Argo (2012, Ben Affleck)

İran hakkında bilgisi olmayabileceği düşünülen seyirci için filmin başlangıcında Doğulu ezgiler eşliğinde verilen bilgilere göre halk tarafından başbakan seçilen laik, demokrat Musaddık ilk iş olarak İngiliz ve Amerikan petrol şirketlerini millileştirmiş, böylece İran’a ait petrolün halka verilmesini sağlamıştır. Ancak bunu kabullenemeyen Amerikan ve İngiliz şirketlerinin desteklediği darbeyle indirilen Musaddık’ın yerine rahatına düşkün, aşırıya kaçmasıyla tanınan, insanlar açlık çekerken yemeklerini Paris’ten getiren hatta eşinin süt banyosu yaptığı söylenen Şah Rıza Pehlevi getirilmiştir. İran’ı Batılılaştırma sürecini başlatmış olsa da acımasız polis gücünü kullanarak işkence ve korkuyla hüküm süren Şah’a karşı ayaklanan halk 1979 yılında sürgündeki din adamı Ayetullah Humeyni’yi iktidara geçirmiş ancak ülkeyi ölüm mangaları ve kaostan kurtaramamışlardır. Ülkeden kaçan ve kanser tedavisi için Amerika’daki bir hastaneye yatan devrik Şah’ın iade edilerek asılması gerektiğini düşünen öğrenciler Amerika Büyükelçiliği’nin önünde oturma eylemi yapmaya başlamıştır.

Aralarında hiçbir irtibat olmamasına karşın üzerinden yirmi beş yıl geçen Musaddık olayını ve petrolün millileştirilmesini gündeme getiren, ‘’Biz Musaddık’ı devirmeseydik İran Devrimi olmazdı’’ demeye çalışan hatta diyen, tipik oryantalist bakış açısına sahip Argo’nun ne olduğunu anlayabilmek için biraz tarih bilgisinin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından büyük uluslar arası petrol şirketlerinden biri haline gelen Anglo-İran Şirketi’nin (APOC) savaş yıllarında elde etmiş olduğu petrol imtiyazlarını bırakmak istemeyen İngilizler ve Amerikalılar İran hükümeti ile anlaşmış olsa da İran Meclisi Petrol Komisyonu anlaşmayı kabul etmeyerek Anglo-İran şirketinin millileştirilmesini istemektedir. Baskılara görüş geremeyen ve art arda gelen ölümlerden korktuğundan istifa ettiği söylenen başbakanın yerine Şah, başbakanlığa Genelkurmay Başkanını atamış olsa da daha bir yılını dolduramadan ‘’İngilizlerin yardakçısı’’ olduğu gerekçesiyle camiye giderken bir marangoz tarafından öldürülür. Şah ne yapacağını bilmez bir haldeyken İran Meclisi 28 Nisan 1951’de Petrol Komisyonu Başkanı olan Musaddık’ı ülkenin başbakanı olarak ilan eder ve çiçeği burnunda başbakan da ilk iş olarak millileştirme yasasını hazırlar, Şah’ın imzalamak zorunda kaldığı yasa 1 Mayıs’tan itibaren yürürlüğe girer. Her şey birden oluvermiştir. Şaşkınlık sırası Amerikalılar ve İngilizlerdedir.

Amerikalı ve İngilizlerin Mossy olarak andıkları İngilizlere göre ise kurnaz, kaypak ve tamamıyla vicdansız bir adam olan Musaddık’ı Amerikalılar önceleri mantıklı, milliyetçi, kendisiyle iş yapılabilir, Sovyetler Birliği’ne karşı bir siper olarak tanımlamış ve Musaddık’ın yerine konulacak alternatif olsa olsa komünizm olabilirdi demiştir.

Petrolün millileştirilmesi üzerine İngiltere Savunma Bakanı Emmanuel Shinwell’in ‘’Eğer şimdi İran’a istediğini yapma hakkını tanırsak, Mısır ve öteki Ortadoğu ülkeleri aynı hakkın kendilerine de tanınması için teşvik görmüş olacaklardır. Bundan sonraki aşamada sıra Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine gelir’’ sözleri Batı’nın bakış açısını ve Doğu’nun acizliğini gösteren unutulmaz arasına girmiştir. Çünkü 1944 yılında Amerikan Başkanı Roosevelt İngiliz Büyükelçisi Halifax’a ‘’İran petrolü sizindir, Irak ve Kuveyt’teki petrolü bölüşeceğiz. Suudi Arabistan petrolüne gelince, oradaki petrol bizimdir’’ diyerek dünya üzerindeki petrol kaynaklarının sahipleri belirliyordu. İngiliz Başbakanı Eden Amerikan Başkanı Eisenhower’in de onayını aldıktan sonra Ruslara Ortadoğu’ya karışmamalarını söyledikten sonra ilave ediyordu. ‘’Benim petrol konusunda çok açık sözlü olmam gerekiyor; çünkü petrol için gerekirse dövüşebiliriz. Bir petrolsüz yaşayamayız ve petrolsüzlükten ölmeye de hiç niyetimiz yok.’’

Musaddık’ı devirmek için hemen girişimlere başlayan CIA, 1953 yılında Ajax kod adlı bir operasyonu başlatmış, işler önceleri ters gitse de sonradan başarıya ulaşmış, yurt dışına kaçan Şah galip olarak ülkeye dönmüş ve Musaddık hapse atılmıştır. ‘’İran petrolü yeniden işletmeye girmezse, ülke ekonomik çöküntüye uğrar ve sonunda o veya bu şekilde Sovyet tarafına düşer’’ tezinin işlenmesiyle 1954 yılında İran ile yeni imtiyaz anlaşmaları imza edilmiştir.

Pahalıya mal olan modernizasyon uğruna çılgınca savrulan paralar, gereksiz yatırımlar ve çürümeye terk edilen tesisler ekonomik karmaşayı körüklüyor, köylerde yaşayan nüfus zaten aşırı kalabalık kasaba ve kentlere akın ediyor, tarım üretimi düşüyor, yiyecek ithali artıyor, enflasyon yükseliyor, hoşnutsuzluk büyüyordu. İyice eskimiş demiryolu sistemi büyük sıkıntı yaratıyor, trafik tam bir karmaşaya dönüşüyor, yetersiz elektrik şebekesinin sık sık arızalanması gerek halkın kızgınlığını artırıyor gerekse sanayi üretimini olumsuz etkiliyor ve böylece tüm ülke genelinde sosyal ve siyasi gerilimin dozu her geçen gün artıyordu. Bu ortamda her kesimden İranlı’nın Şah rejimine gösterdiği sabır son noktasına geliyor ve sürgündeki Ayetullah Humeyni öne çıkmaya başlıyordu. Beklenen ancak görmezden gelinmeye çalışılan devrimin patlak vermesiyle Şah, kendi halkı için kullanmadığı ve ‘’harcayamadığımız paraya sahip olduk’’ dediği paraların bir kısmı ve bir valiz dolusu İran toprağıyla ülkeden kaçıyordu.

4 Kasım 1979 günü Washington saatiyle sabahın üçünde elçilik memuru Elizabeth Ann Swift, başkentteki Dış İşleri Operasyon merkezini telefonla arayarak elçilik önünde eylem yapan İranlı öğrencilerin elçilik bahçesine girdiğini, binayı kuşattığını, diğer binalara girmek için zor kullanıldığını hatta elçiliğin bir bölümünü ateşe verdiklerini söylüyordu. Son sözleri ‘’gidiyoruz’’ olan Swift’in hatırasına ve bu tarihsel gerçeğe filmde uyulduğunu görüyoruz.

Şah, ülkeden kaçtıktan sonra Mısır, Fas, Bahama Adaları ve Meksika’ya gitmiş ancak hükümetler İran’ın tepkisinden korktukları için sürekli kalmasına izin vermemiştir. Birkaç yıl önce Şah’a gösterilen onca iltifattan, onca pohpohlama ve yardakçılıktan, dünyanın dört bir yanından kendisini ziyarete gelen saygıdeğer başbakanlar, bakanlar ve güçlülerden sanki hiçbiri yaşanmamış gibi hiçbir iz kalmamıştı. Başkan Carter, kanser tedavisi için olsa bile Şah’ın ülkeye girmesini kabul etmemiş ancak sonradan verilen izinle 23 Ekim’de New York’a gelerek David Newsom takma adıyla bir tıp merkezine yatmıştır.

Şah yönetimine karşı gösteriler sırasında ölen arkadaşlarının anısı için Tahran’da bir gösteri düzenleyen lise ve yüksekokul öğrencileri Şah’ın ABD’ye girmesine izin verilmesini protesto ettikleri eylemlerinin başlangıçta işgal maksatlı olmadığı düşünülmektedir. Her ne kadar filmde doğrudan gösterilmese de yiyecek, ayakkabı, gömlek, şapka satan seyyar satıcıların kalabalığı para kazanmak için fırsat olarak gördükleri ve sayılarının fazla olduğu bilinmektedir. Filmde de vize başvurusunda bulunan İranlılar ve görevlilerin rahatlığı, ‘’bugün burası biraz gürültülü’’ diyen elçilik görevlilerinin ürkek ancak sakin tavırları bunu doğrulamaktadır. Heyecanına yenik düşen bir kişinin elçilik parmaklıklarının üzerinden atlayarak içeri girmesiyle birden kendilerini Amerikan elçiliği işgal etmiş ve çalışanları rehine almış olarak bulurlar. Hatta elçiliğin işgalinden bir gün sonra Humeyni yanlısı öğrenciler iktidarın gözüne girebilmek amacıyla Tebriz ve Şiraz kentlerindeki Amerikan konsolosluklarını basarlar. Böylece on beş ay sürecek rehine krizi başlayacak, bu süre boyunca Amerikalılar her gün ‘’Rehin Tutulan Amerika’’ yazılarını okuyacaklar, TV programlarının reytingi ve gazetelerin baskı sayıları artış gösterecektir.

Elçilik işgalinin en ilginç yanı rehineleri ellerinde tutan öğrencilerin işgalin dokuzuncu gününden itibaren seslerini dünyaya daha iyi duyurabilmek için açlık grevine başladıklarını ilan etmeleri, ikinci ilginç yanı Humeyni’nin 24 Aralık tarihinde tüm Hıristiyanlara bir mesaj yollayarak ‘’Hıristiyan dünyasından çanları Allah için çalmalarını’’ istemesi ve ‘’Carter çanları casusları için çalmak istiyor’’ demesi olmuştur.

Rehine olayıyla birlikte Şah ve refakatindekilerin hızlıca ülkeden çıkartılmış olmasına, Başkan Carter’ın İran petrolüne ambargo koyarak, İran’ın Amerika’daki mal varlıklarını dondurmasına, yine Carter’ın ‘’Bir dış güç petrol bölgesini ele geçirirse, Amerika askeri eyleme girişmekten çekinmeyecektir’’ sözlerine, İran Cumhurbaşkanı Abdulhasan Beni Sadr’ın Fransız Le Monde gazetesine ‘’Tahran’daki Amerikalı rehinelerin serbest bırakılmaları karşılığında, ABD’nin İran’a ekonomik ve askeri yardımda bulunması’’ önerisinin ‘’kabul edilmez’’ nitelikte olduğunu belirterek ‘’Bağımlı bir ülke, egemen güç karşısında özellikle zayıf durumdadır. Rus yayılmacılığına direnme niyetinde olduğumuz açıktır. Ama bu nedenle Amerikalılara ülkemizde tekrar bir köprübaşı kazanmalarına izin vermeyeceğiz’’ sözlerine, İran’ın İran petrolünün herhangi bir Amerikan firmasına ihracını yasaklamış olmasına, Panama’ya giden Şah’ın düzenlediği basın toplantısında, Amerika’dan ayrılmasının rehinelerin salıverilmesini çabuklaştıracağını umduğunu belirtmesine ve İran Devrim Konseyi üyesi ve Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade’nin ise Şah’ın Panama’ya gidişinin, Amerika için bir yenilgi sayılabileceğini söylemesine filmde değinilmemiştir.

