler.

SanatLog: Bu arada film müzikleri de yapmayı ihmal etmediniz…

Mircan Kaya: Aslında, yaptığım müzik sinematografik olduğu için film yönetmenlerinin dikkatini çekiyor. Sanıyorum, onlara ilham veriyor. En azından, bana söylenenler bunlar. Müzikte hep ambiyansı düşündüğüm için ister istemez böyle bir sonuç çıkıyor. Bu da benim çok sevdiğim bir şey. Sinemayı hep çok sevdim. Bir öyküye, görüntüye müzik uydurmak çok zevkli. Bazen, benim hiçbir şey yapmam bile gerekmiyor. Bir yönetmen örneğin, filmini tamamen Numinosum albümünden “Tonight I Long For Rest” parçası üzerine kurduğunu, çekimler boyunca oyunculara sürekli bu parçayı dinlettiğini söyledi. Filmi çekmiş bitirmişti. Bana yalnızca izlemek, önerilerimi söylemek, müziğin girip çıkacağı yerleri belirlemek kalmıştı. Ancak, çekimleri yeni biten, Sabahattin Ali’nin “Ayran” adlı öyküsünden uyarlanan “Kar Beyaz” adlı filmin müziğini yaparken en baştan benim ele almam gerekiyor.

SanatLog: Türk ve dünya müziğinde çokseslilik olgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mircan Kaya: Kişisel düşüncem o ki, bazen tek bir enstrümanla icra edilmiş yalın bir eser çok güzel olabileceği gibi, çok sesli bir eser de benzer biçimde güzel olabilir. Nerede yapılırsa yapılsın, nasıl yapılırsa yapılsın, benim için müzikte en önemli şey duygudur. Dünyanın en iyi virtüözü, en ileri teknikle enstrüman çalsın veya şarkı söylesin, duygusu eksikse benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Buna tahammül edemiyorum. Kendi müziğimde her ikisini de kullanıyorum. Yani tek seslilik ve çok seslilik. Hatta, bunu bilerek yapıyorum. Çünkü buna ihtiyaç duyuyorum. Boşluk yaratmak için. Boşluklar hayatın her alanında çok önemlidir. Sürekli bir doluluk gayri insanidir. İnsana iyi gelmez. Müzikte boşluk, nefis ve duyguların olduğu gibi aktarılabilmesi çok önemli. Görkemli, fazla iddialı şeyleri de sevemiyorum. Batılı müzisyenlerin, klasik bestecilerin ölüme dair tüm eserleri bana göre fazlaca görkemlidir. Oysa ölüm o kadar görkemli olamaz. Acı verir kalanlara olsa olsa. Bütün requemler, adeta cehennemi tasvir etmeye çalışırlar. Oysa ölüm sonsuz istirahat ve huzurdur bence. İktidar kokan müzik eserlerini sevemedim. Hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de hüznü seviyorum galiba. Hüzün duygusu yoksa bir eserde, bir insanda, eksik geliyor. Görüyorsunuz, ben hep duygudan söz ediyorum. Son bir yıl, on altıncı yüzyıldan günümüze batı müziği üzerine çalıştım. İngiltere’den aldığım müzik eğitimimin bir parçasıydı bu. Kurallar ve belirli bir sistem üzerine kurulmuş bu müzik türü bence pek çok bestecide duygusuz bir ses kazanmış. On yedi yaşımdan itibaren klasik müzikten çok beslendim ancak sevdiğim, benimsediğim şey, yerel olandan yola çıkıp evrensel ve otantik bir sound yaratmaktır. Kök müzik dinlemeyi daha çok seviyorum. En çok da sessizliği seviyorum. Bir albüm üzerinde çalışırken kulaklarımı başka müziklere kapatıyorum. Dinlemiyorum. Bir de müzikteki en ileri noktanın doğaçlama müzik veya emprovize müzik yapmak olduğunu düşünüyorum. Bu, müzisyenler arasında başka bir birliktelik gerektiriyor. Yalnızca müziği değil, hayatın içinde de pek çok şeyi paylaşabilen müzisyen grupları bunu, yani doğaçlama müziği çok iyi yapıyorlar.

SanatLog: Müziğin herkes tarafından beğenilmesi doğru mudur?

