Bir Zamanlar Anadolu’da (2011, Nuri Bilge Ceylan)

“Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
şadırvan
Gümüş tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah…
Minarelerde sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgârlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!

Frenk şairinin gördüğü şark!
İşte
Lakin
ne dün
ne bugün
ne yarın
böyle bir şark
yoktu,
olmayacak!

Şark
yutmayacak
artık!
Bıktık be bıktık!
İçinizden biri
can verebilse bile
açlıktan ölen öküzümüze,
burjuvaysa eğer
gözükmesin gözümüze!
Hatta sen
sen Pier Loti!
Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer!
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, Şarkın kurtulduğu gün
senin ruhunu
köprü başında çarmıha gerer
karşısında cigara içerdim!” (Nâzım Hikmet)

Bir-Zamanlar-Anadoluda-nuri-bilge-ceylanBirkaç yıl önce izlediğim Bir Zamanlar ’da (2011,) filmi sona erdiğinde adlandıramadığım ancak rahatsız edici bir burukluk hissetmiştim. Mükemmel oyunculuklar, sıkıntısız bir ses ve muhteşem görüntüler eşliğinde, ağır ilerleyen ancak asla sıkmayan hatta yer yer güldüren ve herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği, ‘’gündelik yaşama’’ ilişkin pek çok ayrıntının beyaz perdeye yansıtılmış olduğu bir filmdi. Ne var ki Batılı bir yönetmenin elinden çıkmışçasına A’dan Z’ye güzellemesi yapmış olabileceğine yönelik düşüncemi engelleyen tek şey ’ın senaryo yazarları arasında yer almış olmasıydı. Filmin anlatmak istedikleri konusunda pek çok kez ikilemde kalmış, üzerine olumlu bir şeyler yazmak istesem de elim varmamıştı, ta ki Cannes’da en iyi film ödülünü almış olan Kış Uykusu’nu (2014) izleyene dek. Bu filmi izledikten sonra Bir Zamanlar Anadolu’da filminin anlattığı şeyin Batı’nın hayallerinde yaşattığı ve görmek istediği Anadolu olduğuna ikna oldum.

Avrupa sanayileşme, dünyevileşme ve Aydınlanma ile birlikte elde ettiği teknolojik gücü kullanmak suretiyle dünya üzerinde eşine az rastlanır bir üstünlük elde etmiştir. Bu üstünlüğü elde etmek uğruna pek çok kayıp vermeyi göze almış olan Batı, eline geçirdiği bu gücünü yitirmemek adına çok sıkı tedbirler alma yoluna gitmiştir. Karl Marks tarafından egemen sınıflar için yapılmış olan aşağıdaki analiz Avrupa’nın tutumuna uyarlandığında neler olup bittiği açıklık kazanmaktadır:

‘’Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir, bir başka deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.’’ (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Batı’nın müthiş teknolojik ilerlemesi karşısında ‘’geri’’ kaldığını düşünen ve onlar gibi olmak için benzer yollardan yürümek isteğini dile getiren Doğu, böylece kendisi hakkında hüküm verme fırsatını kendi elleriyle sunmuştur. Bu fırsatı iyi değerlendiren ve Doğu’yu kurtarma misyonunu üstlenen Batılı aklın kurduğu hegemonya Avrupa kimliğinin Avrupalı olmayan halklar ve kültürlerden üstün olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Kutsal ‘’çağdaşlaştırma misyonu’’ Doğu’ya ilişkin ‘’bilinenleri’’ ortaya koyarak Doğu’nun karakterini analiz etmek ve ardından ‘’hümanist’’ bir biçimde Doğu’yu yeniden yapılandırmaktan başka bir şey değildir ve adına oryantalizm denmektedir.

‘’Hıristiyanlığın üniversal bir din olduğu kanısı, Batı uluslarının Hıristiyan olmayan uluslar üzerine egemenliğini kurma aracı olan bir inançtır… Batı tarih yazımında Hıristiyan bencilliğinin yanında Avrupa’nın beyaz ırk bencilliği de kaybolmamıştır. Dünya tarihinin merkezi hâlâ Avrupa ırkları ve Hıristiyanlık dinidir. Batı tarih yazımı bu ikisine aykırı herhangi bir bakış açısını asla benimseyememiştir. Bütün diğer harslar veya uygarlıklar, tarihte hep bu merkezin etrafında ona ya bir şey katan bir hizmetçi ya da ona karşı gelen bir düşman olarak görülür.’’ (Niyazi Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler)

Bu ‘’çağdaşlaştırma misyonu’’ Hegel’den Marx’a, Montesquieu’den Voltaire’e, siyaset adamlarından misyonerlere, felsefecilerden romancılara, ressamlardan seyyahlara kadar Avrupa düşüncesinin en köklü inançları arasına kazınmıştır ve halen de öyledir. Fransız romancı Andre Gide, Nobel Edebiyat Ödülü kazanma arifesinde yaptığı konuşmasında, İstanbul ve Konya ziyaretlerine ilişkin şöyle diyebiliyordu: ‘’Konstantiniyye (İstanbul) bütün ön yargılarımı doğruluyor ve kişisel cehennemime dâhil oluyor. Bir mimari eseri, bir caminin cephesini takdir etmeye başladığınızda (aynen şüphelendiğiniz gibi) onun Arnavut yahut İranlı olduğunu öğreniyorsunuz… Türk kıyafetleri aklınıza gelebilecek en çirkin kıyafetler; doğrusunu söylemek gerekirse (Türk) ırkı da bunu hak ediyor… Egzotikliğe olan muhabbetimden, kendi kendimi şövenist bir şekilde mutlu ettiğim korkusundan ve belki de tevazudan dolayı uzun bir süre birden fazla medeniyet olduğunu, sevgi ve heyecanımızı hak eden birden fazla kültürün bulunduğunu düşünmüştüm… Şimdi görüyorum ki bizim Batı (az daha Fransız diyecektim) medeniyetimiz sadece en güzel değil inanıyorum ki aynı zamanda yegâne medeniyettir –yani sadece bizlerin tevarüs ettiği o Yunan medeniyeti.’’

‘’Yirminci yüzyılın başında Oryantalizm iki yol kullanarak Doğu’yu Batı’nın kucağına atmıştır. Birinci yol modern bilimin yayılma imkânlarını kullanıyordu. Bilim adamları, üniversiteler, uzman dernekler, coğrafi keşiflerle uğraşan kuruluşlar, yayınevleri bu yolun yardımcıları idiler. Bütün bu faaliyetler daha önce gördüğümüz gibi öncülerin sarsılmaz otoritelerine dayanıyordu. Bilginlerin, gezginlerin ve şairlerin yıllarca çalışarak ortaya koydukları eserler klasik oryantalizme şekil veriyor ve bizim gizli oryantalizm dediğimiz olayın doktrinini hazırlıyordu. Napolyon’dan sonra Oryantalizmin dili daha büyük ölçüde değişikliğe uğradı. Anlatım realizmin üzerine çıktı ve sadece bir takdim şekli olmakla kalmayıp aynı zamanda bir dil ve bir “yaratma” aracı oldu ve modern Avrupa’da Doğu yeniden inşa edildi. İslam’ın bir tehlike olmaktan çıkarılması amacı hiçbir zaman unutulmadı. Bundan sonra İslam ve Doğu, Avrupalılar gözünde sadece oryantalistlerin tarifleri ile yer alacak, ne insan grubu olarak İslam halkı ne de tarih olarak İslam tarihi dikkatleri çekmeyecekti.’’ (Edward Said, Oryantalizm)

Oryantalizm, Doğu’nun ruhunu yansıtmaktan çok Batı’nın aklını açığa çıkarma çabasıdır. ‘’Modern oryantalizmin kapitalizmin bir parçası olduğunu’’ iddia eden Edward Said’in deyişiyle: ‘’Avrupa’nın Doğu fikridir, sömürgeciliğin keşif koludur ve İslam’a düşmandır.’’ Oryantalizm Batı’nın Doğu üzerindeki üstünlüğünü kanıtlamaya çalışırken aynı zamanda Batı’nın Doğu’ya ve özellikle korktuğu İslam’a saldırmasını da haklı çıkarmaya çalıştığı için Doğu’yu daima bir başka şeye benzetmek ve var olanın içerisinden kendisine tehdit oluşturacak olanı çarpıtmak zorundadır. Gerçeklerin zorlayıcı hal alması durumunda hayal gücü, , roman, şiir, resim ve kişisel anılar devreye girerek uydurulmuş fikirler Doğu’nun en uygun yerine derhal gönderilir.

Bu çarpıtma kendine özgü olanı değil var olanın belirli yönlerinin öne çıkarılarak diğer yönlerinin gizlendiği bir Doğu ortaya koymaktadır. Batı’ya zengin bir malzeme sağlayan Doğu imgeleri, temelde, 17. ve 19. yüzyıllar arasında Doğu gezilerine çıkan seyyahların Doğu’yu betimlemek üzere ürettikleri metinlerden ibarettir. Zaman içinde Doğu dendiğinde, Batılı siyasetçi, gazeteci, yönetmen, yazar, şair, ressam başta olmak üzere isteyen herkesin işine yarayanı alıp kullanabileceği ‘’şarklı’’, ‘’şark’a dair’’, ‘’şark’a ait’’ ya da ‘’şark’a özgü’’ gibi kategoriler oluşturularak zihinlerde bir imgeler bütünü oluşturulmuştur. Doğu’dan söz açıldığında bu imgeler arasından en işe yarayacak bilgi herkes tarafından çekilip alınabilmektedir.