İranlı öğrencilerin ‘’Şah’ın İran’a iade edilmemesi ve Amerika’dan başka bir yere gönderilmesi halinde, ellerindeki rehineleri derhal casusluk suçundan yargılayacaklarını’’ açıklamasından sonra Şah’ın, Amerika’ya gelmesi için izin verdiğinden dolayı pişmanlık duymadığını söyleyen Carter’ın ‘’Rehinelerin en kısa zamanda bırakılmaması halinde İran’a askeri müdahalede bulunulabileceğini’’ söylemesine, Filipinler’deki Amerikan Deniz Üssü’nde bulunan dev uçak gemisi Kitty Hawk ile çok sayıda savaş gemisinin Umman Denizi’nde bulunan Midway uçak gemisi ile buluşmak üzere üsten ayrıldıklarına ve İranlı öğrencilerin ‘’rehinelerin kurtarılması maksadıyla Amerika tarafından askeri bir girişimde bulunulursa, ellerindeki bütün Amerikalıların öldürüleceğini’’ söylemesine de filmde değinilmemiştir.

Şah Rıza Pehlevi’nin hiç gereği yokken Almanya’da yayınlanan «Bild am Sonntag» gazetesi muhabirine ‘’Atatürk, devrimlerini gerçekleştirirken softaları ortadan kaldırarak büyük bir adam olarak tarihe geçmiştir. Ben, Atatürk’ün yaptığını yapamadım’’ demiş olmasını rehine krizinde Amerika’nın Türkiye’yi öne süreceğinin işareti olarak yorumladım. Ve gerçekten de Türkiye’nin duruma müdahil olmaya çalıştığını ancak İranlılar tarafından kesinlikle görüşülmeyeceğinin söylenmesi üzerine devreden çıktığını öğrendim.

Olayın üzerinden üç ay geçtikten sonra Kanada hükümetinin kaçmayı başararak kendi elçiliklerine sığınan Amerikalıları saklamakta zorlanmaya başladığını söylemesi üzerine bu altı kişinin kurtarılmaya karar verilmesi Argo’nun çıkış noktası oluyor. Kurtarma operasyonuna başlanması kararı alınıyor ve durumdan haberdar edilen CIA en iyi adamını görevlendiriyor. Eşinden ayrılmış, çocuğunun konuşmak için heves duymadığı özel hayatında kendine faydası olmayan bu rehine kurtarma uzmanının bölgeyi tanımaması, coğrafyaya hâkim olmaması, dil bilmemesi, dine ve kültüre ilişkin hiçbir fikrinin olmaması kimselere tuhaf gelmez. Şah döneminde Tahran’daki elçilikte bin dört yüzün üzerinde personel çalıştıran Amerikan hükümeti ve gizli servisinin İran’ı tanıyan nitelikte personelinin bulunmaması bir hükümet yetkilisi tarafından ‘’Adamlarda zekâdan başka her şey var’’ sözleriyle dile getiriliyor.

CIA uzmanı, katıldığı ilk toplantıda uygulanma aşamasına getirilen ‘’bisiklet’’ fikrine doğrudan karşı çıkıyor ve birden her yandan yeni fikirler yağmaya başlıyor. Asıl amacının yeni fikirler bulmak değil uygulanmasına karar verilen ‘’bisiklet’’ konusunun ayrıntılarının belirleneceği bu toplantıya katılan hemen herkesin nerdeyse farklı bir fikrinin oluşu anlamlı değildir. Henüz kendisinin daha iyi bir fikri bulunmamasına karşın ortaya atılan her fikri eleştiren uzmanın ‘’kurtarma operasyonları kürtaj gibidir’’ vecizesini ortaya atarak toplantının işlevsiz kalmasına neden olduğu bu anlamsız diyaloglar CIA’nın kendisi göstermesi için uydurulmuş çok basmakalıp bir sahnedir

Bir hükümet yetkilisinin ‘’Hollywood’da CIA tarafından finanse edilen bir film yapım şirketi olduğunu mu söylüyorsunuz?’’ sözlerine belki çoğu kişi gülüp geçmiştir ancak bunun ne kadar ciddi bir durum olduğunu kısaca anlatmak istiyorum. Pentagon, Deniz Kuvvetleri, Milli Güvenlik Kurulu ve Harekâtlar Koordinasyonlar Kurulu’nun Amerikan Sinemasına ‘’özgürlük’’ izleğini sokmak için çok gizli bir çalışma yürütüyor ve adına ‘’Özgürlük Militanları’’ diyordu. Kültür tarihçisi Christopher Simpson’un deyişiyle ‘’amaç, pek çok kişinin kendiliğinden ortaya çıktığını sanacağı ama aslında kültürün içine bilinçli olarak şırınga edilmiş bir slogan, siyasal bir parola bulmaktı ve o zaman için hayli ince düşünülmüş bir propaganda harekâtıydı.’’ Bu toplantıların daha 1955 yıllarında yapıldığını ve zamanla hayli yol alınmış olabileceğini hesaba katarsak Argo gibi günümüz filmlerindeki propagandanın açığa çıkartılmasının hayli zor olacağını baştan söylemek gerekir.

Görev, takım ruhu, emre itaat, erkekçe korkusuzluk temalarını yücelten Özgürlük Militanları arasında yer alan John Wayne bu bağlamda Amerikan askerinin modeli ve Amerikancılığın somut örneği haline geliyordu. ‘’Dük’’ diye anılan ve sınır boylarında yaşayarak dünyayı yola getiren John Wayne o kadar başarılı olmuştur ki Kongre 1979 yılında üzerinde yalnızca ‘’JOHN WAYNE, AMERİKA’’ yazılı bir madalya yaptırmıştır. Psikolojik harbin en büyük ismi kabul edilen Sun Tzu’nun ‘’Düşmanı savaşmadan yenmek ustalığın doruk noktasıdır’’ derken anlatmak istediği tam bu değil midir? Argo filminde de yüceltilen görev, takım ruhu, emre itaat ve erkekçe korkusuzluk temaları değil midir? Tabi ki bu temaların yüceltilmesi kötü değildir kötü olan yalnızca belli başlı temaları işlemek için farklı konuları hep aynı şekilde işlemeye çalışmak ve sinemayı bu kalıplar içerisine hapsetmek değil midir?

Böylece sinema Amerika Birleşik Devletleri’nin ulaşmak istediği ve koşullanmaya hazır ‘’hedef kitleye’’ ulaşmanın en önemli aracı haline gelmiştir. Filmin bir yerinde de geçen gözleri olan herkesin kast edildiği hedef kitle sözlerinin bu açıdan okunmasında fayda olduğunu düşünüyorum.

Hollywood’daki Paramount, MGM gibi çeşitli stüdyolarda çalışan, görevi hem Hollywood’daki komünistleri izlemek hem de belli izleklerin filmlere sokulmasını sağlamak olan CIA ajanlarından birisi, 24 Haziran 1954 tarihli basmakalıp zenci tipler konusunu işleyen raporunda şöyle diyor. ‘’Çok göze batmayacak ya da kasıtlı yapıldığı belli olmayacak şekilde, Amerikan sahnesinin bir parçası olarak iyi giyimli zencilerin filmlere yerleştirilmesi konusunda rol dağıtımından sorumlu müdürlerle anlaşmaya varıldı. Çekilmekte olan Sangri ne yazık ki bunların yerleştirilmesine izin vermiyor çünkü film bir dönem filmi ve Güney’de geçiyor. Sonuç olarak plantasyonda çalışan zencileri gösterecek. Yine de ileri gelenlerden birinin evine saygın bir zenci baş uşak yerleştirilecek, bu baş uşağın özgürlüğünü kazanmış biri olduğunu, canının istediği yerde çalışabileceğini gösterecek diyaloglar eklenerek bir mahsur bir oranda giderilecek.’’

‘’Hıristiyanlığın en önemli vaadi şudur. Ara, bulacaksın… Amerika bu vaat üzerine kurulmuştur’’ ve ‘’eski İsrail dışında tarihte hiçbir ulus, Tanrı’nın ebedi amacının belli bir dönemi için yaratılmış değildir’’ sözleri günümüz dünyasının kabul gören ideolojisi olmuş, dünyayı yönetmek için seçildiklerini düşünen Amerika Birleşik Devletleri dünyanın merkezine yerleşmiştir. Marks’ın “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarını da kontrol eder” diyerek ana ilkeyi ortaya koymuştur ancak en etkili ve yeni propaganda yöntemleri, hedef kitlenin kendisinin inandığını sandığı nedenler yüzünden, arzu edilen yönde hareket ettiğinin farkına varmasını engellemektedir. Böylece fabrikalara, çiftliklere, bankalara, enerji santrallerine sahip olanlar, yayınevlerine, matbaalara, radyo, televizyon ve gazetelere de sahip olduklarından, egemen sınıfın ideolojisini yayma yoluyla kurulu düzeni haklı, ahlaki, meşru, akla uygun olarak tanımlayarak değişmez olarak kabul ettirmeye çalışırlar.

Soğuk Savaş döneminde CIA tarafından Batı Avrupa’da başlatılan gizli kültürel propaganda programının ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiasıydı. Otuz beş ülkede bürosu bulunan, bir haber ve film servisine sahip olan Kültürel Özgürlük Kongresi onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu. Öyle ki bu dönemde Avrupa’da bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeden bu gizli harekete adı bir şekilde karışmamış pek az yazar, şair, ressam, tarihçi, bilim adamı ya da eleştirmen bulunmaktadır. Amerika’nın bu casusluk kurumu, yirmi yıldan uzun bir süre hiçbir engelle karşılaşmadan, kendini ele vermeden, Batı’da ve Batı için, ifade özgürlüğü adına ön saflarda çarpışan kültürlü ve çok yetenekli insanlardan yararlanmıştır.

Entelektüel gelişim aşamalarına bir devletin gizlice müdahalesi demek olan bu girişim insanların özgürce hareket ettiklerini düşünürken denetleyemedikleri ve farkında olmadıkları bir güce ve özgürlüğün kendisine değil de ‘’oluşturulmuş’’ bir modeline bağımı hale gelmelerine yol açmış, maddi yardım bu aydınların düşüncelerini büyük oranda çarpıtmıştır. Birçok kişi entelektüel kapasitesinden dolayı değil bütünüyle öznel gerekçelerle seçilmiş, birçokları CIA tarafından yapılan teklifleri kabul etmediği için çürümeye terk edilmiş, kendileri ve eserleri unutulmuştur. Günümüzde büyük yazar, filozof, gazeteci, sinemacı denilenler CIA parası ve propagandası sonucu başarı merdivenlerini hızlıca tırmanmıştır.

‘’Edinilmiş öfke’’ söylemi kapsamında değerlendirebileceğimiz, seyircinin filmin nesnel olduğuna inanması ve propagandanın dengelenmesi maksadıyla ‘’Amerika ve CIA teröristtir’’ sözleri filmde kendine yer bulabiliyor. Hatta CIA uzmanının İran’a gitmek üzere bindiği uçak havalanır havalanmaz ezanın sözlerinden olan ‘’Hayye ale’l-felâh’’ çağrısını duyulur. ‘’Haydin kurtuluşa’’ demek olan ‘’Hayye ale’l-felâh’’ sözleriyle hiçbir anında gerilim duyulmayan, heyecanlı bekleyiş sahnesi olmayan ve azalan zamanın baskının hissedilmediği filmde ezan bile manipüle edilebiliyor.

Amerikan hükümeti elçilikten çıkmayı başarmış personelin sayısını anında öğrenebiliyorken İranlılar isim listesi ile rehinelerin eşleşmediğini üç ay sonra anlayabilmesi, ülkeye girerken doldurulması gereken giriş kayıt formlarının altı tanesinin birden ikinci nüshalarının bulunmamasının şaşırtıcı gelmemesi, Amerikan elçiliği kapalı devre kamera sistemleri ile donatılmışken İran havaalanında bir tek kamera bile bulunmaması, havaalanı güvenliğinin kuleyle irtibata geçmek yerine kapalı kapıları yumruklaması, kulenin pistteki araçları görmesine karşın uçuş emniyeti hiçe sayarak uçağın iniş iznini iptal etmemesi, Kanada elçiliğinin iş içten geçildikten sonra basılması, elçilikte çalışan hizmetçi kızın bile yakalanamaması İranlıların beceriksizliklerinin kanıtları olarak filmin her anına serpiştiriliyor. Seyirci bu beceriksiz sürüsü nasıl olur da elçiliği basar ve çalışanları rehine alır diye düşünmüyorsa ya kendisi de beceriksizdir ya da filmin propagandasını içselleştirmiştir.

Filmin genelinde İranlılar kaba, birbirleriyle sakince konuşamayan, nerdeyse hepsi samimiyetsizliğin göstergesi sayılan kirli sakallı olarak gösteriliyor. Müslümanları aşağılamak için Batı dünyasında halen kullanılmakta olan deve çobanı tabiri ise deve veterineri tabiriyle değiştirilmesine karşın verilmek istenen ırkçı mesaj aynı kalıyor. Kendinden olmayanı ‘’insan’’ yerine koymayan diğer ırkçı gönderme ise CIA uzmanın ‘’Maymunlar Cehenneminde Savaş’’ isimli bir filmi izlerken bireysel aydınlanma yaşamasıdır. Böylece özelde İranlıların genelde Müslümanların ‘’maymun’’ ile özdeşleştirilmesi literatürüne bir halka daha eklenmiş oluyor.

Oyuncular, kostümler, afişler, yeni çizimlere uygun maskeler, elbiseler birkaç günde hazırlanıyor ancak tüm üretim aşamalarından soyutlanarak. Şapkadan tavşan çıkartırcasına basit… Biraz Doğulu havası isteniyor ve anında yeni çizimler hazırlanıyor. Kostümler, makyaj, oyuncular, senaryonun okunması, rollerin dağıtılması gibi gerek duyulan her şey bir anda gerçekleşiyor. Argo böylece bir yandan da, işçi sınıfından nefret ettiği için her şeyi yoktan var etmeyi en büyük hayali olarak sunan burjuvanın aşağılık zihniyetinin temsilciliğini yapıyor.

İran hava sahasına girerken alkollü içkilerin toplanması, hava sahasından çıkar çıkmaz da ilk söz olarak alkollü içki servisinin başlayacağının bildirilmesi ikiyüzlü bir davranış olmuştur. Batı dünyasının Müslümanlar ile ilgili anlamakta zorlandığı konuların başında içki yasağının çok rahat çiğnenmesi olmuştur. Domuz eti yememek için her şeyi yapan Müslüman konu içkiye geldiğinde bu kadar tutucu olmamaktadır. Şah iktidardayken binlerce şişe şarabı Fransa’dan getirtmiş ve misafirlerine ikram etmiştir. Filmdeki bu sahne ile ikiyüzlülük yaptıklarını düşündükleri İran’a ve İslam dünyasına karşı ikiyüzlü davranıldığını düşünüyorum.

Geçtiğimiz günlerde Yemen’deki Cami-ül Kebir’in mahzeninde ortaya çıkan Kur’an’ın ilk Mushaflarının çürümeye terk edildiğine ilişkin bir haber okudum. Belgeleri incelemek için Yemen’e giden eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Tayyar Altıkulaç ‘’Bu çok değerli tarihi vesikaların bir kısmı çürümüş ve kirlenmiş’’ diyor ve şöyle devam ediyor. ‘’Danimarkalı uzmanlarla temasa geçiliyor ancak onlar parçaların Danimarka’ya getirmelerini istiyor. Yemenliler bunu kabul etmiyor. Ardından Almanlar ile görüşüyorlar ve Almanlar Yemen’e bir heyet gönderiyor. Alman Hükümeti ödenek tahsis ediyor bu çalışma için. Bu heyetin başında oryantalist ve Kuran tarihi üzerine çalışan Gerd R. Puin adında bir profesör bulunuyor. Almanlar bu çalışmada 35 bin çekim yapmış.” Tuvaletlerini bile altın kaplama yapmaktan çekinmeyen Müslüman dünyası böylesine olağanüstü bir keşif karşısında dünyayı ayağa kaldırması gerekiyorken inceleme yapmak için Almanların ödenek tahsis ediyor olması hangi ikiyüzlülükle izah edilecektir, bilemiyorum.

Bu ikiyüzlülük konusunda bir örnek daha vermek istiyorum. Şah, 1971’de eski imparatorluk başkenti Persepolis’te bir şölen düzenlemiştir. Sovyetler Birliği Devlet Başkanı, Birleşik Devletler Başkan Yardımcısı, Mareşal Tito, yirmi kral ve şeyh, beş kraliçe, yirmi bir prens, on dört devlet başkanı, üç başkan yardımcısı, üç başbakan ve iki dış işleri bakanı gelmişti. Yiyecekler Paris Maxim’e ısmarlanmış, yemekler uçakla Paris’ten getirilmiştir. Yemeklerde sunulan 25 bin şişe şarap da Fransa’da getirilmiştir. Şölenin maliyeti 100 ila 200 milyon dolar arasında tahmin edilmektedir. Bu denli savurganlığın eleştirisine Şah şöyle demiştir ‘’Halk niçin böyle yakınıyor. Elli devlet başkanına verdiğimiz birkaç ziyafet için mi? Ne yapacaktık ki, onlara ekmekle turp mu ikram etseydik? Tanrı’ya şükür ki, İran İmparatorluk Sarayı bugün Maxim’den yemek getirtecek parasal güce sahiptir.’’

Dışarıda gösteriler devam ederken hatta eylemciler içeriye girdiği sırada bile vize başvurusundaki İranlılar elçilik bekleme salonunda sakince oturmaktadır. Bir görevli ‘’Amerika vizesi için başvurdukları anlaşılırsa burada güvende olamazlar’’ diyerek endişesini belirtir ve tüm seyirciyi aptal yerine koyar, sanki İran gizli servisi ve polisi elçiliğe girip çıkanları bilmiyormuş gibi… Burada da oryantalist bakış açısı kendini hissettirir. Nasıl kendisini ifade edemeyen Doğu’yu ifade etmek Batılıların işi ise, müthiş bir kayıtsızlıkla bekleyen İranlıları yine Amerikalılar düşünmektedir.

Erasmus’un ‘’Türkleri yenmenin en etkin yolu, Türklerin bizde İsa’nın öğrettiklerini ve duyurduklarını görmeleri, topraklarına göz dikmediğimizi, paralarını arzulamadığımızı, sadece onların ve İsa’nın esenliğini aradığımızı anlamaları olacaktır’’ sözleri ile Afganistan veya Irak halkını ya da Mali halkını düşündükleri için onlara demokrasi götürdükleri iddiası ile elçilik görevlisinin İranlıları düşünmeleri arasındaki benzerlik herkese tanıdık gelecektir.

Filmin en etkileyici sahnesinin, birkaç İranlı milisin Şah yanlısı olduğunu tahmin ettiğim bir adamı sokak arasında infaz etmeleri olmuştur. Ayrıca İran’ın Türkiye Başkonsolosluğu’ndaki görevlinin kaşedeki ‘’Kingdom of’’ yazısının üzerini kalemle çizerek yerine ‘’Islamic Republic of’’ yazmasının da güzel bir ayrıntının yakalanması olarak görmek gerekir.

Elçilik işgalinin yaşandığı gün ham petrol yokluğu nedeniyle üretimi düşürülen İzmir Aliağa Rafinerisinden sonra, Mersin’deki ATAŞ Rafinerisi’nde de üretim tamamen durdurulmuş ve elçiliğin işgali dünya egemenliğinin petrol ihracatçılarının elinde olduğunu göstermiştir. Salt petrole duyduğu ihtiyaç nedeniyle kendi toprakları olan elçiliğinde rehine alınan vatandaşlarının haklarını savunmada yetersiz kalan Amerikan yöneticileri bir kez daha aynı aciz duruma düşmemek için yemin etmiş olmalılar. Argo filminin de yıllar sonra, bu acziyet duygusundan bir parça olsun kurtulabilmek adına üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

Kapitalizmin Hizmetinde: James Bond

“Kapitalist üretim tarzı manevi üretim biçimlerine, sanat ve şiire düşmandır.”

(Karl Marks)         

Trench, Sylvia Trench sözleri tarihin derinliklerinde kaybolsa da, düşmanları tarafından kiralık katil, kraliçenin köpeği denilerek aşağılansa da, burjuva kitle kültürünün ve soğuk savaş döneminin en belirgin figürlerinden hatta serinin son filminde ‘’İngiliz gücünün temsilcisi’’ olarak ilan edilen, hiç takmadığı şapkasını uzaktan askıya atmasıyla bilinen ve dünyada en çok tanınan kraliyet donanması casusunun Bond, James Bond sözleri elli yıldır beyazperdede söylenmeye devam ediyor.

         Devletler, devlet başkanları, ideolojiler ve yönetim biçimleri değişmesine karşın Palmerston’un her şeyi özetlediği ‘’İngiltere’nin dost ve düşmanları yoktur,  değişmez çıkarları vardır” sözlerindeki ‘’değişmez çıkarların’’ yılmaz bekçisi Bond değişmeden kalabiliyor hatta yalnız ülkesinin değil Batı dünyasının da koruyuculuğunu üstlenerek. Henüz Shakespeare ile baş edemese de, ne Palmerston ne Churchill ne de diğerleri (tuhaf şey, From Russia With Love filminde Türk casusu Ali Kerim’in masasında Churchill fotoğrafı var) Bond’un karizmasına karşı koyamamış ve tarih kitaplarının iki kapağı arasında sıkışıp kalmışlardır. İlk Bond filminin 1962’de çekilmesinden sonra Amerika ve İngiltere’de başkanlık/başbakanlık görevleri onar kez, Türkiye’de ise –çoğu zaman birkaç kişi arasında kalsa da- tam kırk kez el değiştirmiştir. Johnson, Callaghan, Brown, Çiller, Yılmaz, Talu, Irmak gibi isimler daha şimdiden unutulmuşken Blair, Nixon, Demirel, Ecevit gibi biraz daha uzun soluklu olanlar da yakında aynı akıbete uğramaktan kurtulamayacaklar ancak Bond her zaman olduğu gibi yaşamaya devam edecektir.

         İngiliz kültüründe; ilk karşılaşmada zevk alınması mümkün olmayan ancak belirli bir süreç sonunda emek, deneyim ve bilgi edinerek yani bir anlamda bilerek ve isteyerek kazanılabilecek zevk nesnelerini tanımlamak için kullanılan ve dilimize ‘’edinilmiş zevk’’ olarak çevrilebilecek bir kavram bulunmaktadır. Kurbağa bacağı, kızartılmış akrep gibi tuhaf yiyeceklerden, bungee jumping ve sigaraya kadar birçok şey edinilmiş zevk kapsamına girebiliyor. İnsanın, ilk anda zevk ve tat vermesi bir yana mide bulandıran hatta acı veren bir şeyden zevk alacağım diye çaba göstermesinde, herkese göre olmayışının alınan zevkte hatırı sayılır rol oynaması ve kişinin yalnızca bir zevk kaynağı değil, ‘’başkalarının’’ sahip olmadığı bir zevk kaynağı bulmuş olmasıyla açıklanabilmektedir.

Bond’un yüzüne söylenen ancak söyleyenin kimliğinden hareketle kolaylıkla çürütülebilecek hiçbir derinliğe sahip olmayan kiralık katil, kraliçenin köpeği sözleri, gerçek bir eleştiriden çok yukarıdaki kavramdan hareketle isimlendirebileceğimiz ‘’edinilmiş öfke’’ kavramı içerisinde değerlendirilmelidir. Propagandanın dengelenmesi maksadıyla, edilgen konumdaki seyircinin arkasına yaslandığı koltuğunda, büyüsüne kapıldığı filmin tamamen nesnel olduğuna inanmasını sağlamaya yarayan ‘’edinilmiş öfke’’ söylemleri Hollywood tarafından filmlerin doğasına eklemlenmekte, böylece olaylar ve olgular arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramayan cahil beyinler tarafından peşinen lanetlenen eleştiri bir sömürü kaynağı haline dönüştürülmektedir. Kendini filmin kahramanı ile özdeleştiren (burada Bond) önceden koşullandırılmış seyirci eleştirilerin doğruluğunu kabul ettiği an kendi esaretine katkıda bulunmuş olacağından, bunu daha baştan reddedecektir.

Eleştiri ve sisteme karşı çıkış, sözde toplumun her kesimi tarafından benimsenen ve ayaküstü konuşulan, yüksek enflasyon (kimlerin etkilendiğinden söz edilmez), toplumsal ahlakın bozulması (bencilliği, ahlaksızlığı, erdemsizliği aşılayan ve zaten yıkılması gereken burjuva ahlakı olduğu belirtilmeden), hava ve çevre kirliliği (muhakkak Afrikalılar ve Asyalılar sebep oluyordur), rüşvet, uyuşturucu ve kürtaj gibi (temelinde yatan toplumsal sorunlara hiç değinilmez) filmin hitap ettiği muhafazakâr kitlenin hoşlandığı genelgeçer konulardan ibarettir. Ucuz işgücü, küresel kapitalistlerin baskısı (Quantum of Solace’da ücretlerdeki kuruş seviyesindeki düşüşün işçi eylemlerine konu edilmesi seyirci için dehşet verici olmaktan çok hayret verici, komik bir olay algısı yaratacak şekilde aktarılır. Bu tema yakın zaman filmlerinden Qcean’s Eleven filminde de benzer şekilde işlenmiştir) Latin Amerika ülkelerinin kaderi denilen ve haftada bir değiştiği vurgulanan diktatörlük heveslisi askerlerle doğru yanlış ayırımı yapmadan kendi halkının çıkarları doğrultusunda işbirliği yapan Batılı ülkelerden söz edilir ancak (asıl kötünün kaynakları kendi halkına dağıtan bir Marksist olduğu araya sıkıştırılır) Latin Amerikalı diktatörlerin kendi halkına ihanetlerinden ve temelinde yatan ekonomik sömürü düzeninden asla söz edilmeyerek, burjuvazi tarafından toplumsal olarak geçerli bulunan sorunlar gündeme getirilirken uygulanan sansür gizlenmiş olur. Bu sözde demokratik tartışma zemini özgür düşünce ve ifade yanılsamasının sahteliğinin kolayca açığa çıkarılmasını önler.

Tatillerini Bodrum’da yapabilen (mutlaka devrimci yoldaşlarla birlikte), ağızlarından puroları (elbette Küba’da devrimci kızlar tarafından sarılmıştır), ellerinden viski kadehleri (tabii ki İngilizlerle mücadele eden İrlandalı ve İskoç yoldaşlar tarafından üretilmiştir), ülkesinin bağımsızlık savaşını küçümsediği için Enver Hoca’dan Mao’ya, Che’den Castro’ya, Stalin’den Troçki’ye çeşitli hiziplerin ardında koşan ancak Mustafa Suphi, İştirakçi Hilmi, Şefik Hüsnü isimlerinden habersiz, literatürü bilmeyen, dünya ve ülke gerçeklerini soyuta indirgeyerek parka, bot ve bereden oluşan garpdop solculuğunu benimsemiş ‘’burjuva nimetlerinden faydalanan inançlı sosyalistleri’’mizin bile analiz yapmakta zorlandığı bu ilişkiler yumağında sıradan seyircinin hiç şansının olmadığını söylemeliyim.

         Bu konuyu burada bırakarak, Bond filmlerinin alamet-i farikalarından, dünyayı ele geçirmek için uğraşan kötü adamlar hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. Uzay araçlarından, denizaltılara, helikopterlerden roketlere, nükleer silahlardan iletişim sistemlerine pek çok ülkenin bile elinde olmayan imkan ve paraya sahip ancak karizma yoksunu kötü adamlar hiçbir seyircinin kendisini özdeşleştiremeyeceği kadar karikatürizedir. Bir fırsatını bularak Bond’u ele geçirseler dahi gizli yerlerine götürmekten ve bütün şeytani tasarılarını anlatmaktan kendilerini alamayan kötü adamların kullandığı daha alt seviye kötüler var ki isminin söylenmesiyle bile kendilerinden isteneni tam olarak yerine getirebiliyorlar. Böyle durumlarda kötü adamların yardımcısı olmadığım için seviniyorum çünkü sadece ismimin söylenmesiyle veya bir baş hareketiyle ne yapmam gerektiğini asla anlayamazdım. İlk dönem filmlerinde boy gösteren Sprectre dâhil hepsi bulduğu her fırsatı paraya çevirmek için kullanan beceriksiz sürüsünden ibarettir. Birçoğunun eçcinsel olduğu veya ima edildiği bu kötü adamların çevrelerindeki güzel kızlar, onların bu ‘’sırrını’’ maskeleyen ve Bond’a sunulmak üzere bekleyen birer nesneden başka bir şey olmadıkları gibi bu kızların kötü adamlarla ‘’yatmıyor’’ oluşu muhafazakâr ajan Bond’u mutlu etmektedir.

Bond’un karizmasını ve çekiciliğini alabildiğine sergilediği filmlerde fiziksel olarak çirkin, tuhaf, cahil, kibirli, merhametsiz ve sürekli başarısızlığa mahkûm kötü adamlar arasında dayanışma bulunmadığı gibi seçme şansları da yoktur. Bazen itici bir cüce, bazen demir çeneli bir dev, bazen eşcinsel iki arkadaş veya aptallığı yüzünden okunan bodur bir karakter kullanılırken en azılı düşman Blofeld, tüm yaptıklarının çirkinliğinden kaynaklanmış olabileceğini düşündürecek kadar tuhaftır. İlk filmlerde ıssız adalarda, denizin derinliklerinde veya dağların zirvelerinde saklanan, köpekbalığı, timsah, yılan veya zehirli örümcek beslemekten zevk alan kişiler olarak sunulan kötü adamlar ümitsizce, parlak fikirlerini uygulamak için çaba gösterseler de başarısızlıklarının nedeni yine kendileri olmaktadır. İyilerin safına geçmeleri için hiç bir şansları olmadan kişiliklerinin demir parmaklıkları arasında çılgınca koşuşup duran, ellerine geçirdikleri Bond’u öldürmemek için kendilerinin bile inanmakta zorlandığı bahaneler üretmeye çalışan kötü adamlar, üstün ahlak ve vatanseverliğini vurgulamak adına ilahi düzenin özünü ve mükemmelliği temsil eden Bond’a rüşvet teklifinde bulunsalar bile benzer bir teklif İngiliz casusunun ağzından asla duyulmaz.

Batı dünyası ve yapımcılara göre Bond filmleri, aşırı derecede karmaşık bir dünyada (Bond açıktır, samimidir), içten pazarlıklı, sadakatsiz ve ahlaksız (Bond doğaldır, dürüsttür, fedakârdır), gençliğin düzenini bozucu (Bond muhafazakârdır. Birçok kadınla ilişki yaşaması hatta kadınların çoğunun bir sevgilisi veya kocasının bulunması Bond’u veya İngiliz kamuoyunu rahatsız etmezken, Bond’un ‘’kulaklarını tıkamadan’’ Beatles dinlenemeyeceğini söylemesi muhafazakâr kamuoyunun desteğini muhakkak kazanmıştır), dünyayı karanlığa götürecek Marksizm gibi kökü dışarıda ideolojiye sahip kötüler grubu ile (Bond halk tarafından benimsenmiştir) sömürüye karşı mücadele eden, özgür dünya ve geleceğin sınıfsız toplumu için savaşan İngiliz casusunun maceralarını anlatmaktadır. Ancak kötü adamların tüm kaderlerinin, bir sonuç elde edemedikleri dönemsel planları devreye sokup, dünyayı bir krizin eşiğine sürüklemek ve Bond’un bütün hazineyi kendine –Batı dünyası- mal etme çabasına meşruiyet kazandırmaktan öteye gitmediğini anlamak için ‘’aydınlanmış’’ olmaya gerek olmadığı düşüncesinde olduğumu söylemeliyim.

Serinin ilk filminde, Amerika’nın uzaya göndereceği füzenin bir parazite maruz kalması ve bunun uçuş güvenliğini tehlike düşürebilecek olmasından hareketle, o yıllarda İngiliz egemenliğinde bulunan Jamaika’ya gönderilen Bond’un macerası anlatılmaktadır. Bir adayı satın alan Çinli kötü adam kendini yerli halk dâhil tüm meraklı gözlerden uzak tutmak için adada ejderha yaşadığı dedikodusunu yaymakta ve bunda da başarılı olmaktadır. Bond filmlerinde yerliler aptal, çirkin, aşağı ve akılcı düşünceden yoksun olarak gösterilmeye çalışılmakta olup bir filmde siyahî bir kızın gorile dönüştüğü gösterilirken bir başkasında siyahî kötü adamın ölümünün şişerek ve patlayarak gösterilmesi arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Yerlilerin ejderhadan dolayı adaya yaklaşmaktan korkmaları karşısında Bond’un gülüp geçtiği sahne, en arsız ve rezil örneklerini Indiana Jones filmlerinde gördüğümüz ‘’aydınlanmasını’’ gerçekleştirmiş muhteşem Batı düşüncesi ile dünyanın diğer halklarının inançlarının kıyaslanmasını yapmaya çalışan ve kendi inancını başkalarınınkinden üstün gören aşağılık bir zihniyetin beyazperdeye yansımasından başka bir şey değildir.

‘’Yalnız insan kulağında meme olduğu ileri sürülmüştür ve işittiğime göre zencilerde kulak memesinin bulunmaması hiç de seyrek rastlanan bir olgu değildir’’ veya ‘’Zencilerin yabancıları kokularından ayırt edebildiği’’ gibi bilimsel nesnellikten alabildiğine uzak bahanelerle dünya üzerinde yaşayan bir ırkı insan yerine koymamak için yaptıklarına bilim demekten asla utanç duymayan Darwin, teorisini bilimsel bir temele değil burjuva ideallerine göre kurmuştur. İlkçağlar boyunca doğal seçme olmamış olsaydı günümüzdeki aşamaya gelinemeyeceğine ve uygarlığın doğal seçimin işini birçok yönden engellediğine inanan Darwin ve 1890’lı yıllarda ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ile onun Amerikan koludur. Ayakta kalabilen ve ‘’dünyayı yöneten’’ onlar olduğuna göre bütün bir dünya tarihi Batı insanının ortaya çıkması için var olmuş ve evrimin son halkası tamamlanmış sayılmıştır. Çünkü ‘’Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur.’’ (Türlerin Kökeni) Bir filmde Anglosakson kimliğinin yüceltilmesi ve diğer ırkların aşağılanması o kadar abartılmıştır ki, Kuzey Koreli kötü adamlar DNA’larına dek her şeyleriyle Batılı olmak için mücadele eden ve kendi kimliklerinden utanan aşağılık kişiler olarak yansıtılmıştır.

Irkçılığı, sömürgeciliğin rasyonelleştirilmesi ve onu destekleyen sosyal davranış biçimlerini tanımlayan bir olgu olarak ele alan Oliver Cox, kapitalizm ve milliyetçiliğin yükselişi ile Avrupalılar arasında ırkçı sömürü ve önyargıların geliştiği tezini ileri sürmekte, kapitalizmin dünya çapında yaygınlaşmasına bağlı olarak tüm ırkçı düsmanlıkların yönetici kapitalistlerin, beyazların ve Kuzey Amerikalıların politika ve davranışlarının izlerini taşıdığını iddia etmektedir ki katılmamak elde değil.

1962 yılında çekilen ilk Bond filminin Fleming’in niçin serinin ilk değil de dördüncü kitabı olan Dr.No’dan başladığı hatta Fleming’in böyle tuhaf bir konuyu işlemiş olabileceği konusundaki merakımın Sırlar Evreni isimli kitabını okuduktan sonra açık bir şüpheye dönüştüğünü söylemeliyim. Halkın vergileriyle karşılanan evlerinde ve limuzinlerinde güven içinde yaşayan Washington’daki sapkın generallerin egolarını tatmin etmek için Amerikan Genelkurmayının Northwoods Operasyonu isminde, birçok yurtsever Amerikalının ve masum Kübalının anlamsız yere öleceği bir savaşı gerektirecek bir plan hazırladığından bahseden James Bamford şöyle diyor: 

‘’Genelkurmay Başkanı ve tüm kuvvet komutanlarının yazılı olarak onayladığı planlar, belki de Birleşik Devletler hükümetinin şimdiye dek yaptığı en ahlaksız planlardı. Antikomünizm adına, Amerikan halkını kandırmak ve Küba’ya karşı başlatılması amaçlanan iyi planlanmamış bir savaş için destek sağlamak amacıyla kendi ülkelerine karşı gizli ve kanlı bir terörist savaş başlatmayı önerdiler. Northwoods Operasyonu kod adlı plan gereği, masum insanlar Amerikan caddelerinde vurulacak, Kübalı mültecileri taşıyan gemiler açık denizlerde batırılacak Washington D.C.’de, Miami’de ve başka yerlerde şiddetli terörizm dalgası yaratılacaktı. Bombalar insanları hedef alacak, uçaklar kaçırılacaktı. Düzmece kanıtlar kullanılarak tüm bunların suçu Castro’nun üstüne atılacaktı; böylece, Genelkurmay Başkanı Lemnitzer ve onun komplocu takımına, savaşlarını başlatmak için ihtiyaç duydukları bahanenin yanı sıra, Amerikan ve uluslararası kamuoyu desteği sağlanmış olacaktı.’’ (Sırlar Evreni)

Genelkurmay Başkanının aklına böyle bir fikrin ‘’Castro ellerine iyi bir bahane vermezse, Birleşik Devletler herkesin kabul edebileceği bir bahane uydurmayı düşünebilirdi’’ diyen eski başkan Eisenhower tarafından sokulmuş olabileceğini dile getiren yazar, Castro’nun işgal için Amerikan Genelkurmayına bir bahane sunmamasına çok öfkelenen General Lemnitzer’in bu fikri hiç unutmadığını yazıyor. Bu, planın hazırlıklarının 1958’li yıllara kadar –yani Lemnitzer’in Genelkurmay karargâhında göreve başladığı yıllar- gidebileceğini gösteren en önemli ipucudur. Amerikalıların en yakın müttefiklerinin görüşünü alabilmek adına İngiliz dostlarına bir şeyler fısıldamış olabileceğini ve kendisi de bir casus olan Ian Fleming’in Bond karakterini oluştururken özgeçmişi, yaşadığı, duyduğu ve okuduğu yaşamına yön veren bazı olaylardan etkilendiğini varsayabiliriz.

‘’İlk kez uzaya çıkarak dünya yörüngesini dolanan Amerikalı olacak olan John Glenn’in yolculuğuyla ilgili bir fikir ciddi şekilde düşünülmeye başlandı. Tarihi yolculuğu için Glenn, 20 Şubat 1962’de Cape Canaveral’dan havalanacaktı. Uçuşta Amerikan erdemleri olan doğruluk, özgürlük ve demokrasi bayrağı da gezegenin yörüngesine taşınacaktı. Fakat Lemnitzer ve kuvvet komutanlarının başka bir düşüncesi vardı. Roketin havaya uçurulması ve Glenn’in ölmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Amaç (…) kabahatin Küba’daki komünistlere ve diğerlerine ait olduğuna dair kesin bir kanıt sağlamaktı. Bu, Kübalıların elektronik parazit yaydıklarını kanıtlayacak birtakım delillerin üretilmesiyle başarılacak diye devam ediyordu Lemnitzer. Böylece NASA uzaya ilk Amerikalıyı gönderme hazırlıkları yaparken, Genelkurmay da John Glenn’in olası ölümünü savaşı başlatacak bahane kullanmayı amaçlıyordu.’’ (Sırlar Evreni)

Bu bilgiler ışığında ilk Bond filmi Dr. No’nun, onaylanan ve tam yetki verilerek (eski Ford danışmanı, sonrasında Dünya Bankası Başkanı) Savunma Bakanı McNamara’ya gönderilen –nedense McNamara kendi kopyasını saklamış ancak başsavcıya veya Başkan’a gönderip göndermediği konusunda bir şey söylememiştir- planın perde arkasındaki güçlerinin Başkan Kennedy’e söyletilen ‘’Bond filmlerini seviyorum’’ sözleri başta olmak üzere gizli yönlendirmelerde bulunduğunu, uygulamaya geçilmesi halinde dünya kamuoyunu yatıştırmak ve kendi yalanlarına kendilerini inandırmak maksadıyla Amerikan Genelkurmayının insanlık düşmanı planına paravan olmak üzere çekildiğine inandığımı söylemeliyim.

Yalnızca tek bir filmde, o da, kanundışı işler yapan ama nedense kötü adam olarak sınıflandırılmayan Draco’nun kızıyla düzmece başlayan macerayı saymazsak Bond filmlerinde sevgiye, aşka ve çocuğa yer yoktur. Bond kızları, erkeklere ve evlilik kurumuna ilgi göstermediklerinden erkekler genellikle müzmin bekârlardan oluşmaktadır. Herkesin kalacak bir yeri olduğu ama yuvası olmadığı bu kasvetli ve yalnız çiftler dünyası anneliğin ve babalığın son izlerini de yok etmekte ve seyirci, cinselliğin öne çıkartıldığı tek gecelik ilişkilerin olağan kabul edildiği bir dünya yaratılmasının gerektiği yolundaki çelişkili yargıya zorlanmaktadır.

Kötü adamların sürekli olarak ve hiç bir sonuç almaksızın kur yaptığı, hediye yağmuruna tuttuğu ancak yalnızca cilveleşme içinde kaldığı kadınlar gerçek bir erkek bulamadıklarından lezbiyenliğe yönelmiş yahut cinsel soğukluğa yakalanmışlardır. Yıllardır süregelen tatminsizliklerini Bond ile giderdikten sonra ‘’bir daha yapalım James’’ sözünü slogan haline dönüştüren ve iyi ile kötü arasında seçim yapmaya zorlanan kadınlar nedense kendilerine daha kötü davranan Bond’u tercih ederler.

Yakın tarihli bir filmde uzay mekiği çalışmalarında rol alan bilim adamını arayan ve onun kadın olduğunu anlayınca şaşıran Bond için kadınlar yalnızca sevişilecek ve sonra bir köşeye atılacak, kendisine ateşelen silah namlularının önüne hedef yapılacak varlıklardır. Yatağa girdiği kadınlara ‘’Ne yaptıysam ülkem için yaptım, zevk aldığımı düşünmüyorsun değil mi’’ diyebilecek kadar kadına hiçbir değer vermeyen Bond İngiliz elçiliğindeki casus kızı tutuklatmak için polise haber verdikten sonra, az sonra tutuklanacağından habersiz kızla son bir kez sevişir ve ondan sonra hapse yollar.

Gerçek yaşamdaki çocuğuna ve evine bakan kadının mütevazı evcil zevklerinden ve annelikten bile yoksun bırakılan, bütünüyle yapayalnız, kapalı bir dünyada, hiç bir yarar sağlamaksızın etrafta dönüp duran, tek varolma nedeni, sonsuza dek tahrik eden bir cinsel varlık olmaya indirgenen kadının bu durumu, namusu dâhil sığınabileceği hiçbir yer bırakılmayacak şekilde özgürlük adı altında pazarlanır. Lenin ‘’kadınların serbest aşk isteği’’ ile neler anlaşılabileceğine ilişkin bir liste yapmış, aslında burjuva isteği olan son maddelerin ilk maddelerde sıralanan ve herkesin kabul edebileceği baskı unsurlarının ardına gizlenmeye çalışıldığını söylemiştir ki Bond filmleriyle yapılan da tam olarak budur.

1.    Aşk işlerinde maddi hesaplardan özgür olmak mı?

2.    Bu konuda neden özgür olmak, maddi endişelerden mi?

3.    Dinsel önyargılardan mı?

4.    Papa ve benzerlerinin yasaklamalarından mı?

5.    Toplumun önyargılarından mı?

6.    Bir imsenin çevresinin dar koşullarından mı?

7.    Yasaların, mahkemelerin, polisin bağlayıcı hükümlerinden mi?

8.    Aşkın içindeki ciddi unsurlardan mı?

9.    Çocuk doğurmaktan mı?

10.Zina özgürlüğü mü?

Kültürel havaya ayak uydurmayı çok iyi bilen ve doğal olanı yansıttığını iddia eden Bond’un kusursuzluğuna inanmaya zorlanan seyirciye tanınan seçenek kendisini Bond’a donüştürmesidir. Bu andan itibaren hayranlık duyduğu bu imgenin kendi imgesi olduğunu bilen ve onun düşündüğü gibi düşünen, onun masumiyetinin kendisinin masumiyeti ve onun mücadelesinin kendisinin mücadelesi olduğuna inanan seyircinin beklentisi Bond ile aynı hale gelir çünkü Bond da merdivenleri tırmanmaya en alt basamaktan başlamıştır. Peki, öyle midir?

İkinci Dünya Savaşı günlerinde Amerikalıların istihbarat ödeneği bulamadıkları yerlere zengin subayları gönderdikleri biliniyor. Bond’un bazı filmlerinde düşük bir maaş ve kraliçeden bir aferin uğruna çalıştığının dile getirilmesi İngilizlerin de aynı taktiği benimsemiş olduğu halde küçük burjuva desteğini yitirmemek içindir. Bond’un doğumundan itibaren para sıkıntısı olmamış, smokini üzerinde asla iğreti durmamıştır. Kraliyet donanması subayı olan Bond, Cambridge üniversitesinde ve İngiliz soylularının gittiği Eton okulunda okumuştur. Mavi kana mensup kraliyet donanmasında yarbay olan Bond’un, ailesinin kökenlerinin 1300’lü yıllara kadar gittiği bir filmde konu edilmiştir. Masonluğun İngiltere ve İskoçya’da ortaya çıkışı ile ailesinin kökenlerinin aynı yer ve aynı dönemde çakışmasına tesadüf diyemeyeceğimize göre Bond’un yarbay (commander) rütbesi Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti’nin 27. derecesindeki bir masonun kısaltılmış unvanı olan komandör rütbesini çağrıştırdığı için tercih edilmiş olabilir mi, bilemiyorum. Sıradan bir casusun ‘’İngiliz gücünün temsilcisi’’ olmakla takdim edilemeyeceği göz önüne alınırsa gelecek filmlerde Masonluk ile olan ilişkisi gündeme getirilecektir düşüncesindeyim. Bizim zenginden alıp fakire veren Sherwood ormanlarının serüvencisi Robin Hood bile Ridley Scott’un ellerinde Masonik bir karaktere bürünüverdi, belki de hep öyleydi…

Tüm cazibesinin altında bir kıskançlık, insafsızlık, zulüm, şiddet, şantaj, güçsüzün sömürülmesi yatan Bond daha ilk filmde işbirliği yaptığı yerli Quarrel’e ‘’ayakkabılarını’’ getirmesini emretmekten çekinmemiştir. Bu sahnenin ırkçı olmadığını iddia edeceklere soruyorum, acaba Quarrel’in böyle bir istekte bulunabileceğini düşünebilir misiniz? ‘’Evimde Filipinli bir hizmetçi var ancak Filipinli bir ailenin beyaz bir hizmetçisi olduğunu düşünemiyorum’’ sözlerinin de vurguladığı gibi her daim burjuva sınıfının temsilcisi olan ve gülen yüzünün ardındaki kapitalist ideolojinin kızgın çehresi ile kadife eldiveninin içindeki demir yumruğu ortaya çıkarmaktan asla çekinmeyen Bond’un dünyasında kimse bir başkasını sevmez, tek bir şefkat, bağlılık, merhamet ve adalet belirtisi bile görülmez. Adalet hakkında İlerleme İçin İttifak Koordinatörü Covey Olivier daha 1968’de açıkça şöyle söylemiştir. ‘’Bugün hakkaniyete uygun fiyatlardan söz etmek, bir ortaçağ kavramını canlandırmaya kalkışmak olur. Zira biz bugün ticaret özgürlüğü çağında yaşıyoruz…’’ (Latin Amerika’nın Kesik Damarları)

Ekonomik üretim araçlarını tek bir sınıfın denetlediği bir toplumda; o sınıf zihinsel üretim araçlarını, fikirleri, duyguları, sezgileri denetler. Dünyanın pek çok yerinde yenilgiye uğrayan çıkar şebekesini gizlemek için strateji değiştiren emperyalizmin, ideallerini ‘’Amerikan rüyasına’’ dönüştürmeyi başarması üzerine başta Hollywood olmak üzere televizyonlar, radyolar, dergiler, gazeteler ve kitaplardan günlük konuşmalara kadar her şey, her gün, her an ezilen ve sömürülen sınıfları birbirinden kopartarak uluslararası dayanışmasını zayıflatmaktadır. Burjuvazinin egemen ve ayrıcalıklı konumunu haklı çıkarmak için hükmedilenlerin dünyasını zararsız, doğal, saf, durağan köylü kesimi ile tehlikeli, şüpheci, kötü, hareketli kent kesimi olarak ikiye bölmekte hatta kendilerine dayatılan tüm değer yargıları ve ahlakın hükmedenlerden geldiğini anlamaması için işçi sınıfını da memur işçi, polis komiser, doktor hemşire, asker sivil, subay astsubay gibi sanal kavramlarla parçalamakta ve her birini öteki için tehdit unsuru olarak sunmaktadır.

Bir filmde kapısında uluslararası hayırseverler derneği tabelası bulunan bir yerde Spectre üst düzey yöneticilerinin toplantısı gösterilir. Bu sahne ile sosyal devlet politikaları eleştirilmekte komünistlerin eşitlik, hak, adalet görüntüsü altında kendi çıkarlarını düşünen bir avuç kötü olduğu izlenimi seyirciye verilmeye çalışılmaktadır. ‘’Her çağda egemen düşünceler egemen sınıfın düşünceleri olmuştur’’ diyen Marks, burjuvazinin, proletaryayı sömürmeye başladığı andan itibaren, sınıf mücadelesini iyi ve kötü arasındaki ahlaki savaşa indirgemeye çalıştığını söylemiştir. Ahlâkî etiket, çatışmanın ekonomik kökünü gizlemeyi ve sınıf düşmanının faaliyetini gizleyerek işçi sınıfının eksikliklerini onları zayıflatmak amacıyla, ahlaki kusura ve alay konusuna dönüştürür. Bond filmlerinde kötü adamların her türlü ahlaki zayıflıkları bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi kitabında şöyle demiştir ve haklı çıkmıştır. ‘’Bu yolla, dünyada, ruhu bozmayan fakat gevşeten ve hareket yaylarını sessizce çözen bir tür faziletli materyalizm kurulabilir.’’

Çarpma, çarpışma, düşme, havalanma, kaçma, kovalama, kavga, dövüş türünden hareketlilik yaşanır, gemiler, arabalar ve uçaklar parçalanıp silahlar ateşlenirken seyirci çöp bidonları, sıkışık yollar, tamiratlar, başıboş köpekler, insan yığınına dönmüş sokaklar, polisler, lağımlar ve gecekondular olmak üzere çağdaş kent yaşamının bütün sefaletine tanık olur. Kent, dışına kaçılması gereken, sonu gelmez faaliyetlerin sürüp gittiği, denetlenmesi olanaksız, varlığı anlamsız bir teknoloji faciası olarak gösterilirken, burjuva ideallerinin sürekliliği konusunda hiç bir itirazı olmayan köylü, halkın ürettiği her şeyin bekçisi olarak ilân edilerek popülerleştirilir.

Bond’un dünyasında üretim toplumsal değil doğaldır, tüm nesneler Q’nun ellerinde birden belirir ve bitmez tükenmez maceralarda armağan olarak sunulur, üretmek için kimsenin çalışması gerekmez. Emekçi ya da bir proletere rastlanmaz ve hiç bir şey sanayiin ürünü değildir. Q bölümünün birçok filmde deniz aşırı ülkelere taşınmış olması ve birçok ürünün üretim aşamasının değil de olmuş bitmiş son halinin gösterilmesi üretim süreçleriyle olan ilişkisinin kesilmesi gayretidir. Saat, araba, kalem, giyecek, altın gibi ismi ne olursa olsun bütün bu ürünlerin insangücü kökenli oluşları gizlenmiş, nesnenin kökeni ile onu üretim işlemine bağlayabilecek bağ ve toplumsal bellek kesilip atılmıştır. Doğrudan ekonomik üretimin yokluğunda işçinin teri, kanı ve emeğinden kopartılmak suretiyle özelliksiz, köksüz ve gelecek nesillere aktarılamayan birer meta haline dönüştürülen ürünler hiçbir filmde iki kez kullanılmazlar. İşçi sınıfı ve sınıfsal mücadele safdışı edilince çaba göstermeden servet edinmek meşru hale getirilmiş oluyor.

‘’İlk çakıl taşının insan eliyle işlenerek bıçak haline gelmesi için öylesine uzun bir zaman geçmişti ki, bizim tarih diye bildiğimiz zaman, bunun yanında önemsiz kalır. Ama zorunlu adım atılmış, insan eli özgürleşmiştir, bundan böyle de yeni hünerler kazanacak, bu yolla edinilen büyük el yatkınlığı insan soyundan soyuna geçecek, gittikçe artacaktır. Onun için, emeğin sadece bir organı değil ama aynı zamanda da bir ürünüdür el, Ancak emek yoluyla… insan eli mükemmellik derecesine ulaşabilmiştir’’ (Engels)

Bond maceralarında çalışanlar, kasiyerler, resepsiyon görevlileri, hostesler, satış elemanları ve garsonlar gibi hizmetlerini satan kimselerden ibarettir. Böylece hiç bir zaman üretilmeyen ancak her zaman satın alınan tüketim dünyasında satın alma işi sürekli yinelenmiş olur. Yeri gelmişken ülkemizde de her sokağa birer alışveriş merkezi açılmak suretiyle genç nüfusun güvenlik görevlisi ve kasiyere dönüştürülmesi yönündeki çabaların son hızla sürdürüldüğünü ve buraların kapanması halinde ellerinde nitelikli hiçbir mesleği bulunmayacak yüzbinlerce gencin varolduğunu görmenin acı verici olduğunu söylemeliyim.

Yazılı veya sözlü her kelimenin Batı ideolojisinin (bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerek. Burjuvazi yalnızca Batı toplumlarında var olan bir sınıf olup diğer toplumlarda bulunan benzer sınıflara –işbirlikçi- denilir. Batı burjuvazi demektir) propagandasını yaptığı günümüz dünyasında sürekli ve yoğun olarak baskıyla kuşatılmış kişi tek başına kurtuluş yolu bulamayacak kadar acizdir. Önceki yazılarımdan birinde sözünü ettiğim bir olayı kısaca hatırlatmak isterim. Ülkedeki komünist faaliyetleri araştırmak üzere kurulan Amerika’ya Karşı Çalışmalar Kurulları Meclisi (HUAC) üyelerini tedirgin eden 1944 yapımı Song of Russia isimli bir filmi araştırmak üzere bilirkişi olarak çağrılan Ayn Rand, ‘’insanları gülerken göstermenin’’ komünistlerin her zaman kullandıkları bir propaganda olduğundan hareketle, Rusları gülerken gösteren bu Amerikan filminde de Rus parmağı olduğunu iddia edebilmiştir. Geçtiğimiz günlerde karşılaştığım bir metnin yukarıdaki savı desteklediğini görmemin hiç şaşırtıcı gelmediğini söylemeliyim.

‘’Soğuk savaş yıllarında Moskova’ya yaptığım bir ziyareti anımsıyorum; beni en çok etkileyen şey şehrin renksizliği olmuştu. Gökyüzü griydi, evler griydi, arabalar griydi, caddede yanımdan geçen bütün insanların yüzü soluktu. Ama beni en çok hayrete düşüren hemen hemen hiç kimsenin gülmemesiydi. Yol boyunca defalarca hafifçe gülümseyerek selamladığım Moskovalıların hiçbirinden karşılık almadım. Başlarda bu durum eğlenceli geliyordu (o kadar tuhaftı ki, o yüzden) ama bir saat geçtikten sonra bu ortamın benim üzerimde yarattığı etkin farkına vardım. Ruh halim değişmişti. O neşeli halimden eser kalmamıştı. Yüzümdeki gülümseme gitmişti. Hüzünlü bir ruh haline kapılmıştım. Kendimi boz bulanık hissediyordum. Farkında olmadan fiziksel ve psikolojik açıdan çevremdeki insanları yansıtıyordum.’’ (Buy.ology-Martin Lindström)

Soğuk Savaş yıllarında dediğine göre en geç 1990 yılında gitmiş olacağını düşünürsek, bu sırada 20 yaşından küçük olan 1970 doğumlu yazarın saatlerce Moskova sokaklarında yalnız başına nasıl ve niçin gezmiş olabileceğini merak ediyorum. Moskova’nın yanı sıra Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Ukrayna gibi pek çok ülkeye gitme fırsatım oldu. Çoğu duvarın yıkılmasından sonra gerçekleşen bu ziyaretlerimde halk pazarlarında ekmek arası rendelenmiş havuç satan satıcının önünde uzayan kuyruklar başta olmak üzere büyük bir sefalete ve acıya tanık olsam da, belki yazarın istediği anlamda kahkahalarla gülmeyen bu insanların yine de kendilerine gülümseyerek merhaba diyenlere somurtarak baktıklarını görmedim. Böyle yapanlar muhakkak vardır ancak oranı Fransa’dan veya Danimarka’dan daha fazla değildir. Örneğin Fransa’da Fransızca haricinde bir dili kullanıyorsanız değil size gülümsemeleri bakkaldan ekmek bile alamazsınız, yüzünüze bakmazlar. Yazarın böyle bir şeyi ‘’uydurmuş’’ olmasının tek izahı Burjuvazinin Rus halkını asık suratlı, nemrut ve gülmeyen bir millet gösterme çabasının günümüzde de sürdürülğünün en açık göstergesidir. Yazar tabii ki bunu emirle değil içinden öyle geldiği için, Sovyetleri kötülemenin ve aşağılamanın kendisine yeni fırsat kapıları açacağı bilinciyle gönüllü olarak yapmaktadır.

Burjuvazi eşittir Batı ne demektir, burjuvazi niçin Batı düşünce dünyası haricinde yetişmez, yetiştiğini düşünenlere niçin işbirlikçi denir Türk yazınının en büyük kalemlerinden Kemal Tahir bu konuda şöyle diyor. ‘’İçerde devlet desteğiyle yerli zengin yetiştirmeye sapıldı mı, bunun, bizim gibi memleketlerde, üst idareci kadrolara sıvaşmaması mümkün değildir. Üst idareci kadrolar, milli zenginlerle ortaklık da kursalar, rüşvet karşılığı aracılk da yapsalar, keselerine attıklarının her zaman on katını, çoğu zaman, hatta yüz katını, şuna buna sus payı verip çarçur ettirirler. Bu durum içerde ister istemez, bazı alanlarda zengin edeceklerinin işlerini kolaylaştırmak için tekeller kurmaya zorlar hükümetleri… Devlet işletmelerinin zararına katılmadan kaymağını alarak, fazladan pazarı tekel şartları içinde tutarak iş yapanlar, Batı anlamında kapitalist olamazlar. Bunlar ne kadar çok zenginleşirse, devleti o kadar çok didikler, temellerini o kadar çok oyar. Bunlar, içinde bulundukları şartlar dolayısıyla sınıf şuuruna varamadıkları için kendi devletlerini kurmaya yönelemezler. Tersine hiçbir sorumluluk yüklenmeden Batı anlamında sınıf karakteri olmayan enikonu SAHİPSİZ devleti kendi hesaplarına çalıştırıp soymayı çıkarlarına daha çok uygun bulurlar. Bu düzende, doğulu devlet, haklara karşı ödevini yerine getiremez olur. Halkın düşmanlığı, bir anlamda da umutsuzluğu arttıkça artar. Yüksek idarecilerle onların hırsızlık ortakları da bu umutsuz halklara gittikçe daha etkili kötü örnek olurlar. Bir yandan zenginlik düşmanlığı alıp yürürken öte yandan insanlar içinde debelendikleri kara yoksulluktan anca vurgunla, kanunsuz çarpmalarla, lotaryalar yoluyla kurtulacakları inancına varırlar. Böyle ortamlarda hırsızlık ayıp olmaktan çıkar. Toplumun en alt tabakalarında sürünenler bile hiç olmazsa çocuklarını okutup bu soygun çetesine katmayı biricik amaç edinirler. Böyle ortamlarda haklara doğruları anlatmak giderek imkânsızlaşır. En akıl almaz yalanlar, hayaller tabulaşarak enaçık gerçeklerin yerini tutar. Bu sebeple böyle ortamlarda siyasi partiler ister istemez birer yalan fabrikası haline gelir. Seçmen söylenene değil, bunlardan hangisinin iktidara yakın olduğuna, yakın olanlardan da hangisinin vurguna daha açık, daha yatkın olduğuna bakar. Böyle durumlarda, politikacıları hırsızlıkla suçlamak, onların seçim güçlerini azaltmaz, tersine artırır.’’ (Kurt Kanunu)

Bu toprakların en büyük yazarlarından Kemal Tahir’in dedikleri karşısında tüyleri ürpermeyenler için Amerikan saldırganlığı en fazla duyan Latin Amerika’dan bir yazarın dediklerine kulak verelim:

‘’Sosyal piramidin tepesinde yer alan altı milyon Latin Amerikalının toplam yıllık geliri piramidin dibinde yığılı duran yüz kırk milyon yoksul emekçinin yıllık gelir toplamına eşit. Günlük kazancı çeyrek dolardan ibaret olan tam altmış milyon köylü var bugün Latin Amerika’da; aynı Latin Amerika’da, İsviçre ve ABD’de açtırdıkları özel hesaplarda beş milyar doları biriktirmiş bekleyen felaket tüccarları da var ve bunlar, yeni üretim ve iş alanlarının açılıp geliştirilmesine ayrılabilecek olan bu muazzam servetleri, milyonlarca insanı hem aşağılayan, hem kışkırtan bir pervasızlık içinde lükse, tantanaya, gösterişe, hiçbir üreticiliği olmayan yatırımlara ayırıp heba etmekteler. Emperyalist iktidar merkezlerini sulayan yağmur, sistemin geniş kenar mahallelerini baskına uğratmaktadır. Buna paralel ve eşzamanlı olarak da, bizim içeride egemen ama dışarının egemenliği altındaki sınıflarımızın refahı, yük hayvanları gibi yaşamaya mahkum halk yığınlarımızın talihsizliğini…talihsizlikten de öte, felaketini oluşturmaktadır.’’ (Latin Amerikanın Kesik Damarları)

Arkadaşlarına değil görevine sadakat duyan Bond hiçbir zaman görevin başarılması veya önemsiz birinin hayatının kurtarılması gibi ahlaki bir ikilemle karşılaşmamış, bir kaçış yolu varsa her zaman ilk çıkan o olmuştur. Doğru yolu bularak iyilerin safına geçen Jaws’ın, kendisinin emrini yerine getirirken mutlak bir ölümle karşı karşıya kalacağını bilmesine karşın Bond bu duruma aldırış etmez ancak filmin sonunda Jaws’ın mucizevî bir şekilde kurtulduğu haberi gelir. Diğer Bond filmleriyle kıyaslandığında Jaws’ın kurtuluşunun aykırılık oluşturduğunu ve filme sonradan Bond’un bu umursamazlığının seyircide oluşturacağı –belki de oluşturduğu- tepkiyi azaltmak için eklenmiş olduğunu düşünüyorum.

Kira, elektrik faturası, yiyecek veya giyecek konusunda asla bir sorunla karşılaşmayan, görevde olsun olmasın en lüks otellerde konaklayan, en pahalı içkileri içen, en iyi arabalara binen ve sürekli son teknoloji ürünü cihazlar kullanan Bond sihirli bir bolluk içinde yaşar. Bu müsrif ve lüks toplumda geçim yolları konusunda büyük bir sıkıntı yaşanmadığından kötü adamlar servetin kökenini gizlemek için birer araç olarak kullanılırlar. Casino Royale filminde Bond’un kumarda kazandığı paranın, Afrika’da bir dilim ekmek ve bir bardak su bulamayan insanların parası olduğu görmezden gelinerek –çünkü paraları çalan Batı değil kendi yöneticileridir. Kötü adamdan çalmak ise onu cezalandırmaktır- Bond tarafından casinolarda harcanır. ‘’Para sayesinde ruhları cennete bile göndermek mümkündür’’ diyen Kolomb’un torunları tarafından dünyalarının tüm faziletlerini içerebildiği ve güzel olan her şeyi simgelediği para en büyük amaç ilan edilmiştir.

Bond’un temel karakteristiği yalnızlığıdır. Tek bir arkadaş, tek bir dost edinememiştir. Her faaliyeti kendi toplumsal sınıfının tarihsel yaşantısını üretir. Ritm hiç bozulmaz. Şekiller sürekli olarak yer değiştirir. Hikâye bitmez tükenmez bir şekilde tekrarlanır. Bond kendisine hareket sağlayan her şeyi kullanır, tank, jet uçağı, araba, tekne veya uzay roketi… Bu mekanik araçların kolayca ortaya çıkışları ve birden kayboluşları şaşırtıcıdır. Nesnelerin işlevleri değiştirilmeden yeni bir renge boyanmaları gibi, Bond da faaliyetlerinin doğası ve dürtüsü değiştirilmeksizin yüksek teknoloji ile yeniden donatılır.

Bilim oyuncak dolabından çekilip çıkarılır, bir süre oynandıktan sonra yerine konur. Aynı şekilde, Bond da günlük yaşamından çekip alınır ve kötü adamı yakalamak adına sağa sola koşturur, görevini yapar ve sonra bir sonraki maceraya kadar gündelik yaşamına döner. Başlangıç ve sonun hep aynı olduğu hatta maceranın kendisinin bile, aynı eski malzemenin abartılmış yinelenmesinden başka bir şey olmadığı filmlerde seyirci bir maceradan diğerine geçerken görevin bitirilmiş olması başka bir maceraya atlamak için kullanılan basamak olur.

Bugün yeni olan bir şey yarın eski sayılmaktadır. Bilimin ürünleri, Q’nun icatları ve piyasadaki en son fikirler anında tüketilecek nesnelerdir yoksa çabuk bozulabilir, modası geçebilir ve yerlerini başka şeyler alabilir. Bilim, bir tür hayret ve şaşkınlık yaratan teknolojik reklâm aracı haline getirilir. Hiç bir ilerleme yoktur yalnız o ana hizmet eden bu araçlar ulaşım veya biçimsel çeşitlemeler için kullanılır ve bir sonraki filmde çoktan unutulmuşlardır bile. Üretici güçler olmadığından sözde bilimi temsil eden ve sürekli alaya alınan zavallı Q’nun çalışmalarında bilimsel rasyonellik önem taşımaz.

Her bir filmdeki faaliyetler küçük ayrıntılar dâhil bir öncekiyle esasta aynıdır. Bond birbirinin taklidi olan maceralar içinde döner ancak bu dönüş bir gün bıkkınlık uyandıracağından seyirciyi perdeye çekebilmek için yeni malzemeler bulmak zorundadır. Bıkkınlık ve değişiklik korkusu, karakterlerin fiziki hareketlilikleriyle bastırılırken samimiyet, geleneksel karakterin kullanılmasıyla sağlanır. Maceranın çekiciliğine kapılan seyirci, yeni teknikler karşısında, karakterlerin kendi kendilerini tekrarlayıp durduklarını fark edemez. Son Bond filmi Skyfall’ın yönetmeni bu durumu şöyle izah ediyor:

“Her yeni Bond filminin öncekilerden daha büyük, daha iyi, çok daha fazla görülmeye değer, daha heyecanlı ve daha şaşırtıcı olması gerekmektedir. Yeni tehlikeli sahneler, orijinal hileler, seyirciyi eğlendirmek ve heyecanlandırmak için yeni yollar aramak; senaryo yazarları, yapım ekibi, sahne koordinatörü ve her yeni sahnenin maliyetiyle ilgilenenler ile aylarca süren tartışmalar ve toplantılar sonunda belirlenmektedir. Maliyetler büyük bir baş ağrısıdır ancak tüm Bond filmleri gişede başarı elde ederek büyük kar sağlamıştır. Bu açıdan akıllı davranmak ve para kazanmak için Bond filmlerine daha çok para yatırmak doğru bir ticari yaklaşım olacaktır.’’

Son Bond filminde sık sık sözü edilen gölgelerde savaşmak, komünist Rusya’nın bir taktiği olarak yansıtılırken İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı’nın, özellikle İngilizler ve Amerikalıların Napolyon’dan Hitler’e uzanan tarihsel süreçte Avrupa’yı tarihin derinliklerinde yokolmaktan kurtaran Rusya’yı derhal düşman ilan ederek artık savaşların gölgelerde yapılacağını söylemelerine hiç değinilmez. Gölgelerin karanlıkta değil aydınlıkta olduğu göz ardı edilir. Stratejik Servisler Ofisi’nin (OSS) şefi Orgeneral Wiliiam O.Donovan, Başkan Henry Truman’a ‘’Rusya Birleşik Devletler için henüz bilmediğimiz çok daha büyük bir tehdit oluşturacaktır’’ derken Hitler daha intihar etmemişti. Aynı sözler Churchill tarafından da dile getiriliyordu ancak Sovyetlerde böyle bir konuşmanın varlığına dair bir ipucu bulamıyoruz. Son Bond filminde artık gölgelerde savaşmak yok derken Rus tehdidinin tamamen bittiği ve artık yeni bir düşman ortaya çıktığını söylemektedir ki yeni düşmanın kim olduğu gelecek filmde belli olacaktır. Ancak filmin İstanbul’da geçiyor oluşu yeni düşmanın İslam olduğuna dair ipuçları veriyor mu, göreceğiz. Goldeneye filminin açılışında Berlin Duvarı’nın, Lenin’in heykellerinin, orak çekiç simgelerinin kısaca komünizmin yıkılışı gösterilerek Fukuyama’nın ilan ettiği ‘’tarihin sonu’’ tezine destek veriliyor. Tarih felsefesinin oluştururken ırkçı yaklaşımlarını gizlemeye gerek duymayan daha doğrusu bunun ırkçılık değil gerçekler olduğunu söyleyen Hegel Prusya devleti ile tarihin sonunu işaretlemişti, Amerikan ideolojik tetikçilerinden Fukuyama duvarın yıkılmasıyla tarihin sonucu ilan etti aynısı Roma için de söylenmişti ama tarih devam ediyor. Churchill, Lenin için ‘’Sovyetlerin başına gelebilecek en kötü şey Lenin’in doğması, daha da kötüsü ölmesi olmuştur’’ derken haklı mıdır? Marksist görüş tarihteki her şey olması gerektiği için olmuştur demesine karşın Stalin’in yerine Troçki’nin devam etse ve Lenin’in bir müddet daha yaşamış olsa ne olurdu diye düşünmeden edilmiyor…

Bir casus deşifre olmaktan, sınır dışı edilmekten daha da kötüsü yıllarca hapse düşmekten korktuğundan kimliğini asla söylemezken düşük profilli kalamayan Bond hemen her yerde casus değil de diplomatik bir temsilci gibi davranmaktan çekinmiyor. Sokak ortasında meraklı kalabalığın bakışları altında, sırf birkaç saat tutuklanmamak adına başka bir ülkede MI6 casusu olmanın dokunulmazlığı varmış gibi hem kendisinin hem de işbirliği yaptığı ajanın kimliğini açıklamaktan çekinmiyor. Başka bir filmde politik bir karaktere bürünerek Rambo’dan önce Afganistan’a gelerek Rusların esir tuttuğu bir Afgan liderini serbest bırakarak Amerika’dan önce harekete geçiyor. En komiği diyeceğim ama en arsızı demek daha doğru olacak, ilk yöntemi provoke etmek olan bir İngiliz casusu Ruslardan, Sovyet vatandaşı olmayan birine ilk kez verildiği öylenen Lenin Şeref Madalyası aldığının söylenmesi oluyor.