Mircan Kaya: Beğeni, kişiden kişiye değişen, tamamen göreceli bir kavram. Bir müziğin herkes tarafından beğenilmesi çok zor ama kalitesinden ödün vermeden hemen herkes tarafından sevilebilecek bir eser ortaya koyabilmek de büyük başarı.

Nasıl her insan derin kitaplar okumaz veya okusa bile anlayamazsa, bir resmi, bir filmi ve bir müziği herkes aynı biçimde algılayamaz. Ben örneğin edebiyat ve felsefeden çok etkilendiğim için elbette müzikte felsefe arıyorum. Resmi çok sevdiğim için kartonet tasarımının nasıl olduğuna bakıyorum. Kitapları çok sevdiğim için kartonetin içinde ne yazdığına bakıyorum. Ve bütün bunları çok çok sevdiğim için asla internetten parça indirmiyor, mutlaka orijinal CD’ye sahip olmak istiyor ve korsan CD almıyorum.

SanatLog: Bu bağlamda günümüz müzik anlayışları hakkında neler söylemek istersiniz?

Mircan Kaya: Genel olarak bizi kuşatmış olan tüm medya kanallarının, yayınlar, reklamlar vs. vasıtasıyla bize bir sistemi dayattığını düşünüyor ve bunalıyorum. Kolektif deliliğe karşıyım. İnsanın kendisi olmak hakkını elinden alıyorlar. Bu koşullar altında nasıl otantik bir kişilik geliştirilebilir? Hemen hiç televizyon izlemiyorum. İyi filmler ve dünya haberleri için BBC World dışında. Kanımca dünyanın ihtiyaç duyduğu çok seslilik artık internet üzerinden sağlanabiliyor. Bu bizim için büyük özgürlük. Olumsuz, zararlı özellikleri olabilir ancak bunlar tamamen kişinin neyle ilgili olduğuna bağlı olarak değişir. Olağanüstü bir iletişim, bilgiye erişim ve bilgi paylaşım aracı. Artık burada bir parça kaydedip, Avustralya’da başka bir müzisyene internet üzerinden kayıt gönderip koloborasyon yapabiliyoruz. Yaz sonuna doğru internet ortamında senkronize olup dünyanın farklı bölgelerinden müzisyenlerle doğaçlama bir kayıt yapacağız. Bu Roger Mills’in bir projesi.

Kendi çocuklarıma kendi özgün kişiliklerini yaratabilmeleri için ihtiyaç duydukları ortamı sağladığımı ve alternatif tüm kanalları açtığım için onlar da orijinal bireyler olarak geliştiler. Sistemin dayattığı hiçbir şeyi çocuklarıma uygulamadım. Örneğin onlar OKS sınavlarına girmediler.

Arada bir orda burda gözüme çarpan vidyo klipler, müzik kanallarından yayınlanan parçalara kulak ve göz misafiri olduğumda (gittiğiniz kuaförde bile karşınızda bitiveriyorlar) artık egemen olan en önemli kriterin cinsellik, seks olduğunu görüyorum. Nasıl şarkı söyleyeceğiniz, nelerden bahsedeceğiniz, nasıl klip çekeceğiniz, bu klibin ne kadar seksi olması gerektiği vs. vs. hepsi karşınızda bir dayatma olarak duruyor. Eziliyorsunuz. Tuhaf hissediyorsunuz. Yeni nesil şimdi bunlarla uyuşturuluyor. Hemen ve derhal sevişmelisiniz. Erkek arkadaşın yok mu hala? Aaaa, çok ayıp.

Dünyanın hangi şehrine gidersem gideyim, değişik bir şey duyamıyorum. Adeta, dünyanın her tarafından görülebilecek dev bir ekran konmuş ve insanlara global bir yayın yapılıyor. Hep aynı insanlar, aynı şarkılar, aynı sesler.

Ama, elbette, iyi şeyler de var. Ve bizler onların peşindeyiz.

SanatLog: Şimdi meşgul olduğunuz projeleriniz var mı?