‘’Haçlı Seferi Mektupları adlı kaynakta yer alan ve 1088–1100 tarihleri arasında çoğunluğu Anadolu’dan Avrupa’ya yazılan mektuplarda Bizans İmparatorunun Türklere ilişkin bazı yargıları yinelenerek pekiştirilmiştir. Doğulu olarak nitelendirilen Türkler için ‘’acımasız’’; ‘’arkadan vuran’’, ‘’vahşi’’; ‘’korkak’’, ‘’kutsal değerleri yok eden’’, ‘’ırza geçen’’, ‘’barbar’’; ‘’yakıp yıkan’’, ‘’sinsi’’, ‘’inançsız’’, ‘’kibirli’’, ‘’kolay boyun eğen’’, ‘’dönek’’, ‘’güvenilmez’’, ‘’şehvet düşkünü’’ gibi nitelemeler kullanılmıştır.’’ (Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm Cilt 1)

Avrupa halklarının kendi iktidarlarını rahatlıkla destekleyebilecekleri, sömürgecilik faaliyetlerinin ideolojik altyapısını oluşturan, emperyalizmi destekleyen, düzenleyen, meşrulaştıran ve kuvvetlendiren Batı’nın üstünlüğü ve Doğu’nun geriliği esasına dayanan bir propaganda aracı olan oryantalist birikim gerçekler ortaya çıktığında hemen dağılacak ve yerini gerçeklere bırakacak yalanlardan kurulmuş bir yapı değildir. Edward Said’in belirttiği gibi, “Oryantalizm, Doğu’ya ilişkin uçuk bir Avrupalı hülyası değildir, yüzyıllardır önemli parasal yatırımların yapıldığı, yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünüdür.’’ Bir erkek dünyası demek olan oryantalist birikim okuru, izleyiciyi, insanları gerçeklerden uzaklaştırmaya, nedenleri göz ardı ederek sinsi bir Doğu imgesini zihinlere yerleştirmektedir. Ve bunu yaparken Doğu’nun yararına olduğunu iddia eder ki, en iyi gizlenme yöntemlerinden birisidir. Büyük halk kitleleri Doğu’yu başta Hollywood olmak üzere Batılı kitle iletişim araçlarının durmaksızın uydurarak yaydığı bu imgeler vasıtasıyla tanımaktadır.

‘’Bu gelişme Avrupa felsefesinde ‘’Doğu yazgıcılığı’’; ‘’Muhammedanizm’’ ve ‘’Avrupalı akıl üstündür’’ sözleriyle özetlenebilecek bir anlayışta ve sömürgeciliğin meşrulaştırılma girişiminin bir türevi olan ‘’oryantalizm’’ kavramında açık biçimde gözlemlenebilir. Söz konusu oryantalist yaklaşım, özellikle erken dönem Aydınlanmacılarının başında gelen Wilhelm Leibniz tarafından felsefeleştirilmiştir. Leibniz’e göre, Türk türü yazgı anlayışı, akıldışıdır çünkü tehlikelerden sakınmayı önler; öngörüyü ve akıl yürütmeyi özendirmez. Batı felsefesinde kökleri Haçlı Seferleri’ne kadar dayanan oryantalizm ve Türk imgesi, büyük ölçüde Ortaçağ’ın ve Aydınlanma’nın üründür.’’ (Onur Bilge Kula, Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi)

Oryantalist söylemde Doğu kargaşa, zulüm, şehvet, kendi kendini yönetemeyen, estetik kaygısı olmayan, gelenekçi, mistik, akılsız, tembel, düşüncesiz, hain, entrikacı, kurnaz, uyuşuk, ahlaksız, egzotik, kaderci, çocuksu, esrarengiz, sessiz, zayıf ve karanlık olarak tanımlanırken Batı bu niteliklerin tam karşıtı olan düzenli, demokratik, adaletli, kendini yönetebilen, yenilikçi, makul, aklı başında, mantıklı, doğru sözlü, güvenilir, çalışkan, erdemli, olgun, kaderci olmayan, güçlü ve aydınlık sıfatlarıyla temsil edilmektedir. Bir Zamanlar Anadolu’da filminin başlangıcında perdeye yansıyan kirli cam görüntüsü her şeyin göründüğü gibi olmadığını vurgulayarak Doğu’nun gizeminin açıklanacağını ima etmektedir. Bu nitelemeler arasında yer alan ‘’çocuksu’’ ilk okuduğumda şaşırmama neden olsa da komiserin doktora ‘’sen savcıyı muayene ediver’’ demesi karşısında sohbetin samimiyetine güvenerek kendini tutamayarak kahkahalarla gülen Polis İzzet’in durumu ‘’çocuksuluğa’’ örnek değil midir?

‘’Doğu hakkında yazı yazanlar önce şuna dikkat etmeli: Metne yansıyan yerleşme metodu; kabul edilen araştırma şekli, meydana getirilen yapının tipi, çizilen resimler, temalar ve metnin içinde dağınık duran motiflerden meydana gelmektedir. Bütün bu elemanlar okuyucuya Doğu’yu yakalama imkânı verecek ve o sırada Doğu kendi ağzından konuşmaya başlayacaktır. Buna rağmen olayın hiçbir yönü karanlıkta kalmayacaktır. Doğu’dan söz açan bütün yazarlar önyargılarla yola çıkarlar, daima dayandıkları ve bütün referanslarına kaynak saydıkları tek ölçü hayalleridir.’’ (Edward Said, Oryantalizm)

Film isminden de anlaşıldığı üzere Anadolu’yu anlatacağını iddia etmektedir ancak Anadolu, insanda kaçma isteği uyandıran, ıssız bozkırlar, elektriğin ve suyun ulaşmadığı modernleşememiş, hemen her şeyin eski ve ilkel olduğu, hâlâ yer sofrasında yemek yenilen yoksul köyler olarak tasvir edilmektedir. Hamamdan çıkan doktorun yürüdüğü pis sokaklar, sürekli bir bağırış çağırış, moloz yığınının etrafını süpürmeye çalışanlar doktora benim burada ne işim var dedirten olumsuzluklardan bazısıdır. Zaten komiser, doktora topla pılıyı pırtıyı git diyor, git, nereye olursa? Burada sorulacak asıl soru, kişide kaçma isteği uyandırdığı vurgulanan böyle bir yeri anlatmak için niçin zahmete girildiği ve böyle bir Anadolu imgesinin kimlerin işine geldiğidir.

Çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülkede evli bir adam, karısının aşığı tarafından öldürülüyor ve duyduğu son sözler kendisinin zannettiği oğlunun başkasından olduğu oluyor. Adamın diri diri gömüldüğüne ilişkin ciddi emareler varken, cinayeti araştıran polisin, savcının, askerin istisnasız herkesin beceriksiz oluşu, en basit şeylere bir açıklık getirilememesi, korkak, sinsi, başkalarının ardından konuşmaktan çekinmeyen, estetik kaygısı gelişmemiş, pislik içinde yaşayan insanlardan ibaret olmasının amacının Batı’nın oryantalist birikimine bir tuğla daha koymak olduğunu düşünüyorum. Bir film tutkunu, güzel ülkesini anlatırken toplumu incelikle gözlemleyip bütün tercihlerini hep olumsuz yönde kullanıyorsa ve pek çoğu hastalıklı tüketim toplumunun etkisiyle meydana gelmiş yozlaşmanın nedenlerini sorgulamaksızın sonuç olarak sunuyorsa, söyleyecek fazla bir şey kalmıyor.

Anadolu’ya seyahat eden seyyahların izlenimleri ve yazılarında Doğu’ya ait pek çok şey kötülenirken, bazı güzel şeylerin bile ‘’Avrupa’ya özgü, Avrupa güzelliğinde’’ nitelemesiyle aktarılırken, Türklerin hayvan sevgisi, hayvan bakımevleri, sokak hayvanlarının rahatlığı inkâr edilemeyerek bu metinlerde kendisine yer bulmuştur. Oysa günümüz köylüsüne yaptıracak tek sohbet konusunun ‘’eşekçilik’’ olmasını anlamakta zorlandığımı ve bunun hangi nefretin dışavurumu olduğunu çözümlemekte zorlandığımı belirtmeliyim.

‘’Busbecq, ‘’Türklerde soyluluk, beceri ve kahramanlık eylemleriyle ölçülür. Onlarda doğuştan gelen ayrıcalık ve ayrımcılık yoktur. Herkes bulunduğu makama göre saygı görür’’ saptamasını yapar. Yazarın anlatımına göre, Osmanlı Sultanı doğuştan gelen soyluluk, zenginlik veya buna benzer ilkeler gözetmeksizin yetenek ve liyakat ilkesini gözeterek görev ve makamları dağıtır. Unvanlar ve makamlar hak edene verildiği için de halk unvan ve makam sahiplerine saygı duyar, korkaklığı ve tembelliği ödüllendirmez.’’ (Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm Cilt 1)

Toplum yapısının nasıl olup da liyakate dayalı bir sistemden çıkarak yeteneksizlerin, arkası olanların, rüşvet verenlerin üst kademelere yükselebildiği, en çok para verenlerin en iyi okullara girebildiği bir yapıya dönüştüğünü sorgulamak yerine inisiyatif almaktan aciz memurların anlatılması hangi anlayışın ürünüdür? Osmanlı topraklarına Batılılaşma fikirlerinin nasıl girdiğine, yayıldığına ve toplum yapısının yukarıdan aşağıya nasıl bozulduğuna ilişkin Said Halim Paşa’nın sözlerine kulak verelim:

‘’Milletçe yükselmek için Batı medeniyetinden istifade etmek lüzumunu duyduk. Bu düşünce, nasıl olduysa, bunun için mutlaka Batılılaşmamız gereklidir gibi yanlış bir kanaat doğurdu. İşte bütün gayretlerimizi faydasız ve güdük bırakan, en esaslı yanlışımız bu olmuştur. Bu yanlış kanaatten bir de kurtulmak için her bakımdan Batı milletlerini taklide mahkûmuz fikri doğmuştur ki, bu da öteki kadar kötü ve yersizdir. Ne yazık ki, bu kanaat ve zanlara uyarak, bütün varlığımızla taklide koyulduk, bunu o kadar başardık ki inancı, his ve ananesi, ilim ve fenni tamamen taklitten ibaret sahte bir dünya kurabildik.’’ (Said Halim Paşa)

Attila İlhan, Hangi Batı isimli eserinde Batı’nın iddia ettiği gibi ‘’kendi kendini yönetemeyeceği’’ düşüncesine sahip olan Refii Cevad Ulunay’ın Eylül 1919’da Alemdar gazetesinde, ‘’İstiklal bizim gibi idare bilmeyen ellerde milleti harp ve ihtilal ile zulüm ile mahvetmek için veba gibi tahrip edici bir felaket oldu. Güzel memleketimizin bundan sonra elimizde kalan kısmını korumak için tecrübe görmüş bir hocaya ihtiyacımız vardır. Bu hoca bizim istiklalimizi muhafaza etmekle beraber bizi yaşamaya ve yaşatmaya layık bir halde bulundurmalı. İstiklalimizi temin edebilmek için kuvvetli bir devletin müzaheretine muhtacız, o devlet ki İngiltere’dir ve İngiltere olması lazımdır, bizi elimizden tutmalı ve para sarf edilmesi lazım gelen yerleri bize göstererek yaşamaya layık bir kuvvet halinde bizi muhafaza eylemelidir.’’ dediğini yazmış ve şöyle devam etmiştir:

