Olympus Has Fallen (2013, Antoine Fuqua)

“Bizi sadece bir Tanrı kurtarabilir. Bu dünya artık üzerinde “insanların” yaşadığı bir yer değil.’’ (Heidegger)

Olympus-Has-Fallen-2013Amerikan Başkanı’nın yakın koruma ekibinin liderliğini yapan Mike Banning (Gerard Butler) isimli gizli servis ajanı işinde olduğu kadar Başkan (Aaron Eckhart) ve ailesiyle olan ilişkilerinde de başarılıdır. Başkanla boks idmanı yapmakta, başkanın eşi ile şakalaşabilmekte, hatta başkanın oğlu tarafından, arabada babasının yanında oturmaya tercih edilebilmektedir. Başkanın eşinin öldüğü bir trafik kazasında Başkan’ın hayatını kurtarmış olsa da ekibin lideri olduğundan fatura Mike’a kesilir. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözünü doğrularcasına kızağa çekilen Mike’ın karısıyla ilişkileri de eş zamanlı olarak bozulmaya başlamıştır. Kazanın üzerinden on sekiz ay geçmiştir ve her şey kötüye gitmekte, onunla karşılaşan çaylak gizli servis elamanlarının bile alay ettiği bir figür halinde gelmektedir. Bir gün başkanlık konutunun teröristler tarafından ele geçirilmesi ve başkanın esir alınmasıyla, Pentagon ve Amerikan Genelkurmayı’nın elinin kolunun bağlı kaldığı bir ortamda Mike sahneye çıkar ve herkese gününü gösterir. Konu artık mide bulandıracak kadar sıradan ancak filmde işlenen bazı temalar nedeniyle ve kadronun küçük çaplı bir yıldızlar geçidi oluşturması sonucu bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Olimpos, Yunan mitolojisinde tanrıların mekânıdır. Rivayete göre Zeus’un, babasını yenmesiyle yeryüzünde titanların egemenliği sona ermiş, erkek tanrılar egemenliklerini belirlemek için kura çektiklerinde Zeus’a gökyüzü, Poseidon’a deniz, Hades’e ise yeraltının egemenliği düşmüştür. Zeus böylece, dünyanın, yaşamın ve insanın yaratıcısı olmadığı halde tanrıların tanrısı ve evrenin mutlak egemeni haline gelmiştir. Büyük bir kibir sonucu, başkanlık konutuna Olimpos denildiğine göre Amerikan Başkanının Zeus olduğu ima edilir ki, Homeros ve Hesiodos’un bölük pörçük yazılarının elden geçirilmesi sonucu ortaya çıkarılan Yunan mitolojisinin hâlâ yazılmaya devam ettiği görülür. Ayrıca Amerika’nın saldırıya uğramasının Ortadoğu’da kutlanması ile ne denmek istendiğini nasıl anlamak gerekiyor? ‘’Dünya Savaşı Z’’ (2013, Marc Forster) filminin Türkiye’deki dağıtıcılarına göre bu Ortadoğu ibaresi acaba İsrail anlamına mı gelmektedir, merak ediyorum.

Washington D.C. üzerinde -büyük olasılıkla ele geçirilmiş bir Amerikan uçağı- isimsiz bir uçak tespit edilir ancak hava kuvvetlerinin müdahalesi başarısız olur, hatta isimsiz uçağın ateş açması sonucu Güney Kore başbakanı ile görüşme halindeki başkana bir saldırı olduğu haberi verilir. Gizli servis ajanları başkanı korumak için hareket geçerler ve olağanüstü durumlarda işletilen protokolü devreye sokarlar. Bunun içeriğini bilmiyoruz ancak yönetim kademesinin çökmemesi ve zafiyet oluşmaması için başta başkan olmak üzere yardımcısının ve diğerlerinin mutlak koruma altına alınması demek olduğunu anlayabiliyoruz. Başkan -nedense- Güney Kore başbakanı ve ekibinin de protokol kapsamına alınmasını emrediyor. Asla değiştirilmemesi gereken kurallar, başkanın vermemesi gereken, vermiş olsa da uyulmaması gereken emri sonucu değişikliğe uğratılıyor. Böylece terörist ve ekibi, Amerikan başkanı ile aynı odaya girmiş oluyor ki, Kuzey Koreli olduğu söylenen Kang’ın (Rick Yune) bütün planlarını bu değişmez kuralların ‘’değişmesi’’ üzerine kurmuş olmasının filmin en büyük mantık hatası olduğunu söylemeliyim.

Amerika Birleşik Devleri bayrağı için sadakat yemini etmiş olmasına karşın ihanet eden gizli servis ajanı Forbes (Dylan McDermott), başkana, ‘’Bu ülkeyi benden çok önce sattın. Küreselleşme ve Wall Street… Bir başkanı satın almanın maliyeti ne bugünlerde?’’ diyerek ihanetinin ideolojik olduğunu dile getiriyor. Para için ihanet etmemesine karşın ölüm anında nedamet getirerek Mike’a yardım etmesi çelişkili bir tutum oluşturuyor. Kang’ın, ‘’Açlık çekmenin ne demek olduğunu artık Amerikalılar da öğrenecekler.’’ demesi filmin arasına serpiştirilmiş edinilmiş öfke kapsamında değerlendirilebilecek sözlerdir. Propagandanın dengelenmesi maksadıyla, edilgen konumdaki seyircinin arkasına yaslandığı koltuğunda, büyüsüne kapıldığı filmin tamamen nesnel olduğuna inanmasını sağlamaya yarayan edinilmiş öfke söylemleri Hollywood tarafından filmlerin doğasına eklemlenmekte, böylece olaylar ve olgular arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramayan cahil beyinler tarafından peşinen lanetlenen eleştiri bir sömürü kaynağı haline dönüştürülmektedir. Kendini filmin kahramanı ile özdeşleştiren ve koşullandırılmış seyirci eleştirilerin doğruluğunu kabul ettiği an kendi esaretine katkıda bulunmuş olacağından, bunu daha baştan reddedecektir.

Hades’in yönettiği ölülerin bulunduğu yeraltının kapısında bekçilik yapan üç başlı köpek anlamına gelen ve nükleer silahların bertaraf edilmesinde kullanılan Kerberos sistemi de Yunan mitolojisinden alıntıdır. Ayrıca başkanlık konutu nasıl bir yer ki, başkanın yakın koruma görevinden uzaklaştırılan bir kişi on sekiz ay sonra bile bütün şifreleri biliyor, güvenlik seviyesinin durumunu düşünün… Başkanın şifresinin de cüzdanında bir kâğıt parçasında yazılı olduğunu bilmek şaşırtıcı olmaz.

Coğrafi keşiflerine eskatolojik bir anlam yükleyen ve İncil’in yeryüzünde yayılması yolunda, ‘’Allah beni yeni bir göğün ve yeni bir yeryüzünün elçisi yaptı.’’ diyen Kristof Kolomb, Paria Körfezi’nde gördüğü soğuk su kaynaklarının Eden bahçesini sulayan dört ırmaktan biri olduğuna ve ‘’yeryüzü cennetine’’ yaklaştığına inanıyordu. Ancak böyle düşünen yalnız Kolomb değildi. Amerika’ya ilk ulaşan öncüler kendilerini Kızıldeniz’den geçen İsraillilerle özdeşleştirmişler ve kendilerinin Allah’ın inayeti ile “tepe üstündeki site” kurmak için seçilmiş olduklarına inandıklarından, Batı’ya doğru güneşin yolunu takip etmişlerdi. Böylece protestan koloniciler arasında Amerika kıtasının yeryüzünde İsa Mesih’in ikinci geliş yeri olarak seçildiği konusunda tam bir inanç bulunuyordu. Bazı öncüler, Amerika’nın muhtelif bölgelerinde cenneti görüyorlardı. Meselâ, 1614’te John Smith, ‘’Gök ve yer, insan için bir barınak oluşturmak üzere hiçbir yerde asla bu kadar ahenkli olmamıştır. Biz Allah’ın böyle yarattığı bir ülkeye geldik.’’ diye yazmış, Filistin ile aynı enlem üzerinde bulunan Maryland ‘’yeryüzü cennetine’’ benzeyen tek yer olarak kutsanmıştır. Bazıları için Massachusetts, Rabbin ‘’yeni bir gök ve yeni bir yer” yaratacağı yerdir.

Amerikan Başkanları da bu inancı paylaşmışlardır. Wilson, ‘’Amerika’nın kendi ilkelerini bütün dünyaya yayma’’ görevi olduğunu, bu inancın hemen her Amerikan liderinde ve her Amerikalıda bulunduğunu, hatta bulunması gerektiğini söyleyerek, Tanrı’nın dünyayı yönetmesi için seçtiği ulusun, değerlerini tanrı adına yayması gerekliliğini dile getirmiştir. Amerikan ideallerini ve değerlerini tüm dünyaya yayma konusunda Jefferson, ‘’Amerika bütün insanlık adına hareket etmektedir.’’ derken, Truman ülkesinin ‘’bütün ulusların ve halkların kendi kendilerini uygun gördükleri şekilde yönetmekte özgür oldukları’’ bir dünya oluşturmak istediğini söylemiştir. Eisenhower, ‘’Tanrı özgürlüğün korunmasını zayıf ve korkağa vermemektedir. Liderlik bir ödüldür ve bundan Amerika’nın yararı, kendisine yardım etmeleri için diğerine yardım etme ayrıcalığıdır.’’ derken, Johnson, ‘’Amerikalıların hayatları, çok az tanıdığımız ülkelerde sona erecek ve hazinesi tükenecek ise, o zaman bu, inancımızın ve ebedî anayasamızın istediği bir bedeldir.’’ vurgusunu yapmış, Bush ise ‘’Amerika’nın Haçlı Seferlerine çıkmaktan’’ kaçınmayacağını söyleyerek son noktayı koymuştur.

‘’Hakkımızda iyi veya kötü şeyler düşünen her ulus bilsin ki, özgürlüğün yaşanması ve başarılı olması için her bedeli ödemeye, her yükü taşımaya, her güçlüğe katlanmaya, her dostu desteklemeye, her düşmana karşı koymaya hazırız.’’ (John. F. Kennedy)

Düşüş olmasaydı, kurtuluşa da gerek kalmayacaktı. Düşüş mitosu ve İsa peygamberin insanlığın günahları için kefaret olarak yeryüzüne indirildiği ve Mesih olarak yeniden dünyaya döneceği düşüncesi Hıristiyanlık için hayati öneme sahiptir. Amerikan başkanının esir alınarak ‘’düşmesi’’ dünya düzeninin yeniden oluşturulması için adımların atılmasına yol açacaktır. Başkan, ulusa sesleniş konuşmasında bunu şöyle dile getirir:

‘’Düşmanımız, sadece bizi ve sahip olduklarımızı değil, yaşam biçimimizi de yok etmeye, inancımızı yıkmaya, özgürlüğümüzü ayaklar altına almaya geldiler. Ancak bize en değerli hediyeyi, yeniden doğma fırsatı verdiler. Yenilenmiş, daha güçlü ve birleşmiş olarak tekrar yükseleceğiz.’’

Beyaz başkanı korumak için kendilerini mutlak ölüme atan korumalar başkanlık konutunun kapısından makineli tüfek ateşine atılmaktan çekinmezken Mike vekil siyahî başkanın (Morgan Freeman) emirlerini dinlemez, hatta küfürlü konuşmaktan çekinmez. Film boyunca ‘’siz vekil başkansınız’’ sözü o kadar fazla kullanılmıştır ki, haddinizi bilin, şu an için başkan olabilirsiniz ama ulusal güvenlikle ilgili konular görev alanınıza girmez denmeye getirilir. Kang bile ilk bağlantıda ‘’sayın sözcü’’ diyor ki, siyahî adamı başkan olarak ciddiye alan yok.

Yere yatırılmış ve boğazına bıçak dayanmış amiral gözlerini başkandan ayıramaz. Teröristlerin ölüm tehdidini umursamamaktadır. Başkan emretmezse şifreyi söylemeyecek ve ölecektir. Savunma bakanı da benzer bir durumla karşılaşmıştır. İkisi de başkanın doğrudan emir vermesi sonucu ‘’istemeyerek’’ ancak emri ikiletmeyerek kendilerine ait şifrelerini teröriste verirler. Başkanın emretse bile ölecek insanları ve vatan topraklarını düşünerek şifresini vermese teröristin elleri kolları bağlanacaktır ancak orası Olimpos ve emri veren de yeryüzünün tanrısı olduğuna göre onun emirleri asla sorgulanmaksızın yerine getirilmelidir. Özellikle amiralin boğazına bıçak dayanması ve benzeri sahneler akla İbrahim peygamberin oğlunu kurban etmesini getirir. İbrahim peygamber Allah’a iman etmişti. O’nun gücü her şeye yeteceğinden kendisinden yapmasını istediği (oğlunu kurban etmesi) eylemin üzerinde düşünmüyor, bunu bir ‘’cinayet’’ olarak değil iman etmesinin bir yolu olarak görüyordu. Film boyunca da ‘’beyaz’’ başkanın emirleri asla sorgulanmadan yerine getirilir.

Maddi başarıların arkasında ahlak aramadan edemeyen Amerikalılar atom bombasından güdümlü füzelere, gaz ve napalm bombalarından yıkım silahlarına kadar bütün silahları sonuna kadar, kayıtsız şartsız kullanmaya hakları olduğundan asla kuşkuya düşmezler; çünkü sıradan bir düşmanla değil, dünyayı tehdit eden ‘’kötülükle’’ savaştıklarını iddia ederler. Saddam’dan tutun da Kuzey Kore’ye kadar hemen herkes James Bond filmlerinde boy gösteren kötü adamlar gibi dünyayı ele geçirmek için hain planları olan mutlak kötülerdir. Winston Churchill, Almanların ‘’kanaya kanaya, yana yana ölmeleri gerektiğini’’ söylerken Japonlar için de, ‘’onları sileceğiz yeryüzünden’’ diyordu, ‘’tümünü, kadını, erkeği, çocuğuyla.’’ Tabii o zamanlar Kore, Irak, Afganistan gibileri henüz ortaya çıkmadığından onlar hakkında özlü sözlerini edememiş zavallı. Korumakla o kadar övündükleri ‘’medeniyet’’ hakkında Doğulu bir ses bakın ne diyor:

‘’Her yıl altı milyon çocuk kötü beslenme nedeniyle henüz beş yaşına gelmeden can veriyor. Hırsızlık, gasp, soygun, ırza geçme ve daha birçok suç türü ve ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Uyuşturucu tüccarları ilköğretim çağını yaşayan çocuklar arasından kendine körpe müşteriler arayışına girişti. Peki, medeniyetler ne yapıyor?  Medeniyetler, askerî harcamalar için her saat başı yüz milyon doları tanka, topa, tüfeğe ve mermiye harcıyor. Eğer medeniyet dedikleri buysa ben medeni olmaktan vazgeçtim. Olmaz olsun böyle medeniyet. Medeniyet intihar ediyor. Gümbür gümbür yıkılıyor medeniyet…’’ (İshak Haleva, Türkiye Musevileri Hahambaşı, 27 Eylül 2005)

Forbes’un ‘’ellerini kaldır’’ sözlerine karşı çıkan başkan çok yakın terörist tehdide rağmen teslimiyeti kabul etmemesine rağmen masum insanların acımasızca öldürülmesi karşısında ellerini havaya kaldırmaktan başka çıkar yol bulamaz. Böylece içerden dışarıdan gelen baskıları göğüsleyen ancak insan ölümleri karşısında ‘’geçici’’ olarak feragat ettiği makamını siyahî bir karakter doldurur. Bu sahne ile Başkan Obama’nın seçilme sürecinin kastedildiğini ve yaşanan durumun ‘’geçiciliğinin’’ vurgulandığı düşüncesindeyim.

‘’Bu kompleksin bir ayağında Pentagon, ikinci ayağında Boeing, Raytheon, Lockheed-Martin, General Dynamics, Bechtel gibi dev Amerikan silah şirketleri, üçüncü ayağında ise silah sanayinin yoğun olduğu eyaletlerin Kongre’deki temsilcileri yer alır. Buna ayrıca, çeşitli araştırma-geliştirme şirketleri, silah sektöründeki sendikalar ve bu şirketlere proje üreten bazı üniversiteler de eklenmektedir. Buradaki yapının özelliği Pentagon ile silah şirketleri arasındaki ilişkilerin niteliğidir. Çok sayıda emekli ya da görevinden ayrılmış Pentagon yetkilisi silah şirketlerinde çalışmakta ve aradaki organik bağı oluşturmaktadır. Bu bağların bir yandan ABD ordusunun silah alımı sürecini etkilediği, diğer yandan da Amerikan dış politikasını yönlendirdiği sıkça ileri sürülmüş bir husustur.

ABD’nin Soğuk Savaş döneminde izlediği SSCB karşıtı politikanın bu kadar katı olması, ülkede bir komünizm korkusu oluşturarak silahlanma harcamalarının yüksek tutulması, özellikle nükleer silah alanında ‘’overkill’’i yaratması (yani gereğinden fazla yok etme kapasitesine sahip olması), Vietnam savaşına neden olması ve savaşı uzatması gibi gelişmelerden bu Çelik Üçgen sorumlu tutulmuştur.’’ (İlhan Uzgel)

Askeri-Endüstriyel Kompleks kavramı ABD’deki silah sanayi, Pentagon, Kongre üçgeni içindeki bazı gruplar arasındaki çıkar ilişkilerini ve bunun dış politikadaki etkilerini anlatmak için kullanılmaktadır. Bazen ‘’Çelik Üçgen’’ olarak adlandırılan bu yapıyı ilk kez dile getiren, 1961’de görevden ayrılırken yaptığı konuşmada ülkede bir askeri-endüstriyel kompleksin bulunduğunu ve yönetimin kendisini buna karşı koruması gerektiğini söyleyen Dwight Eisenhower olmuştur. Olympus Has Fallen’ın (Kod Adı: Olympus, Antoine Fuqua) bu kompleksin ürünü ve Obama döneminin zorunluluktan kaynaklanan geçici bir ara verme yönünde bu komplekse bağlı insanları rahatlatmak adına çekilmiş bir film olduğunu düşünüyorum.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer film yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Perfume: The Story of a Murderer (2006, Tom Tykwer)

Aşk & Saplantının Doğası Üzerine

“Bir sürü çiçek ama saydırmaya kalkma

Ayrı ayrı kadınlardan koparılmış

Kadınlardan ya hem de bilsen nerelerinden

Kahin-klin kahin-klin

Ben ne kadar öbür çiçekleri denesem

Seninki gül oluyor aralarında.”

(Cemal Süreya, “Türkü”) (1)

Arzu duyan öznenin, arzuladığı haricindekileri dışladığı insansal gerçeği obsesyona (obsession) karşılık gelebilir mi? Tutkuyla saplanılan, varlığın nihaî huzur ve mutluluğu için şiddetle açlık duyulan kişi ve/ya da nesnenin gölgesine iştahla kapılanmak daha derinlerde, yaralayan, bir türlü kavuşulamayan sevgi ve şefkatin dışavurumu olabilir mi?

Kuşkusuz evet. Bu, Patrick Süskind’in Das Parfum (Koku) (2) adlı oylumlu metni için de geçerli bir sorunsaldır. Süskind’in romanı, daha ilk sayfalardan başlayarak sinematografik karşılıkları sezilebilecek ve ilginç temalarıyla içinde kaybolup gidilebilecek bir roman. Yalnız söz konusu sinema olunca ve bunun sinema uyarlaması devreye sokulunca bazen çok da iyi sonuçlar alınamıyor. (3) Çok okunan, büyük tartışmalar yaratan yapıtlar da anında prodüktörlerin ilgi odağı oluveriyor. Söz gelimi İtalyan yazar Umberto Eco’nun Il nome della rosa (Gülün Adı) isimli postmodern anlatısının Jean-Jacques Annaud’un 1986’da çektiği sinema uyarlaması, mezkûr romanın zenginliği, renkliliği düşünüldüğünde çok çekici bir yapıya bürünemiyordu. Philip Kaufman’ın Çek asıllı romancı Milan Kundera’dan uyarladığı The Unbearable Lightness of Being (1988 Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği) ise birçok detayın es geçilmesiyle birlikte kimi özgün ve sinemasal anları içinde barındıran, nadide bir seyirlikti. Evet, Süskind’in romanı da Alman yönetmen Tom Tykwer tarafından Perfume: The Story of a Murderer (2006, Koku: Bir Katilin Öyküsü) adıyla sinemaya uyarlandı ve geçtiğimiz senelerde üzerinde duruldu, konuşuldu ve tartışıldı. Tykwer’ın filmi, büyük bir yapıtın gölgesinde kalma ezikliğini taşısa da görsel (visual) vurgu ve detaylarıyla; detaylandırma açısından sinemasal zaafları bünyesinde barındırsa da Grimm Masalları’nı aratmayan karanlık, masalsı, kuşkulu ve ürkütücü atmosferiyle yine de izlenmeyi ve üzerinde durulup düşünülmeyi hak ediyor. Biz bu incelemede söz konusu sinema filmini temelde aşk sorunsalı olmak kaydıyla, saplantının (obsession) doğası, sevginin kompleks yapısı gibi açılardan okumaya çalışacağız.

“Grenouille’nin bildiği bir şey varsa o da bu kokuyu ele geçirmezse hayatının hiçbir anlamı kalmayacağıydı. En küçük ayrıntısına, en son, en ince dalına kadar tanımalıydı onu; bütünlüğü içinde sırf anısı yetmeyecekti. Bu tanrısal parfümü kara ruhunun hercümercine bir mühür gibi basmak, inceden inceye araştırmak ve bundan böyle bu büyülü formülün kuruluş kurallarına göre düşünmek, yaşamak, koklamak istiyordu.”

( Patrick Süskind, “Koku: Bir Katilin Öyküsü“) (4)

Seksoestetik Jean-Baptiste Grenouille’in (Ben Whishaw) bir ideal uğruna hayatta kalmaya çalıştığını anımsatarak başlayabiliriz. 18. yüzyılın kokuşmuş Fransası’dır bu üzerinde köleliğin ve aristokrasinin birlikte varolduğu coğrafya. Grenouille gençliğini ve kısa yaşamını adayacağı kokunun merkezinde doğduğunda ilk tanıştığı uzam bir balık tezgâhının altıdır. Denizden karaya atılan balık gibi anne karnından dünyaya atılmış, ölüme terk edilmiştir. Bu ölüm-yaşam sınavını köle ordusunun neferi olarak efendisine hizmetini sunarken de verecek olan trajik-kahraman, uğruna yaşamını adayacağı arzu nesnesiyle tam da bu dönemde rastlaşır: Meyve satan güzel mi güzel bir proleter. Tenini koklayıp soluyarak kokusu ve görüntüsünü zihnine kazıyacağı güzel kız. Oscar Wilde’ın, “Herkes sevdiğini öldürür.(5) sözünü doğrularcasına bir kaza eseri bu kokusunu ömrü boyunca unutamayacağı güzel kızı boğan Grenouille için artık salt bir ideal vardır: Kokuyu, insan kokusunu bir parfüm şişesinde saklama, koruma yetisini kazanabilmek. Buradan itibaren muhtelif detayları hızla geçip Grenouille’in idealine yakından bakalım. Onun çabası güzellik ideasının aşamalarını birer birer katedip en ideale ulaşma çabası olarak nitelendirilebilir. Elbette güzellik ideasının aşamaları parfümün katmanlarıyla doğru orantılı. Estetik ve felsefî anlamda güzellik, soyut bir kavram olması nedeniyle yerine koyulacağı bir diğer kavram ya da sözcüğün ne olduğuna dair ikircikleri de beraberinde getiriyor. Güzellik, eğer aşkın ortaya çıkabilmesi için bir gösterge ise, aşkın zorunlu bir önkoşulu ise, doğru yerdeyiz. Öyleyse, aşkın tetikleyici motivasyonu bir gösterge olarak güzelliktir. Biri olmadan öteki tek başına anlamlandırılamaz; birinin varlığı diğerinin varlığını gerektirir. Güzellik ve aşk birbirine içkindir. Grenouille, ideasına yolculuğunda, usta-çırak ilişkisini de bir basamak olarak değerlendirmeye çalışmış olsa dahi, esasen peşinden koştuğu ideaya bireyselliğiyle ulaşacaktır. Bu da güzellik kavramının göreliliği üzerinde durup düşünmemize fırsat tanıyor. Güzellik aşk ve sevgi için, bağlılık için bir önkoşul olsa da aslında görecelidir. Bu nedenle Grenouille de tıpkı bir tüp veya şişede muhafaza edilen parfüm gibi, kokunun kendisi gibi kendi kozasındadır. Bu koza onun kendi obsesyonunun sınırlarını zorladığı uzamdır. Demek ki güzellik ve aşka, sevgi ve tutkuya, arzu ve şehvete eşlik eden kavram obsesyon olarak beliriyor. Alfred Hitchcock’un Vertigo’sundan (1958, Ölüm Korkusu) bilindik bir psikolojik durum. (6)

Grenouille’in idealine bakabileceğimiz ikinci nokta, arzu-nesnesine ulaşılıp ulaşılamayacağı ile ilintili ortajen bir olguya işaret ediyor. Olabildiğince karmaşık (complex) görünen bu psikolojik durum, İspanyol sürrealist Luis Buñuel’in arzu üretimi dolayımında saplantının satıraralarını okuduğu Cet obscur objet du désir (1977, Arzunun O Belirsiz Nesnesi) veya François Truffaut’nun aşk tutkusunun yanında meşum dişiliğin (femme fatale) yerleşik kimliğine de baktığı La sirène du Mississipi’sini (1969, Evlenmekten Korkmuyorum) refere edebileceğimiz ölçüde geniş ve sağlam sinemasal örnekleri akla getiriyor. Yalnız yine detaylandırmadan ve/ama bu filmlerle ortak paydada buluşturarak idealin ikinci noktasına veya madalyonun öbür yüzüne dönelim biz.

Anımsanabileceği üzere Grenouille, (çilesini dolduranlar gibi) sığındığı bir mağarada ilginç ve çarpıcı bir gerçekle yüzleşir. Şu: Evrendeki kokuları tanıyan, birini diğerinden titizlikle ayırt edebilen bu koku uzmanı kendi kokusunun olmadığını keşfetmiştir! Yıkım budur özetle. Kokusunun olmaması kimi açılardan inancının sert kabuğunun da çatlamasında nedensel bir fonksiyon yüklenir; fakat itici bir kuvvet olduğu da ortadadır. Bu da bizi bütün öykü boyunca erkeklerin pis bir koku saçtığı, kadınların ise tertemiz koktuğu tensel bir uzama götürür. Fahişesi, aristokratı, çobanı, hülasa bu uzamdaki bütün kadınlardan birer parça kopararak, farklı bitkilerde konaklayıp nihaî besine ulaşan işçi arı gibi Grenouille de her kadından devşirdiği kokuyu idealini tamamlayıp eserini seyretmek için kullanacaktır. Sonuç gerçekten de çarpıcıdır! Estet Grenouille’in ideali onu elde ettiği mucizenin (artık ona ‘parfüm’ demek yetersiz kalıyor çünkü) kokusunu hissedip de normal kalamayan insanlığın haz ve coşkudan, aşk ve şehvetten kendini alamadığı gerçeğine ulaştırır. İnsanlığı hazzın doruklarında gezindiren ve fakat çok geçmeden dıştaladıkları mucize, Grenouille için de sonun başlangıcı olacaktır.

Bu ilineksel olmayan son semboliktir. Luis Buñuel ve François Truffaut’nun yapıtlarını anmamızın nedenine gelmiş oluyoruz böylece. Yaşamındaki salt gayeye ulaşan Grenouille’in, mucizesinin kendisi için herhangi bir araçsal fonksiyon yüklenmediğini görünce ölümün trajik gerçeğiyle buluşmaması için de bir neden kalmayacaktır. Yaşamın ölümü de içerdiğini hatırlayınca aslında trajik tanımlaması da geçersizleşiyor. Karşıtlık, aynı kişi ya da nesnede birarada bulunuyor aynı zamanda. Varoluşun anlamının sorunsallaştırıldığı gri-alandır bu. Yaşamının anlamını bahis konusu yaptığımız idealin çekici dünyasına kilitleyen Grenouille, idealine ulaştığı andan itibaren de artık yaşamını devam ettirmesi için dayanıklı bir temel inşa edemiyor. Kurduğu bütün dizge idealin yüksek dizgesidir; gayesi de burada düğümlenmiştir. Gayeye ulaşıldığına göre artık ölüm kaçınılmaz bir sonuçtur, handiyse bir çözüm.

Öyleyse son olarak soralım: Arzunun nesnesi ulaşılmaz mıdır? ‘Öteki’ imkânsız mıdır? Ne arzunun nesnesi ne de ‘öteki’ ulaşılmaz değildir; ulaşılamaz olan anne bedenidir. Ulaşılmaz olanı biteviye çoğaltmak, onun gölgesine koşulsuzca sığınmak ise eni sonu dinsel tapınmayı, coşkusal bir ayini çağrıştıran bir edimdir. Eserini tamamlamayanlar için de sorun oluşturmaya aynıyla devam eder.

Notlar

1) Sevda Sözleri - Bütün Şiirleri, Cemal Süreya, Yapı Kredi Yayınları, 1. Basım, Ekim 1995, İst.

2) Koku: Bir Katilin Öyküsü, Patrick Süskind, Çev. Tevfik Turan, Can Yayınları, 13. Basım, 2007, İst.

3) Das Parfum’ün sinemaya uyarlanamayacağı konusunda görüş beyan eden Stanley Kubrick’i de selamlıyoruz bu vesileyle.

4) Koku: Bir Katilin Öyküsü, Patrick Süskind, Çev. Tevfik Turan, Can Yayınları, 13. Basım, 2007, İst.

5) Reading Zindanı Balladı, Oscar Wilde, Çev: Özdemir Asaf, Epsilon Yayınları, 3. Basım, 2006, İst. 

6) Bu filmde nekrofilinin ve dolayısıyla nekrofili psikolojisinin müphem doğası da betimlenmeye çalışılmıştır. Jeffrey’nin (James Stewart) karşı cinse (Kim Novak) duyduğu açlık, temelde Freudyen sembollerle görselleştirilmiştir. Elbette sinemasal imajlar; spiral uzamları, düş ve kâbusları, devasa yapılarıyla baş dönmesinin (vertigo) kaotik ruhsallığına paralel biçimlendirilmiştir.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız. 

Argo (2012, Ben Affleck)

İran hakkında bilgisi olmayabileceği düşünülen seyirci için filmin başlangıcında Doğulu ezgiler eşliğinde verilen bilgilere göre halk tarafından başbakan seçilen laik, demokrat Musaddık ilk iş olarak İngiliz ve Amerikan petrol şirketlerini millileştirmiş, böylece İran’a ait petrolün halka verilmesini sağlamıştır. Ancak bunu kabullenemeyen Amerikan ve İngiliz şirketlerinin desteklediği darbeyle indirilen Musaddık’ın yerine rahatına düşkün, aşırıya kaçmasıyla tanınan, insanlar açlık çekerken yemeklerini Paris’ten getiren hatta eşinin süt banyosu yaptığı söylenen Şah Rıza Pehlevi getirilmiştir. İran’ı Batılılaştırma sürecini başlatmış olsa da acımasız polis gücünü kullanarak işkence ve korkuyla hüküm süren Şah’a karşı ayaklanan halk 1979 yılında sürgündeki din adamı Ayetullah Humeyni’yi iktidara geçirmiş ancak ülkeyi ölüm mangaları ve kaostan kurtaramamışlardır. Ülkeden kaçan ve kanser tedavisi için Amerika’daki bir hastaneye yatan devrik Şah’ın iade edilerek asılması gerektiğini düşünen öğrenciler Amerika Büyükelçiliği’nin önünde oturma eylemi yapmaya başlamıştır.

Aralarında hiçbir irtibat olmamasına karşın üzerinden yirmi beş yıl geçen Musaddık olayını ve petrolün millileştirilmesini gündeme getiren, ‘’Biz Musaddık’ı devirmeseydik İran Devrimi olmazdı’’ demeye çalışan hatta diyen, tipik oryantalist bakış açısına sahip Argo’nun ne olduğunu anlayabilmek için biraz tarih bilgisinin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından büyük uluslar arası petrol şirketlerinden biri haline gelen Anglo-İran Şirketi’nin (APOC) savaş yıllarında elde etmiş olduğu petrol imtiyazlarını bırakmak istemeyen İngilizler ve Amerikalılar İran hükümeti ile anlaşmış olsa da İran Meclisi Petrol Komisyonu anlaşmayı kabul etmeyerek Anglo-İran şirketinin millileştirilmesini istemektedir. Baskılara görüş geremeyen ve art arda gelen ölümlerden korktuğundan istifa ettiği söylenen başbakanın yerine Şah, başbakanlığa Genelkurmay Başkanını atamış olsa da daha bir yılını dolduramadan ‘’İngilizlerin yardakçısı’’ olduğu gerekçesiyle camiye giderken bir marangoz tarafından öldürülür. Şah ne yapacağını bilmez bir haldeyken İran Meclisi 28 Nisan 1951’de Petrol Komisyonu Başkanı olan Musaddık’ı ülkenin başbakanı olarak ilan eder ve çiçeği burnunda başbakan da ilk iş olarak millileştirme yasasını hazırlar, Şah’ın imzalamak zorunda kaldığı yasa 1 Mayıs’tan itibaren yürürlüğe girer. Her şey birden oluvermiştir. Şaşkınlık sırası Amerikalılar ve İngilizlerdedir.

Amerikalı ve İngilizlerin Mossy olarak andıkları İngilizlere göre ise kurnaz, kaypak ve tamamıyla vicdansız bir adam olan Musaddık’ı Amerikalılar önceleri mantıklı, milliyetçi, kendisiyle iş yapılabilir, Sovyetler Birliği’ne karşı bir siper olarak tanımlamış ve Musaddık’ın yerine konulacak alternatif olsa olsa komünizm olabilirdi demiştir.

Petrolün millileştirilmesi üzerine İngiltere Savunma Bakanı Emmanuel Shinwell’in ‘’Eğer şimdi İran’a istediğini yapma hakkını tanırsak, Mısır ve öteki Ortadoğu ülkeleri aynı hakkın kendilerine de tanınması için teşvik görmüş olacaklardır. Bundan sonraki aşamada sıra Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine gelir’’ sözleri Batı’nın bakış açısını ve Doğu’nun acizliğini gösteren unutulmaz arasına girmiştir. Çünkü 1944 yılında Amerikan Başkanı Roosevelt İngiliz Büyükelçisi Halifax’a ‘’İran petrolü sizindir, Irak ve Kuveyt’teki petrolü bölüşeceğiz. Suudi Arabistan petrolüne gelince, oradaki petrol bizimdir’’ diyerek dünya üzerindeki petrol kaynaklarının sahipleri belirliyordu. İngiliz Başbakanı Eden Amerikan Başkanı Eisenhower’in de onayını aldıktan sonra Ruslara Ortadoğu’ya karışmamalarını söyledikten sonra ilave ediyordu. ‘’Benim petrol konusunda çok açık sözlü olmam gerekiyor; çünkü petrol için gerekirse dövüşebiliriz. Bir petrolsüz yaşayamayız ve petrolsüzlükten ölmeye de hiç niyetimiz yok.’’

Musaddık’ı devirmek için hemen girişimlere başlayan CIA, 1953 yılında Ajax kod adlı bir operasyonu başlatmış, işler önceleri ters gitse de sonradan başarıya ulaşmış, yurt dışına kaçan Şah galip olarak ülkeye dönmüş ve Musaddık hapse atılmıştır. ‘’İran petrolü yeniden işletmeye girmezse, ülke ekonomik çöküntüye uğrar ve sonunda o veya bu şekilde Sovyet tarafına düşer’’ tezinin işlenmesiyle 1954 yılında İran ile yeni imtiyaz anlaşmaları imza edilmiştir.

Pahalıya mal olan modernizasyon uğruna çılgınca savrulan paralar, gereksiz yatırımlar ve çürümeye terk edilen tesisler ekonomik karmaşayı körüklüyor, köylerde yaşayan nüfus zaten aşırı kalabalık kasaba ve kentlere akın ediyor, tarım üretimi düşüyor, yiyecek ithali artıyor, enflasyon yükseliyor, hoşnutsuzluk büyüyordu. İyice eskimiş demiryolu sistemi büyük sıkıntı yaratıyor, trafik tam bir karmaşaya dönüşüyor, yetersiz elektrik şebekesinin sık sık arızalanması gerek halkın kızgınlığını artırıyor gerekse sanayi üretimini olumsuz etkiliyor ve böylece tüm ülke genelinde sosyal ve siyasi gerilimin dozu her geçen gün artıyordu. Bu ortamda her kesimden İranlı’nın Şah rejimine gösterdiği sabır son noktasına geliyor ve sürgündeki Ayetullah Humeyni öne çıkmaya başlıyordu. Beklenen ancak görmezden gelinmeye çalışılan devrimin patlak vermesiyle Şah, kendi halkı için kullanmadığı ve ‘’harcayamadığımız paraya sahip olduk’’ dediği paraların bir kısmı ve bir valiz dolusu İran toprağıyla ülkeden kaçıyordu.

4 Kasım 1979 günü Washington saatiyle sabahın üçünde elçilik memuru Elizabeth Ann Swift, başkentteki Dış İşleri Operasyon merkezini telefonla arayarak elçilik önünde eylem yapan İranlı öğrencilerin elçilik bahçesine girdiğini, binayı kuşattığını, diğer binalara girmek için zor kullanıldığını hatta elçiliğin bir bölümünü ateşe verdiklerini söylüyordu. Son sözleri ‘’gidiyoruz’’ olan Swift’in hatırasına ve bu tarihsel gerçeğe filmde uyulduğunu görüyoruz.

Şah, ülkeden kaçtıktan sonra Mısır, Fas, Bahama Adaları ve Meksika’ya gitmiş ancak hükümetler İran’ın tepkisinden korktukları için sürekli kalmasına izin vermemiştir. Birkaç yıl önce Şah’a gösterilen onca iltifattan, onca pohpohlama ve yardakçılıktan, dünyanın dört bir yanından kendisini ziyarete gelen saygıdeğer başbakanlar, bakanlar ve güçlülerden sanki hiçbiri yaşanmamış gibi hiçbir iz kalmamıştı. Başkan Carter, kanser tedavisi için olsa bile Şah’ın ülkeye girmesini kabul etmemiş ancak sonradan verilen izinle 23 Ekim’de New York’a gelerek David Newsom takma adıyla bir tıp merkezine yatmıştır.

Şah yönetimine karşı gösteriler sırasında ölen arkadaşlarının anısı için Tahran’da bir gösteri düzenleyen lise ve yüksekokul öğrencileri Şah’ın ABD’ye girmesine izin verilmesini protesto ettikleri eylemlerinin başlangıçta işgal maksatlı olmadığı düşünülmektedir. Her ne kadar filmde doğrudan gösterilmese de yiyecek, ayakkabı, gömlek, şapka satan seyyar satıcıların kalabalığı para kazanmak için fırsat olarak gördükleri ve sayılarının fazla olduğu bilinmektedir. Filmde de vize başvurusunda bulunan İranlılar ve görevlilerin rahatlığı, ‘’bugün burası biraz gürültülü’’ diyen elçilik görevlilerinin ürkek ancak sakin tavırları bunu doğrulamaktadır. Heyecanına yenik düşen bir kişinin elçilik parmaklıklarının üzerinden atlayarak içeri girmesiyle birden kendilerini Amerikan elçiliği işgal etmiş ve çalışanları rehine almış olarak bulurlar. Hatta elçiliğin işgalinden bir gün sonra Humeyni yanlısı öğrenciler iktidarın gözüne girebilmek amacıyla Tebriz ve Şiraz kentlerindeki Amerikan konsolosluklarını basarlar. Böylece on beş ay sürecek rehine krizi başlayacak, bu süre boyunca Amerikalılar her gün ‘’Rehin Tutulan Amerika’’ yazılarını okuyacaklar, TV programlarının reytingi ve gazetelerin baskı sayıları artış gösterecektir.

Elçilik işgalinin en ilginç yanı rehineleri ellerinde tutan öğrencilerin işgalin dokuzuncu gününden itibaren seslerini dünyaya daha iyi duyurabilmek için açlık grevine başladıklarını ilan etmeleri, ikinci ilginç yanı Humeyni’nin 24 Aralık tarihinde tüm Hıristiyanlara bir mesaj yollayarak ‘’Hıristiyan dünyasından çanları Allah için çalmalarını’’ istemesi ve ‘’Carter çanları casusları için çalmak istiyor’’ demesi olmuştur.

Rehine olayıyla birlikte Şah ve refakatindekilerin hızlıca ülkeden çıkartılmış olmasına, Başkan Carter’ın İran petrolüne ambargo koyarak, İran’ın Amerika’daki mal varlıklarını dondurmasına, yine Carter’ın ‘’Bir dış güç petrol bölgesini ele geçirirse, Amerika askeri eyleme girişmekten çekinmeyecektir’’ sözlerine, İran Cumhurbaşkanı Abdulhasan Beni Sadr’ın Fransız Le Monde gazetesine ‘’Tahran’daki Amerikalı rehinelerin serbest bırakılmaları karşılığında, ABD’nin İran’a ekonomik ve askeri yardımda bulunması’’ önerisinin ‘’kabul edilmez’’ nitelikte olduğunu belirterek ‘’Bağımlı bir ülke, egemen güç karşısında özellikle zayıf durumdadır. Rus yayılmacılığına direnme niyetinde olduğumuz açıktır. Ama bu nedenle Amerikalılara ülkemizde tekrar bir köprübaşı kazanmalarına izin vermeyeceğiz’’ sözlerine, İran’ın İran petrolünün herhangi bir Amerikan firmasına ihracını yasaklamış olmasına, Panama’ya giden Şah’ın düzenlediği basın toplantısında, Amerika’dan ayrılmasının rehinelerin salıverilmesini çabuklaştıracağını umduğunu belirtmesine ve İran Devrim Konseyi üyesi ve Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade’nin ise Şah’ın Panama’ya gidişinin, Amerika için bir yenilgi sayılabileceğini söylemesine filmde değinilmemiştir.

İranlı öğrencilerin ‘’Şah’ın İran’a iade edilmemesi ve Amerika’dan başka bir yere gönderilmesi halinde, ellerindeki rehineleri derhal casusluk suçundan yargılayacaklarını’’ açıklamasından sonra Şah’ın, Amerika’ya gelmesi için izin verdiğinden dolayı pişmanlık duymadığını söyleyen Carter’ın ‘’Rehinelerin en kısa zamanda bırakılmaması halinde İran’a askeri müdahalede bulunulabileceğini’’ söylemesine, Filipinler’deki Amerikan Deniz Üssü’nde bulunan dev uçak gemisi Kitty Hawk ile çok sayıda savaş gemisinin Umman Denizi’nde bulunan Midway uçak gemisi ile buluşmak üzere üsten ayrıldıklarına ve İranlı öğrencilerin ‘’rehinelerin kurtarılması maksadıyla Amerika tarafından askeri bir girişimde bulunulursa, ellerindeki bütün Amerikalıların öldürüleceğini’’ söylemesine de filmde değinilmemiştir.

Şah Rıza Pehlevi’nin hiç gereği yokken Almanya’da yayınlanan «Bild am Sonntag» gazetesi muhabirine ‘’Atatürk, devrimlerini gerçekleştirirken softaları ortadan kaldırarak büyük bir adam olarak tarihe geçmiştir. Ben, Atatürk’ün yaptığını yapamadım’’ demiş olmasını rehine krizinde Amerika’nın Türkiye’yi öne süreceğinin işareti olarak yorumladım. Ve gerçekten de Türkiye’nin duruma müdahil olmaya çalıştığını ancak İranlılar tarafından kesinlikle görüşülmeyeceğinin söylenmesi üzerine devreden çıktığını öğrendim.

Olayın üzerinden üç ay geçtikten sonra Kanada hükümetinin kaçmayı başararak kendi elçiliklerine sığınan Amerikalıları saklamakta zorlanmaya başladığını söylemesi üzerine bu altı kişinin kurtarılmaya karar verilmesi Argo’nun çıkış noktası oluyor. Kurtarma operasyonuna başlanması kararı alınıyor ve durumdan haberdar edilen CIA en iyi adamını görevlendiriyor. Eşinden ayrılmış, çocuğunun konuşmak için heves duymadığı özel hayatında kendine faydası olmayan bu rehine kurtarma uzmanının bölgeyi tanımaması, coğrafyaya hâkim olmaması, dil bilmemesi, dine ve kültüre ilişkin hiçbir fikrinin olmaması kimselere tuhaf gelmez. Şah döneminde Tahran’daki elçilikte bin dört yüzün üzerinde personel çalıştıran Amerikan hükümeti ve gizli servisinin İran’ı tanıyan nitelikte personelinin bulunmaması bir hükümet yetkilisi tarafından ‘’Adamlarda zekâdan başka her şey var’’ sözleriyle dile getiriliyor.

CIA uzmanı, katıldığı ilk toplantıda uygulanma aşamasına getirilen ‘’bisiklet’’ fikrine doğrudan karşı çıkıyor ve birden her yandan yeni fikirler yağmaya başlıyor. Asıl amacının yeni fikirler bulmak değil uygulanmasına karar verilen ‘’bisiklet’’ konusunun ayrıntılarının belirleneceği bu toplantıya katılan hemen herkesin nerdeyse farklı bir fikrinin oluşu anlamlı değildir. Henüz kendisinin daha iyi bir fikri bulunmamasına karşın ortaya atılan her fikri eleştiren uzmanın ‘’kurtarma operasyonları kürtaj gibidir’’ vecizesini ortaya atarak toplantının işlevsiz kalmasına neden olduğu bu anlamsız diyaloglar CIA’nın kendisi göstermesi için uydurulmuş çok basmakalıp bir sahnedir

Bir hükümet yetkilisinin ‘’Hollywood’da CIA tarafından finanse edilen bir film yapım şirketi olduğunu mu söylüyorsunuz?’’ sözlerine belki çoğu kişi gülüp geçmiştir ancak bunun ne kadar ciddi bir durum olduğunu kısaca anlatmak istiyorum. Pentagon, Deniz Kuvvetleri, Milli Güvenlik Kurulu ve Harekâtlar Koordinasyonlar Kurulu’nun Amerikan Sinemasına ‘’özgürlük’’ izleğini sokmak için çok gizli bir çalışma yürütüyor ve adına ‘’Özgürlük Militanları’’ diyordu. Kültür tarihçisi Christopher Simpson’un deyişiyle ‘’amaç, pek çok kişinin kendiliğinden ortaya çıktığını sanacağı ama aslında kültürün içine bilinçli olarak şırınga edilmiş bir slogan, siyasal bir parola bulmaktı ve o zaman için hayli ince düşünülmüş bir propaganda harekâtıydı.’’ Bu toplantıların daha 1955 yıllarında yapıldığını ve zamanla hayli yol alınmış olabileceğini hesaba katarsak Argo gibi günümüz filmlerindeki propagandanın açığa çıkartılmasının hayli zor olacağını baştan söylemek gerekir.

Görev, takım ruhu, emre itaat, erkekçe korkusuzluk temalarını yücelten Özgürlük Militanları arasında yer alan John Wayne bu bağlamda Amerikan askerinin modeli ve Amerikancılığın somut örneği haline geliyordu. ‘’Dük’’ diye anılan ve sınır boylarında yaşayarak dünyayı yola getiren John Wayne o kadar başarılı olmuştur ki Kongre 1979 yılında üzerinde yalnızca ‘’JOHN WAYNE, AMERİKA’’ yazılı bir madalya yaptırmıştır. Psikolojik harbin en büyük ismi kabul edilen Sun Tzu’nun ‘’Düşmanı savaşmadan yenmek ustalığın doruk noktasıdır’’ derken anlatmak istediği tam bu değil midir? Argo filminde de yüceltilen görev, takım ruhu, emre itaat ve erkekçe korkusuzluk temaları değil midir? Tabi ki bu temaların yüceltilmesi kötü değildir kötü olan yalnızca belli başlı temaları işlemek için farklı konuları hep aynı şekilde işlemeye çalışmak ve sinemayı bu kalıplar içerisine hapsetmek değil midir?

Böylece sinema Amerika Birleşik Devletleri’nin ulaşmak istediği ve koşullanmaya hazır ‘’hedef kitleye’’ ulaşmanın en önemli aracı haline gelmiştir. Filmin bir yerinde de geçen gözleri olan herkesin kast edildiği hedef kitle sözlerinin bu açıdan okunmasında fayda olduğunu düşünüyorum.

Hollywood’daki Paramount, MGM gibi çeşitli stüdyolarda çalışan, görevi hem Hollywood’daki komünistleri izlemek hem de belli izleklerin filmlere sokulmasını sağlamak olan CIA ajanlarından birisi, 24 Haziran 1954 tarihli basmakalıp zenci tipler konusunu işleyen raporunda şöyle diyor. ‘’Çok göze batmayacak ya da kasıtlı yapıldığı belli olmayacak şekilde, Amerikan sahnesinin bir parçası olarak iyi giyimli zencilerin filmlere yerleştirilmesi konusunda rol dağıtımından sorumlu müdürlerle anlaşmaya varıldı. Çekilmekte olan Sangri ne yazık ki bunların yerleştirilmesine izin vermiyor çünkü film bir dönem filmi ve Güney’de geçiyor. Sonuç olarak plantasyonda çalışan zencileri gösterecek. Yine de ileri gelenlerden birinin evine saygın bir zenci baş uşak yerleştirilecek, bu baş uşağın özgürlüğünü kazanmış biri olduğunu, canının istediği yerde çalışabileceğini gösterecek diyaloglar eklenerek bir mahsur bir oranda giderilecek.’’

‘’Hıristiyanlığın en önemli vaadi şudur. Ara, bulacaksın… Amerika bu vaat üzerine kurulmuştur’’ ve ‘’eski İsrail dışında tarihte hiçbir ulus, Tanrı’nın ebedi amacının belli bir dönemi için yaratılmış değildir’’ sözleri günümüz dünyasının kabul gören ideolojisi olmuş, dünyayı yönetmek için seçildiklerini düşünen Amerika Birleşik Devletleri dünyanın merkezine yerleşmiştir. Marks’ın “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarını da kontrol eder” diyerek ana ilkeyi ortaya koymuştur ancak en etkili ve yeni propaganda yöntemleri, hedef kitlenin kendisinin inandığını sandığı nedenler yüzünden, arzu edilen yönde hareket ettiğinin farkına varmasını engellemektedir. Böylece fabrikalara, çiftliklere, bankalara, enerji santrallerine sahip olanlar, yayınevlerine, matbaalara, radyo, televizyon ve gazetelere de sahip olduklarından, egemen sınıfın ideolojisini yayma yoluyla kurulu düzeni haklı, ahlaki, meşru, akla uygun olarak tanımlayarak değişmez olarak kabul ettirmeye çalışırlar.

Soğuk Savaş döneminde CIA tarafından Batı Avrupa’da başlatılan gizli kültürel propaganda programının ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiasıydı. Otuz beş ülkede bürosu bulunan, bir haber ve film servisine sahip olan Kültürel Özgürlük Kongresi onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu. Öyle ki bu dönemde Avrupa’da bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeden bu gizli harekete adı bir şekilde karışmamış pek az yazar, şair, ressam, tarihçi, bilim adamı ya da eleştirmen bulunmaktadır. Amerika’nın bu casusluk kurumu, yirmi yıldan uzun bir süre hiçbir engelle karşılaşmadan, kendini ele vermeden, Batı’da ve Batı için, ifade özgürlüğü adına ön saflarda çarpışan kültürlü ve çok yetenekli insanlardan yararlanmıştır.

Entelektüel gelişim aşamalarına bir devletin gizlice müdahalesi demek olan bu girişim insanların özgürce hareket ettiklerini düşünürken denetleyemedikleri ve farkında olmadıkları bir güce ve özgürlüğün kendisine değil de ‘’oluşturulmuş’’ bir modeline bağımı hale gelmelerine yol açmış, maddi yardım bu aydınların düşüncelerini büyük oranda çarpıtmıştır. Birçok kişi entelektüel kapasitesinden dolayı değil bütünüyle öznel gerekçelerle seçilmiş, birçokları CIA tarafından yapılan teklifleri kabul etmediği için çürümeye terk edilmiş, kendileri ve eserleri unutulmuştur. Günümüzde büyük yazar, filozof, gazeteci, sinemacı denilenler CIA parası ve propagandası sonucu başarı merdivenlerini hızlıca tırmanmıştır.

‘’Edinilmiş öfke’’ söylemi kapsamında değerlendirebileceğimiz, seyircinin filmin nesnel olduğuna inanması ve propagandanın dengelenmesi maksadıyla ‘’Amerika ve CIA teröristtir’’ sözleri filmde kendine yer bulabiliyor. Hatta CIA uzmanının İran’a gitmek üzere bindiği uçak havalanır havalanmaz ezanın sözlerinden olan ‘’Hayye ale’l-felâh’’ çağrısını duyulur. ‘’Haydin kurtuluşa’’ demek olan ‘’Hayye ale’l-felâh’’ sözleriyle hiçbir anında gerilim duyulmayan, heyecanlı bekleyiş sahnesi olmayan ve azalan zamanın baskının hissedilmediği filmde ezan bile manipüle edilebiliyor.

Amerikan hükümeti elçilikten çıkmayı başarmış personelin sayısını anında öğrenebiliyorken İranlılar isim listesi ile rehinelerin eşleşmediğini üç ay sonra anlayabilmesi, ülkeye girerken doldurulması gereken giriş kayıt formlarının altı tanesinin birden ikinci nüshalarının bulunmamasının şaşırtıcı gelmemesi, Amerikan elçiliği kapalı devre kamera sistemleri ile donatılmışken İran havaalanında bir tek kamera bile bulunmaması, havaalanı güvenliğinin kuleyle irtibata geçmek yerine kapalı kapıları yumruklaması, kulenin pistteki araçları görmesine karşın uçuş emniyeti hiçe sayarak uçağın iniş iznini iptal etmemesi, Kanada elçiliğinin iş içten geçildikten sonra basılması, elçilikte çalışan hizmetçi kızın bile yakalanamaması İranlıların beceriksizliklerinin kanıtları olarak filmin her anına serpiştiriliyor. Seyirci bu beceriksiz sürüsü nasıl olur da elçiliği basar ve çalışanları rehine alır diye düşünmüyorsa ya kendisi de beceriksizdir ya da filmin propagandasını içselleştirmiştir.

Filmin genelinde İranlılar kaba, birbirleriyle sakince konuşamayan, nerdeyse hepsi samimiyetsizliğin göstergesi sayılan kirli sakallı olarak gösteriliyor. Müslümanları aşağılamak için Batı dünyasında halen kullanılmakta olan deve çobanı tabiri ise deve veterineri tabiriyle değiştirilmesine karşın verilmek istenen ırkçı mesaj aynı kalıyor. Kendinden olmayanı ‘’insan’’ yerine koymayan diğer ırkçı gönderme ise CIA uzmanın ‘’Maymunlar Cehenneminde Savaş’’ isimli bir filmi izlerken bireysel aydınlanma yaşamasıdır. Böylece özelde İranlıların genelde Müslümanların ‘’maymun’’ ile özdeşleştirilmesi literatürüne bir halka daha eklenmiş oluyor.

Oyuncular, kostümler, afişler, yeni çizimlere uygun maskeler, elbiseler birkaç günde hazırlanıyor ancak tüm üretim aşamalarından soyutlanarak. Şapkadan tavşan çıkartırcasına basit… Biraz Doğulu havası isteniyor ve anında yeni çizimler hazırlanıyor. Kostümler, makyaj, oyuncular, senaryonun okunması, rollerin dağıtılması gibi gerek duyulan her şey bir anda gerçekleşiyor. Argo böylece bir yandan da, işçi sınıfından nefret ettiği için her şeyi yoktan var etmeyi en büyük hayali olarak sunan burjuvanın aşağılık zihniyetinin temsilciliğini yapıyor.

İran hava sahasına girerken alkollü içkilerin toplanması, hava sahasından çıkar çıkmaz da ilk söz olarak alkollü içki servisinin başlayacağının bildirilmesi ikiyüzlü bir davranış olmuştur. Batı dünyasının Müslümanlar ile ilgili anlamakta zorlandığı konuların başında içki yasağının çok rahat çiğnenmesi olmuştur. Domuz eti yememek için her şeyi yapan Müslüman konu içkiye geldiğinde bu kadar tutucu olmamaktadır. Şah iktidardayken binlerce şişe şarabı Fransa’dan getirtmiş ve misafirlerine ikram etmiştir. Filmdeki bu sahne ile ikiyüzlülük yaptıklarını düşündükleri İran’a ve İslam dünyasına karşı ikiyüzlü davranıldığını düşünüyorum.

Geçtiğimiz günlerde Yemen’deki Cami-ül Kebir’in mahzeninde ortaya çıkan Kur’an’ın ilk Mushaflarının çürümeye terk edildiğine ilişkin bir haber okudum. Belgeleri incelemek için Yemen’e giden eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Tayyar Altıkulaç ‘’Bu çok değerli tarihi vesikaların bir kısmı çürümüş ve kirlenmiş’’ diyor ve şöyle devam ediyor. ‘’Danimarkalı uzmanlarla temasa geçiliyor ancak onlar parçaların Danimarka’ya getirmelerini istiyor. Yemenliler bunu kabul etmiyor. Ardından Almanlar ile görüşüyorlar ve Almanlar Yemen’e bir heyet gönderiyor. Alman Hükümeti ödenek tahsis ediyor bu çalışma için. Bu heyetin başında oryantalist ve Kuran tarihi üzerine çalışan Gerd R. Puin adında bir profesör bulunuyor. Almanlar bu çalışmada 35 bin çekim yapmış.” Tuvaletlerini bile altın kaplama yapmaktan çekinmeyen Müslüman dünyası böylesine olağanüstü bir keşif karşısında dünyayı ayağa kaldırması gerekiyorken inceleme yapmak için Almanların ödenek tahsis ediyor olması hangi ikiyüzlülükle izah edilecektir, bilemiyorum.

Bu ikiyüzlülük konusunda bir örnek daha vermek istiyorum. Şah, 1971’de eski imparatorluk başkenti Persepolis’te bir şölen düzenlemiştir. Sovyetler Birliği Devlet Başkanı, Birleşik Devletler Başkan Yardımcısı, Mareşal Tito, yirmi kral ve şeyh, beş kraliçe, yirmi bir prens, on dört devlet başkanı, üç başkan yardımcısı, üç başbakan ve iki dış işleri bakanı gelmişti. Yiyecekler Paris Maxim’e ısmarlanmış, yemekler uçakla Paris’ten getirilmiştir. Yemeklerde sunulan 25 bin şişe şarap da Fransa’da getirilmiştir. Şölenin maliyeti 100 ila 200 milyon dolar arasında tahmin edilmektedir. Bu denli savurganlığın eleştirisine Şah şöyle demiştir ‘’Halk niçin böyle yakınıyor. Elli devlet başkanına verdiğimiz birkaç ziyafet için mi? Ne yapacaktık ki, onlara ekmekle turp mu ikram etseydik? Tanrı’ya şükür ki, İran İmparatorluk Sarayı bugün Maxim’den yemek getirtecek parasal güce sahiptir.’’

Dışarıda gösteriler devam ederken hatta eylemciler içeriye girdiği sırada bile vize başvurusundaki İranlılar elçilik bekleme salonunda sakince oturmaktadır. Bir görevli ‘’Amerika vizesi için başvurdukları anlaşılırsa burada güvende olamazlar’’ diyerek endişesini belirtir ve tüm seyirciyi aptal yerine koyar, sanki İran gizli servisi ve polisi elçiliğe girip çıkanları bilmiyormuş gibi… Burada da oryantalist bakış açısı kendini hissettirir. Nasıl kendisini ifade edemeyen Doğu’yu ifade etmek Batılıların işi ise, müthiş bir kayıtsızlıkla bekleyen İranlıları yine Amerikalılar düşünmektedir.

Erasmus’un ‘’Türkleri yenmenin en etkin yolu, Türklerin bizde İsa’nın öğrettiklerini ve duyurduklarını görmeleri, topraklarına göz dikmediğimizi, paralarını arzulamadığımızı, sadece onların ve İsa’nın esenliğini aradığımızı anlamaları olacaktır’’ sözleri ile Afganistan veya Irak halkını ya da Mali halkını düşündükleri için onlara demokrasi götürdükleri iddiası ile elçilik görevlisinin İranlıları düşünmeleri arasındaki benzerlik herkese tanıdık gelecektir.

Filmin en etkileyici sahnesinin, birkaç İranlı milisin Şah yanlısı olduğunu tahmin ettiğim bir adamı sokak arasında infaz etmeleri olmuştur. Ayrıca İran’ın Türkiye Başkonsolosluğu’ndaki görevlinin kaşedeki ‘’Kingdom of’’ yazısının üzerini kalemle çizerek yerine ‘’Islamic Republic of’’ yazmasının da güzel bir ayrıntının yakalanması olarak görmek gerekir.

Elçilik işgalinin yaşandığı gün ham petrol yokluğu nedeniyle üretimi düşürülen İzmir Aliağa Rafinerisinden sonra, Mersin’deki ATAŞ Rafinerisi’nde de üretim tamamen durdurulmuş ve elçiliğin işgali dünya egemenliğinin petrol ihracatçılarının elinde olduğunu göstermiştir. Salt petrole duyduğu ihtiyaç nedeniyle kendi toprakları olan elçiliğinde rehine alınan vatandaşlarının haklarını savunmada yetersiz kalan Amerikan yöneticileri bir kez daha aynı aciz duruma düşmemek için yemin etmiş olmalılar. Argo filminin de yıllar sonra, bu acziyet duygusundan bir parça olsun kurtulabilmek adına üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

Christine (1983, John Carpenter)

20 Ocak 2013 Yazan:  
Kategori: B Filmleri, Kült Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

John Carpenter’ın genelde bilindik filmlerinin ya da kimi zaman ana akım sinemaya göz kırptığı filmlerin biraz dışında olan filmlerinin oldukça özel yerleri vardır. Belki de Freud’un olgu vakaları gibi incelediği edebi eserlerin (Hoffman, Poe) izinden ayrılmamacasına modern literatürdeki yerlerini dinamize ederek, mitlerin, korkuların, ‘tekinsiz’ olanın portresini çizmeye çalışmıştır. Onun mitlere (Western, Amerika, Kapitalizm) olan hayranlığını ve en temel insan korkularının derinine inmesi ama daha da önemlisi bunu yaparken filmlerindeki ‘gizem’ vaklarının nedenlerini açıklamaması, izleyici açısından bir özdeşleştirme olanağı sunmaktadır. Freud’un Hoffman’ın Kum Adamı’nı Tekinsiz [Unheimlich] makalesinde incelerken kullandığı sözlerde de bu özdeşleşmeden bahsettiğini görürüz. Ancak bu özdeşim daha çok korku verene, bastırılmış olana, telepatiye,  bastırılmış olanın yeniden ortaya çıkmasına dair, korktuğumuz hususiyetlerin yaşadığımız dünyada -ne türden bir sonuca gebe olduğunu bilmeden yaşadığımız dünyada- tersine çevrilebilen niteliklere haiz görüntülerle donatılmıştır. Bir Carpenter filmi izlemek insanın filmin sonunda kendini güvensiz, kuşku dolu bir yaşamın akışına bırakmak, az önce görülen kâbustan uyandıktan sonra yeniden uykuya dönme arasındaki sınırın çizilmesine benzer. Bu onu diğer muadillerinden, George A. Romero ve Wes Craven’den ayıran en önemli özelliktir. Bir Craven filminde uykuya dalmaktaki sorununuz uykuda sizi halen bekleyen ölümcül bir şeyin olmasıdır. Rüya sizindir, size aittir ve sonunda kendi rüyanızda ölürsünüz. Ancak bir Carpenter filminde uykuya dalmaktaki esas problem yeniden aynı şeyi yaşamaktan korkmak değil, az önce gördüğünüz şeyin etkisinde kalmaktır. Gördüğünüz rüya size ait değilmiş gibi görünür, kendi rüyanızda kendinizi asla evinizde hissetmezsiniz. The Thing (Şey, 1982), They Live (Yaşıyorlar, 1988), Halloween (1978, Cadılar Bayramı) şeklinde liste uzar gider. Örneğin Yaşıyorlar filminde dünya dışı yaratıkların varlığı ve dünyayı istilaları yalnızca güneş gözlükleriyle görülebilir ve fark edilebilmektedir. Yaşadığınız dünyada etrafınızdaki insanların varlığının başka bir türe ait olduğunu fark etmek ve herkesin değişmiş olduğunu fark etmek insanda ne kadar büyük bir yalnızlık hissiyatı verecektir. Bu tam da Peter Weir’in Truman Show’daki (1999) kasabada yaşayan insanların birer aktör olduğunun farkına varılmasına tekabül etmez mi? Slavoj Zizek, Yaşıyorlar filmi için şuna yakın bir şey söylemişti:

“Lacancı terimlerle konuşacak olursak, gözlükler sayesinde başat göstereni (master signifier) doğrudan görebiliyorsunuz. Bu filmin sevdiğim tarafı, ideolojiye bakışının doğru olması. Öncelikle bu film, solcuların tipik paranoyasının güzel bir örneği bence. Solcular devrimin neden gerçekleşmediği sorusunu cevaplayamadıkları zaman, hepimizin kontrol ediliyor olduğunu, birileri tarafından ele geçirilmiş olduğumuzu filan düşünürler. Amerikan Komünist Partisi’nin merkez komite üyesi olan yaşlı bir adamla tanışmıştım. Oradaki en popüler teori, FBI’ın insanları itaatkâr hale getirmek için havaya bir çeşit uyuşturucu sıkmakla ilgili gizli, karanlık planları olduğuymuş. Bu film de biraz böyle… İşin bu tarafı yanlış, ama bu filmle ilgili doğru olan şey, beklenenin tam tersini yapıyor olması. Nedir beklenen? İdeolojinin bir gözlük olması… Gerçekliği olduğu gibi görebilmek için gözlüklerinizi çıkarmanızın gerekmesi… Burada benim hoşuma giden şeyse, bunu tersine çeviriyor olması. Kendinizi ideolojiden kurtarmak, özgürleşmek ve gerçekliği olduğu gibi görmek için gözlüklerinizi çıkarmanız değil, tam aksine, gözlükleri takmanız gerekir. İnsan doğası yoz ve kirlidir; doğal hale geri dönmek diye bir şey yoktur, doğal varlıklar olarak dünyaya baktığımızda bakışımız ideolojiktir. Özgürleşmek için gözlük takmamız gerekir.” (Slavoj Zizek – Altyazı Dergisi Röportajı)

Christine (1983) filmi ise yine diğer Carpenter filmlerinden farklı değil. Film bir kadının adı olmasına rağmen esasen bir arabaya verilmiş bir isimden oluşur. Burada daha çok maskülen-feminen bir dil olan İngilizce olmasından kaynaklı olarak nesnelere verilen ya da atfedilen öğeler arabalar için genelde feminen, motosikletler için ise maskülen sıfatlardır. Arabaya yüklenen bu dişil anlam, bir erkeğin arabanın içine girebilmesi (vajinanın içine girmesi), motosikletin ise bir tür fallus uzantısı olmasından kaynaklıdır. Çok abes bir örnek olacak farkındayım ama aklıma gelmişken yazmadan edemeyeceğim: İzzet Yıldızhan’ın yorumladığı Le Le Sakine parçası sözleri diğer Maskülen-Feminen bir dil olan Arapça etkileri taşır. ‘Bak gidiyor makine’ sözündeki Makine kelimesi Arapçada otomobiller, arabalar için kullanılan bir terimdir. Bu makine sadece kafiye için yazılmış bir sözden çok aynı zamanda bu feminen etkiyi yaratan bir öğe haline gelir. Bu nedenle bu tür dillerdeki zenginliğin kaynaklık edeceği şey her nesneye sanki bir cinsiyet gibi yaklaşılabileceği durumudur. Bu rahatsız edici örneği verdikten sonra konumuza yeniden dönebiliriz.

Christine adının bir arabaya verilmesindeki sebep yine aynı şekilde her nesnenin bir cinsiyete eşlik edebilecek bir niteliğe bürünmesinden kaynaklanır. Bu aynı zamanda David Cronenberg’in Crash (Çarpışma, 1994) filmiyle de bağlantırılandırabilir.

Christine’nin doğumu, bir araba fabrikasında gerçekleşir. Diğer arabalardan ayırt edebileceğimiz kırmızı bir renge (alıcılığı olan, çekiciliği olan diğer kadınlardan farklı) sahiptir. Ancak bu kadının -mekanik femme fatale- doğar doğmaz felaketlere yol açması ilk başta bizleri çok şaşırtır, nedenini bir türlü çözemeyiz. Hatta içine gizlice binen ve radyoyu açtıktan sonra içtiği sigaranın külünü koltuğa döken fabrika işçisinin ölümü bile esrarengizdir. Bu bize Alfred Hitchcock’un North By Northwest (Gizli Teşkilat, 1959) filminin girizgâhı olarak düşündüğü sahneyi akla getirir: İki adam bir araba fabrikasında yürümektedir. Ve doğal olarak sohbet etmektedirler. Arka planda ise makineler arabaları dizayn etmekte parçalarını birleştirmektedir. Bu iki kişi yürürken arka planda imal edilen arabalardan birini görürüz ve ilk doğum aşamasından son doğum aşamasına kadar onu izlerken sohbet eden karakterlerden birisi arabanın kapısını açar açmaz içinden bir ceset çıkar. Cesedin ne zaman oraya konulduğu ya da nasıl yerleştirildiği konusunda hiçbirimizin bir fikri olmayacaktır. Carpenter’ın filminin ilk sahneleri de buna benzer bir şekilde başlar. Eğer biz o işçinin arabaya girdiğini görmeseydik ve arabanın kapısını açar açmaz o işçinin cesedi ortaya çıksaydı Hitchcock’un sahnesini görmüş olacaktık. Elbette bu açıdan Marksist bir yabancılaşma yorumu yapılabilir ancak işin içinde sanki çok daha farklı bir gizem vardır. Her iki yönetmende de bir femme fatale öğesi ya da başka bir Lacancı deyimle ‘objet petit a’ bir arzu parçası, Joussaince’nin yaratılması gereken ya da bu alanın üzerine kurulan bir arzu dayanağı olması gerekmektedir. Carpenter’ın filmi tam da Christine’in bir Joussaince alanı olarak ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu aynı zamanda Freud’un mekanik bir robot olan Hoffman’ın Kum Adam öyküsünde yer alan Olympia’nın bir tür yeniden yaratımı değil midir? Hoffman’ın masalındaki ana karakterin sonunda uzaktan onu izleyerek âşık olduğu robot olan Olympia’nın arkaik narsisizmini yansıttığı kocaman bir haz alanı olarak sunması yine filmdeki Christine’in akıbetiyle paralel olarak bağlantılı gibi görünür.

Fabrikadaki olaydan sonra Christine’i bir daha görmeyiz. Filmin devamında kolej öğrencileri olan Arnie ve Dennis’in okul hayatlarındaki klişe olarak ele alabileceğimiz serseri tipli öğrencilerle sürtüşmelerini ve kavgalarını görürüz. Dennis tek başına bu öğrencilerle mücadele etmeye kararlıyken, Arnie ona dövüşmemesini söyler. Ancak sonunda olan olur ve kavga sırasında Arnie (gözlüklü) zayıflığının altını çizecek şekilde gözlüğü diğer öğrenciler tarafından kırılır ve hırpalanır. Dennis’in karakteri ise daha çok güçlü durma ve karşı çıkma üzerinedir. Aslında filmdeki karakterlerin hepsi kişilik olarak yüzeyseldir. Adeta Christine’in kişiliği karşısında birer oyuncak gibidirler. Ve karakterlerin hepsinin bu kişilik enerjisi Christine tarafından emiliyor gibidir. Arnie görüldüğü üzere zayıf bir karaktere sahiptir. Ve bu kavgadan sonra Dennis ile arabadayken yolun kenarında duran Christine’i görür. Hemen arabayı durdurup gördüğü şeyin etkisiyle Christine’nin yanına gider. Christine fabrikada gördüğümüz çekiciliğinden oldukça şey kaybetmiştir. Neredeyse bir hurda yığını haline gelmiştir. Sahibi ise oldukça yaşlı bir adam olan ve abisinin ölümüne neden olan bu arabayı Arnie’nin arabayı satın almak istemesine razı olur. Ancak Arnie’nin ruhsal olarak değişiminin miladı da arabayı satın aldıktan sonra olur. Ailesinden habersiz aldığı arabayı ailesinin tepkisine rağmen bırakmak istemez. Lakin tartışmada Arnie, annesine hayatı boyunca onların istekleri doğrultusunda hareket ettiğini, ancak bu sefer kendi isteğini gerçekleştirme konusunda hür olabileceğini ifade eder. Bu daha çok Arnie’nin artık çocukluktan çıkıp erişkin bir insan olma isteğiyle açıklanabilir sanırım. Ancak bu bizleri yanıltmamalı, bu yalnızca görünen bir çocukça bir isyan durumudur. Arnie’nin Christine’e göstermiş olduğu bu fetişist tutum aynı şekilde bir tür çocukça cinsel nesne arayışı olarak görülebilir.

Arnie karakterinde gözlemleyeceğimiz ilk şey bir anne bedeni bulma isteğidir. Doğal olarak bizleri Oedipus karmaşasına götürecektir. Hemen karşı çıkmadan önce savlarımızı destekleyebileceğimiz nedenleri sıralamakta fayda görüyorum. Öncelikle konu olarak Christine-Arnie ilişkisi filmdeki doruk ilişkidir. Ancak dikkat edilirse Christine’in 1957 model bir Plymouth Fury olması oldukça ilginçtir. Arabanın rengi ve markasındaki Fury anlamı onun dişil yönünü ortaya çıkaran diğer yönüdür. Fury İngilizcede öfke anlamına gelse de, Yunan Mitolojisinde Erinys’in karşılığı haline gelir. Bir anlamda sıradan bir öfke ya da hiddet şekli değildir, anlamı intikam olan, intikamın neden olduğu bir olgudur. Erinyslerin birer dişi olması da tesadüf olmasa gerek. Kırmızı rengin intikam sever şiddetini alır böylece. Doğal olarak Christine artık yaşlanmıştır ya da bütün cazibesini kaybetmiş gibi görünmesine rağmen öznelerin kendi fantezi alanlarını yaratabileceği bir bölge, bir alan haline gelmiştir. Andrey Tarkovski’nin Stalker (İz Sürücü, 1979) filmindeki ‘bölge’ gibi, öznelerin bilinçdışında kalmış bütün isteklerinin gerçekleşebileceği yegâne uzamdır. Christine’in Arnie’den önceki sahibi evlenmiş ve çocuğu olan birisidir ancak bu Arnie’ye arabayı satan kişinin vermediği bir bilgidir. Arnie’nin arkadaşı bu bilgiyi daha sonra yaşlı adamı ziyaret ettiğinde alır. Christine ile bir önceki sahibi arasındaki ilişki daha çok femme fatale örgüsü içinde ele alınabilirken, -çünkü Christine, sahibinin karısını ve çocuğunun ölmesine neden olmuştur, bunu bir tür kıskançlık krizine giren kadın olarak okuyalım- Arnie ile Christine ilişkisi bir tür anne-çocuk arasındaki aşka benzemektedir. Bunun arabanın yaşlanmış olmasına ve Arnie’nin artık kendini bir yetişkin olarak görmeye çalışmasına bağlayabiliriz. Freud’un bu konuyla ilgili cümlesi manidardır: Türümüzün seçtiği aşk nesnelerini her şeyden önce anne-vekilleri olarak anlayacak olursak birine sadık olma koşuluyla bu denli açık olarak çelişir görünen bir aşk nesneleri dizisi oluşturulması daha anlaşılır hale gelir. (Freud: 2006)

Arnie ile Christine arasındaki ilişkiyi Freud’un çocukların özellikle mekanik olarak cinsel eylemlerden haz alması üzerine söylemlerini ekleyebiliriz:

“Huzursuz çocukları sallamanın adet olduğu iyi bilinir. Arabaya binmenin daha sonra da demir yolu yolculuğunun yarattığı sarsıntı daha büyük çocuklarda öylesine ilgi çekicidir ki her oğlan şu ya da bu biçimde, yaşamının şu ya da bu zamanında bir lokomotif ya da at arabası sürücüsü olmayı istemiştir.” (Cinsellik Üzerine – Freud S. (Çev. Emre Kapkın) S.114, Payel: İstanbul)

Bu sadece işin görünen kısmıdır. Bu Arnie’nin isteği ile ailesi arasındaki zıtlaşmanın bir ürünü olarak görünür. Ancak bundan ötesi Arnie’nin kendini Christine’in içine analojik olarak bedenini yerleştirmesi ve cinsel bir edimden çok Christine’in içinde kendini onun rahmi içerisine kendini yerleştirmesidir. Arnie böylece gözümüzde erişkin bir erkeğin isteği olarak görünen bir arabaya sahip olmanın ötesine geçerek, arabanın kendisine sahip olduğu duygusunu elde etmeye çalışır. Ve bildiğimiz üzere bu androjenik birleşme olarak pekâlâ tasvir edilebilir görünmektedir. Japon Animelerindeki Mecha anime türündeki karakterin kendini bir robotun içine yerleştirmek suretiyle savaşması ve robotun mekanik bedeni içerisinde kendi vücudunu konuşlandırması filmin anlaşılması için oldukça güzel bir örnektir. Özellikle Neon Genesis Evangelion (1997) serisinde bu daha da ileri götürülmüştür ki aynı şekilde bu filmimizde de benzer görüntülerle karşı karşıya kalırız. Tıpkı bu seride robotu kullanan çocuk-erişkinlerin robotlarıyla aynı aynı duyguları, aynı acıları çekmesi gibi bunlar artık birbirine bağlanmış, sadece bedensel uzviyetin değil aynı şekilde insana ait olan duygulanımların ortak bir paydada, ortak bir bedende bir araya gelişini imlemektedir.

Arnie’nin özellikle bu fetiş nesnesine karşı beslediği sevgiyi sinema tarihindeki çok güzel bir örneği olan Powell & Pressburger’in 1948 yapımı Red Shoes (Kırmızı Ayakkabılar) filmiyle de ilişkilendirmek açısından önemli veriler sunmaktadır. Örneğin fetiş nesnelerin aynı renkte olması ve benzer bir şekilde bir cinsel ilişkiyi çağrıştırması açısından ayağın ayakkabıya girmesi bir tür cinsel ilişkidir ki, bu da kastrasyon anksiyetisinin bir sonucu olarak meydana gelir. Tıpkı Arnie’nin rahatsızlığına neden olduğunu belirttiğimiz Oedipus Karmaşası gibi.

Filmin sonraki sahnelerinde Arnie’nin artık fiziksel olarak değiştiğini ve daha önce birlikte olamadığı güzel kızlarla birlikteliğini, bu esnada, filmin başında baskın bir karakter olarak tanıtılan Dennis’in futbol maçı sırasında sakatlanışını (bunun nedeni Arnie’yi güzel bir kızla öpüşürken görmesi ve dalgınlık sırasında bir başka oyuncunun kendisine çarpmasıdır) görürüz. Arnie fiziksel olarak da değişmiştir, gözlüklerini çıkarmış, ilk yetişkinliğine adım atmıştır, diyebiliriz. Ancak elbette bu fiziksel olması gereken, toplumun arzuları doğrultusunda gerçekleşen bir olgudur. Böylece Christine sayesinde -vekil anne- sayesinde artık bağımsızlığını kazanmaya başlamıştır. Arnie, arkadaşı Dennis’i hastanede ziyaret eder ve ona annesinin arabaya henüz alışmadığını ve bahçede tutmak istemediğini söyler. Böylece bu sahnede biyolojik anne ile onun yerini tutan mekanik vekil-anne arasındaki gerilimi hissedebiliriz.

Büyümemi istemiyorlar. Çünkü o zaman yaşlandıklarını kabul edecekler.

Arnie’nin yukarıdaki sözü daha çok kendi isteğiymiş gibi görünür. Çünkü bizler başkasına bir başkasından bahsederken çoğu zaman olduğu gibi aslında kendi isteklerimizi ya da duygularımızı ifade ederiz. Büyümemi istemiyorlar sözü, büyümek istemiyorum şeklinde çevrilebilir sanırım.