Mircan Kaya: Çok sevdiğim ozanımız Gülten Akın’ın şiirleri üzerine kurulu yeni albümümün kayıtlarını henüz bitirdim. Parçalardan biri yine yirmili yaşlarımdan beri çalıp söylediğim bir bestem. Diğerlerini 2008-2009 arasında İtalya’da Padova Üniversitesi ve Barselona’da Katalunya Teknik Üniversitesi’nde rotasyonlu olarak yürüttüğüm tarihi eserler üzerine bir ileri master çalışması sırasında, biraz İtalya’da, biraz İstanbul’da içime düşen şarkılarla oluşturdum, kaydettim. Türkiye’nin çok değerli virtüözleri var albümde. Kanun-Göksel Baktagir, ud-Yurdal Tokcan, keman-Baki Kemancı, perküsyon- İzzet Kızıl,İsmet Kızıl gibi kıdemli ustaların yanı sıra genç yetenekler de var (Gitarlarda Cenk Erdoğan ve Aydın Can Kutluay, piyanoda Ceyda Pirali ve daha pek çok genç müzisyen). Albüm kayıtları Roger Mills’e gidecek. Roger trompet çalmanın yanı sıra miksaj ve nihai edisyon işlerini yapacak. Daha sonra da yine yurt dışında mastering yapılacak. Yaz başında umarım tüm çalışmalar bitmiş ve albüm çıkmış olur. En azından, 2010 yılında albümün yayınlanacağını söyleyebilirim. Albümde bir parçada da Metin Eloğlu’nun bir şiirini kullandım. Yine yorucu ve meşakkatli bir süreç oldu. Hayatla ve hayata dair pek çok şeyle boğuşurken ortaya çıkan tamamı Türkçe, rengi atmış, kararmış ahşap doğramalarda rüzgarla sallanan dantel perdeleri, konsollarda çifte karpuzlu lambaları, yolu gözlenen sevgilileri kanayan İstanbul’u, acı çeken İstanbul’u, kaldırım taşlarında inleyen gençleri, yüzleri, yüzümüzün yokuşunu, hiç tadılmamış tırança balıklarını anlatan bir albüm. Bizden seslerle ancak dışarıdan bir bakışla.

SanatLog: Bu keyifli sohbet için ve de muhteşem şarkılarınız için çok teşekkürler…

Mircan Kaya: Çalışmalarıma göstermiş olduğunuz ilgi için çok teşekkür ederim. İki gün önce Açık Radyo dinleyici destek programında bir hanım “Sala” albümümü almış ve hakkımda bilgi verip “Song” adlı parçayı çalıyordu. “Bu güzel insanlar, yüreklerine ulaşabildiğim, dokunabildiğim bu güzel insanlar bana yeter.” dedim. Siz de onlardan biri olmalısınız…

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

EK BÖLÜM: Videolar:

1.

2.

3.

SanatLog’dan Akira Kurosawa’ya Özel Yazılar

Mart 24, 2010 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Aşağıda Kasım 2008′de kuruluşundan bugüne değin SanatLog’da yayımlanan Akira Kurosawa metinleri yer alıyor… İlgili bağlantıya tıklayarak yazılara ulaşabilirsiniz; ama önce kahvenizi yanınıza almayı unutmayınız…

…..İyi “okumalar”…..

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com

Akahige / Red Beard (1965, Akira Kurosawa)


Yazan: Kusagami

Yoidore Tenshi / Drunken Angel (Sarhoş Melek) – Akira Kurosawa


Yazan: Kusagami

Ikiru (1952, Akira Kurosawa)


Yazan: Calderon de la barca

Seven Samurai / Yedi Samuray (1954, Akira Kurosawa)


Yazan: Kusagami

Akira Kurosawa’nın Kagemusha & Ran Filmleri Üzerine


Yazan: Hakan Bilge

Dersu Uzala (1975, Akira Kurosawa)


Yazan: Rey’an Yüksel

Görelilik, Metafizik ve Hümanizma: Kurosawa’nın Rashômon’u Üzerine


Yazan: Hakan Bilge

Kolektif Sanat Bankası

www.sanatlog.com

Jazz & Noir

Jazz & Noir (2008) klasik dönem Amerikan sineması ve de Avrupa sinemasının kilit noir’larının theme’lerini biraraya getiren heyecan verici bir albüm. Şu an için devamının gelip gelmeyeceği merak konusu; fakat şu haliyle bile zevkle dinlenebilen bir albüm…