‘’Aynı günlerde Ahmed Emin Yalman, Vakit’te şöyle yazıyordu: ‘’Yararlı ve pratik bir siyaset yolu aramayarak sadece beklemeyi ve bu sırada bağımsızlık isteriz diye bağırmayı meslek edinenlerle, memleketin sayısız dertlerine pratik çare arayanlar arasındaki fark, bir tarafın teoriler üstüne uzanıp yatmasından ve diğer tarafın büyük maddi ve manevi mesuliyetten korkmayarak ve kaçmayarak pratik bir yol aramasından ibarettir. Birçokları, bizimle insanlık amacıyla ilgilenecek, sonra kendi kendine çekilecek bir devlet bulunamaz, bu bir hayaldir diyorlar. Biz iddia ediyoruz ki, böyle bir devlet vardır ve Amerika’dır.’’ (Attila İlhan, Hangi Batı)

Başından geçen bir olayın etkisinde kalan doktorun bunu yıllar sonra belki torunlarına, belki arkadaşlarına, belki de bir kitap haline getirerek okurlarına anlatmasıdır. Geçen zaman ise belirsizdir. Belki bir gün geçmiştir belki yirmi yıl… Bir masal gibi olayı aniden anlatmaya başlayan doktor hatırladığı kadarıyla yine aniden anlatmayı bitirmiştir. Arap karakterinin doktora bu gece yaşananları ‘’yıllar sonra, bir zamanlar Anadolu’da diyerek anlatırsın’’ demesi de bunun göstergelerinden sayılabilir. Filmin kahramanı doktordur. Anadolu’nun orta yerinde sıkışıp kalan, sohbet edeceği kimselerin bulunmadığı, manda yoğurduna ‘’peynir olabilir mi’’ diyebilecek kadar halka yabancı ve halkın dışında… Doktor, Anadolu’ya yabancı ancak bunun anlaşılmaz bir yabancılık olduğunu söylemeliyim. Tıp fakültesi öğrencilerinin büyük çoğunluğunun Anadolu kökenli olduğu görmezden gelinerek bir yanlış bilinçle yabancılaştırma uygulanıyor.

‘’Oryantalizm aslında dış dünyaya daha çok değer vermektedir, daha açık bir deyimle şair veya bilgin olarak Doğubilimci Doğu’dan söz açarken onun sırlarını Batı’ya yarar bir biçimde ele almakta ve Batı için konuşturmaktadır. Söylediklerinin içinde Doğu hiçbir zaman ön plana geçmez. Hiçbir zaman ilk sebep olarak görünmez. Bütün anlattıkları, bütün yazdıkları sanki anlatılmak ve yazılmak için düşünülmüş gibidir. Yazar daima Doğu’nun dışındadır, hem maddesi ve hem manası ile anlattığı dünyanın adadeğildir.’’ (Edward Said, Oryantalizm)

Masal, olayın geçtiği yerin ve zamanın belli olmadığı, kahramanlarının belirli bir kişiyi temsil etmediği hikâyedir. Masalda yer ve zaman kavramı olmamasına karşın İran’da, Hindistan’da geçen masallar vardır. Filmin Kırıkkale’de geçiyor olması salt orayı değil bütün bir Anadolu’yu temsil etmektedir. Zaman kavramı olmadığı gibi, belirli bir bireyi temsil eden kahraman yoktur. Masallara genellikle ‘’Bir varmış, bir yokmuş’’ sözleriyle başlanması gibi filmin isminin ‘’Bir Zamanlar…’’ olması bunun bir masal olduğunu ve belirli bir zamana ait olmadığını vurgulamaktadır.

“Var varanın, sür sürenin, destursuz bağa girenin hâli budur padişahım. Yollar saçak pürçek, kimi yalan, kimi gerçek; hikâyedir bunun adı, söylemeyle çıkar tadı. Eski zamanın birinde kendini idareden aciz bir adam varmış. Bu adam bir gün ‘ben ne yapayım, ne yapmayayım’ deyip İstanbul’a gider…” diye aniden başlayan masallar vardır. “Bir varmış bir yokmuş” veya ‘’evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…” diye başlanmasının maksadı dinleyiciyi anlatıcıların gerçek olmadığı yönünde uyarmaktır. Dinleyici kendini buna hazırlar çünkü masallar, olağanüstülükler üzerine kurulmuştur. Olağanüstülük masalın doğasında var olan bir şeydir. Masal anlatılırken ‘’bu masal da burada biter’’ sözleriyle her an anlatıcı tarafından bitirilir. Bir Zamanlar Anadolu’da filmi de bu açıdan bakıldığında Batılı seyirci tarafından bir ‘’şark masalı’’ olarak görülmüştür.

‘’Moltke bir mektubunda Türklerde doğal bir durum olan konuk olunan evin tüm aile bireylerince konuğa saygı gösterilmesi ve konuğun ağırlanması geleneğinin Avrupalılarca biraz tuhaf karşılandığını anlatır. Bu durumu anlatmak için ‘’Konuk olunan evin kızı tarafından ağırlanma, bir Avrupalı için çok özgün bir izlenimdir’’ değerlendirmesini yapar. Türkçede misafir umduğunu değil bulduğunu yer diye bir atasözü vardır. Moltke’nin gönlü herhalde böyle bir şey ummuştur.’’ (Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm Cilt 1)

Savcı ve ekibinin konuk olduğu köyde seyirciye gösterilen ancak babasına, evine, köyüne kısaca Anadolu’ya yakıştırılamayan muhtarın güzel kızının ‘’kaybolacağının’’ iddia edilmesi ne anlama geliyor acaba? Şehirde süslenip giyinse bir afet olacağının ancak köyde kalırsa kocaya varmaktan ileri gidemeyeceğinin ima edilmesi ne demek oluyor? Şehirde afet olması, vücudunu sergilemesi, barlarda eğlenmesi, diskolarda dans etmesi ‘’kaybolmaması’’ mıdır? Doktor tarafından salt yüz güzelliği esas alınıp yorum yapıldığına göre yok olup gidecek olan nedir? Batı kendisi gibi olmak isteyenlerin kendi seviyesine ‘’çıkmalarını’’ istemektedir. Batı’nın ‘’çıkmak’’ olarak algıladığı bu seviyenin aslında ‘’inmek, bayağılaşmak ve adileşmek’’ olmadığını kim söyleyebilir? Hadi Moltke’ye bir şey demeyelim ancak evdeki bütün erkeklerin gece boyu hayallerini süsleyecek şekilde gösterilen muhtarın kızının, kendisini sevebilecek birisiyle evlenemeyeceğini düşünmek oryantalizmin kucağına düşmek ve atalarına hakaret etmek demek değil midir?

Sabah yola koyulduklarında şoför Arap’ın ağzından ‘’muhtarın kızı’’ kelimelerini duyan doktor, Anadolu’ya yakıştıramadığı kızın ismini Arap’ın dillendirmesi karşısında irkilir. Doktorun hayalleri bir kez daha yıkılır. Ulaşamadığı ancak fantezilerinde yaşattığı bu muhteşem güzelliğin Arap gibi bir adamın karısı olmaktan kurtulamayacağını düşünür. Arap’ın köyden bir kız aldığının vurgulanmasındaki amaç bu kızın belki de muhtarın kızı olabileceği ihtimalini seyircinin hissetmesini sağlamaktır.

‘’Falih Rıfkı’nın bir yazısında Yugoslavya içlerine bir yolculuğunu anlatır; uzaktan kuleleri, sis arasından seçilen görkemli binaları, sağlam ve oturaklı haliyle, alafranga bir şehir, ufak ufak belirmektedir. Müslüman çoğunluğun bulunduğu bir Bosna şehridir bu; Falih Rıfkı, “İşte,” diye düşünür, “Avrupalı Türkün şehri böyle olmalı.” Şehre girince, gördüklerinin Hıristiyan mahalleleri olduğunu fark edecek, Müslümanların Anadolu işi köhne evlere benzer evlerde yaşadığını görüp üzülecektir. O ki, o kadronun en akıllılarındandır ve gerçekte Türkçüyüm der, o bile Türk şehrini kendi özellikleri içerisinde düşünemez de, Avrupa’nın kendine bulduğu üslup içinde düşünür, aksi çıkınca da dertlenir.’’ (Attila İlhan, Hangi Atatürk)

Kış Uykusu filminde de aynı izlek üzerinden gidilmiş, Falih Rıfkı’nın Müslüman köylerini beğenmediği gibi, filmin kahramanı olan Aydın karakteri de ‘’Anadolu Köylerinin Estetik Kaygısı’’ gibi bir konuda makale yazmış ancak işlettiği otelin yolunu turistlere doğal görünmesi için çamurlu bırakmasına karşın aynı çamura basan imamın evin dışında bıraktığı ayakkabılarından bile iğrenmiş ve seyircinin de kendisiyle birlikte iğrenmesi amaçlanmıştır.

Alman Mareşal Helmuth von Moltke’nin 1835–39 yılları arasında yazdığı mektuplarda ‘’Kentin dar caddeleri ve sokakları pislik içindedir; dökülmüşlük izleri taşıyan konutlar onarım beklemektedir. Köylerde hiçbir şey bulunmamaktadır ve yoksulluk hayal edilemeyecek boyutlardadır.’’ denmektedir. Bir Zamanlar Anadolu’da filmine baktığımızda 1830’lu yıllardaki tespitlerin halen geçerli olduğu Batı’lı seyirciye aktarılır. İngiliz kadın seyyah Julia Pardoe’nin 1836 yılında kaleme aldığı gezi yazısında ‘’Şark’ın ihtişamında hiçbir tutarlılık, hiçbir süreklilik yoktur. Göğsünde elmaslar taşıyan bir paşaya genellikle pasaklı bir uşak hizmet eder.’’ demesi ile savcının şoförünü kıyasladığımızda aynı yargıların yeniden doğrulandığı görülür.

“Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayımladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan, Leonardo’dan önemsiz; Mevlâna, Dante’den küçüktü; Itrî ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti, o kadar ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batılı emperyalizmin örgütlü politikasını uygulamaya kendiliğimizden talip olduk Genç bir ozan hatırlıyorum: yumruğunu göğsüne vura vura; ‘’Ben,’’ demişti, ‘’Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aidim ben.’’ Bir başkası: Daha yaşlı, basbayağı ünlü, üç aşağı beş yukarı, buna benzer şeyler söylemiş; içi sıra haçlar, Hıristiyan duaları, Tevrat ya da İncil hikâyeleri kımıldanan birkaç şiir okumuştu. İlki Ege Ernard diğeri İlhan Berk’tir. Yeni Türk sanatçısı, kendisini Batılı diye alır. İçinde yaşadığı toplumu Doğulu diye küçümser. Büyük şehirlerimizin o Allah muhafaza, çevrelerinde Fransız resmi, İngiliz şiiri, Rus müziği, İtalyan sineması herhangi bir Türk sorunundan önce konuşulur. Batılı, üstelik de ilerici sandığımız bir yazara “Sizin klasikleriniz nedir?” diye sorunca, “Bizim klasiklerimiz yoktur” cevabını alır. Yani, Yunus Emre yok, Bedreddin-i Simavî yok, Pîr Sultan Abdal yok; Chanson de Roland var, Campanella var, Villon var; Şeyh Galib, Baki, Nedim beş para etmez, var mı Vigny, var mı Ronsard, var mı Poe? İşte bu kafadır ki, buraya Devlet Tiyatrosu’nu Kral Oidipus’la, ya da On İkinci Gece’yle gönderiyor, bu sayede de maaşlı eleştirmecilerin dışında gelip gittiğinden kimsenin haberi olmuyor. Biraz Karagöz, biraz ortaoyunu, biraz ulusal piyesle çok daha Türk ve Batılı olacağımızı kime anlatırsınız. Bizim klasiklerimiz yok diyen de Melih Cevdet Anday’dır.” (Attila İlhan, Hangi Batı)

Türk edebiyatına Ahmet Celal gibi garabet bir karakter hediye eden yazar, Varlık Yayınları tarafından çevirisi yayımlanan Odessa kitabına yazdığı ön sözde şöyle diyebiliyor:

‘’On dokuzuncu asrın sonlarına kadar hemen bütün garp edebiyatçılarının, şairlerinin, âlimlerinin ve sanatkârlarının yüreğindeki Greko-Lâtin medeniyeti aşkı, âdeta dinî bir vecd mahiyetini haizdi. Bunlar için, medeniyetin doğup inkişaf ettiği yerlerin ziyareti, tam manasiyle bir hac ve tavaf şeklini alırdı ve bir eski Yunan mermerini okşamak veya bir eski Lâtin metninin sahifelerini g Gümüş tepsilerde rakseden sultan!özden geçirmek bir sevap telâkki edilirdi. Masasının üstünde ya bir Tanrıça ayağının kırıntısına veya yıpranmış bir papirüs parçasına malik olmayan herhangi bir entelektüel kendini dünyanın en bedbaht adamı sanırdı. Büyük İngiliz şairi Byron’un Yunan İstiklâl Harbine nasıl yeni bir Kızıl Salip seferine katılır gibi iştirak ettiğini ve o devirde herhangi bir kötü Makedonya köyünden farkı olmayan Atina’da ne derin bir saadet ve hayranlık içinde vakit geçirdiğini biliriz. Kilise kaçkını rahip Renan’ın da, Hıristiyanlıktan irtidadına rağmen sevmekte devam ettiği Meryem’in oğlunu, hem de bir Kudüs dönüşünde uğrayıp murakabeye daldığı Akropol mabedinin yıkıntıları arasında, son defa olarak Pallas Athena’ya nasıl kurban ettiğini pek iyi hatırlarız. Bütün hakikatleri ve bütün dinleri vâhî bulan bu adam, o zaman, ‘’Akropol’de Dua’’ diye yazdığı en güzel nesrinde, Atina’nın bu akıl ve zekâ tanrıçasına şu sözlerle hitap etmişti: ‘’Yegâne doğru, yegâne hakîm, yegâne bâki olan sensin!’’ Fransa’nın en son klâsik tezhipli sembolist şairlerinden biri de Roma’ya ilk seyahatini şu mısralarla anlatmağa başlar: ‘’Bu akşam, size ebedî şehirden yazıyorum… Tabanlarım onun kahraman tozlarına değmiştir, Hey, Roma! — Bu kelimeyi yazarken elimdeki kalem titriyor.’’ Tıpkı bunun gibi, ben de, Homeros’un güzel dilimize bu ilk tercümesi için şu satırları yazarken kalemim elimde titremektedir. Kendimi «Güzellik» denilen yegâne hakikatin, yegâne hikmetin tâ ilk kaynağı başında hissediyorum ve bu tanrısal pınarın bütün tazeliği, bütün serinliği vücudumu kaplamışçasına ürpermeler içinde kalıyorum.’’ (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Anadolu toprakları için ‘’Tokat’tan İzmir’e kadar adından söz etmeye değer bir tek kent bile yok, meydanlar yıkılmış, kentler ıssız, kırsal kesimler çevreden kopuk…‘’ diyen Tavernier, seyahatnamesine ‘’Asya’da ya iklim ve toprak özellikleri, ya da çalışmaktansa yoksul yaşamayı yeğleyen insanların tembelliği nedeniyle hiç işlenmemiş ve ıssız yerlere rastlanıyor’’ cümlesiyle başlamayı tercih edebilecek kadar önyargılı yazıyor. Aşağıdaki alıntı oryantalist imgelerin yaratıcılarından seyyah Tavernier’in zihniyetini göz önüne sermeye yetecektir:

‘’Sabah serinliğinde Scalanova’dan yola çıktık ve bir önceki gün yemek yediğimiz camiye karnımız zil çalarak ulaştık. Kafilemizde yer alan bazı rahatına düşkün kişiler her yeri kavuran güneşin bulunmadığı, daha önce bize yemek ikram edilen gölgelik setten daha iyi bir yeri düşünemiyorlardı. Ancak ben aynı kanıyı paylaşmadım ve bana oldukça rahat görünen bir kayanın üstünde yemek konusunda onları kandırmaya çalıştım. Ama sonunda çoğunluğun istediği oldu, ikinci kez caminin setine gittik, yemeklerimizle birlikte bir tulum şarap ve bir tulum su getirttik ve ötesini düşünmeden yiyip içmeye başladık. Daha henüz ilk lokmalarımızı yerken, iki yüz adım ileride, camiye çok yakın olan köyden gelen üç dört Türk gördüm. Ülkeyi diğerlerinden çok daha iyi tanıdığım için, bizimle kavgaya geldikleri konusunda kafileyi uyardım ve hemen şarap tulumunu sakladım, çünkü o sırada Türklerin Ramazan ayında olduklarını ve bu ayda şarap içmenin çok daha sıkı yasaklandığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Türklerin gelişiyle ilgili kanımda yanılmamıştım. Bizim set çevresinde yemek yiyeceğimizden kuşkusu bulunmayan yeniçeri bizi kadıya şikâyet etmiş. Bu kaba ve kılıksız Türkler yörenin yeniçerileriydi, kadı onları kutsal kabul ettiği bir yerde bizi şarap içerken yakalamaları için göndermişti ve onlara göre burada yaptığımız şey günahtı. ‘’Hıristiyan köpekleri’’ diye bağırdılar bize yaklaşırken, ‘’saygısızlar, caminin içinde yiyip içseydiniz bari.’’ Sonra ‘’köpekler, şarap içiyorsunuz’’ diye devam ettiler.

‘’Hayır’’ diye yanıt verdim hemen, dillerini biraz bildiğimden diğerleri adına da konuşarak, ‘’asla şarap içmiyoruz’’ (zira şarabı saklamıştım), su içiyoruz, buyurun tadın’’ dedim en kötü davranan kimseye ve aynı anda bu Türklerden birine de bir kaş göz işareti yaptım. Türk kendisine özel bir şey vaat ettiğimi hemen anladı ve arkadaşlarına dönerek ‘’Valla doğru söylüyorlar, içtikleri hiç de şarap değil.’’ dedi. Yine de bizi kadı efendinin karşısına çıkarmak için emir aldıklarından, onları izlemek zorunda kaldık. Üç kişiyle birlikte köye giderek kaefendinin sorduklarına yanıt vermek görevi bana düştü. Kadı da yeniçerilerin başlattığı sitemleri oldukça sert biçimde yineledi; ne var ki, yeniçeriler hep bir ağızdan hiç şarabımızın olmadığını söyleyince çok şaşırdı, çok kızdı; bizimle anlaştıklarından kuşkulanarak buna inanmak istemedi. Aslında, yolda ustaca bir hareketle göz işareti yaptığım Türk’ün cebine sekiz duka altını koymuştum; bu kadar yüksek bir armağan beklemediği için kendinden geçen Türk, arkadaşlarını mantıklı davranarak bizim aleyhimize bir şey söylememeleri konusunda kandırmıştı. Kadı, hoşuna gitmeyen bu rapor üzerine, ülke göreneklerini uygulamayarak bize kahve ikram etmeyerek bizi yardımcısına gönderdi. İzmirli tüccarlardan ve konsoloslardan küçük rüşvetler alan yardımcısı bizi çok iyi karşıladı ve hemen sofra kurdurdu. Kadı efendinin yeni geldiğini, göreve yeni başladığı için her şeye gereksinim duyduğunu ve küçük bir şeyin bile onu mutlu edeceğini söyledi. İşi kapatmak için yardımcıya yirmi beş duka altını verdik; görünüşe göre yardımcı kadıyla ilişkiyi yoluna koydu ve böylece bizim bu kötü durumdan yakamızı kolay sıyıramayacağımızdan çok korkan kafile arkadaşlarımızın yanına dönebildik.’’(Jean-Baptiste Tavernier, Tavernier Seyahatnamesi)

Ramazan ayında olduklarını bildikleri halde cami bahçesinde yemek yiyen hatta şarap içen Tavernier ve arkadaşları cami bahçesinde içki içtiklerini, saygısız davrandığını gizlememiştir ancak bundan dolayı kendisini suçlu hissetmez. Gelen köylüler için kavga etmeye geliyorlardı diyerek niyet okuması yapmasına karşın bir kavgadan bahsetmez. Türklerin bir yabancının göz kırpması karşısında arkadaşlarını sattığını, kadı dâhil herkesin rüşvet aldığını iddia ederken kibrinden dolayı suçlu olarak çıkarıldıkları kadı’nın kendilerine kahve ikram etmemiş olmasını garip karşılayabiliyor. Oysa kendisi bir dinin kutsal mekânında içki içiyor, yalan söylüyor, iftira atıyor, rüşvet veriyor ama suçlu hep Türkler oluyor. Bir Zamanlar Anadolu’da filminde anlatılanları Tavernier görebilmiş olsaydı mutlu olurdu diye düşünüyorum. Avrupalılar da yıllar boyunca hayallerinde yaşattıkları Doğu’yu kanlı canlı karşılarında gördüklerinde kanaatlerinin doğrulanmasından dolayı mutlu olmuşlardır.

Doktorun kalabalıktan kaçabilmek için telefonuyla konuşuyormuş gibi yapması, komiserin zanlıları sorgularken diğer polisin gizlice cep telefonuna bakarak belki de gelen mesajlarını veya paylaşımlarını kontrol etmesi, otopsi yapılırken dışarıda oyun oynayan çocukların gösterilerek hayatın devam ettiği vurgusu yapılması, hastane aşçısının çocuğa yemek vermesi, hamamdan çıkan doktorun çorba içmek için uğradığı lokantanın aşçısının müşterinin çorbasına tuz koyması gibi içtenlikli ve samimi sahneler filmin oryantalist yüzünü gizlemek için kullanılmıştır, düşüncesindeyim.

17. yüzyılda Türkiye’ye gelen İtalyan seyyah Giambattista Casti ‘’erkek hamama ya da başka bir yere gitmekte olan karısına sokakta rastlasa, ona yaklaşmaya ve konuşmaya cüret edemez ya onu tanımazlıktan gelir ya da karısı olduğunu bilmeyenlere karşı rezalet yaratmaktan korkarak yanından geçerken alçak sesle bir iki kelime söylemekle yetinir’’ diye yazar ve Türklerin bu konuda çok hassas olduğunu belirtir. Filmin bir sahnesinde eşinin aradığı komiserin nedensizce utanması, sıkılması, rahat konuşamaması, sesinin iyice cılızlaşması ve kekelemesindeki mantığı anlamlandıramamışken İtalyan seyyahın yazdıklarının imdadıma yetiştiğini söylemeliyim:

‘’Ressamın arkadaşlarından birisi, o zamana kadar hiç bilinmeyen bir fotoğraf makinesi sayesinde para kazanmak için Paris’ten İstanbul’a gelmiş. O, daima kalabalık olan yerleri seçermiş. Bir gün mucizevî makinesini, tatlı suların gölgelikleri altına getirip yerleştirmiş. Fotoğrafçı başından geçen macerayı ressam dostuma şöyle anlatmış:

Bir ara gözüm çimenler üzerinde oynayan şirin bir çocuğa takıldı. Hemen makinemi ayarladım, çocuğun çok güzel bir fotoğrafını çektim. Bu derece başarılı resmi etrafımdaki meraklılara gösterdim. Çocuğunun başına biriken kalabalığı gören anne, tabii bir tecessüs ile kalabalığa yaklaştı. Çocuğunun fotoğrafını görünce şaşırdı. Bunu belki de bir büyücü marifeti zannetti. Ben Türkçe bilmiyordum. O kadar ki, hanımın bana iltifatta bulunduğunu bile anlayamadım. Sadece, hanımın yanındaki zenci kadının bana bir işaret yaptığını gördüm. Biraz sonra hanım çocuğu ve zenci kadın ile birlikte bir arabaya bindiler ve Üsküdar istikametine doğru gitmeye başladılar. Ben zenci kadının işaretinden cesaret almıştım. Taşınması hayli güç olan makinemi koltuğumun altına alarak onları takibe koyuldum.

Üsküdar’ın ilk evlerine vardıklarında, uzaktan arabanın durduğunu ve hep birlikte denize bakan bir köşke girdiklerini gördüm. Bu sırada zenci kadın bana saklanmamı ve beklememi belirten bir işaret verdi. Karanlık iyice basıncaya kadar bekledim. Bir süre sonra kapı aralandı ve ben içeriye alındım.

Çocuğun annesi beni salonda karşıladı. Konuşmasına el işaretleri ekleyerek, kendisinin de bir fotoğrafının çekilmesini istediğini anlatmaya çalıştı. Ben fotoğraf makinesinin ancak güneş ışığı altında resim çekebileceğini ifade etmeye uğraştım. Sözlerimin manasını zorlukla anlayan hanım ‘’Peki, biz de güneşin çıkmasını bekleriz’’, dedi. Allah’tan ki kadın dulmuş. Bu yüzden şeriatın müsamahakâr bir kaidesinden yararlanabildi. Yoksa recmedilerek (taşa tutularak) öldürülecekti.

Ertesi sabah, kafesli pencerelerin arasından sızan güneş ışığından yararlanarak hanımın resmini çekmeye hazırlandım. Hanımın büyücek bir çocuğu olmasına rağmen kendisi yine de gençti. Tam resmi çekeceğim anda, sokak kapısı çalındı. Hanım ‘’Aman, hemen saklanın’’, diye bağırdı. Beni zenci kadının da yardımı ile elimdeki fotoğraf makinesi ile birlikte apar topar yatak odasına bitişik bir sandık odasına soktular. Bu küçücük odada kendimi hayli karanlık düşüncelere kaptırmaya bol bol vakit buldum. Ben hanımın dul olduğunu henüz bilmiyordum. Kocasının gitmiş olduğu bir seyahatten ansızın döndüğünü zannettim. Aklıma daha da kötü ihtimaller gelmiyor değildi. Belki de, bu eve bir gece önce bir gâvurun gizlice girdiği tespit edilmiş olabilir ve ev polis tarafından gözetlenebilirdi.

Bu endişelerle dışarıdan gelen sesleri pür dikkat dinlemeye başladım. Türk evleri ahşap olduğundan konuşanların kadın olduklarını kolaylıkla anlayabildim. Böylece içim biraz rahatladı. Gerçekte hanımı kadın dostlarından birisi ziyarete gelmişti. İstanbul’un işsiz güçsüz kadınlarının misafirliği neredeyse bütün bir gün sürüyor. Benim misafire gözükmem tehlikeli olabilirdi. Belki de ziyaretçi hanım çirkin veya yaşlı idi. Bu düşünceler içinde neredeyse ağlayacak duruma girmiştim.

Akşama doğru bıktırıcı misafir yemeğini yiyip, serinleticisini içtikten ve biraz da dedikoduya doyduktan sonra evden ayrıldı. Böylece ben de gizlendiğim bu daracık yerden çıkartılabildim. Ama epey zaman isteyen fotoğraf çekme işine yeniden başlamak için artık vakit geçmişti. Ayrıca saatlerden beri aç ve susuzdum. Bu sebeple resim işini ertesi sabaha bırakmak zorunluluğu doğdu.

Bu evde geçirdiğim üçüncü gece olmuştu. Bu işten artık iyice bıkmaya başlamıştım. Türk kadınları genellikle yeknesak bir şekilde konuşurlar. Bir de konuştukları dil bilinmiyorsa onlarla uzunca bir zaman geçirmek çok zordur. Resmi çekmeyi nihayet başarmıştım. Artık gidebilirdim. Ama ev sahibem buna yanaşır görünmüyordu. Ona Beyoğlu’nda önemli bazı işlerin beni beklediğini anlatmaya çalıştım. Fakat güpegündüz evden çıkmam imkânsızdı. Akşam hanım yeni bir minnettarlık vesilesi daha yarattı ve çok mutena bir yemek daha ikram etti. Bu yüzden o gece de evden ayrılamadım. Fakat ertesi günü evden gitmek hususundaki kesin kararımı dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Tabii ki yine akşamı beklemek gerekti. Bu arada fotoğraf makinemin saklanmış olduğunu fark ettim. İstanbul’da bir eşi daha bulunamayacak olan bu kıymetli makineyi almadan bu evden nasıl çıkabilirdim?

Üstelik bu makine benim geçim kapımdı. Üsküdar’ın kadınları duygusal ilişkilerinde hayli cüretkâr oluyorlar. Benim dilimden birkaç kelimeyi kapmış olan hanım bana, eğer kendisini bırakıp gidecek olursam, namusuna tecavüz etmek maksadı ile evine gizlice girdiğimi bağırarak komşulara duyuracağını söyledi. Bu derece tedirgin edici hissi rabıta sabrımı sonuna getirdi. Bu sebeple hamının uyuduğu bir sırada, makinemi de bırakarak pencereden kaçmayı başardım.

Bu Müslüman toplum içinde, kadın yüzünden olan rekabetler, kıskançlıklar, kinler, zaman zaman cinayetlere sebep oluyor.’’ (Gerard de Nerval, Doğu’ya Seyahat)

bir-zamanlar-anadoluda-nuri-bilge-ceylan

Nerval’den yüzlerce yıl sonra Bir Zamanlar Anadolu’da filminde de aynı izlek etrafında dolaşılıyor ve ‘’Müslüman toplum içinde kadın yüzünden cinayetler işlendiği’’ komiserin de ‘’nerede bir olay varsa kadına bakacaksın’’ sözleriyle hayat buluyor. Anadolu’da bir cinayete kurban giden adamın aldatılmaların en büyüğünü yaşamış olması ne anlama geliyor? Adamın karısı tarafından evlendiği günden beri aldatıldığı yetmiyormuş gibi oğlu bildiği çocuğun da kendisinin olmamasının mantığı nedir? Egemen güçlerin bu topluma reva gördüğü magazin basını denilen paçavralar, TV ekranları, dergiler, filmlerle her an pompaladığı rezilliklerden ne farkı var böyle bir olay örgüsünün tercih edilmesinin? Türkiye’de son elli yılda filmde anlatıldığı gibi kaç cinayet vakası yaşanmıştır ve niçin böyle bir konu seçilmiştir? Müslüman kadının kocasını aldatması hatta başkasından çocuk yapması… İslam’a rağmen Doğu’da her türlü rezilliğin yaşandığının ve gizli fantezilerin gerçekleştirildiğinin dile getirilmesi demek değil midir?

‘’Niçin adalet timsali olarak dünyaya örnek göstereceğimiz bir İslam ülkesi yok? Neden ırk, dil, din ayrımı yapılmadan insan haklarının el üstünde tutulduğu bir ülkemiz yok? Neden kadınların en fazla şiddete uğradığı, gelir uçurumunun en fazla olduğu, rüşvet ve yolsuzluğun en yaygın olduğu, eğitimde kalitesizliğin, fakirliğin en ağır olduğu ülkeler İslam dünyasında? Neden dünyada işçi ölümleri en fazla İslam ülkelerinde? Verimliliğimiz neden dünya ortalamasının yarısı kadar? En az gelişmiş ülkelerin yarısı neden İslam dünyasında? Müslüman yönetimler niçin hep kaos ve diktatörlük arasında gidip geliyor? Niye adam gibi demokratik bir İslam ülkesi yok? Estetiği ile örnek gösterilecek bir şehrimiz var mı? İslam’ın şekil şartlarını iyi kötü yerine getirsek de ahlak, adalet ve demokrasi değerleri açısından halimiz pek feci. İnsan hakları, adalet, hayat hakkı, çevreye saygı, yargının bağımsızlığı, kadının durumu gibi İslam’ın da öngördüğü değerler açısından 208 ülkeyi karşılaştıran bir araştırmaya göre en İslamî ülkeler Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda. Türkiye 103, Suudi Arabistan 131, İran 163’üncü sırada.’’

Bugün bir gazetede yukarıdaki soruların sorulduğu bir yazı okudum. Bu tür soruları sormak Batı’nın çizdiği çerçeveyi en başından kabul etmek demektir. Evet, bu durum üzeri örtülerek gizlenmemelidir ancak ‘’egemen güçlerin’’ bu yozlaşmadaki rolünün göz ardı edilerek topluma salt Batı’nın gözleriyle ve değer yargılarıyla bakmak ve sürekli aşağılamak, küçümsemek kimlerin ekmeğine yağ sürmektedir? İşbirlikçi yöneticilerin ve burjuvazinin her geçen gün köşeye sıkıştırdığı, baskı altına aldığı, açlık sınırına sürüklediği, yiyecek bir dilim ekmek bulamayan ve kendini temsil etme fırsatı bulunmayan kitleler hakkında her gün anketler düzenlenerek ‘’üstün, yüce, dürüst, ahlaklı, üretken’’ Batı’nın değer yargılarını doğrulamak ve halkını aşağılamak kimlerin işine gelmektedir? Örneğin ‘’tüketici hakları’’ denilen kavram bu topraklara son üç beş yılda girmiştir. Kendisine dayatılan karşısında tercih hakkı bulunmayan, kazancı düşük olmasına karşın en yüksek fiyata satın almak durumunda kalan, üstüne üstlük ayıplı olmasına karşın çaresizce kabullenmek zorunda kalan kitlelerin herkese güvensizlik duyması doğal değil midir? Kitlelerin televizyonlar, ucuz romanlar, peş para etmez filmler, tuvalet kâğıdından öte değeri olmayan gazetelerle uyuşturulduğu ve geriletildiği bir düzende anket yapmak hangi gerçekleri ortaya çıkarabilir?

“Avrupa ülkeleri gibi dört başı mamur toplumlara yeni sözler söylemeyi düşünmeden önce ekonomik, bilimsel ve toplumsal gelişmemizi tamamlamak gerektiğini ileri sürmek gülünçtür. Zaten konuşmamda da özellikle belirttim: Ekonomik ve toplumsal başarılar alanında Rusya’yı Batılı milletlerle kıyaslamaya kalkışmıyorum, sadece diyorum ki kendine özgü sağduyusu ve ağırbaşlılığıyla Rus halkının dehası, evrensel insanlık ülküsünden yana çıkmaya bütün milletler arasında belki de en yatkın olanıdır; çünkü Rus halkının tutumu karşıtlıkları affeden, birbirine benzemezliklere hayat hakkı tanıyan, aykırılıkları hoş gören bir tutumdur; çelişmeleri yumuşatmaya, insanlar arasında kardeşlik bağlarını canlı tutmaya eğilimlidir. Ekonomik bir özellik değil, ahlaki bir özelliktir bu. Rus halkının bu yanını inkâr edebilir miyiz? Rus Milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkûm bilinçsiz bir sürü müdür? Kim söyleyebilir öyle olduğunu? Halkın çoğunluğunun kendi başına ölü bir durağanlığı temsil ettiğini, bu halktan hiçbir şey beklenemeyeceğini, bu halka hiçbir şekilde bel bağlanamayacağını kim iddia edebilir?” (Dostoyevski, Puşkin Üzerine Konuşma)

‘’Rus Milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkûm bilinçsiz bir sürü müdür?’’ diye soran Dostoyevski’nin sözlerini yeterli bulmayanlar ve sonuçlara odaklananlar için bir örnek vermek istiyorum: Yıllar önce şehirlerarası otobüslerde sigara içmenin yasak olmadığı hatta doğal karşılandığı zamanlarda otobüslerde hiç durmadan ağlayan bebekler yolculuğu çekilmez kılardı. Oysa bebeklerin ağlamasına yol açan esas şeyin yoğun sigara dumanı olduğu görmezden gelinerek sadece ağlayan bebeklere odaklanmak ‘’hayattan bir kesit’’ olarak isimlendirilebilir mi?

Anne-babalarının isimlerini beğenmeyen, atalarının dinlerinden nefret eden, örf, adet ve geleneklerini küçümseyen ve bunu çağdaşlaşma adına yapan, çocuğuna isim seçerken son yirmi yıldır oluşturulan bir avuç isimden birini seçen, büyüklerine saygı göstermeyen, haysiyet, fedakârlık, yardımlaşma kavramlarının her geçen gün unutulduğu, milyonlarca hatta milyarlarca insan açlık sınırında yaşarken sadece kendini düşünen ve ‘’hayat tarzı’’ söyleminden başka bir şeyi olmayan bir kitle hızla büyüyor ve kendi toplumunu Batı’nın gösterdiğiyle ve gösterdiği kadar tanıyor.

Kendi toplumunu küçümsemekle Batılı olunmadığını ve olunamayacağını, Atatürk’ün izinden gittiğini söyleyenlerin kendi halkını bidon kafalı, kısa bacaklı, kıllı, koyun sürüsü olarak nitelemesinin kendilerini Batı’nın gözünde makbul yapmadığını söyleyerek kendilerini bu halkın üzerinde gören ahmakların anlayabilmesi için Mustafa Kemal Atatürk’ün 1922 yılında TBMM kürsüsünden neler söylediğini bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum:

“Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre uygun yapmak, yürümek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatiyle, ecnebilerin planlarıyla yükseltilebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.

Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekâlar, duygular, düşünceler, Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye’nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir.

Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu maneviyatıyla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bundan, bu büyük memleketi, bu milleti çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez. Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, acz ile başlamıştır.

Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye’yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki: ‘Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.’ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. ‘Onlar bizi idare etsin’ diyorlardı.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Filmin daha ne kadar ileri gidebileceğini düşünürken doktorun hamamda görülmesiyle oryantalist dizgenin son noktası da konmuş oldu. Harem ile birlikte Doğu’nun sınırsız cinsel yaşamına gönderme yapan hamam, Oryantalist zihniyet için insanların şehevi zevklerini tatmin ettikleri mekânlar olarak yer almaktadır. Osmanlı toplumunda hamam erkeklerin günlük hayatında önemli bir yere sahip olmuşken hamam denilince kadınlar akla gelmekte, hamamlar, harem gibi Doğu’daki cinselliğin ve dişiliğin simgesi sayılmıştır.

“Oryantalist resimlerde sık rastlanan savaş sahnelerinde, Doğuluların vahşeti ve zulmü, yine Batı müdahalesini haklı çıkartacak şekilde ve Batının sömürgeleştirme politikasındaki vahşete hiç değinmeden harem, hamam, köle pazarı sahneleri ise Hıristiyan-Batı dekoru içinde ele alamayacakları erotizm meraklarının Doğu dekoru içinde şekillenmesidir.” (J.N. Erzen, Resimde Doğu Merakı: Oryantalizm)

‘’Hani her yerde duyarız, Mülkiyeliler birbirini tutar, Galatasaraylılar birbirini tutar diye ya, ne demektir bu, hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm: Aslında bu birbirini tutma hikâyesi suç ortaklığı gibi bir şey! Bunlar, basit ve kaba saydıkları halk karşısında, kendilerini seçkin, ayrıcalıklı, Batılı ve Avrupalı buluyorlar; böyle bulunca da, elbet, gurbet eldeki iki yabancı gibi, halk içinde ve karşısında birbirlerine destek oluyorlar. Ama bu arada Düyun-u Umumiye’de çalışıyorlarmış, Osmanlı Bankasının hatırlı memurları oluyorlarmış, bu nedenle de ‘fiilen’ emperyalizme hizmet ediyorlarmış, ne gam? Yaşasın Galatasaraylılık ruhu!’’ (Attila İlhan, Hangi Batı)

Bir Zamanlar Anadolu’da masum ve zararsız olarak görülmemelidir. Doğu’yu anlama ve algılama biçimlerini etkileyerek, gösterdiği hemen her şeyi bozmuş, değiştirmiş, çarpıtmış ve seyirciyi gerçek ile klişe arasındaki farkı ayırt edemez hale sokmuştur. Genel olarak Batılı seyyahların metinlerindeki Doğu betimlemeleriyle ortak özellikler paylaştığı görülen film pis, düzensiz, ilkel, elektriği, suyu olmayan, hayatın tesadüfî yaşandığı, medeniyetten uzak ve mahrumiyetler içinde bir Anadolu anlatmaktadır. Bu anlatımın içerisine sinsi, korkak, ikiyüzlü, dalavereci ahlaksız, açgözlü, sadakatsiz, güvenilmez, yalancı, dalkavuk, cahil, kaderci ve batıl inançlara sahip insanları yerleştirmektedir.

Bu karakterlere kısaca değinirsek, komiser hasta olduğu için öz oğlunu görmek istemez. Evine uğramaz, karısını hayatla mücadelede yalnız bırakmıştır. Savcının yanında kibar olmaya çalışır ama arkasından konuşmaktan çekinmez. Otoritenin önünde esas duruşta beklerken astlarını ezmeyi, küfretmeyi, fikirlerine saygı duymamayı doğal sayar çünkü amirleri de kendisine aynı şekilde davranmaktadır.

Asker ise başına dert açılmadığı müddetçe kenarda bekleyen, gereksiz işlerle uğraşan, film boyunca komiserin gösterdiği mevkilere ışık yansıtmaktan, komiserin bozulan arabasını itmekten, kâtibin üzerine bilgisayar koyduğu tabureyi taşımaktan başka bir rolü olmayan asker kilometreleri tek tek sayar, yedek bisküvi ve benzin almayı unutmaz ama cinayet mahallinin adını koyamaz. Savcının ve doktorun sohbet etmek için muhatap kabul etmediği inisiyatif alamayan, aciz bir karakter olarak işlenen asker niçin polisin soruşturduğu olayın peşine takılmıştır, anlamak güç.

Olay yerindeki en büyük otorite olan savcının önünde bürokrasinin en alt kademesinde yer alan iki şoförün ağız dalaşına girişmesi, kavga etmesi, birbirlerini suçlaması Doğu’da hiyerarşi yoktur, düzen yoktur, işler rastgele yürür, başıbozukluk her yere egemendir tezinin vurgulanmasıdır. Ceset aramaya gitmelerine karşın ceset torbasının unutulması, tek işi kazma-kürek getirmek olan adamların ikisinin de kürek getirmesi, sorumlusunun olmadığı işlerin hep kötü gitmesi, işini düzgün yapmaya çalışan herkesin hevesinin kırıldığı bir bürokratik sistem Doğu’ya özgüdür tezi ısrarla işlenir.

Elma yuvarlanır, poşet uçuşur, bidon yuvarlanır yani Doğu’da kimse kendi kaderine sahip değildir, rüzgârın önündeki çöp gibi savrulur demenin değişi/spanp style=”text-align: justify;”k bir yoludur. Cesedin bulunduğu suç mahalline hemen herkes girer. Delil toplanmaz zaten. Acemilik, amatörlük diz boyudur. Şoför, amele, polis, asker, muhtar hemen her yerde karşımıza çıkan, beceriksiz, yeteneksiz, hatır gönülle işe girmiş insanlar yığını her yerdedir. Muhtar köylünün, savcı polisin, pşe olis askerin, şoför kâtibin, hastabakıcı başhekimin; hemen herkes birbirinin arkasından konuşur, en ufak kusuru bile başkasının üzerine atar.

Doktor kimsenin arkasından konuşmaz, Doktor rasyonel aklın temsilcisi olan Batı’yı temsil eder. Zaten konuşacağı kimse de yoktur. Atandığı bozkırda sıkışıp kalmıştır. Herkes yaşayıp gitmekte, doktor ise her geçen gün ölmektedir. O da eşiyle ayrılmıştır. ‘’Çocuk istemedim’’ sözlerinden sonra savcının ‘’iyi olmuş’’ demesini anlayamaz. Bu temenninin ‘’boşanmış’’ olmasından dolayı söylendiğini zanneder. Koca Anadolu’da acaba bunu doktorun anladığı gibi anlayacak başka bir erkek daha var mıdır, bilemiyorum. Bu sahne ile Doğu-Batı akıllarının uyumsuzluğu simgelenmiş olur. Ölüm sebebini kesinleştirecek yegâne şeyin otopsi olduğu iddiasındaki doktor, kendisinin yaptığı otopside ölüm sebebini gizlemeyi tercih eder. Vücuttaki kan her yerde aynı olmasına karşın doktorun yüzüne ölünün bağırsakları çıkartılırken kan sıçraması Doğu’ya yakınlık gösterdiğinde Doğu seni de kirletir mesajının verilmesinden başka bir şey değildir.

Kadının ‘’ben 4–5 ay sonra, şu tarihte öleceğim’’ demesi ve o gün geldiğinde de ölmesi masaldaki olağanüstü unsurlardan bir tanesidir. Savcının bu olağanüstü, masalsı, saçma şeye inanmış olması ve yıllar boyu olayı anlattığı arkadaşlarının da şüphe duymaması onların da inandığını göstermektedir. Böyle bir şeye ancak Doğu’da inanılır çünkü doktorun da deyişiyle ‘’kimse durduk yere ölmez.’’ Ölü adamın daha sonra görüldüğünün iddia edilmesi ve bunun insanlar arasında gerçekmiş gibi anlatılmaya başlanması masalın diğer olağanüstü motif ve Doğu’nun akıl dışılığına gönderme yapan diğer sahnedir. Ancak bu ‘’olağanüstülük’’ rasyonel, şüpheci ve modern doktor karşısında hemencecik parçalanmaya başlar.

Savcının muhtarın evinde tuvalete gitme sahnesi gariptir. İki adımlık yolda yürüyemez, ayağını sertçe yere birkaç kez vurur, yürüyüşü bozulur ve kapıdan içeri girerken iki büklüm hal alır. Verilmek istenen mesaj açıktır. Anadolu insanının böylesine pis bir yerde tuvaletini yaptığı, güya temizlendiği gösterilir. Ayağını temizlemek istiyormuş gibi yere vurması sanki bir pisliğe basmış olduğu izlenimini vermek içindir.

On binlerce Osmanlı askerinin dikili tarlalardan geçerken bir meyve dahi koparmadığı tarihi bir gerçeklik olarak önümüzde dururken gördüğü her yerde elma, kavun, bazlama götürmeyi tercih eden, şoför maaşıyla iki katlı ev yapan arkadaşını kıskanmaktan gözleri kör olmuş hasis, saygısız Arap karakteri (ismi bile Batılının oryantalist yönüne hitap etmiyor mu?) nasıl bir tip olarak ve Anadolu’yu temsilen sinemada anlatılabilir hale gelindiğini anlayamıyorum. Yüzündeki şark çıbanıyla kendisini Clark Gable’a benzetebilme cüreti gösterebilen cahil savcı sadece kendini komik duruma düşürmüştür

Ezan yok, İslami hiçbir gönderme yok. Kola reklamlarında bile kısmet, hayırlısı, canın sağolsun, hayırdır inşallah, kolay gelsin, helal olsun, içinde hep iyimserlik olan, hep umut, hep mutluluk taşıyan, iyimserlik, fedakârlık, dayanışma gibi kavramlar bu toplumun baskın bir özelliği olarak görülüp bu yönde bir satış tekniği benimsenmişken Bir Zamanlar Anadolu’da filminde Ercan Kesal’ın oynadığı köy muhtarının elektrikler kesilince besleme çekmesi ve Arap karakterinin cesedi kaldırırken ağız alışkanlığıyla bismillah demesi dışında hiçbir İslami göstergenin kendine yer bulamaması ilginç değil midir?

Kırık ahizesi bantla yapıştırılmış üç kuruşluk telefon, kenarındaki derinin yırtık olduğu makam koltuğu, asılı bağlanmış kravat gibi ıvır zıvırlar unutulmamışken İslami göndermelerin ‘’unutulması’’, oryantalist literatürde İslam savunulamayacağına göre –öyle olsa olumlu girdiler yapılırdı diye değerlendiriyorum- gelebilecek tepkilerden korkulduğu için İslam yok sayılmıştır, düşüncesindeyim. Kış Uykusu filminde de Aydın karakterinin topluma önderlik etmesi gereken din adamlarının pisliği, yetersizliği, üçkâğıtçılığı üzerine yazı yazdıktan sonra tepkilerin geldiğini söylediği kız kardeşinin bilmediğin şeylere niye bulaşıyorsun itirazına ‘’ama ben dinin kendisine bir şey demedim ki’’ diyerek korkması bu görüşü güçlendirir mahiyettedir.

Görevini başkalarına yaptıran tembel savcıdaki yoksulluğun, cahilliğin ve gelişmemişliğin göstergesi şark çıbanı, kirli sakallı bürokratlar, pejmürde kıyafetler, kirli, boyasız, kötü aydınlatılmış, koridorlarda bekleyen ve sıra bilmeyen, sürekli bir itiş kakış içerisindeki insan kalabalığı, bakımsız odalar, eski arabalar, morgdaki kırık ayna, katilin ‘’benim çocuğum’’ dediği çocuğun yüzündeki yetersiz beslenmenin göstergesi beyaz lekeler nasıl bir Anadolu anlatmaktadır?

Anadolu’yu anlattığını iddia eden ancak oryantalist birikimin imge dağarcığını zenginleştirici etki yapmaktan ileri gidemeyen ve Ercan Kesal’ın insancıl dokunuşlarının kurtarmaya yetmediği Bir Zamanlar Anadolu’da filmi hakkındaki fikrimi bir Bektaşi fıkrasıyla bitirmek istiyorum:

Dilencinin biri, bir Bektaşi dervişine; “On para ver, sana dua edeyim.” der. Bektaşi onluğu verir ancak “Duanı istemem.” der. Şaşıran dilenci; “Hayır duamı niçin istemiyorsun?” deyince Bektaşi: ‘’Senin duan Allah katında makbul olsaydı, kendine dua ederdin de dilencilikten kurtulurdun.” der.

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer sinema incelemelerini okumak için tıklayınız.

Ahmet Mümtaz Taylananadolu taşrasıBir Zamanlar Anadolu'da (2011 - Nuri Bilge Ceylan)Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)Cansu Demirciedward said - oryantalizmfırat tanışGökhan TiryakiKış Uykusu (2014)Muhammet UzunerTaner Birseltürk sineması - doğu ve batıtürk sineması ile ilgili yazılartürk sineması ve anadolutürk sinemasında kadın
PAYLAŞ

4 Yorum

  1. Çok isabetli bir yazı olmuş, tebrik ederim.

  2. Ben görüşlerinize saygı duymakla birlikte katılmıyorum.

    Sinema yazarı Uygar Şirin’in Reha Erdem sineması üzerine Mayıs 2009 sinema dergisinde, 23. sayfada yazdığı kısa yazıda sarfettiği bir cümle vardı. Hani Türkiye için Doğu’ya giden bir gemide Batı’ya koşan insanlarız denir ya, klasik müzik eşliğinde otlara uzanan köylü çocuklara ve bir Tsai Ming Liang İstanbul’da macerasında yolunu arayan balıkçı kızlarına baktıkça “Reha Erdem de Batı’ya giden bir gemide Doğu’ya koşuyor gibi görünüyor bana” demişti.

    Yukarıdaki kısa paragrafı Reha Erdem’in de zaman zaman kimilerince, doğruluk payı var ya da yok, postmodern sinema yapmaya çalışan, Anadolu’yu sürrealleştiren, postmodernleştiren bir sinemacı olarak görüldüğünü hatırlatmak için paylaştım. Ancak ben Reha Erdem’i de seviyorum. Herkesin bir “yoğurt yiyişi” var sonuçta. Reha Erdem’in Anadolu’su, Nuri Bilge Ceylan’ın Anadolu’su, Semih Kaplanoğlu’nun Anadolu’su diye gider bu…

    Bir Zamanlar Anadolu’ya geri dönersek, filmin oryantalist veya postmodern bir bakış açısıyla Anadolu’yu tasvir ettiği görüşüne katılmıyorum. Bize, ülkemize “beyaz adam” bakış açısı ile bakan filmler için buyrunuz Skyfall ve Taken 2. Özellikle bu iki filmde (eskilerden Geceyarısı Express’i veya Arabistanlı Lawrance hariç) İstanbul’umuzun ne kadar çarpık ve ne kadar ideolojik resmedildiğine bakın. Ceylan, elindeki karanlık hikayeyi anlatmak için mekan seçtiği Anadolu’yu niye “cennet” olarak resmetsin ki? O zaman elindeki hikayeyi anlatamaz, yani meselesini anlatamaz. O zaman geriye bir hiç kalır.

    Ben NBC sinemasına bakınca bu çarpıklığı ve ideoloji görmüyorum.

    Anadolu’yu ve orada yaşayan karakterleri yansıtmak konusunda bu manzarayı “toz pembe” veya polyana bir bakış açısına tercih ederim. Zira bu bir turistik gezi filmi değil, çürümüşlüğün ve yozlaşmışlığın filmi!

    Bu noktadan yola çıkarsak sizin bakış açınıza göre örneğin Seven filmi de çarpık, yanlış ideolojilerle yola çıkan bir film. Film cinayet mahallerinde yer yer “görsel bir pisliğe” bulanıyor. Hele oburluk temalı o açılış sahnesi… Filmin dedektif karakterleri ise katili yakalamaya çalışırken adeta madara oluyorlar, üstüne üstlük ne yaparlarsa yapsınlar yakalayamıyorlar! Şu an başka örnek aklıma gelmiyor ama mutlaka loş, izbe, kirli vs. mekanlarda geçen ve çürümüşlük, yozlaşmışlık üzerine çekilen epey film vardır sinema tarihinde…

    Ayrıca, kusursuzluk yapaylığı beraberinde getirmez mi?

    Taşradan kaçıp kurtulmak konusunda ise bunun bir anlamda yönetmenin zihninin içindeki bir fantazi, bir temenni olduğunu ima etmişsiniz şeklinde algıladım ben. Peki o zaman, Doğu’da zor koşullar altında öğretmenlik veya doktorluk yapanlara bir soralım isterseniz, sizce alacağımız cevaplar üç aşağı beş yukarı ne olurdu? Bunu büyük kentleri yüceltmek için söylemiyorum, ancak oradaki sorunları görmezden gelmek veya bunun üzerini örtmek sizce bir sinemacı için daha doğru bir adım mı olurdu?

    İlk kez bir yazınızı okudum. Yazılarınızda ideolojik eleştiriyi merkeze alıyorsunuz sanırım. Saygı duyarım. Ancak, benim nadiren, mecbur kalınca kullandığım bir eleştiri türüdür. Örneğin, siz karakterlerin ağzından çıkan bütün sözleri direkt yönetmenin ağzından çıkmış gibi kabul ederek bazı değerlendirmeler yapmışsınız. Atıyorum, bir karakter “Anadolu’nun kızları çirkin!” dediyse, peşin hükümle, senarist Anadolu kızlarını çirkin buluyor, aşağılıyor demeden önce karaktere bakarım. Belki de bu monolog tam tersine böyle düşünen insanlara yönelik bir eleştiri veya ironidir, kimbilir?

    Kış Uykusu’ndaki Aydın karakterini yönetmenin kendine dönük, öz eleştirisini yaptığı bir karakter olarak almışsınız sanırım. Olabilir, ama bence değil. İslami, dini ögeler konusuna gelince, birincisi, herkesi memnun etmek imkansızdır. Siz islami ögelerin eksikliğinden şikayet edersiniz, bir başkası çıkıp bu filmde Atatürk’ün portresi gözükmüyor diyebilir, bir başkası başka bir değerin eksikliği hissedebilir, ne yapacağız peki? Siz duymak istediklerinizi duyamayınca görmek istediklerinizi göremeyince hayalkırıklığına uğrayabilirsiniz, ancak bunun yerine yönetmeni suçlamanız beni üzdü. Semih Kaplanoğlu da mistisizme ve tasavvufa yer verir, onun sineması ise o. Herkes her filmde kendine göre bir motif veya değer eksikliği bulursa, sonra ne olacak bu sinemacılarımızın hali? Demek istediğim, Anadolu filminde şu şu şu ögeler kullanılmamış diye filmi eleştirmek çok çok öznel bir durum (yorum) X filmin finali öyle bitmeseydi, y filmindeki o karakter kadın değil de erkek olsaydı, z filminde hikaye neden İspanya değil de İtalya’da geçiyor? diye sormak gibi.

    Hollywood ise İstanbul’da çektiği her filmde camii gösteriyor ama elbette bunu imana geldiği için veya bundan huzur duyduğu için yapmıyor. Yani esas bundan korkacaksınız, çünkü tehlike daha büyük. Bence kendi sinemacımızı oryantalist olmakla suçlamak yerine başta verdiğim örnekler gibi filmlere karşı (Skyfall, Taken, Argo 2 vs.) tedbir almalıyız.

    Filmin temel hikayesinin biraz basit olduğuna katılıyorum, ancak neden böyle bir cinayet seçildi, neden böyle bir olay örgüsü izlendi? gibi sorular yukarı paragrafta sözünü ettiğim noktaya geri getiriyor bizi. Sonsuz sayıda ihtimal var ve yönetmen aklına gelenlerden bir tane seçmiş. Maktul bir çocuk da olabilirdi (Dumont’un “İnsanlık” filmindeki gibi), yaşlı bir çiftçi de olabilirdi, bir öğretmen de, bir çoban da… Ortada bir cinayet olmayabilirdi, öldü sanılan adam aslında canlı çıkabilirdi vs. vs. vs. Bu arada filmin “İnsanlık” filmine öykündüğü iddia edilebilir, ama bu da filmin değerine gölge düşürmez diye düşünüyorum. Tıpkı Tayfun Pirselimoğlu’nun son filmi “Ben O Değilim”in “Professione Reporter” filminden esintiler, izler taşıması gibi…

    Muhtar sahnesinde aslında Anadolu insanının misafirperverliği incelikle vurgulanmıştır. Çay isteyene çay, kola isteyene kola! Bu yeterli, biz mesajı aldık.

    Savcıyı “cahil” olarak nitelemişsiniz, bence tam tersi asil bir beyefendiydi. Ben karakteri sevdim ve bir “mağdur” olarak gördüm. Asla burjuva edasıyla salınan bir adam değildi. Bende sanki bu karakterden de tıpkı doktor karakteri gibi nefret etmişsiniz gibi bir izlenim oluştu. Doktor karakteri ise taşraya tayini çıkıp orada yabancılaşma sancıları çeken insanların bir portresi olarak bir başka önemli karakterdi. Zaten başka türlü “taşra sıkıntısı” nasıl (kim üzerinden?) anlatılacaktı? Doktor “köylüyü ve taşrayı küçümseyen” biri gibi değil sadece “görmüş geçirmiş” biri gibi gelmişti bana… Yaptığı işe de yabancılaşmış aslında! Arap karakteri üzerinden ise “insanlık” anlatılıyor bence. Belki çok incelikli veya örtülü bir metafor değil ama cesedin yanına kavunu koyduğu sahne hayatımda gördüğüm en can yakıcı anlardan biriydi. Evet, söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama “kedi can derdindeyken kasap et derdinde” demek istiyor yönetmen veya “herkes kendi derdinde”.

    Çamurlu ayakkabı veya ayakkabı temizleme konusunda ise yazdıklarınızdan şöyle bir çıkarım yapıyor insan, eve çamurlu ayakkabılarla girmenin eleştirilecek bir tarafı yoktur, bundan rahatsızlık duyan taşralıyı aşağılıyor demektir ve büyük ihtimalle bir burjuvadır (veya sözde aydın) Hatırlarsanız, Kış Uykusu’nda da buna benzer bir sahne vardı, söz konusu olan bu sefer çorap kokusuydu. Abisine “giydirmekten” büyük haz alan abla “aman canım ne var, adam o kadar yol gelmiş, tabii ki kokacak!” diyordu. Halbuki temizlik imandan gelir. Bana derseniz ki Kış Uykusu’ndaki imam karakteri mesleğin ideal bir temsili değildi, buna yürekten katılırım, o ayrı.

    Bir Zamanlar Anadolu’da bence görselliğiyle, kurgusuyla, yönetimiyle, diyaloglarıyla, ışık kullanımıyla, oyunculuklarıyla ve meselesiyle hem Ceylan’ın en iyi filmi, hem de bir başyapıt. Yönetmen Altın Palmiye’yi bu film ile kazanmalıydı, yazık oldu.

    Saygılarımla…

  3. Ben de yazınızı fazla zorlama buldum.Sinema filmleri salt tek bir alanda çözümlenemez.Yönetmeni son iki filmiyle ele almamak gerekir, bugüne kadar çektiği tüm filmlerle ele almak gerekir.Auteur sineması bunu gerektirir.

  4. Bizimkiler dizisinde kapıcı karısının başörtülü olması hayattan bir alıntı mı? Yoksa insanların düşüncelerine sokma amacı mı?

    Postmodern oryantalizm diyebilirmiyiz?

Yorum bırakın