2012 (2009, Roland Emmerich)

Felaket filmlerinin yönetmeni olarak tanınan ve ‘’para sıkıntısı’’ nedir bilmeyen Roland Emmerich’in ‘’dünyanın sonunu’’ anlattığını iddia ettiği ve 2009 yılının büyük bir merakla beklenen filmi 2012 de sinemalarımızdan gelip geçiverdi. Konunun çekiciliği, yüksek bir bütçe, yönetmenin şöhreti, kitlelerin aksiyon ve felaket filmlerinden hoşlanması gibi etkenlerin üstüne bir de ‘’fragmanların’’ etkileyiciliği eklenince beklentilerin yüksek tutulmaması zaten olanaksızdı. Hangi konuda olursa olsun beklentilerin yüksek tutulmasının pek çok zaman hayal kırıklıklarını da beraberinde getirdiği bilinen bir gerçektir ancak her şeye rağmen filmin kendine özgü misyonunu yerine getirdiği ve hedef kitlesinin beklentilerini karşıladığı düşüncesinde olduğumu belirtmek isterim.

Sinema deyince, yedinci sanat, beyazperde, Hollywood, Yeşilçam gibi kavramlar, sevdiğimiz filmler ve oyuncular aklımıza gelse de sinemanın pek çok tanımı vardır ve benim için ‘’insanın insanileşmesine’’ katkıda bulunduğu ölçüde değerlidir. ‘’İnsanın insanileşmesi’’ kavramı bu yazının sınırlarını hayli aşacağından kısaca ve en genel biçimde ‘’insana değgin, insanı konu edinen, insanın kendini ve dünyayı sorgulama ve dönüştürme’’ gayretidir, diyebilirim. Böyle olması 2012 gibi ucuz propaganda filmlerinin izlenmeyeceği veya onlardan zevk alınmayacağı anlamına gelmez, gelmemelidir de. Çünkü insan düşünceleriyle, acılarıyla, sevinçleriyle bir bütün oluşturmakta ancak çelişkileriyle var olmakta, türünün devamını böyle sağlamaktadır. İdeal olana ulaşmak için çalışmak başka, gerçeğin göz ardı edilmesi başka şeydir. Doğru olan seyirciyi 2012 filminden uzak tutmak değil izlemiş oldukları filmin ucuz yönlerinin kendilerine gösterilerek maruz kaldıkları saldırıdan kurtulabilmelerini sağlamaktır.

Zengin bir Rus’un özel şoförlüğünü yapan adamımız Jackson (John Cusack) yayımlanmış bir kitabı bulunmasına karşın başarısız bir yazar, iki çocuğu olmasına karşın başarısız bir baba ve karısının başka bir adamı tercih etmesinden dolayı başarısız bir koca olma ‘’başarısına’’ sahip tipik Amerikalıdır. Karısı (Amanda Peet) zengin bir koca bulmasına karşın eski kocasına ilgisini yitirmemiş, aşk için değil, çocuklarının ve kendisinin geleceğini garantiye alma düşüncesiyle mantık evliliği yapmış bir kadındır. Yeni koca ise hayatı para ile ölçen, zengin ve ukala bir adamdır. Küçük çocuğa pahalı bir cep telefonu almak, onun için, çocukta davranış bozukluğuna yol açabilecek bir hareket değil, çocuğun sevgisini kazanmak için atılmış bir adımdır. Ayrıca zengin kadınların ‘’göğüslerini ellemek’’ de para ile ölçülebilir bir harekettir, kadın sevgilisi olsa bile.

Filmin içerisine serpiştirilmiş olan ailemiz ‘’Amerikan Rüyası’’ndan nasibini almış, her Amerikalının kendinden bir şeyler bulacağı tipik orta sınıf bir ailedir. Filmin her anında ‘’bireysellik’’ perdesinin ardına saklanarak ‘’bencilliğe’’ ve ‘’amaca ulaşmak için her yol mubahtır’’ fikrine vurgu yapılır. Filmin kahramanı Jackson, çocuklarını hafta sonu tatiline götüreceği günün sabahında bile dağınık ve sefil evinde uyuyakalabilmekte ve arabası çalışmayınca da patronun arabasını ‘’ödünç’’ alabilmektedir. Veya milyarder Rus ‘’ayısı’’ son ana kadar yanında bulunan ‘’sevgilisini’’ kendisini aldattığını bildiğinden kurtulabileceği gemiye almaz. Felaketin gelişi insanlığa bildirilmez, bilgi –kimin, hangi ölçütlerle seçtiği belli olmayanların kurtuluşu adına- saklanır.

Hollywood, toplumu değil bireyi öne çıkaran Batı düşünce sistemine uygun davranırken bunu hastalıklı bir şekilde yerine getirmekte, birey fikrini zehirlemektedir. Seyirci, milyarlarca insan ölürken filmin hiçbir anında bu insanları düşünecek fırsat bulamaz ve geminin kapılarına hücum eden insanların birbirlerini ezmesi karşısında bile üzüntü duymaz. Hatta Doktor Adrian’ın ‘’kapıları açalım’’ teklifi, seyirci tarafından kızgınlıkla karşılanır. Mantıklı ve doğru olan kapıların ‘’asla’’ açılmamasıdır. Dahası Rus’un ölümüne üzülen seyirci var mıdır, bilemiyorum. Ancak filmin kahramanı Jackson, geminin hidrolik kapısının kapanması için çabalarken herkes endişe duyar ve ölmeyip de su üstüne çıkınca, milyarlarca insanın ölmesine karşın mutlu sona ulaşılmış olur.

‘’Kıyamet’’ teorisini ‘’keşfeden’’ kişinin Hintli olmasının anlamı nedir diye düşünürken şöyle bir makale okudum: ‘’Büyüyen ekonomisinin yanı sıra, tehlikeli bir bölgede istikrarlı ve laik bir demokrasi olarak artan gücüyle Hindistan’ın ABD’nin önemli bir müttefiki olması beklenebilir. (…) Zira Hindistan, ABD’nin dış siyasetinde başarı hanesinde yer alan az sayıdaki ülkeden biri.’’ (Selig S. Harrison-Kabil’den Keşmir’e) Yağmur altında su birikintisinde iki direkli oyuncak gemisi ile oynayan çocuğun üzerine doğru umursamazca arabasını süren ve çocuğu çamur içinde bırakan Hintli şoföre karşın ‘’dikkat et, dikkat et’’ uyarıları yapan Amerikalı profesörün varlığı seyirciyi etkiler. Bu sahne ile ilişkiler ne kadar gelişirse gelişsin Hindistan’ın insani ‘’gelişmemişlik’’ düzeyi vurgulanır ve hadleri bildirilir ki benzer sahnelerin geçtiğimiz yılın bombası‘’Slumdog Millionaire’’ filminde de bulunduğunu hatırlatmak isterim. 

Ne idüğü belirsiz Hintli bir profesör, yeraltında –eski bir maden - muazzam bir araştırma merkezi kurmuş. Finans kaynağı kimdir, nedir anlayamayız ancak kendi ülkesi veya başka bir ülke yetkililerine haber vermek yerine Amerikalı profesöre haber vermesinden bir şeyler çıkarabilir miyiz, bilemiyorum. Güneşteki patlamaları nasıl görebildiğini çok merak ettim. Büyük olasılıkla NASA’ya ait uyduları kullanmaktadır. Öyleyse uyduların asıl sahiplerinin göremediğini dışarıdan biri nasıl görür? Sisteme nasıl girebilir? Bir soğutma sistemi bile kuramayan ve serinlemek için ayaklarını buz dolu bir fıçıya sokan bu adamların güneşteki ‘’bilinen en büyük’’ patlamaları görebilmesi tarihin bir cilvesi değilse çok keskin bir ironi olmuştur. Hintli bilim adamının Amerikalı karşısındaki durumu içler acısıdır, nasıl hitap edeceğine bir türlü karar veremez, ismiyle seslenir, arkadaşım diye hitap eder hatta utanmadan ‘’sahip’’ bile der. Yönetmen, senarist ve yapımcıların ‘’üzerinde güneş batmayan emperyal ve kolonyal Anglosakson İmparatorluğu’nun o eski güzel’’ dönemlerine bir gönderme yapmak istediği çok belirgindir.

Müzelerden ‘’Mona Lisa’’ vb. sanat eserlerinin de koruma altına alınması yönetmenin sevdiği bir hareket çünkü The Day After Tomorrow filminde de kütüphaneye sığınan ve soğuktan donmak üzere olmalarına karşın İncil’i yakmaktan kaçınan görevliyi hatırlayalım. Filmdeki tek ‘’insancıl’’ nokta da zaten bu… Yine de, bu durumdan şüphelenen Fransız Ulusal Müzesi Direktörünün öldürülmesi ile 1997’de Prenses Diana’nın ölümü arasında bir tür paralellik kurulmaya çalışılması cahil zihinlere bir parça ‘’kemik’’ atmaktan başka bir şey değil.

‘’İnsanlık tarihindeki en büyük program’’ denilen uygulama Profesör Adrian’ın direktiflerine göre belirlenmiş ve o da sürekli fikir değiştiriyor ve bir süpermen olmadığını gösterebilmek için sürekli ‘’yanılmışım’’ diyebiliyor. Dünya üzerindeki canlı yaşam sona ermek üzereyken ne insancıl değil mi? Diyecek söz bulamıyorum.

Gemiye binmeyen Amerikan Başkanı için ‘’demek kaptan batan gemisini terk etmiyor’’ deniliyor. Sanki dünya kendisinin gemisiymiş gibi başkanın kalması propagandadan da ileri, bir ‘’utanmazlık’’ değil de nedir? Kadim imparatorlukların dünyanın ‘’kaptanı’’ oldukları yönünde bir söylemleri bile olmamışken bu denli kendinden geçmeyi nasıl açıklayabiliriz acaba? Ayrıca İtalyan Başbakanının da dua etmek için kalması şu sıralar hayli sıkıntıları olan ve itibara gereksinim duyan başbakanının filme ‘’maddi destek’’ sağlamış olması ya da müttefiklik adına bir selam verilmesi olarak açıklanabilir mi?

Yenilmiş, ezilmiş, yağmalanmış ve aşağılanmış koca bir kıtayı ‘’Tanrı adına vahşi yerlileri imana getirme’’ daha doğrusu Hıristiyanlaştırma adına hareket geçen misyoner rahiplerden Yucatan’ın ilk piskoposu Diego de Landa sık sık Maya uygarlığının cesaret, irade, yardımlaşma gibi Hıristiyan erdemlerine sahip olduğunu dile getirmiştir. De Landa insanların eskiyi unutmasını sağlamak, geçmişle ve atalarının dinleriyle tüm bağlarını koparmak için pek çok Maya geleneğini yok etmiş, kitaplarını yaktırmıştır. Daha sonra, bilinmeyen bir nedenle bu medeniyetin öğretilerine merak saran ve öğrenmek isteyen De Landa kitaplardan bir kaçını saklamış ve kısmen çözülebilmiş bir Maya alfabesi oluşturulmasını sağlamıştır. De Landa alfabesi 1952’de Maya şifresini ilk kez çözen Rus dilbilimci Yuri Knorosov’un çalışmalarının temelini oluşturmuştur.

İnternette kısa bir gezinti yapıldığı takdirde gerek Maya kehaneti gerekse Tufan ile ilgili olarak pek çok bilgi erişilebilir olduğundan bu konularda ayrıntıya girmeyi uygun bulmuyorum. Konuyu merak edenlerin Burak Eldem’in 2012: Marduk’la Randevu isimli muhteşem kitabını okumalarını tavsiye edebilirim.

‘’Onca gelişmiş cihaza rağmen Maya’lar bunu öngörmüş’’ sözü tipik Batı uygarlığı dayatmasından başka bir şey değildir. Cem Yılmaz’ın AROG’da taş devri insanlarına ‘’sizleri eciş bücüş çizerlerdi ama tanıyınca hepinizi sevdim’’ diyerek Batı tipi düşüncenin dayatılmasına haklı bir eleştiride bulunarak gönlümdeki yerini sağlamlaştırmıştır.

Başkanın kızı gemiye binenlerin nasıl seçildiğini sorduğunda, insan türünün devamını sağlayacak ‘’kusursuz genlere’’ sahip insanların seçildiğini öğrenir. Batının günümüzdeki vahşi gücünün meşruiyetini sağlamaktan başka bir işe yaramayan Darwin teorisinin ‘’doğal seçilim’’ ve ırkçılık sosuna bulanmış bu soru sorulduğu esnada ekrana bir Arap görüntüsü yansır. Başkanın kızı küçümseyerek ‘’bunlar da mı genleri için seçildi, bunlar daha çok iyi cüzdanları için seçilmişe benziyor’’ der. Bu sahne ve ‘’Bizim görevimiz türümüzün devamını sağlamak’’ sözleri düpedüz ırkçılık göstergesi değilse nedir? Buradan devam ediyorum.

1890’lı yıllarda ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ve onun Amerikan koludur. Darwin teorisine göre ‘’Türlerin ve ırkların evrimi, farklılaşması süreci ancak doğal ayıklanma ile gerçekleşebilirdi.’’ Yapıtının tam adı topluma bakışını ortaya koyar: The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle of Life (Doğal Ayıklanma Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Üstün Irkların Yaşam Savaşında Ayakta Kalışları)

‘’Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekâlılar, sakatlar ve hastalar için bakımevleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız her hastayı yaşatmak için en son ana kadar bütün ustalıklarını gösterirler. Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış hiç kimse, bunun insan ırkına büyük zararı dokunmak gerektiğinden şüphe etmez. Bakımsızlığın ya da yanlış bakımın, evcil bir ırkın yozlaşmasına pek çabuk yol açması şaşırtıcıdır; oysa insanın kendi durumu ayrı tutulursa, hiç kimse en kötü hayvanlarını damızlıkta kullanacak kadar bilgisiz değildir.(…) Bütün öbür olay dizileri ancak Anglosaksonların Batı’ya olan o büyük göç akını ile bağlantılı, daha doğrusu, onun yardımcısı olarak düşünülünce amaçlı ve önemli görünür. Uygarlığın ilerlemesi problemi çapraşık olsa bile, hiç değilse şunu anlayabiliyoruz. Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur’’ (Charles Darwin – İnsanın Türeyişi) 

‘’Başkanların çoğu iktidar koltuğuna adam akıllı oturdular mı Winston Churchill olma tutkusundan kendilerini alıkoyamazlar. Özgürlük ve zorbalık üzerine büyük laflar etmeye yönelir, özgür dünyanın liderleri rolüne sarılıp ahlaki oyunlara girişirler. Başkan şöyle diyor: ‘’Farklı kıtalarda pek çok ülkede Amerikan kanı döktük. Başkalarının harabeye dönen ülkelerini yeni baştan inşa edip ekonomilerini ayağa kaldırmalarına yardım etmek için paramızı harcadık.’’ Amerikan dış siyasetinin ana ilkesinin ‘’Barış ve istikrar gibi büyük hedeflere odaklanarak, ticaretin serbestçe yapıldığı özgür bir dünya vizyonunu muhafaza ederek dünyadaki kapsamlı, derin ve kalıcı olumlu eğilimlerin ayakta kalmasına yardımcı olmak’’ esası üzerine kurulduğu söylenir.’’ (Fareed Zakaria – İmparatorluk Sonrası) 

Senaryonun zayıf olduğu yönündeki eleştirilere bu paragrafın yeterli olacağını düşünüyorum. 2012 filminin senaryosu nerdeyse dışişleri veya savunma bakanlığı tarafından yazılmış kadar ayrıntılı ve profesyoneldir. 

Danny Glover’ı gerek ses tonu, gerek bakışlar ve gerekse oyunculuk olarak tahminlerimin ötesinde yetersiz ve zayıf gördüğümü ve uzun zamandır bu kadar kibirli, ukala, Batı tipi yaşam tarzını dayatan ve üstün ırk fikrini dile getiren bir film izlemediğimi söylemek durumundayım. Film çekmek ileri teknoloji ürünlerine ve paraya indirgendiğinde ortaya çıkan sonuç kibir ve başarısızlıktır. 2012 sinema tarihinin ırkçı filmlerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve yıllar sonra asla hatırlanmayacaktır.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

1 Film 3 Analiz: The Hurt Locker (1. Analiz – Salim Olcay)

10 Aralık 2012 Yazan:  
Kategori: Manşet, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

Kathryn Bigelow ödül töreninde iki kez “Bu ödülü, Irak’ta çarpışan 150 bin çocuğumuza, Afganistan’da çarpışan 2500 çocuğumuza ve 4500 şehidimize adıyorum.” sözleriyle teşekkür konuşmasını tamamladı. Afganistan veya Irak’ta bulunan diğer askerler ve insanlara dair bir şey söylemeyen konuşmasının da film kadar militarizm ve şovenizm koktuğunu söylemem gerek.

Birkaç ay önce sıradan bir film izleyeceğimi beklerken başarılı bir kurgu ve özenli çekimleri görüp bazı aksayan yönlerini tespit etsem de iki kez izlenecek bir film olmadığı düşüncesinden hareketle üzerinde durmadım ancak ‘’en iyi film’’ ödülü alması üzerine bir şeyleri kaçırmış olabileceğim düşüncesiyle tekrar izlediysem de ilk andaki fikirlerimin değişmediğini hatta üzerinde durmaya gerek görmediğim militarizm güzellemesinin propaganda sınırlarını zorladığını, filmin etnik anlamda ırkçılığa vurgu yaptığını, Irak halkının dini ve kültürel yaşamını aşağılamaya çalıştığını düşünüyorum.

İlk anda bir bilgisayar oyununu andıran uzaktan kumandalı bir bomba imha robotunun kamera görüntüleriyle başlayan filmde, ezan sesinin duyulmasıyla tam teçhizatlı Amerikan askerinin belirmesi ve Bağdat yazısının ekranda görünmesi tüm dünyanın zihnine kazınacak şekilde eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Böylece bir taşla iki kuş vurulmaya çalışılarak hem Müslümanları ibadete çağıran ezan sesi Batı düşmanlığının simgesi haline getiriliyor hem de Batı dünyasının ‘’kazanımlarını’’ korumak için ezan sesinin duyulduğu her yerde Amerikan askerinin göreve hazır olduğu vurgulanmaya çalışılıyor.

‘’Bir çakmaktaşını işler veya ilkel bir iğneyle çalışırken, hayvan postlarını veya tahta parçalarını birbirine eklerken, bir olta iğnesi veya ok temreni hazırlarken, kilden bir heykelciği yoğururken, imgelem, gerçekliğin farklı düzeyleri arasında beklenmedik benzerlikler ortaya çıkarır. Aletler ve nesneler sayısız simgesellik yüklenir, çalışma dünyası anlam bakımından zengin, gizemli ve kutsal bir merkez haline gelir.’’ (M. Eliade – Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1)

Maddeyle kurulan yakınlık içinde yaratılan ve sürekli zenginleştirilen imgelem dünyasının yeniden kurgulandığını ve başarıyla yerine getirildiğini görüyoruz. Çünkü filmin bütününde bomba olan her sahnede ezan seslerini duyduğumuz gibi çoğu kez okunan ezan hem yanlıştır hem de usulüne uygun okunmamaktadır. Kasıtlı değilse bile iyi niyetli davranılmadığı çok açıktır. İslam coğrafyasının hiçbir yerinde filmde gösterildiği şekliyle bir ezan okunabileceğini düşünemiyorum. Ezan, bomba imha uzmanının maneviyatını güçlendirmek için olmayacağına göre seyircinin bilinçaltına bomba ve Kur’an’ın eşzamanlı olarak yerleştirilmeye çalışıldığı açıktır. Müslüman olmayan izleyici hayatının herhangi bir anında ezan sesi duyduğu an, aklına etrafında bomba olup olmadığı fikrinden ve korkusundan başka bir şey gelmeyecektir.

Askerlerin kendi aralarındaki ‘’bu güzel mahalleyi sevmedin mi’’ tarzı aşağılama, küçümseme ve nefret içeren konuşmalarının ve ilerleyen sahnelerde tipik ırkçılık cümlesi olan ‘’hepsi birbirine benziyor’’ sözünün bir siyahî askerin ağzından söyletilmesinin daha da manidar olduğunu düşünüyorum. ‘’Buradakilere unutamayacakları bir şey yaşatalım, bizim için yolun kenarına bir bomba bırakırlarsa kahrolası yollarını patlatacağımızı öğrenmelerini istiyorum’’ sözlerindeki alaycı ve küçümseyici konuşma, filme askerlerin gözünden bakan seyirciyi hiç de rahatsız etmez.

New York’un göbeğindeki bir bombaya müdahale eden uzman ile Irak’ın göbeğinde bir bombaya müdahale eden uzman arasında ne fark vardır? Irak’taki uzman, bomba ile uğraşırken aynı zamanda çevreden gelebilecek saldırılardan korkar. Oysa New York’ta dışarıdan saldırı gelmesi olasılığı zayıftır. Ancak bombaya müdahale etme anında, bir bomba imha uzmanının hisleri arasında –nerede olursa olsun- hiçbir fark olmadığı, bir meslek grubunun yaşadıklarını anlatma isteselerdi Irak’a gelmelerine gerek olmadığını, Irak’a geldiklerine göre anlatmak istediklerinin daha başka şeyler olduğu düşüncesindeyim. Zaten dikkat edilirse bomba imha uzmanı hiçbir sahnede dış tehdit unsurunu ciddi bir tehdit olarak hesaba katmıyor.

‘’Özgürlük-liberty’’ taburunun isminin ‘’zafer-victory’’ olarak değiştirilmesi ile bir paradigma değişimi mi anlatılmak istenmektedir, bunun kararını film hakkında güzellemede bulunanlara bırakıyorum. İlk sahnede ölen bomba imha uzmanının yerine Afganistan tecrübesi olan bir ‘’ranger’’ atanır. Yeni ekip bir ihbar üzerine olay yerine gitmeye çalışırken, yolu açmaya çalışan askerin insanlara bağırıp çağırması ve arabaların üzerine plastik su şişesi atması üzerine, aklıma bir Kuzey Afrika ülkesinde gördüklerim geldi. Bu ülkede üniforma taşıyan asker ve polisin vatandaşa sürekli bir üstünlüğünün olduğunu, resmi bir aracın hiç acelesi olmasa bile geçiş üstünlüğüne sahip olduğunu, trafikte seyreden diğer araçların nasıl büyük bir korkuyla sağa sola kaçıştıklarını anlatmaya kelimeler yetmez. Birbirleriyle çarpışan, yol kenarındaki çukurlara düşen, bariyerlere takılan ve çeşitli kazalara sebebiyet veren onca araç olmasına karşın bir tanesinin bile sesini çıkarabildiğini, hakkını arayabildiğini, itiraz edebildiğini, orada kaldığım müddetçe görmedim. En acısının kendi halkına yapılan böyle bir muamele olduğunu düşünüyorum. Yalnızca orada değil bütün Doğu kültüründe durum genel olarak aynıdır. Birey ‘’kutsal devlet’’ karşısında acizdir, korumasızdır, zavallıdır ve hakkı yoktur. Ezeli ve ebedi devletin bireye üstünlüğü ön kabulüyle kendi halkına insancıl davranmayan bir zihniyeti içselleştirmiş Doğu insanının, yabancı askerlerin kendilerine yaptıklarıyla kendi askerlerinin yaptıkları arasında ciddi bir ayrım yapmakta zorlandığını düşünüyorum. Filmde yapılanı ırkçılık olarak tanımladığım gibi kendi halkına kendi insanına daha da kötü davranan bu diktatörlüklere de hoşgörüyle bakmadığımı söylemeliyim.

İhbarın alındığı yere ulaşan adamımız, bombanın yanına robotu göndermek yerine kendisi gitmeye karar verir, elbisesini giyer ve yola koyulur. Birkaç adım attıktan sonra planlananın dışında bir sis kutusu atarak çevrenin görüşünü engellemek suretiyle ‘’dikkatleri dağıtır’’. Ancak ekibin iki elemanı ‘’panik olurlar’’ tabii onlarla birlikte seyirci de. Adamımız yürür, ekibin kalanları telsizden çağrı üstüne çağrı yaparlar, bağırırlar, çağırırlar, sürekli yer değiştirirler ama tek duyulan ses ilerlemeye devam eden adamımızın derin nefesleridir. Heyecan içinde neler olabileceğini anlamaya çalışırız. Derken duman biraz dağılır ve bir bakarız ki, adamımız az gitmiş, uz gitmiş bir arpa boyu yol gitmiştir. Kendisinden daha ileride mevzilenmiş bir kontrol noktasında duran askerler bizi şaşırtır. Bütün bu paniğe, koşuşturmaya, ortamı germeye bir anlam veremeyiz ve sormak isteriz. ‘’Ey kardeşim, 100 metre ötede durup bütün o yolu panik içinde ilerlemenin anlamı nedir? Eğer mesafe doğruysa kontrol noktasındaki o askerlerin orada ne işi var? Askerlerin durduğu yer doğruysa, siz niçin 100 metre geride durdunuz?’’ Sorular, sorular cevabını alamayacağımız sorular… Yönetmen ve ekibi bu kadar doğuya gelince masallardan fazla etkilenmişe benziyorlar.

Bütün bu kargaşa biraz azalmışken, birden ne idüğü belirsiz bir ‘’hacı’’ -tüm bu kargaşanın ortasında Iraklılara ‘’hacı’’ dendiğini öğreniyoruz- arabasıyla yola dalar. Bütün bir ülke halkını ‘’hacı’’ kelimesiyle damgalamak bile İslam’a ve Irak halkına bakışı gözler önüne sermeye yetiyor. Barikatları aşan Iraklı nedense bomba imha uzmanımızın önünde durur. Kahramanımız şimşek gibi silahına sarılır ve adama doğrultur. Eldeki tüm olanaklar kullanılarak olabilecek en çirkin ve pis bir şekilde gösterilen ‘’hacı’’, geri gitmeyince uzmanımız uyarı ateşi yapar, arabanın ön camını indir, o da fayda etmeyince namluyu hacının ‘’alnının çatısına’’ dayar. ‘’Şimdiye kadar isyancı değilse bile artık öyle sayılabileceğini’’ bile bile, ne yapmaya çalıştığından emin olamadığımız ve hareketlerinden ‘’geri zekâlı’’ olduğunu tahmin ettiğimiz Iraklı bir müddet daha bekledikten sonra geri çekilir ve askerler tarafından tutuklanır.

Amerikan askerleri bomba imha ekibinin müdahalesinden önce çevre güvenliğini sağlamaya çalıştığı her sahnede Iraklılar donuk bir ifadeyle bakmakta, kadın ve çocuklar sürekli kaçışmaktadır. Hijyen kurallarından bihaber olduğunu gördüğümüz bir kasap, canını kurtardıkları için teşekkür etmek yerine, dükkânını terk etmekten duyduğu memnuniyetsizliği asabi bir şekilde dile getirmektedir. Önüne bomba yüklü araç bırakılan BM binası tamamen boşaltılırken Iraklıların evlerinde kalmaları ilginç, öylece izliyorlar. Yüzlerinde hiçbir duygu, korku, heyecan, panik havası yok. İnsan duyguları olan bir varlıktır. Bu adamların bu denli duygusuz olmaları kendilerinde canlılık, irade ve enerji bulunmamaları yönetmenin gözünde ustaların elinde biçimlenecek cansız malzemeler, üstün ırkların harekete geçireceği hareketsiz kitleler olmalarından mı kaynaklanıyor acaba?

“Toynbee’ye göre daha çok Batı toplumlarına özgü bir önyargı olan ırkçılık, ırk duygusu 15. yüzyılın son çeyreğinden bu yana Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının, ırkların uygun olmayan koşullarda birbirleriyle ilişkiye geçmelerinin ürünüdür. Buradan açıkça Batı koloniciliğinin, Batı emperyalizminin bir türevi olduğu sonucu çıkarılabilir.” (Alaettin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Ele geçirdikleri bombaları açık arazide imha ettikleri bir sırada, ilk patlamanın ardından uzmanımız eldivenlerini unuttuğu bahanesiyle, patlamayı durdurur ve arkadaşlarının şaşkın bakışları altında bombaların yanına doğru gider. Patlayıcıların arasında, canı pamuk ipliğine bağlı bir şekilde biraz dolaştıktan sonra eldivenlerini bulduğunu söylemesi filmin kalitesini iyice düşüren ve ‘’çılgınlığın’’ gösterilmeye çalışıldığı zayıf bir klişedir. Eldivenlerini nerede unuttuğunu nasıl biliyor veya ilk patlamada parçalanmadığından nasıl emin olabiliyor, anlamıyorum. Bir sürü patlamaya hazır bombanın arasında gitmek bile başlı başına dehşetengiz bir olay olmasına karşın yönetmenimiz seyirciler arasında ‘’mongollar’’ olabileceğinden hareketle, fünyeyi ekibin geride kalanlarının eline tutuşturarak gerilimi artırmayı amaçlıyor. Elridge denilen zavallı da ne yapacağını şaşırıyor.

Bomba imha ekibinde yer alan Elridge acemi bir er’dir ve ölüm korkusu yaşamaktadır. Birliğin doktoru olan Albay Cambridge’e gider. Doktor şöyle der: ‘’Bu senin hayatın için kötü bir zaman olmak zorunda değil. Savaşa gitmek, hayatında bir kere yaşayabileceğin bir tecrübe tadını çıkarabilirsin.’’ Savaş üzerine duyduğum en ‘’bilgece’’ sözler olduğunu itiraf etmem gerek.

Bomba imha timindekiler bu görev sonrası dönerlerken tuzağa düşerler. Düşmanla çatışmaya girmek hatta bir keskin nişancı tüfeğini kullanmak durumunda kalırlar. Adamlarımızın seçkin komanda olduğundan şüphemiz kalmaz. Ancak böyle seçkin bir komando ekibinin ilk ateş sesi duyulduğunda hedef gözetmeksizin, her yöne deli gibi ateş etmeleri hangi profesyonellikle açıklanabilir, bilemiyorum. Korkudan cephaneyi bitiren komandolarımızın sonraki maharetleri gösterdiği bu uzun sahnenin filme hangi anlamı kattığını anlamakta zorlanıyorum.

Karşıdaki adamları ‘’hakladıklarından’’ emin olamazlar ve saatlerce güneşin altında beklerler. Dudakları iyice kuruyan ve konsantrasyonları azalmaya yüz tutan adamlarımız Elridge’den meyve suyu isterler. Meyve suyunu alan uzman, pipetini geçirdikten sonra bir yudum bile almadan arkadaşına uzatır ve onun içmesini sağlar. Oysa Elridge siperde meyve suyunu tek başına ‘’götürmektedir.’’ Bu uzun sahne ile anlatılmak istenen yalnızca bu fedakârlık duygusunun anlatılmaya çalışılması ise, hiçbir şeyi anlamak ve kabullenmek istemiyorum. Bir yanda Afganistan’da bile görev yapan, 900’e yakın bomba imha etmiş, tecrübeli bir komando diğer yanda ise her an ölüm korkusu yaşayan, eve dönme hayalleri kuran acemi bir er. Bu iki kişiyi kıyaslamak ne kadar mantıklıysa anlatılmak istenen o kadar mantıklı olacaktır.

Yine de keçilerin arasında duran bir ‘’hacı’’yı fark eden ancak ‘’ateş edip edememe’’ inisiyatifini kendinde bulmaktan aciz olan Elridge ateş etmeye karar verdiği an 200 metre mesafeden adamı yere sermekte hiç zorlanmıyor. Nerdeyse yarım şarjör mermi boşaltmasına karşın herhangi bir keçiye mermi gelmemesi yönetmenin hayvan sevgisiyle açıklanabilir mi bilemiyorum ama bizler şaşkınlığımızı gizlemekte zorlanırız. Acemi er Elridge öyle bir ‘’Aslan Asker’’ kıvamına gelir ki, hiçbir akılcı düşüncenin açıklayabileceği bir şey değildir.

Film boyunca karşımızdakiler her yere bomba yerleştiren bir grup olarak betimleniyor. Sanki Joker Gotham City’i bırakarak Irak’a gelmiş. Hiçbirisinin vicdanı, dini, insanlığı, acıması hatta amacı yok, salt kötülük dolular. BM binasına, yollara, arabalara, küçücük bir çocuğun bedenine… Sebep-sonuç ilişkisi yok. Bu bombaları koyanlar kimler bilmiyoruz. Film en azından açıkça bunu söylemiyor ama kim olduğunu anlamak için müneccim olmaya da gerek yok, Joker yerleştirmiyorsa tabii. Bağdat’ta başka bir ülke askerlerinin ne işi var, onu da bilmiyoruz. Bildiğimiz kötü kalpli bombacılar ve iyi kalpli bomba imha ekipleri.

Filmin finaline doğru üzerine bomba bağlanmış bir Iraklı çıkagelir. İntihar bombacısıyken vazgeçmiştir ve yardım istemektedir. Adamlarımız hemen olay yerine gelirler. Iraklı doğru düzgün Kelime-i Şehadet bile getirememektedir. Bu sahne ile anlatılmak istenilen bombacıların aslında bombaları kendine ve kendi halkının geleceğine koyduklarıdır. Aslında siz bombaları kendinize yerleştiriyorsunuz, biz de etkisiz kılıyoruz ama gün gelir bizim de etkisiz kılamayacağımız bombalar olabilir ve havaya uçarsınız, denilmek isteniyor.

İntihar bombacısının nedamet getirmesinin kurtuluşa götüren bir yanı yoktur. Bomba etkisiz hale kılınsa bile –adamın vazgeçebileceği olasılığı da düşünülmüş ve sımsıkı kilitlenmiştir- adamı intihar bombacısı kılığına sokanların işin peşini bırakmayacağı ve adamın her iki durumda da ölümden kurtulamayacağı çok açıktır.

Sanki New York’ta ağaçta kalan bir kediyi kurtarma operasyonu esnasında güvenlik tedbiri almaya çalışan acemi bir görevli edasıyla çevredeki meraklı ‘’hacı’’ları uzaklaştırmaya çalışan, kibar ve naif Albay Cambridge’e ne demeli. ”Hacıyı” adam yerine koyarsan, ona selam verirsen, elini sıkarsan, centilmence davranırsan, insan muamelesi yaparsan olacağı budur işte. Patlatıverirler bombayı ayağının dibinde ve parçanı bile bulamazlar. Çünkü onlar insan değildir. Filmin hemen her karesinde donuk bir ifadeyle bakan, umarsız, amaçsız, içinde sevginin kırıntısı bulunmayan, din, aile, insanlık, eş, kadın, sevgili, kahramanlık gibi duyguların uzağından bile geçmeyen bombacılardır.

Ekip binanın içerisinde ilerlerken, altı yanan ve içinde su kaynayan bir kap dururken altı yanmayan bir tencereye dokunarak sıcak olup olmadığını anlamaya çalışmak için ranger değil tek kelimeyle ‘’moron’’ olmak gerekir. İnanmayan baksın… Bir çocuğun bedenine bomba gizlenmesi bir trajedidir, insanlık ayıbıdır. Askerler evi bastığı sırada evde hala yanan sigara bulunması, çocuğun bedeninin tuzak olarak kullanılmak üzere hazırlandığı anlamına gelmektedir. Böyle bir olay yaşanmış mıdır yoksa propaganda maksatlı mı yazılmıştır merak ediyorum.

Özgün senaryo denilen şey özünde tipik Rambo hikâyesidir. Rambo fiziksel şiddet görür, James ise psikolojik sıkıntılar yaşar. Nasıl Vietnam Rambo filmleriyle kazanıldıysa Irak savaşı da The Hurt Locker ile ve işi şansa bırakmayacak şekilde kazanılmaya başlanmıştır. Her ikisi de cephede adam yerine konulurken cephe gerisinde sıradan biri haline geliverir. Ve her ikisi de cepheye geri dönmekten başka çıkar yol bulamaz çünkü savaşmak için eğitilmişlerdir. Filmde unutulmaması gereken en önemli konu James’in eğitildiği gerçeğidir. Cepheye gidip de savaşmayı seven bir psikopat değil ‘’eğitim’’ almış bir komandodur ve bu senaryonun ödül alması nasıl bir saçmalıktır, anlam veremiyorum.

En iyi film ve senaryo ödüllerini alan bir filmde, askerlerin korsan DVD satan Iraklılara dokunmadığı hatta teşvik ettikleri görülüyor. Dünya üzerinde etkin bir korsanla mücadele yöntemi belirlense ilk önce Hollywood karşı çıkacaktır diye düşünüyorum. Yoksa sinemadan uzak birçok insan bu propagandaları nasıl izleyecek ki?

Birleşmiş Milletler binası önüne bomba yüklü bir araç bırakıldığı ihbarı üzerine adamlarımız olay yerine gelir. Uzmanımız araca yaklaşırken, arabaya doğru ateş edilir ve araba alev almasından üzerine benzin döküldüğünü anlarız. Akaryakıt ve türevi yangınların CO2 yangın tüpleriyle söndürülmesi -hele bir tüp ile- çok zordur. En iyi söndürücü köpüktür ama kahramanımız bir tüp CO2 ile yanan bir arabayı söndürme başarısını gösteriyor. Helal olsun… Elinden her iş gelen bir asker olduğundan hiç şüphemiz kalmıyor.

James’in eve döndükten sonra bir markette mısır gevreği seçme sahnesi etkileyici ancak nasıl yorumlanması gerektiği konusunda şüphelerim var. Bu kadar militarist bir filmde, bu sahnenin ‘’benden bu kadar’’ diyen askerleri cepheye çekme arzusu içinde çekildiğini düşünüyorum. Siz askersiniz, sizin için bombayla uğraşmak markette alışveriş yapmaktan daha kolaydır diye bir ‘’gaz verme’’ hareketi yok mu sizce?

 ‘’Daha fazla bomba teknisyenlerine ihtiyaçları var.’’ sözüyle Sam Amca’nın ‘’Seni İstiyorum’’dan daha etkili olunuyor. Çünkü çağrıyı yapan kendilerinden birisi olunca daha samimi bir hava oluşuyor. James kendi toplumunda yaşayamamaktadır. Mantar ayıklamak, havuç doğramak, çatı oluğuna düşen yaprakları temizlemek, alışveriş yapmak hatta sevgilisi ve çocuğuyla vakit geçirmek ona göre değildir. Bir de Irak’ta yaşadıklarını umursamayan bir kadının yanında durmaktansa yerinin cephe olduğunu düşünür çünkü cephe James’in alıştığı bir yer olmuştur. Rambo da komutanına aynı şekilde hayıflanıyordu: ‘’Ben orada milyonluk araç kullanıyordum, beni adam yerine koyuyorlardı. Oysa burada kimse yüzüme bakmıyor.’’ Cephede daha özgürdür, istediği gibi yüksek sesle müzik dinler, içki içer –ölen askerlerin bazıları Amerika’da içki bile satın alamayacak bir yaştaydılar- kimse kendisine karışmaz… Düzenli bir hayatı ve aile sorumluluğunu üzerinde taşımaktan aciz ve hayatın kuralları ile baş edemeyen adamımız cepheye geri dönmeyi ister.

Nasıl ki her şartta bomba koyan insanlar varsa ve bu insanların arkalarında neleri bıraktığı sorgulanmaksızın hemen her yere, her köşe başına bomba yerleştirmeyi bir alışkanlık, bir yaşam tarzı haline getirmişse, James de o bombaları imha etmek zorunda hissetmektedir. Neden, nasıl ve kim için yaptığı, amaç, bombanın patlaması hatta patlama esnasında meydana gelebilecek hasar da önemli değildir. Önemli olan bombayı etkisiz hale getirmek ve ‘’erkekliğini’’ ispatlamaktır. Her etkisiz kıldığı bombadan bir parçayı saklaması da bundandır. İlkel avcılar da düşmanın bir parçasını –diş, kulak, burun, kafatası– saklar ve erkekliklerini pekiştirirlerdi.

‘’Mezolitik çağda gerçekleştirilen ilerlemeler paleolitik halkların kültürel birliğine son verip, uygarlıkların başlıca ayırt edici özelliği haline gelecek çeşitlilik ve farklılıkları başlatır. Paleolitik avcı toplumların kalıntıları sınır bölgelerine veya zor erişilen yerlere kaymaya başlar; çöl, büyük ormanlar, dağlar. Ama paleolitik toplumların bu uzaklaşma ve yalıtılma süreci, avcıya özgü tavrın ve tinselliğin yok olması anlamına gelmez. Geçim kaynağı olarak av, tarımcı toplumlarda da sürer. Tarım ekonomisine etkin bir biçimde katılmayı reddeden belli sayıda avcı köyü savunma işinde kullanılmış olabilir; önce yerleşik insanları hırpalayan ve ekili tarlalara zarar veren yabani hayvanlara karşı sürdürülen bu savunma, daha sonraları ürünleri çalan çetelere yönelmiş olabilir. İlk askeri örgütlenmeler de köyleri koruyan bu avcı-muhafız gruplarından çıkmış olabilir. Savaşçılar, fatihler ve askeri aristokrasiler paradigmatik avcı simgeselliğini ve ideolojisini sürdürürler. Bir ya da iki milyon yıl boyunca insanın (en azından erkeğin) varoluş biçimiyle iç içe geçmiş bir tavır kolay kolay yok olmaz’’ (M. Eliade)

James Cameron’un eleştiriye açık pek çok yönü olsa da ezilen ve sömürülen halkların yanında yer almasına nispet yaparcasına bütün ödüllerin Avatar‘ı eze eze The Hurt Locker’a ve askerlere gittiği Oscar tarihinin en şovenist gecesi olduğu düşüncesindeyim. Böylece John Wayne Alamo (1960) ile reklamların bir filme Oscar ödülü getireceğini, Elia Kazan On the Waterfront (1954) ile arkadaşlarını satmanın bir filme birçok Oscar ödülü getireceğini, Kathryn Bigelow ise The Hurt Locker (2008) ile militarizm güzellemesi yapmanın Oscar ödülünün ta kendisi demek olduğunu gösterdi, diyebiliriz.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.