Charles Gounod’un “Music To Be Murdered By” adlı kısa orkestra müziğinin ardından Alfred Hitchcock devreye giriyor ve statik ses tonu ile o her zamanki “My Name is Alfred Hitchcock” sözleriyle devam ederek kısa bir malumat geçiyor…

Amerikan jazz müziğinin klas ismi Miles Davis’in Nouvelle Vague’ın büyük isimlerinden Fransız auteur Louis Malle’in şiirsel neo noir’ı  Ascenseur pour l’échafaud (1958, Ölüm Asansörü) için bestelediği şahane notalarının ardından, Amerikan sinemasına çok büyük katkılarda bulunan ve janr sinemasının kadrolu müzisyenlerinden üstad Elmer Bernstein, sırasını Hitchcock fetişi Bernard Herrmann’a bırakıyor…

Klasik Hollywood’dan birçok temel taşı filmde imzası bulunan Henry Mancini, Orson Welles’in cehenneme benzeyen bir sınır coğrafyasında geçen dışavurumcu başyapıtı Touch of Evil’in (1958, Bitmeyen Balayı) notaları ile karşımıza çıkarken; Jean Wiener ise Jacques Becker imzalı Touchez pas au grisbi’nin (1954) lirik tema müziği ile albümdeki yerini alıyor. Piyano ve mızıkanın olağanüstü kombinasyonu, noir’ın melankolik ve sisli atmosferinde adeta bir geçit resmi yaptırıyor; gözyaşlarınıza hakim olamıyorsunuz…

Dragnet (1954) ve “heist” şaheserlerden Du rififi chez les hommes’dan da (1955) enstantaneler barındıran albüme son noktayı ise kara filmin önde gelen simalarından Edmond O’Brien koyuyor…

Mutlaka dinlemelisiniz…

Albüm İçeriği:

1. Music To Be Murdered By. 1958. Alfred Hitchcock (voice), Jeff Alexander, from ‘Music
to be murdered by’
2. Motel (Diner au motel). 1957. Miles Davis, from ‘Ascenseur pour l’echafaud’
3. Goodbye Baby Blues. 1957. The Chico Hamilton Quintet, from ‘ Sweet smell of success’
4. Audition. 1955. Elmer Bernstein, from ‘The Man with the golden arm’
5. Black Nightgown. 1958. Johnny Mandel, from ‘I want to live’
6. Trip To The Court. 1956. Bernard Herrmann, from ‘The Wrong man’
7. Breakup. 1955. Elmer Bernstein, from ‘The Man with the golden arm’
8. Blues. 1956. Franz Waxman, from ‘Crime in the streets’
9. The Way You Look Tonight. 1951. Jerome Kern, Dorothy Fields
10. Floozie. 1955. Alex North, from ‘The Rose tattoo’
11. Lyda. 1959. Piero Umiliani, from ‘L’audace colpo dei soliti ignoti’
12. I Get A Kick Out Of You. 1956. Robert Mitchum, from ‘Tall dark stranger’
13. Touchez Pas Au Grisbi. 1954. Ray Anthony and his Orchestra, from ‘Touchez pas au
grisbi’
14. Dragnet. 1953. Ray Anthony, from ‘Campus rumpus!’
15. Meaning Of The Blues. 1957. Bobby Troup, from ‘About the blues’
16. Night Beat. 1957. Chico Hamilton, from ‘ Sweet smell of success’
17. Touch Of Evil (Main Title). 1958. Henry Mancini, from ‘Touch of evil’
18. Rififi. 1954. Jacques Larue, M. Philippe Gerard, from ‘Du rififi chez les hommes’
19. Sophisticated Lady. 1940. Duke Elington, from ‘The Curse of jade scorpion’
20. Oh! Look At Me Now. 1950. John DeVries, Joe Bushkin, from ‘L.A. Confidential’
21. Harlem Nocturne. 1950. Earle Hagen, from ‘I Remember Glenn Miller’
22. Pete Kelly’s Blues. 1955. Sammy Cahn, Ray Heindorf, TV transmission, Los Angeles
23. Prologue. 1956. Bernard Herrmann, from ‘The Wrong man’
24. Finat (take 3) (Chez le photographe du motel). 1957. Miles Davis, from ‘Ascenseur
pour l’echafaud’
25. ‘I want to report a murder…’. 1949. Edmond O’Brien, George Lynn (dialogue), from
D.O.A.

Yazan: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »