SanatLog yazılarına abone olunYazılar RSSSanatLogYorumlar RSS

Karşıyaka Belediyesi’nden Metin Eloğlu Adına Ödüllü Şiir Yarışması

Karşıyaka Belediyesi, için başvurular başlıyor. Bu yıl ödül adına verilecek…

Tüm şairlere açık olan ödül için tema sınırlaması yok. 2011yılında basılmış şiir kitapları ve basıma hazır kitap bütünlüğü olan dosyalarla ödüle başvurulabilir. Birinciye 2000, ikinciye 1500, üçüncüye 750 TL verilecek.

Ödül için 30 Aralık 2011 son başvuru tarihi.
 Sonuçlar 21 Mart 2012 Dünya Şiir Günü kutlama etkinliğinde açıklanacak ve sahiplerine verilecek.

2003 yılından bu yana dil, inceleme-araştırma ve şiir dalında verilen Homeros bu yıl Metin Eloğlu Şiir Ödülü olarak düzenlenmiştir.

Katılım Koşulları Şunlardır:
1. Ödül, tüm şairlere açıktır.
2. Yarışmaya katılacak şiirler için tema sınırlaması yoktur.
3. Şiir Ödülüne, 2011 yılında basılmış şiir kitapları ve basıma hazır kitap bütünlüğü olan dosyalar katılabilir.
4. Yarışmaya katılacak dosyalar bilgisayarda yazılmış olmalıdır.
5. Ödül, birinciye 2000 (ikibin), ikinciye 1500 (binbeşyüz), üçüncüye 750(yediyüzelli) TL’dir. Seçici kurul uygun gördüğü takdirde ödülü bölüştürebilir.
6. Ödüle son başvuru tarihi 31 Aralık 2011 günüdür. Ödül, 21 Mart 2012 günü düzenlenecek olan Dünya Şiir Gününü kutlama etkinliği sırasında açıklanacak ve sahiplerine verilecektir.
7. Ödüle katılanların dosya ya da kitaplarının 6′şar adetini, özgeçmişleri, adresleri, e mail ve telefonlarını içeren bir yazı ile
Karşıyaka Belediyesi Kültür Müdürlüğü
Metin Eloğlu Şiir Ödülü
Bahriye Üçok Bulvarı No:5
35600 Karşıyaka / İZMİR adresine APS, kargo, taahhütlü posta ile göndermeleri ya da elden teslim etmeleri gerekmektedir.
8. Ödüle katılan dosya ve kitaplar iade edilmez.
9. Ödül hakkında bilgi:
Melih Elhan (Ödül Sekreteryas)
 Tel: 0232 3994089 (Hafta içi 08.00 – 17.00)

Seçici Kurul Üyeleri:
Aydın AFACAN
Veysel ÇOLAK
Tarık GÜNERSEL
Mehmet Mümtaz TUZCU
E. Bülent YARDIMCI

www.sanatlog.com

Metin Eloğlu – Lokman Hekimin Sev Dediği

18 Nisan 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Bu yürek seni seveceğini biliyordu herhalde
Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir
Bire bin veren buğday
Elmadaki mayhoşluk
Hukuku beşer
Çınçınlı hamam
Çizmeli kedi
Sanki elleriyle komuşlar gibi
İkimizden bir işmar

Seni sevmemiş olsam sözlerim yarı yarıya
Gözlerim yarım
Ellerim Çolak Hüseyin eli
Seni sevmesem nefes almayı beceremem ki
Bugün günlerden ne
Cumartesi
Seni sevdiğim için Cumartesi elbet
Seni sevdiğim için bak Temmuz ayındayız
Ayşe Onbaşı Pir Sultan Abdal büsbütün sevdalıyım sana
Bu gemiler nereye gidiyor seni sevdiğim için
Seni sevdiğimden suyun akası geliyor
Bacaların tütesi
Nurhayat’ın halleri seni sevdiğim için güzel
İbrahim’in dilleri
İnsan seni sevince tutsaklığa kızar tabii
Savaşın adı geçse cinifrit olur
Ereğli’nin kömürünü düşünür ne kömür o be
Raman’ı düşünür Çukurova’yı düşünür
Seni sevdiği için Haliç’te bir uğultu
Marmara’da bir deniz
Isparta bahçesinde güller seni sevdiğim için koncalanıyor

Seni sevdiğim için kilim dokuyorlar Avşar’da
Yarın sabahlar seni sevdiğim için icat edildi
Penisilin halk şiiri canlı sinema
Mapusaneler Yedidüvel harbi İspanyol nezlesi
Sultan Hamit Don Civani
Ne bilsinler seni sevdiğimi?
Başaklanmıyan yulafa söylemeli
Cılk yumurtaya
Paslı demire
Kulağını bükmeli kurtlu kirazın
Hoşnut değillerse bu gidişattan
Akıl etsinler seni sevdiğimi

Yeşille turuncunun kafa barıştırması bu sevdadan ötürü
Tepemizdeki o göçmez tavan
Sulardaki yakamoz ortancadaki pembe
Ben seni sevdim diye

Bingöl vilayetinde kamyondan inince
Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum
Siz nerenin bulutlarısınız böyle
Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız
Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara’nın
1953 kışları içinde
Karnı tok sırtı pekse hısım akrabanın
Konu komşu dirlik düzenlik içindeyse
Birbirimizi daha çok sevelim diye

İnsan seni sevince iş güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşam üzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi
Tütünü bırakıyor tütün neyime zarar
Keseme zarar ciğerlerime zarar sevdama zarar
Seni sevince adamın pabuçları eskimiyor
Beti benzi yeni çarktan çıkmış gibi

Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen
Saçları zencefilli
Erkencecik evine dönmek istiyor canı
Zembilinde karpuzlar hürriyetler duvaklar
Annesinin elini öpüyor ilkten
Yeğenine çukulata almış onu veriyor
Bakıyorsun- Güzin karanfil çiçeğini sever ya-
Güzinde bir demet kırmızısından almış
Sırf seni sevdiği için ya, başka neden?

Hep seni düşün
Hep seni yaşat
Hep seni yıka
Seni doyur üç öğün
Seni bir kanım uyut sonra uyandır
Lokman Hekim seni sev diyor bana

Seni sevmeseydim ilkbaharı kodunsa bul
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde
Umut diye bir şey yoktu ki yeryüzünde seni sevmeseydim
Hak hukuk bereket diye
Eşitlik kardeşlik hürriyet diye

Yüreğime sağlık ne iyi ettim

SanatLog – Interview with Mircan Kaya

Mircan Kaya expresses her assessment of the media industry in today’s modern society and the people squeezed in the vise of modern realities by saying, “I believe that all of the media channels we are besieged with are trying to ram a system down our throats through broadcasts, advertising, etc., and I am very frustrated. I am against collective insanity. They are taking away the right of the individual to be himself. How can anyone develop an authentic personality under these conditions.” Mircan embellishes her with philosophy, literature and, most importantly the practices of her own life. We interviewed the musician, Mircan Kaya, for readers. Enjoy the story…

www.sanatlog.com

SanatLog: First of all, we want to thank you for accepting our request for an interview.

Mircan Kaya: I appreciate your interest.

SanatLog: Can you briefly tell SanatLog readers about yourself?

Mircan Kaya: My nickname during childhood was Çinka. It is a name in the Laz language. Actually, when this name, which means forest fairy or elf, is used for a human, or, at least, I can say that when it was used for me, it meant someone who was very quiet, calm and seldom spoke but was very determined and stubborn, someone who was actually quiet because they were always thinking about something, someone who was unpredictable and whose tongue dripped poison whenever crossed, was devilishly clever, etc.

I was born in a city surrounded by extraordinary natural beauty and grew up in a mountain village near this city. Anyone familiar with the city of Artvin knows what kind of natural beauty I speak of. I grew up with the fragrances of grass, trees, soil, flowers, animals and even rain, with the sounds of nature, the sound of silence and the sound of darkness that echoes in one’s ears. My suspense-filled journeys of discovery in the backyard of Armenian houses, and the narrow, mysterious streets of Artvin, which looked down from a hill on the Çoruh river and was crisscrossed with steep, narrow streets go back to the time when I could barely walk. We would pour into the streets during the April rains to get wet. Until I finished university in Istanbul, no one could deprive me of the pleasure I felt getting soaking wet walking in the rain. I would go down to the city center just to get wet.

SanatLog: We are curious about what defines you and your areas of interest.

Mircan Kaya: I have lived a colorful life filled with the adventures of exploring every road that leads to art because of my passion for extraordinary stories, journeys, books and art.

The thing that unjustly changed my life’s direction and the way I perceived life at an early age was the premature departure of people I loved. The only way I was able to overcome the pain and weight of the realization that no one else would ever love me the same way was through music, literature, painting, cinema, reading and working. I was in love with the sweet, irresistible light of knowledge which illuminated my spirit. Great writers, philosophers and artists were my soul mates. They were my gurus and they still are.

I have loved creating ever since I was a child. I am passionate about it. I mean about “doing” because I must do it myself. I began cooking when I was very young. I began shopping when I was very small too. I have sung songs for as long as I can remember. On my own, I learned the complex software that facilitates engineering calculations and I have used it for years. I wanted to take journeys and roads that no one else had the courage to travel. I have an incessant enthusiasm for life. This enthusiasm is the source of my inner strength or maybe my inner strength gives birth to this enthusiasm.

In general, I would say that I am about life itself. Of course, life includes death. I have been interested in philosophy, literature, psychology and psychoanalysis for many years. The room I had as a teenager was filled with books and flowers that I grew. My handwriting covered the walls and then there was my guitar. I loved to curl up on the fleece that was spread on the floor and take naps between my reading, music studies or lessons. One of my greatest needs was walking. Because of my passion for nature and my deeply committed personality, I always create an atmosphere that allows me to become one with nature wherever I live. Of the five elements, earth, wood and metal dominate my living space. Of course, I include the air with windows that look up at the sky. And flowers and plants…

Travelling is one of the things that feeds my spirit the most. Occasionally, we must get away from the place where we live. Otherwise, it does not take long for us to become prisoners of the lives we have created. Getting away for awhile and giving myself and my loved ones some space really recharges me. One should miss others and be missed. Then, I am filled with fresh, new ideas.

SanatLog: Your efforts to combine two tendencies in your music are remarkable. The local and authentic is combined with Western sounds and instruments. When did you first begin to practice this artistic vision?

Mircan Kaya: Actually, this is something I have pursued from the beginning – creating . Creating my own distinctive music that does not resemble anyone else’s and is born from my experiences. Even though I have been doing music for a long time, I had to wait before I could create the music in my head the way I wanted to. Back then, it was impossible for me to create that music. It would have been material for pop music and I would have constantly been chiding myself for it. In this regard, I am a difficult person. I settle accounts with myself. If something I do makes me uncomfortable as a human being, I immediately change course. I destroy it. Many of the compositions I put on my albums today are pieces that I recorded on cassettes in my twenties.

Starting at the age of thirteen, I read Sarte and Emile Zola; in my twenties I transformed the Shakespearean sonnets from their original English into songs and tried to compose symphonic pieces based on Edgar A. Poe’s stories. We had a group too but the members of the group and myself were not accomplished enough for the music we were trying to make.

Now, before every project, I write. Just like a playwright or an author, first I write down what the music is trying to explain. I share the story of the music with the musicians I work with. I take great pains to convey the emotions to them. Then, the reflections of these stories and emotions as they experience them are transformed into music.

SanatLog: Even though my previous question describes your music and how it has developed and changed over the years, on your first album Our Lullabies and your second album, Ashes, you were still very intimate with traditional melodies.

Mircan Kaya: Actually the traditional melodies on the Our Lullabies and Ashes albums were rendered outside of the traditional style people are accustomed to.

SanatLog: In this regard, could we say that your third album, , was the beginning of the East-West synthesis I am referring to?

Mircan Kaya: That’s right. After Our Lullabies and Ashes I was convinced that I could actually do what I really wanted to do. I had proof now that I could present to the musicians that I wanted to work with. I had references. First, I began to write Sala and I sent stories and demo recordings to every musician. For example, I needed Uğur Işık on the cello. A cello that would represent death. Or, on the piece entitled Song, we were constantly talking to the musicians both prior to recording and during recording so that we could perform this piece that described the drama of a woman loved by two men with the cello representing the man who lost and the accordion representing the bridegroom who takes the bride, his joy and victory. This has been the biggest issue in my life – to be loved by more than one person at the same time and the fiery hell this created in my life. Like the other pieces, Song is the tale of another issue of mine that was internalized. The instrumental performance that resulted was highly acclaimed by FROOTS magazine.

SanatLog: “NUMINOSUM”, which in my opinion is a magnificent album, is like a vehicle for meditation that has been painstaking crafted with jazz undertones blended with the sound of rain…

Mircan Kaya: Thank you!

Every album that receives positive reviews gives me more courage to release the next one. That is how NUMINOSUM came about. It contains reflections of my journeys both spiritual and physical as well as numerous events where my life and my various journeys intersected.

I began working with on Sala. My music-related travels and searching led me, through Roger Mills, to the group . Roger played the trumpet in , which performed improvised jazz. When I went to Bristol for the mixing of Sala, he told me that Limbo was doing a rehearsal concert in Cardiff for a small audience. We left for Cardiff to watch this concert as soon as we got off the plane. I had never seen a group perform such beautiful improvised music. That day, I made up my mind to do music with Limbo. Because Roger Mills was so excited and approving about every thing I did, he organized everything required for this project.

This journey intersects with another to form the foundation for this album. I had recorded an improvised lament and lullaby with Uğur Işık (cello) for a music project sponsored by the Ministry of Culture for the soldiers who froze to death at Sarıkamış. This was why I was invited to the memorial ceremony. Muammer Ketencoğlu was also among those invited. Sarıkamış, the snow, that enchanting atmosphere, my ruminations on the concept of Numinosum from my ever-present guru, Gustav Jung, all combined to produce this album, which was like an inner birth. As I walked over the snow like I was in a drunk stupor, I was planning out the album in my head. I mentioned my project to Muammer. I wanted him to play again. He said, “Count me in on any project of yours.” (Muammer Ketencoğlu plays the accordion on the Numinosum piece).

Music brings musicians close together. Another musician that I have crossed paths with thanks to music is . Like me, he is an engineer who is constantly thinking about music. He is a British musician with Turkish roots and he established Songhonic Records with the studio he purchased from Roxy Music. I had him read the Mevlana poem on the piece entitled “wordless” on the Numinosum album. He did the mastering on that album as well. As a result, Numinosum developed as an international project that combined many incredible journeys, emotions and ideas. Numinosum was a personal investigation of love and how I perceived it. Can anyone talk about love without including Mevlana? I incorporated material from Mevlana. I was going to voice Sufi mysticism in a completely distinct way, at least in my view. I put the piece entitled Silence in Cxala right in the middle of the album as an allusion to the concept of Numinosum and therefore my past and the village I was born in as well as to John Cage’s concept of silence and the silence of that village.

SanatLog: Your last album “” (Once Upon a Time in Mingrelia) is probably the most experimental and complex work you have created to date.

Mircan Kaya: That’s right. Actually, OUTIM, even attempting to do this album, to complete it, all of the events and travel that surrounded it, the challenges I undertook, the process of creating it, the whole thing was crazy. Until it is completed, every music project seems like a disease that I cannot be cured of. When it is over, I wake up. And I say, “If they were to say ‘Do it again’, I could not even come close.” If every living thing has a mission that gives them meaning, then maybe my mission was to do that album. The mission was to let the spirits of the heroes of the stories told on this album and the spirits of my ancestors know, in this crazy way, that the events that transpired in this land where the stories take place have not been in vain. I hailed the spirits of my ancestors. I declared that I was an extension of them on the earth, that I would never forget, and that I had and would always be proud of them. Now every night the spirits of my ancestors, my father, my grandfather, who was the village guard and turned every square inch of that mountain village’s soil into a fertile paradise, my grandmother Megrel, whom he loved passionately, my older brother and all my relatives meet in the house that I built while OUTIM was being produced and they say, “yamo”.

SanatLog: On this album we also see the name of , who is the lead guitar for and the jazz group Limbo from Bristol. How did you hook up or whose idea was it?

Mircan Kaya: I have described my relationship with Limbo and its connection to Numinosum and Roger Mills. I have also talked about my OUTIM project after Numinosum. As soon as I completed my preparations, I flew back to Bristol. Roger and all of the members of Limbo were working with Jim Barr. They were friends. That is how we got acquainted. One thing naturally led to another and laid the foundation for what was to come.

SanatLog: We also have a small book with this album, mostly things you wrote about your Black Sea journeys. Is that right?

Mircan Kaya: Yes, they are the stories that make me who I am.

SanatLog: You have even ventured into soundtracks for movies…

Mircan Kaya: Actually, because my music is cinematographic, it has drawn the attention of film directors. I suppose it inspires them. At least, that is what I have been told. I am always thinking about ambience in music so this is what has come out of that. This is also something I like very much. I have always loved cinema. It is delightful to adapt music to a story and to images. Sometimes, I don’t even have to do anything. For example, one director told me that he had based his film totally in the piece entitled “Tonight I Long for Rest” from the Numinosum album and that he had the actors listen to this piece throughout the shooting. He had already shot and finished the film. All I had to do was watch the film, make my suggestions and determine where the music would begin and end. However, I had to start from scratch with the soundtrack for the film Snow White (Kar Beyaz), which was adapted from the story “Ayran” by Sabahattin Ali and has just finished shooting.

SanatLog: What is your assessment of the issue of polyphony in Turkish and world music?

Mircan Kaya: My personal opinion is that a simple piece with one instrument can be beautiful and so can a work with many voices. Regardless of where it is made or how, for me, the important thing in music is feeling. The world’s most accomplished virtuoso can play the most advanced technique on an instrument and sing but if it lacks feeling, it means nothing to me. This is something I cannot bear. I use both in my own music. In other words, single and multiple voices. In fact, I do it on purpose because I feel a need for this to create space. Space is important in every area of life. Constantly being full is inhuman. It is not good for people. It is very important to convey space, breath and feeling in music just as they are. I do not like ostentatious or glorious things. All of the works of western musicians and classic composers about death are, in my opinion, excessively glorious. But, death cannot be all that glorious. At the very least, it is painful to those left behind. All of the requiems are literally trying to depict hell. In my opinion, though, death is eternal rest and peace. I do not like musical works that reek of power. I guess I like melancholy in music, like I do in every other part of life. If there is no melancholic feeling in a work or a person, it seems incomplete. As you see, I am always talking about feelings. For the last year, I have been studying western music from the 16th century to the present. It was part of the musical education I received from England. This type of music based on rules and a certain system has, in my opinion, become an emotionless sound in many compositions. I have been nourished by classical music since I was seventeen but what I love and appreciate is creating a universal and authentic sound beginning with something local. What I like more is listening to root music. What I like most is silence. I close my mind to other music when I am working on an album. I do not listen to anything else. I also think that the most advanced stage in music is improvisation. This requires a unique kind of unity among the musicians. Groups of musicians who share not only music but many other things in life do improvised music very well.

SanatLog: Is it true that everyone like music?

Mircan Kaya: What people like is a completely relative matter that varies from person to person. It is difficult for everyone to like a piece of music but it is a huge accomplishment to produce something that everyone can appreciate without compromising on quality.

Just as everyone does not read profound books, and could not understand them if they did anyway, everyone cannot perceive a painting, a film or music in the same way. For example, I have been significantly affected by literature and philosophy so, of course, I look for philosophy in music. I love painting so I care about what the album jacket design looks like. Because I love books, I care about what is written in the jacket. And because I love all of these, I never download music from the internet. I always want to own the original CD and I do not buy pirated CDs.

SanatLog: Is there anything you would like to say in this regard about today’s understanding of music?

Mircan Kaya: I believe that all of the media channels that we are generally besieged with are trying to ram a system down our throats through broadcasts, advertising, etc., and I am very frustrated. I am against collective insanity. They are taking away the right of the individual to be himself. How can anyone develop an authentic personality under these conditions? I almost never watch television except for good movies and world news on BBC World. In my opinion, the plurality of voices that the world needs is now provided by the internet. This is incredible freedom for us. It may have negative and harmful aspects but this varies depending on what the person is interested in. It is an incredible vehicle for communication, for access to and sharing of information. We can record a piece here and collaborate with another musician in Australia by sending the recording over the internet. Towards the end of the summer, we are going to do an improvised recording with musicians from different parts of the world synchronized on the internet. This is a Roger Mills project.

I have created the environment my own children need to create their own original personalities and opened up alternative channels so that they have developed as original individuals. I have not subjected my children to anything that the system imposes. For example, they did not take the OKS exams.

The video clips that I see occasionally or the songs broadcast on music channels that I happen to hear (you come into contact with them even at the beauty salon) all show me that the most important and dominant criteria is sex. How you should sing a song, what you will talk about, how to shoot a clip and how sexy this clip has to be, etc… All of this is being rammed down our throats. It makes you feel strange almost beaten down. The upcoming generation is being numbed with all of this. They say you should be having sex here and now. You still do not have a boyfriend? O, now that is a shame.

No matter what city I visit around the globe, I see the same thing. It is almost as if a gigantic screen that can be seen from around the world has been set up and there is a global broadcast to the people of the world. It is always the same people, the same songs and the same voices.

But, of course, there are good things to and that is what we are after.

SanatLog: Are you busy with any projects at the moment?

Mircan Kaya: I have just finished the recordings for a new album based on Gülten Akın’s poems. She is a poet I love dearly. One of the pieces is something I wrote in my twenties and have been playing and singing ever since. The others I created and recorded during my advanced Masters degree studies on historic buildings that I did between 2008-2009, rotating between Padova University in Italy and Catalonia Technical Univesity in Barcelona or with songs that came to me in Istanbul. Some of Turkey’s best virtuosos are included on the album. In addition to experienced professionals like Göksel Baktagir on kanun, Yurdal Tokcan on the oud, Baki Kemancı on the violin, İzzet Kızıl and İsmet Kızıl on percussion, there is also young talent (Cenk Erdoğan and Aydın Can Kutluay on guitar, Ceyda Pirali on the piano and many other young musicians). The album recordings will go to Roger Mills. Roger will not only play the trumpet but will handle mixing and the final versions. Then, mastering will once again be performed overseas. I am hopeful that by the beginning of summer all of the work will be completed and the album will be released. The album will certainly be released in 2010. I used a poem from Metin Eloğlu in one piece on this album. It has, once again, proven to be a tiring and grueling process. What came out of this process, which involved struggles with life and its accompaniments, was an album that is completely Turkish and describes the lace curtain on faded wooden frames blowing in the wind, lights with double covers on balconies, an Istanbul whose bleeding lovers watch the road with longing, a suffering Istanbul, youth groaning on the sidewalks, faces, the impassable stern expression we bear and the red pandora fish that has never been tasted. The voices are our own but from an outside perspective.

SanatLog: Thank you for this delightful interview and your magnificent music.

Mircan Kaya: And, I thank you for the interest you have taken in my work. Two days ago, on the listener supported program Open Radio, a lady had bought my Sala album. She talked about me and played the piece entitled “Song”. I said, “These beautiful people, people whose hearts I have reached and touched, these are enough for me.” You must be one of those people too.

Interview conducted by: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

“Song” – Mircan Kaya from gajdo on Vimeo.

SanatLog-Mircan Kaya Röportajı

Günümüz modern toplumunda medya endüstrisini ve modern dinamiklerin mengenesinde sıkışan insanı; “Genel olarak bizi kuşatmış olan tüm medya kanallarının, yayınlar, reklamlar vs. vasıtasıyla bize bir sistemi dayattığını düşünüyor ve bunalıyorum. Kolektif deliliğe karşıyım. İnsanın kendisi olmak hakkını elinden alıyorlar. Bu koşullar altında nasıl otantik bir kişilik geliştirilebilir?” biçiminde değerlendiren ve müziğini felsefe ile, ile, en önemlisi de özyaşam pratikleri ile donatan müzisyen Mircan Kaya ile SanatLog okuyucuları için söyleştik… İyi okumalar…

www.sanatlog.com

SanatLog: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz öncelikle…

Mircan Kaya: İlginize ben teşekkür ederim.

SanatLog: SanatLog okuyucularına kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Mircan Kaya: Çocukken bir takma adım vardı: Çinka… Bu Lazca bir isimdir. Aslında orman perisi veya cin anlamına gelen bu ad bir insan için kullanıldığında…..veya söyle söyleyeyim: Benim için kullanıldığında şu anlama gelirdi. Çok sessiz, sakin duran, çok az konuşan ancak çok kararlı, inatçı, sessiz duruşu aslında kafasının sürekli meşgul olmasından kaynaklanan, ne yapacağı belli olmayan, damarına basıldığı zaman hiç konuşmayan o dilden zehir damlatan, cin kafalı vs. vs.

Ben olağanüstü bir doğa ile kuşatılmış bir şehirde dünyaya geldim. Bu şehrin bir dağ köyünde. Artvin şehrini bilenler nasıl bir coğrafyadan, doğadan bahsettiğimi anlayabilirler. Çimen, ağaç, toprak, çiçek, hayvan hatta yağmur kokuları, doğanın içinden gelen seslerle, sessizliğin sesiyle, derin karanlığın kulakları çınlatan sesiyle büyüdüm. Ermeni evlerinin arka bahçelerinde, hep yokuş yukarı veya yokuş aşağı dar sokaklarla örülmüş Çoruh nehrine tepeden bakan Artvin’in o gizemli ara sokaklarında gerilimli keşif yolculuklarım yürümeyi henüz becerebildiğim zamanlara kadar gider. Nisan yağmurlarında sokağa salınırdık biz, yağmur sularıyla ıslanalım diye. İstanbul’daki üniversite yıllarımın sonuna kadar yağmur altında sırılsıklam yürüme zevkimi kimse elimden alamadı. Islanmaya çıkardım şehrin göbeğinde.

SanatLog: İlgi alanlarınızı ve sizi tanımlayacak özelliklerinizi de merak ediyoruz…

Mircan Kaya: Hayatım, olağanüstü öyküler, yolculuklar, kitaplar, sanata düşkünlük nedeniyle ona giden her yolu keşfetme maceraları ile dopdolu ve rengarenk geçti.

Hayat çizgimi, onu algılayış biçimimi adaletsizce erkenden kıran şey çok sevdiğim insanların vakitsizce terk-i diyar etmeleriyle olmuştur. Bir daha beni asla benzeri biçimde sevecek hiç kimsenin bulunmayacağı gerçeğinin ağırlığını, acısını yalnızca müzik, edebiyat, resim, sinema, okumalar, çalışmalarla atlatabilirdim. Bilginin dayanılmaz, tatlı, içimi aydınlatan ışığına aşıktım. Büyük yazarlar, filozoflar, sanatçılar benim ruh yoldaşlarımdı. Gurularımdı. Hala da öyledir.

Yaratmayı ilk çocukluk yıllarımdan beri çok sevdim. Buna tutkunum. “Yapmak” yani. “Kendim yapmalıyım.” Çok erken yemek yapmaya başladım. Çok erken alışveriş yapmaya başladım. Kendimi bildim bileli şarkı söyledim. Yıllarca kullandığım, mühendislik hesapları yapmaya yarayan karmaşık yazılımı kendi kendime öğrendim. Kimsenin gitmeye cesaret edemeyeceği yollara, yolculuklara talip oldum. Hayata karşı dinmeyen bir hevesim var. Bu heveslilik benim iç enerjimin kaynağı veya içimdeki enerji bu hevesliliği doğuruyor.

Genel olarak ben hayatın kendisi ile ilgili olduğumu söyeleyebilirm. Hayat ölümü de kapsıyor tabi. Eskiden beri felsefe, edebiyat, psikoloji, psikanaliz ile çok ilgili oldum. Genç kızlık odam yetiştirdiğim çiçekler ve kitaplarla doluydu. Duvarlarda el yazılarım ve gitarım. Yerdeki postun üzerine kıvrılıp, okumaların, müzik çalışmalarının veya derslerin arasında tatlı uykulara dalmayı pek severdim. Yürümek en büyük ihtiyaçlarımdan biridir. Doğaya düşkünlüğüm, derinden bağlı oluşum nedeniyle yaşadığım ortamlarda mutlaka onunla bütünleşmemi sağlayan bir atmosfer yaratırım. Beş elementten toprak, tahta ve metal egemendir benim mekanlarıma. Tabi pencerelerimin gökyüzüne bakması ile havayı da katmış oluyorum. Ve çiçekler, bitkiler…..

Beni en çok besleyen şeylerden biri yolculuklar. İçinde yaşadığımız ortamlardan zaman zaman uzaklaşmalıyız. Yarattığımız yaşamların tutsakları haline geliyoruz bir süre sonra. Biraz uzaklaşmak, hem sevdiklerim hem de kendim için boşluk yaratmak beni çok besliyor. Özlemeli ve özlenmeli. Yepyeni düşüncelerle doluyorum o zaman.

SanatLog: Müzik yaşamınızda iki eğilimi birleştirme çabalarınız göze çarpıyor. Yerellik ve otantiklik Batı sound ve enstrümanları ile buluşuyor… Bu sanatsal vizyonu ilk ne zaman pratize etmeye başladınız?

Mircan Kaya: Aslında, başından beri bunun peşindeydim. Otantik bir müzik yaratmak. Benden, benim yaşadıklarımdan ortaya çıkan, kendine özgü, başkalarınınkine benzemeyen kendi müziğimi yaratmak. Çok uzun zamandan beri müzik yapmama rağmen, kafamdaki müziği istediğim biçimde yaratabileceğim zamanı beklemem gerekti. Daha önce, bu müziği yaratabilmem imkansızdı. Popüler müziğin malzemesi olur ve yaptıklarımla, kendimle hesaplaşır dururdum. Bu anlamda, çok zor bir insanım. Kendimle hesaplaşırım. Attığım bir adım, insan olarak beni huzursuz ediyorsa derhal vazgeçerim. Onu yok ederim. Bugün albümlere koyduğum bestelerin arasında pek çoğu, benim yirmili yaşlarımda kasetlere kaydettiğim parçalardandır.

On üç yaşından başlayarak, Sartre, Emile Zola okuyan, yirmili yaşlarında Shakespeare sonelerini İngilizce orijinallerinden şarkıya dönüştüren, Edgar A. Poe öyküleri üzerinden senfonik parçalar yapmaya çalışan biriydim. Bir de grubumuz vardı. Ancak grup elemanları ve ben yapmaya çalıştığımız müzik için yetersiz kalıyorduk.

Şimdi ben, her projeyi önce yazıyorum. Bir tiyatro eseri veya bir kitap yazar gibi önce müziği, neyi anlatmaya çalıştığını yazıyorum. Birlikte çalıştığım müzisyenlerle müziğimin öyküsünü paylaşıyorum. Duygusunu onlara aktarmaya azami özen gösteriyorum. Sonra, bu öykülerin ve duyguların onlardaki yansımaları müziğe dönüşüyor.

SanatLog: Az evvelki sorum aslında yıllar içinde gelişip dönüşen müziğinizi tanımlasa da ilk albümünüz “Bizim Ninniler”de ve “Kül” adını taşıyan ikinci albümünüzde henüz geleneksel ezgilerle haşır neşirdiniz…

Mircan Kaya: Bizim Ninniler ve Kül albümlerindeki geleneksel ezgiler de aslında, alışılmış geleneksel tarzın veya tavrın biraz dışında yorumlanmıştır.

SanatLog: Bu bağlamda üçüncü albümünüz “Sala” sözünü ettiğim Doğu-Batı sentezinin de başlangıcı denebilir sanırım?

Mircan Kaya: Doğru, Bizim Ninniler ve Kül’den sonra asıl yapmak istediğim şeyi yapabileceğim konusunda kendim ikna olmuştum. Elimde artık, birlikte çalışmak istediğim müzisyenlere sunabileceğim, gösterebileceğim kanıtlarım vardı. Referanslarım vardı. Sala’yı önce yine yazmaya başladım. Her müzisyene önce öyküleri gönderdim. Ve demo kayıtları. Örneğin Uğur Işık. O’nun çellosu gerekiyordu. Ölümü temsil edecek bir çello. Veya “Song” parçasında iki erkek tarafından sevilen kadının dramını anlatacak, biri kaybeden erkeği temsil edecek (çello), diğeri gelini alıp gidecek damadı, kazananı ve neşeyi temsil edecek (akordeon) şekilde parçayı icra edebilmek için müzisyenlerle hem kayıt öncesi hem de kayıt esnasında sürekli konuştuk. Bu benim hayatımdaki en büyük mesele olmuştur. Aynı anda birden fazla insan tarafından sevilmek ve bunun hayatımda yarattığı cehennem ateşi. Song, diğer parçalar gibi, içselleştirdiğim, benim başka bir meselemin şarkısıdır. Sonuçta ortaya çıkan enstrüman performansı FROOTS dergisi tarafından çok övüldü.

SanatLog:NUMINOSUM” –ki bence muhteşem bir albüm– caz bağlaşıklıkları ile, yağmur sesleriyle harmanlanmış oldukça başarılı bir albüm ve titizlikle tasarlanmış bir meditasyon aracı gibi…

Mircan Kaya: Çok teşekkürler.

Olumlu eleştiriler alan her albüm bana bir sonraki albümümü daha cesurca ortaya çıkarmak için cesaret verdi. NUMINOSUM böyle ortaya çıktı. İçinde yine benim hayatım ve türlü yolculuklarım boyunca kesişen pek çok olay, hem ruhsal hem fiziksel yolculukların yansımaları var.

Sala için Roger Mills ile çalışmaya başlamıştım. Müzikle ilgili arayışlarım ve yolculuklarım, Roger Mills vasıtası ile beni Limbo grubuna ulaştırdı. Roger, doğaçlama caz yapan Limbo’da trompet çalıyordu. Sala’nın miksajı için Bristol’e gittiğimde Limbo’nun Cardiff’te sınırlı izleyici ile bir prova konseri vereceğini söyledi. Uçaktan iner inmez doğrudan Cardiff’e bu konseri izlemeye gittik. Hiç bu kadar güzel doğaçlama müzik yapan bir grup görmemiştim. O gün, Limbo ile müzik yapmayı kafama koydum. Roger Mills, yaptığım her çalışmayı büyük bir heyecan ve beğeniyle karşıladığı için, bu projeyi gerçekleştirmem için gerekli organizasyonları yaptı.

Albümün temelinde bu yolculukla başka bir yolculuğun kesişmesi yatıyor. Sarıkamış’ta donarak ölen askerler için yapılan bir Kültür Bakanlığı destekli müzik projesine Uğur Işık (çello) ile bir doğaçlama ağıt ve ninni kaydetmiştik. Anma törenlerine, bu vesileyle davetliydim. Davet edilenler arasında Muammer Ketencoğlu da vardı. Sarıkamış, karlar, o büyülü atmosfer, hep başucu gurum olan Gustav Jung’un Numinosum kavramı üzerin kafa yormalarım, albümün adeta içe doğuş gibi içime yerleşmesine vesile oldu. Karlar üzerinde sarhoş gibi dolaşırken, albümü kafamda tasarlıyordum. Projemden Muammer’e de bahsettim. Yine çalmasını istiyordum. “Her projene varım.” dedi. (Numinosum parçasında Muammer Ketencoğlu akordeon çalıyor).

Müzik, müzisyenleri birbirine yakınlaştırır. Yine müzik vesilesiyle yolumun kesiştiği başka bir müzisyen de Osman Kent. O da benim gibi mühendislik yapıp, aslında aklı fikri müzikte olan, Roxy Müzik’ten satın aldığı stüdyoyla Songhonic Records’ı kuran Türk asıllı İngiliz müzisyen. Numinosum albümünde “wordless” adlı parçada Mevlana şiirini O’na okuttum. Albümün mastering çalışmasını da o yaptı. Böylece, Numinosum yine olağanüstü pek çok yolculuğun, duygunun, düşüncenin harmanlandığı uluslararası bir proje olarak ortaya çıktı. Numinosum’da aşkı irdeledim kendimce. Aşkı nasıl algıladığımı. Aşk deyince Mevlana’sız olur mu? Mevlana’nın sözlerini de kullandım. Tasavvufu bambaşka bir şekilde seslendirmiş olacaktım. Kendimce. Albümün orta yerine, hem numinosum kavramına, dolayısıyla da geçmişime ve doğduğum köye, o köyün sessizliğinde duyulan seslere hem de John Cage’in sessizlik kavramına bir gönderme yapmak üzere “Silence in Cxala” adlı parçayı koydum.

SanatLog: Son albümünüz “OUTIM” () ile sanırım şimdiye dek en kompleks ve deneysel yapıtınızı yaratmış oldunuz…

Mircan Kaya: Doğru. OUTIM, bu albümü yapmaya kalkmak, onu yapmak, onun etrafında dönen olaylar, yolculuklar, üstlendiğim zorluklar, yaratma süreci, aslında tam bir çılgınlık. Her müzik projesi, bitene kadar kurtulamadığım bir hastalık gibi geliyor. Bittikten sonra uyanıyorum. Ve diyorum ki; “Bir daha yap deseler, benzerini bile yapamam.” Eğer her canlı varlığın bir anlamı ve misyonu varsa, belki benim misyonum da bu albümü yapmaktı. Bu albümde anlatılan öykülerin kahramanlarının, bu öykülerin geçtiği topraklarda yaşananların heba olmadığını atalarımın ruhlarına bu kadar uçuk kaçık bir üslupla bildirmek misyonu. Onları selamladım. Onların uzantısı olarak yeryüzünde bulunduğumu ve asla unutmadığımı ve hep gurur duyduğumu ve duyacağımı bildirdim, beyan ettim. En azından benim atalarım, babam, bir dağ köyünün her karış toprağını bereketli bir cennete çeviren, köyün kurucusu dedem, onun deli gibi aşık olduğu Megrel babaannem, ağabeyim ve tüm yakınlarımın ruhları şimdi her gece OUTIM albümü süresince inşa ettiğim o evde biraraya gelip “yamo” diyorlar.

SanatLog: Ayrıca albümde Bristol’lu caz grubu Limbo ile ’in baş gitaristi Jim Barr isimlerini de görüyoruz… Nasıl biraraya geldiniz veya bu kimin fikri idi?

Mircan Kaya: Limbo ile ilişkimi Numinosum ve Roger Mills bağlantılı anlatmıştım. Numinosum’dan sonra OUTIM projemden de bahsetmiştim. Hazırlıklarımı tamamlar tamamlamaz tekrar Bristol’e uçtum. Hem Roger hem de Limbo’nun tüm elemanları Jim Barr ile çalışıyorlardı ve arkadaşlardı. Tanışıklığımız böyle başladı. Olaylar doğallıkla birbirlerine bağlandı. Bir olay bir sonrakini hazırladı.

SanatLog: Albümle birlikte bir de küçük bir kitap karşımıza çıkıyor ki birçoğunu Karadeniz yolculuklarınızda kaleme aldınız değil mi?

Evet, beni ben yapan yerlere ait öyküler.

SanatLog: Bu arada film müzikleri de yapmayı ihmal etmediniz…

Mircan Kaya: Aslında, yaptığım müzik sinematografik olduğu için film yönetmenlerinin dikkatini çekiyor. Sanıyorum, onlara ilham veriyor. En azından, bana söylenenler bunlar. Müzikte hep ambiyansı düşündüğüm için ister istemez böyle bir sonuç çıkıyor. Bu da benim çok sevdiğim bir şey. Sinemayı hep çok sevdim. Bir öyküye, görüntüye müzik uydurmak çok zevkli. Bazen, benim hiçbir şey yapmam bile gerekmiyor. Bir yönetmen örneğin, filmini tamamen Numinosum albümünden “Tonight I Long For Rest” parçası üzerine kurduğunu, çekimler boyunca oyunculara sürekli bu parçayı dinlettiğini söyledi. Filmi çekmiş bitirmişti. Bana yalnızca izlemek, önerilerimi söylemek, müziğin girip çıkacağı yerleri belirlemek kalmıştı. Ancak, çekimleri yeni biten, Sabahattin Ali’nin “Ayran” adlı öyküsünden uyarlanan “” adlı filmin müziğini yaparken en baştan benim ele almam gerekiyor.

SanatLog: Türk ve dünya müziğinde çokseslilik olgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mircan Kaya: Kişisel düşüncem o ki, bazen tek bir enstrümanla icra edilmiş yalın bir eser çok güzel olabileceği gibi, çok sesli bir eser de benzer biçimde güzel olabilir. Nerede yapılırsa yapılsın, nasıl yapılırsa yapılsın, benim için müzikte en önemli şey duygudur. Dünyanın en iyi virtüözü, en ileri teknikle enstrüman çalsın veya şarkı söylesin, duygusu eksikse benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Buna tahammül edemiyorum. Kendi müziğimde her ikisini de kullanıyorum. Yani tek seslilik ve çok seslilik. Hatta, bunu bilerek yapıyorum. Çünkü buna ihtiyaç duyuyorum. Boşluk yaratmak için. Boşluklar hayatın her alanında çok önemlidir. Sürekli bir doluluk gayri insanidir. İnsana iyi gelmez. Müzikte boşluk, nefis ve duyguların olduğu gibi aktarılabilmesi çok önemli. Görkemli, fazla iddialı şeyleri de sevemiyorum. Batılı müzisyenlerin, klasik bestecilerin ölüme dair tüm eserleri bana göre fazlaca görkemlidir. Oysa ölüm o kadar görkemli olamaz. Acı verir kalanlara olsa olsa. Bütün requemler, adeta cehennemi tasvir etmeye çalışırlar. Oysa ölüm sonsuz istirahat ve huzurdur bence. İktidar kokan müzik eserlerini sevemedim. Hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de hüznü seviyorum galiba. Hüzün duygusu yoksa bir eserde, bir insanda, eksik geliyor. Görüyorsunuz, ben hep duygudan söz ediyorum. Son bir yıl, on altıncı yüzyıldan günümüze batı müziği üzerine çalıştım. İngiltere’den aldığım müzik eğitimimin bir parçasıydı bu. Kurallar ve belirli bir sistem üzerine kurulmuş bu müzik türü bence pek çok bestecide duygusuz bir ses kazanmış. On yedi yaşımdan itibaren klasik müzikten çok beslendim ancak sevdiğim, benimsediğim şey, yerel olandan yola çıkıp evrensel ve otantik bir sound yaratmaktır. Kök müzik dinlemeyi daha çok seviyorum. En çok da sessizliği seviyorum. Bir albüm üzerinde çalışırken kulaklarımı başka müziklere kapatıyorum. Dinlemiyorum. Bir de müzikteki en ileri noktanın doğaçlama müzik veya emprovize müzik yapmak olduğunu düşünüyorum. Bu, müzisyenler arasında başka bir birliktelik gerektiriyor. Yalnızca müziği değil, hayatın içinde de pek çok şeyi paylaşabilen müzisyen grupları bunu, yani doğaçlama müziği çok iyi yapıyorlar.

SanatLog: Müziğin herkes tarafından beğenilmesi doğru mudur?

Mircan Kaya: Beğeni, kişiden kişiye değişen, tamamen göreceli bir kavram. Bir müziğin herkes tarafından beğenilmesi çok zor ama kalitesinden ödün vermeden hemen herkes tarafından sevilebilecek bir eser ortaya koyabilmek de büyük başarı.

Nasıl her insan derin kitaplar okumaz veya okusa bile anlayamazsa, bir resmi, bir filmi ve bir müziği herkes aynı biçimde algılayamaz. Ben örneğin edebiyat ve felsefeden çok etkilendiğim için elbette müzikte felsefe arıyorum. Resmi çok sevdiğim için kartonet tasarımının nasıl olduğuna bakıyorum. Kitapları çok sevdiğim için kartonetin içinde ne yazdığına bakıyorum. Ve bütün bunları çok çok sevdiğim için asla internetten parça indirmiyor, mutlaka orijinal CD’ye sahip olmak istiyor ve korsan CD almıyorum.

SanatLog: Bu bağlamda günümüz müzik anlayışları hakkında neler söylemek istersiniz?

Mircan Kaya: Genel olarak bizi kuşatmış olan tüm medya kanallarının, yayınlar, reklamlar vs. vasıtasıyla bize bir sistemi dayattığını düşünüyor ve bunalıyorum. Kolektif deliliğe karşıyım. İnsanın kendisi olmak hakkını elinden alıyorlar. Bu koşullar altında nasıl otantik bir kişilik geliştirilebilir? Hemen hiç televizyon izlemiyorum. İyi filmler ve dünya haberleri için BBC World dışında. Kanımca dünyanın ihtiyaç duyduğu çok seslilik artık internet üzerinden sağlanabiliyor. Bu bizim için büyük özgürlük. Olumsuz, zararlı özellikleri olabilir ancak bunlar tamamen kişinin neyle ilgili olduğuna bağlı olarak değişir. Olağanüstü bir iletişim, bilgiye erişim ve bilgi paylaşım aracı. Artık burada bir parça kaydedip, Avustralya’da başka bir müzisyene internet üzerinden kayıt gönderip koloborasyon yapabiliyoruz. Yaz sonuna doğru internet ortamında senkronize olup dünyanın farklı bölgelerinden müzisyenlerle doğaçlama bir kayıt yapacağız. Bu Roger Mills’in bir projesi.

Kendi çocuklarıma kendi özgün kişiliklerini yaratabilmeleri için ihtiyaç duydukları ortamı sağladığımı ve alternatif tüm kanalları açtığım için onlar da orijinal bireyler olarak geliştiler. Sistemin dayattığı hiçbir şeyi çocuklarıma uygulamadım. Örneğin onlar OKS sınavlarına girmediler.

Arada bir orda burda gözüme çarpan vidyo klipler, müzik kanallarından yayınlanan parçalara kulak ve göz misafiri olduğumda (gittiğiniz kuaförde bile karşınızda bitiveriyorlar) artık egemen olan en önemli kriterin cinsellik, seks olduğunu görüyorum. Nasıl şarkı söyleyeceğiniz, nelerden bahsedeceğiniz, nasıl klip çekeceğiniz, bu klibin ne kadar seksi olması gerektiği vs. vs. hepsi karşınızda bir dayatma olarak duruyor. Eziliyorsunuz. Tuhaf hissediyorsunuz. Yeni nesil şimdi bunlarla uyuşturuluyor. Hemen ve derhal sevişmelisiniz. Erkek arkadaşın yok mu hala? Aaaa, çok ayıp.

Dünyanın hangi şehrine gidersem gideyim, değişik bir şey duyamıyorum. Adeta, dünyanın her tarafından görülebilecek dev bir ekran konmuş ve insanlara global bir yayın yapılıyor. Hep aynı insanlar, aynı şarkılar, aynı sesler.

Ama, elbette, iyi şeyler de var. Ve bizler onların peşindeyiz.

SanatLog: Şimdi meşgul olduğunuz projeleriniz var mı?

Mircan Kaya: Çok sevdiğim ozanımız ’ın şiirleri üzerine kurulu yeni albümümün kayıtlarını henüz bitirdim. Parçalardan biri yine yirmili yaşlarımdan beri çalıp söylediğim bir bestem. Diğerlerini 2008-2009 arasında İtalya’da Padova Üniversitesi ve Barselona’da Katalunya Teknik Üniversitesi’nde rotasyonlu olarak yürüttüğüm tarihi eserler üzerine bir ileri master çalışması sırasında, biraz İtalya’da, biraz İstanbul’da içime düşen şarkılarla oluşturdum, kaydettim. Türkiye’nin çok değerli virtüözleri var albümde. Kanun-Göksel Baktagir, ud-Yurdal Tokcan, keman-Baki Kemancı, perküsyon- İzzet Kızıl,İsmet Kızıl gibi kıdemli ustaların yanı sıra genç yetenekler de var (Gitarlarda Cenk Erdoğan ve Aydın Can Kutluay, piyanoda Ceyda Pirali ve daha pek çok genç müzisyen). Albüm kayıtları Roger Mills’e gidecek. Roger trompet çalmanın yanı sıra miksaj ve nihai edisyon işlerini yapacak. Daha sonra da yine yurt dışında mastering yapılacak. Yaz başında umarım tüm çalışmalar bitmiş ve albüm çıkmış olur. En azından, 2010 yılında albümün yayınlanacağını söyleyebilirim. Albümde bir parçada da ’nun bir şiirini kullandım. Yine yorucu ve meşakkatli bir süreç oldu. Hayatla ve hayata dair pek çok şeyle boğuşurken ortaya çıkan tamamı Türkçe, rengi atmış, kararmış ahşap doğramalarda rüzgarla sallanan dantel perdeleri, konsollarda çifte karpuzlu lambaları, yolu gözlenen sevgilileri kanayan İstanbul’u, acı çeken İstanbul’u, kaldırım taşlarında inleyen gençleri, yüzleri, yüzümüzün yokuşunu, hiç tadılmamış tırança balıklarını anlatan bir albüm. Bizden seslerle ancak dışarıdan bir bakışla.

SanatLog: Bu keyifli sohbet için ve de muhteşem şarkılarınız için çok teşekkürler…

Mircan Kaya: Çalışmalarıma göstermiş olduğunuz ilgi için çok teşekkür ederim. İki gün önce Açık Radyo dinleyici destek programında bir hanım “Sala” albümümü almış ve hakkımda bilgi verip “Song” adlı parçayı çalıyordu. “Bu güzel insanlar, yüreklerine ulaşabildiğim, dokunabildiğim bu güzel insanlar bana yeter.” dedim. Siz de onlardan biri olmalısınız…

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

EK BÖLÜM: Videolar:

1.

2.

3.