Bond nerdeyse hemen her filmde olayı kişiselleştirmemesi yönünde ikaz edilir, filmlerin en az yarısında yetkileri elinden alınır veya M’in direkt emirlerini uygulamaz. CIA’den arkadaşı Felix’in karısının öldürülmesi üzerine tamamen kendi başına harekete geçse de görevini emirler doğrultusunda tamamlar. Olayın tamamen kişiselleştiği filmde ise emirler doğrultusunda başlayan görev İngiliz hükümetinin inisiyatif alamaması sonucu müstakbel kayınpederi kötü adam Draco’nun adamlarının Bond’a yardım etmesiyle kötü adam altedilir ancak İngilizler bundan dolayı hiç utanç duygusu hissetmez ve itaatsizliğinden dolayı Bond hiçbir zaman cezalandırılmaz. Her şey düzmecedir ve aslolan İngilizlerin çıkarlarının korunmasıdır. Yoksa demokrasi havariliğine halel getirmeyecek şekilde inkâr edilebildiği ölçüde kimin kiminle işbirliği yaptığı önemli değildir.

Azılı düşman, kötülerin kötüsü, Bond’un karısının katili Blofeld’in ölümü intikam duygularını tatmin etmeyecek kadar sıradan ve kimsenin sorgulamadığı şekilde gerçekleşir. Bir patlama esnasında ölüp gider. Her zaman her olayı kişiselleştirmekle suçlanan Bond, karısını öldüren adamın ölümünü kişiselleştirmez. Bir görev daha başarılmış ve düşman, ölümüyle kahraman ilan edilemeyecek şekilde bertaraf edilmiştir.

Daha üçüncü filmde (Goldginfer) kötü adam bir 00 ajanını satın aldıklarını söylese de üzerine gidilmez ve özellikle soğuk savaşın son ermesinden sonraki filmlerde ajan ihanetleri doruk noktasına ulaşır. Bir filmde Avrupa’daki bütün 00 ajanlarının çağrıldığı bir sahnede dokuz ajan yan yana oturuken üç yöneticinin karşılarında oturduğu ve bir daire şeklini alark Arthur’un şövalyeleri veya İsa’nın havarilerini simgeleyebilecek kadar ileri gidebilen 00 ajanlarının sürekli ihanet etmeleri nasıl açıklanabilir. M’in kişisel korumalığını yapandan tutun da son filmin kurgusunun tamamen üzerine kurulduğu ajan ihaneti meselesi, anlaşılmayan ve üzerine gidilmeyen bir konudur. Gidildiği noktalarda da sebep sonuç ilişkisine değinilmeyerek sistemi kendi çıkarları için kullanan çürük elmalar olduğu belirtilerek cezaları verilmektedir.

İki kutuplu bir dünya düzeninde seyirci başka türlüsünü yemeyeceği için kötü adamın küresel bir yıkım getirmek adına New York veya Moskova’yı yok edebilecek planlar yaptığı vurgulanır. Dünyayı kurtaran Bond olsa da bu şehirlerin arasına Londra veya İngiltere sıkıştırılmaz ve seyirci Bond’un dünyayı kurtardığı zırvalıklarına tahammül etse de Amerikan altınlarını korumak için yanında CIA, FBI ajanları varken British İntellegnce adına Amerikan topraklarında operasyon yapsa da hiçbir zaman Londra’yı kurtaramamıştır.

Bond’un Amerikan topraklarında Kraliçe’nin İstihbarat Servisi adına operasyon yapması seyirciye ne kadar tuhaf geldiyse, aynı tuhaflığı hisseden ‘’birileri’’ tarafından belki ikaz edilen senaryo yazarları başka bir filmde hiçbir işe bulaşmaması yönünde defalarca ikaz edilen Bond’u ‘’gözlemci’’ olarak bir uyuşturucu baskınına dâhil ediyorlar. Ancak senaryo yazarlarının ve yapımcıların kulağının adamakıllı bükülmesi için yıllar geçmesi gerekiyor. Die Another Day ile İngilizlere ilk kez fırça çeken CIA senaryoya dâhil olduğu bundan sonraki hemen her filmde Bond’u tokatlamaya devam eder.

Yakın dönem filmlerinden birinde Bond CIA’deki arkadaşı Felix ile buluşur. Aralarında şiddetli tartışma yaşanır. 60’lı ve 70’li yıllarda Bond’a koşulsuz yardım eden Felix yoktur artık. Bond’un, kimse kokaine ve komünizme aldırış etmese Güney Amerika’nın hali ne olurdu, yıllardır bu ülkelerin altını oyuyorsunuz demesiyle Sabri Çağlayangil’in CIA yıllardır altımızı oymuş sözlerini hatırlamamak elde değil. Bond alaylı bir şekilde CIA’nın herkesle çalışmasına hayranım diye sözlerini bitirir. Evet, biz de hayranız.

Son söz olarak kısaca söylemek gerekirse Bond’un görevi Batı’nın denetiminden uzakta gelişen sanayinin engellenmesidir. Batı’dan bağımsız hareket etmenin kötü sayılmak için yeterli olduğu filmlerde ele geçirilen bütün ileri teknoloji ürünleri daha iyi bir amaç uğruna kullanılmak yerine derhal imha edilirler. Böylece dünyaya yeteri kadar gözdağı verilmiş olur, Yaparsanız yıkarız.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın diğer film eleştirileri için tıklayınız.

Guantanamo Yolu & Amerikan Emperyalizmi

Dokümanter ve sinema filminin stilizasyon ve teknik araçları Michael Winterbottom’ın şimdiye kadar çektiği iki politik filmi de kuşatıyor. Bu filmler yapım sırasına göre, 2002 yılında Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazanan In This World (Bu Dünyada) ve yine aynı festivalde Winterbottom’a En iyi Yönetmen Ödülü’nü de kazandıran The Road to Guantanamo (2006, Guantanamo Yolu).

Andığımız ilk filmde, Eski Kıta’nın unutulmuş haritasından kalkış yaparak İngiltere’ye, zenginlik ve refaha uzanmak isteyen iki arkadaşın trajik öyküsünü Road-Movie’nin izleksel ve tematik motifleri eşliğinde betimleyen usta İngiliz yönetmen; Guantanamo Yolu’nda da Avrupa sinemasında çoğu kez fatalist ve felsefi incelikleriyle tekrar tekrar işlenegelen yolculuk öyküsünü bu kez daha evrensel bir trajedi ile aynı kavşakta buluşturuyor. Söz konusu evrensel trajedi, adalet ve özgürlüğü ezilen Doğu halklarının kurtuluş ve umutlarının bir parçası haline getireceğini iddia ederek bu ulvi misyon uğruna çocukları, annelerini, yaşlıları katletmekten geri durmayan Amerika Birleşik Devletleri’nin Asya coğrafyasından başlayarak, Guantanamo’ya değin yaydığı işkence, terör ve isthibarat ağının sinemasal olarak izdüşümüdür…

Guantanamo’ya giden yol, In This World’de betimlendiği gibi, meşakkatli bir serüveni gerektiren bir yolculuk değildir. In This World’de Jamal ve Enayat, işsizlikle, ölüm korkusuyla, umutsuzlukla yüklü bir coğrafyadan bir kurtuluş nesnesi olarak algıladıkları bir kıtaya, Avrupa’ya yolculuk ediyorlar; bu zor yolculuk esnasında kaçak insan ticaretinin İran’dan Türkiye’ye ve oradan da Avrupa’ya, İngiltere’ye değin uzandığına tanıklık ediyorduk. In This World’de ikiyüzlü Avrupa siyasetinin, The Road to Guantanamo’da ise Amerika Birleşik Devletleri özgürlük ütopyasının ötekileştirdiği Doğu halklarının öznelerinin evrensel trajedisini gözlemliyoruz hülasa…

Japonya’ya atom bombası atıldığında, İspanya’da Guernica kentine hava bombardımanı yapıldığında, Vietnam’da yeni silahlar denendiğinde dünya nasıl bir suskunluk içinde bütün bu savaşları, kıyımları izlediyse; Afganistan’a Amerikan orduları sızdığında da, Irak’a özel timler saldırdığında da benzer bir kayıtsızlıkla o klasik vizyonunu koruyor. Burada konumuz gereği, işkencenin resmiyetle, hukuki dayanaklar çerçevesinde genişletilerek dünya kamuoyuna sunulan bir yıldırıcı soruşturma ağıyla sürdürüldüğü uzam, Guantanamo Esir Kampı’dır. Bu esir kampı, tecrit edilmenin, aşağılanmanın, bedensel acının psikolojik savaş ile kol kola yürütüldüğü; aç bırakılmanın, teşhir edilmenin, özgüven yıkıcı telkinlerin periyodik olarak birbirini izlediği çelik bir işkence mekanizmasının gövde gösterisi yaptığı bir esir kampıdır. Guantanamo’da bir süre kalmış ve sonra suçlu olmadığı anlaşılmış, yok yere tutuklanarak bu hapishanede uzun yıllar geçirmiş kimi tanıkların sonradan Avrupa basınına da sızan demeçlerine baktığımızda, The Road to Guantanamo’nun çizgisinin gerçekliğe tanıklık etmede ne kadar duyarlı olduğunu saptıyorsunuz. Henüz 2007 yılında, İngiltere’nin London Times gazetesinde çıkan bir haber, Guantanamo’da beş yılını suçsuz yere alıkonularak geçiren ve bu süre zarfında en doğal insani ihtiyaçlarından, örneğin havalandırmadan mahrum edilerek; yanı sıra, işbirliğine yanaşmadığı için, soğukta bekletilerek, uyuması, dinlenmesi engellenerek, zor pozisyonlarda kelepçelenerek işkence gören Fas asıllı Erraşidi’nin insanal gerçeğini dünya halklarına duyurmuş ve tutukluluk halinin bitmesine ivme kazandırmıştı. Afganistan’a giderek El Kaide’ye katılmakla suçlanan ve beş yılını Guantanamo’da geçiren Erraşidi, aslında yıllarca İngiltere’de proleter vasfıyla çalışan sıradan bir insandı…

Söylemeye bile gerek yok ki, Erraşidi’nin öyküsü, The Road to Guantanamo’da Shafiq’in öyküsü ile çakışıyor. Örneğin işkence uygulamalarıyla, tehditle, iftirayla işbirliğine zorlanan hükümlülerin yaşadığı dehşet; öykünün dramatik yoğunluğunu sağlamada asal nüveler olarak sunuluyor. Kısacası, Guantanamo’da yaşanan bütün korku ve dehşetin Michael Winterbottom’ın dijital kamerasına alabildiğince ölçülü yansığını söyleyebiliriz. Daha da önemlisi, kamera, evrensel bir kayıt tutucu olarak, objektivitesini ve mesafesini koruyor.

Bununla birlikte, London Times’ın araştırma haberi kuşkusuz, görsel ve elektronik medyanın önemini ve caydırıcı gücünü bir kez daha hatırlatıyor. Söz konusu durum, aynıyla sinema için de geçerlidir. The Road to Guantanamo, çağına; politik hesap ve manevraların mengenesinde sıkışan, temsil ettiği kimlik nedeniyle dıştalanan, ötekileştirilen Doğu insanının yazgısına odaklanarak, sinema sanatının evrensel olarak önemini ve tanıklık gücünü bir kez daha doğruluyor. 11 Eylül’ün akabinde gitgide daha da belirginleşen müslüman ayrımcılığı ve düşmanlığı, Doğu halklarına olan temel güvensizlik, The Road to Guantanamo’nun vizörü sayesinde evrensel bir drama tanıklık ediyor. Başkanlık kampanyası sürecinde Guantanamo Kampı’nın kapatılacağına dair açıklamalarda bulunan Barack Obama’nın başkanlığı ile birlikte bir yıl içerisinde kapatılması öngörülen hapishanenin kapatılmasında kuşkusuz The Road to Guantanamo’nun da payı var; fakat önyargı ve düşmanlık hâlâ devam ediyor…

Yazan: Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com 

Bu yazım Göç Edebiyat Dergisi’nin 2. sayısında (Eylül-Ekim 2009), Bireylikler Dergisi’nin de 34. sayısında (Eylül-Ekim 2010) ve şu sitede de yayımlandı.