Film Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır ki, çoğu okur onu bir korku romanı yazarı olarak bilmesine rağmen King bana göre hiçbir zaman bir korku yazarı olmamıştır. Onun eserleri sinemaya neredeyse en güzel şekilde uyarlanabilecek malzemeyi verirler. Freud’un Unheimlich adını verdiği makalesinde bu tekinsizlik kavramı King’in neredeyse bütün eserlerinde kendini var eder. Christine ise King’in daha sonraki romanlarından birinde ‘’22/11/63’’ Christine olarak karşımıza yine çıkar. (Nesrin Tegün Yavaş’a çok teşekkür ederim Christine hakkındaki bilgileri için)

“Nevrotik erkeklerin dişi genital organları ile ilgili olarak tekinsiz bir şey olduğunu duyumsadıklarını belirtmeleri sık olarak gerçekleşir. Ancak bu ‘Unheimlich’ yer tüm insanların eski Heim’larının (Ev), hiçbirimizin bir zamanlar ve başlangıçta yaşadığı yerin girişidir.” (Sanat ve Edebiyat- Freud S., Çev: Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın, S: 351, Payel: İstanbul)

Sinema bu tekinsiz kavramını yeniden yaratabilecek özelliklerle donanmış en önemli sanattır. Özellikle görselliğin üzerine bindirilmiş seslerin bu tekinsizi destekler nitelikte olması oldukça önemlidir. Bu filmde ise sese tekinsizlik unsuru veren şey Christine’in göründüğü zaman derinden gelen müzik ve arabanın içindeki radyodur. Radyo ne zaman çalmaya başlasa mutlaka bir sorun, bilinmeyen bir şey ortaya çıkar. Arnie cinsel ilişkiye gireceği vakit yakın çekimde gösterilen radyo ve ondan gelen sesler bu cinsel ilişkinin gerçekleşmemesi için ket vurmaya hazır, Hitchcock’un sesleri kullanımını hatırlatır bizlere. Cinsel ilişki böylece gerçekleşmeyerek sesin varlığı bir tür hadım edici bir uyaran olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir. Arnie’nin kız arkadaşı da özellikle arabanın içinde sevişmek istemediğini ve arabaya kendisinden daha çok önem verdiğini söyler, ancak bu bir tür bahanedir. Görünendir. Görünmeyen şey ise ya da algılanmayan şey ne ise bunun oldukça rahatsızlık verici bir şey olduğudur. Arnie’nin bu arabayı bir anne bedeni gibi sahiplendiğini söylemiştik. Bu nedenle bu anne bedenine karşı göstermiş olduğu yüceltim mekanizması aynı zamanda kendisinin diğer kadınlarla ilişki kuramayışını, ilişkiye giremeyişinin nedeni olur. Bu da yukarıda söylediklerimizin bir tür kanıtını oluşturacaktır. Çünkü doğal yaşam koşullarında bir erkeğin halen annesine bağlı symbiotic ilişkisinin evleneceği kadınla olan ilişkisini etkileyeceği apaçıktır. Freud hatırlamadığım bir bölümde Hz. İsa’nın ‘’Benim peşimden gelecek olan anne-babasını bıraksın.’’ sözünü alıntılar. Bu uygarlığın gelişimi olması gereken ödenmesi gereken bir bedeldir.  Arnie’nin kız arkadaşının davranışları sonunda Arnie’nin, ‘Benim bildiğim bütün kızlar kızları kıskanır bir arabayı değil.’’ sözüne kız arkadaşının, ‘Bu bir araba değil, bu bir kız.’’ demesi yukarıda dille olan bağlantımızı destekler görünmektedir.

Christine’in kırmızı renkli olması, Arnie’nin üzerine giymiş olduğu kırmızı mont oldukça uyumludur. Burada kıyafetler ve sürekli iç-dış tanımlamalarını ayakkabılar üzerinden yapmıştık. Ayaklar cinsel bir organ iken ayakkabılar kadın genital organını temsil eder. Arnie’nin araba içinde olması güvende hissetmesi, aynı zamanda onun renginde bir kıyafete sahip olması bu güvenli olmanın yarattığı huzurlu bir duygulanıma neden olur. Bu Arnie için geçerlidir ancak diğer karakterler ve bizim için bu daha çok tekinsizlik veren bir renk olarak kalır. Doğal olarak Tekinsizlik kavramı bunu yaşayan karakterden çok biz izleyenler ve okuyanlar için yaratılmış bir ortamdır, diyebiliriz. Ancak bu ortam dağıtılır, onun üzerindeki bu hâle Arnie’nin filmin başında dövüştüğü serseriler tarafından parçalanır. Arnie’nin ailesi ona yeni bir araba almak ister ama Arnie’nin saygısızlığı ile birlikte Arnie buna karşı çıkar. Hatta bir an için babasının boğazına sarılarak babasının donakalmasına neden olur. Bu da Arnie’nin iğdiş edilme anksiyetisinin bir tür dışavurumudur. Bu Christine’in ona vermiş olduğu özgüven ve aileye karşı çıkma, kendi korkularını daha da bastırma konusunda dayatmış olduğu bir tür önlemdir. Christine’in patolojisini incelediğimiz sahibi olduğu karakterlerin kişilik bozukluklarını, nevrotik durumlarını kendisine çektiğini görürüz. Bu da doğal olarak aslında sahip olan kişinin narsisistik düzeyini algılamak için bir ipucu sağlar bizlere. Bu narsisistik yönelim tıpkı Hoffman’ın ana karakteri olan Nathaniel’in Olympia’ya âşık olmasındaki nedenlerinden biri olarak gösterilen ilkel narsisistik tutumdur. Bu narsisizm durumunu Freud betimlemiştir.

Burada Hitchcock’un Psycho (Sapık, 1960) filminde izlediğimiz Norman Bates’in ilk yetişme kıvılcımlarını görmekte olabiliriz. Arnie de sözcelemede birinci tekil şahsı kullanmaktansa birinci çoğul şahsı kullanmaya başlar. “Bize zarar veremezler artık.” cümlesini neredeyse Psycho filmindeki Bates karakterine kalıp olarak oturtabiliriz. Bu bizi doğrudan Tekinsizin çifte değerli tutumuna götürür. Araba bir nevi artık Arnie’nin diğer kişiliği haline gelmekten çok onunla birleşir, tek bir vücut olur. Aynı bedende iki farklı kafa olarak tasvir edebiliriz bunu. Böylece filmde Christine’in kendini yenileyebilme özelliğini keşfetmiş oluruz. Christine’in ilk sahnelerde atıl durumda olduğunu ve durumunun hiç de iyi olmadığını söylemiştik ancak bu ikili yaşam ilişkisi içerisinde onu sürekli yenileyen şey öznenin kendisinden almış olduğu enerjidir. Bu enerji nedir diye sorduğumuzda? Elbette verilecek cevap hazır: Libidinal bir enerji. Sahip olan öznenin bütün cinsel gücünü emen Wilhelm Reich’in ‘Orgon’ kavramına ulaşırız. Orgon, Reich’in teorisi olarak dünyadaki bütün enerjileri toplayan bir araç olarak tasvir edilirken, filmimizde ise yalnızca cinsel enerji ile çalışan bir alet olarak tasvir etmekte hiçbir beis görmüyorum. Lakin Woody Allen’ın Sleeper (1973) filminde bunu orgasmatron olarak görürüz. Bu aleti böylece film boyunca bütün enerjisini emdiği penise sahip olan vajinaya benzetmek mümkündür. Arnie’nin bütün cinsel enerjisi bu vajina tarafından emilmektedir.

“Erkeklerde penisin erk sembolü olduğu hepimizce aşikar. Vajina denen bu oyuk, sertleşmiş yani tam güçlü haldeki penisi içine alır, tüm gücünü soğurarak sönmüş bir halde dışarı çıkarırdı.”(Murat Akçıl, Korku Filmlerindeki Jinefobi)

Bu filmde de özellikle Christine’in parçalandığı doruk sahnesinden sonra filmin gidişatı tamamen bir tür şiddet içeren intikam filmine dönüşür. Ancak burası da biraz muallâktadır sanki. Salt bir şiddetten çok, daha duygusal bir yönün ortaya çıktığını görebiliriz. En nihayetinde Christine ile Arnie aşkı son bulurken bütün kötü karakterler öldürüldükten sonra, Arnie de filmin sonunda ölür. Araba bir hurdalıkta şimdilik.

Orhan Miçooğulları

kusagami@sanatlog.com

Yazarın diğer film eleştirileri için tıklayınız.

1 Film 6 Analiz: Blowup (2. Analiz – Salim Olcay)

“Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler.” (Aristo, Metafizik)

Blow Up: Aydınlanma Eleştirisi yahut Bir Cinayetin Anatomisi

İşinin ehli bir dinleme teknisyenini oynayan Gene Hackman’ın sürüklediği Francis Ford Coppola filmi The Conversation (1974), Robert Redford’un çaylak bir CIA analizcisi olduğu Sydney Pollack filmi Three Days of the Condor (1975), genç bir ses efekti uzmanını canlandıran John Travolta’nın oynadığı Brian de Palma filmi Blow Out (1981), Will Smith’in acar bir avukat rolüne büründüğü Tony Scott filmi Enemy of the State (1998) filmlerinde kahramanlarımız tesadüfen tanık oldukları bazı olayların neticesinde üst düzey yöneticilerin dâhil olduğu gizli kapaklı işleri açığa çıkarıyor ancak sistemin çürümüşlüğü değil de tıkanıklığını ortaya koymaya çalışıyorlardı. Bu filmler komplo filmleri olarak sınıflandırılmaya çalışılsa da sınırları çizilebilen böyle bir tür oluşturulamamıştır. James Stewart’ın kırık ayaklı bir foto-muhabirini canlandırdığı ve birçok kez izleme fırsatımın olduğu Alfred Hitchcock filmi Rear Window (1954), konu ve işleniş itibariyle Blow Up’a en yakın duran film olmasına karşın aklıma niçin en son geldiğini hâlâ anlamış değilim. Freud, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi isimli eserinde unutkanlık benzeri durumlara ilişkin çeşitli açıklamalar getirmiş olsa da bu yazının kapsamı dışında kalacağından çözümleme yapmaya gerek olmadığı düşüncesindeyim.

1960’lı ve özellikle 1970’li yıllarda Amerikan kamuoyunda yapılan araştırmalar bir güven bunalımı yaşanmakta olduğunu ortaya koyuyor ancak yönetici ve liderlere duyulan güvensizliğin hızla artmasına karşın kurumlara olan inancın halen sürdüğünü gösteriyordu. Bu güven bunalımını aşabilmek için kapitalizmin değil de başıboş bırakıldığı sürece toplumsal yaralara yol açabilecek olanın kapitalist sistem içerisindeki kötüler olduğu ve bunun da iyi ve örnek vatandaşların çabalarıyla -seçimler, gösteriler, federal hükümet gibi yasal unsurlar- düzeltilebileceği fikri aşılanmaya başlıyordu. Böylece art arda çekilen All The President’s Men, The Conversation, Three Days of the Condor, Blow Out gibi filmler gerçeğin görünenden farklı olduğunu ortaya koymaya çalışan ancak sistemi kendisini değil de sistemin işleyişini bozduğu iddia edilen ‘’çürük elmaları’’ deşifre etmekten öteye gidemiyorlardı. Oysa Blow Up, bir komplo, sistemin kötüye kullanımı veya sürprizlerle dolu bir polisiye filmi değil, burjuva sınıfı kavramlarından olan aydınlanma ‘’ideolojisine’’ doğrudan saldıran ve bunu başarıyla yerine getirdiğini ve yine bu açıdan bakıldığında dilimize ‘’Cinayeti Gördüm’’ olarak çevrilmesinin bir facia olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

‘’Kendi kötücül çıkarları için var olan sistemi amacı dışında kullanan birey’’ fikri günümüz Hollywood sinemasının en değersiz klişelerinden biri haline dönüşmüştür. Başkanın bile dâhil olduğu –tabii başkan bunu en yüksek fedakârlık ve vatanseverlik duygularıyla gerçekleştirir- kötü yöneticiler –pekâlâ kötü değil yalnızca bakış açıları farklı olabilir- ifşa edilerek bireylerin sistemin işleyişine ilişkin kendilerini güvende hissetmeleri sağlanır. Çünkü anayasanın bilmem kaçıncı maddesine göre başkanı görevinden alacak başkan yardımcısı (24 adlı TV dizisi) veya nükleer savaşa yol açabilecek komutanı tutuklayarak komutayı devralacak ikinci komutan (XO) (Crimson Tide–1995) muhakkak vardır. Gerek yöneticiler gerekse Hollywood tarafından dile getirilen ‘’çürük elmaları temizlemek’’ (The Corporation–2003) benzer zihniyetin çok güçlü bir şekilde günümüze yansımasından başka bir şey değildir.

Platon var olan güzellik ideasından pay alan (methexis) sanat eserinin güzelliğinden bahsedilebileceğini söylerken bu fikri tamamen reddeden Aristo sanat eseri var olduğu için güzellik kavramından söz edilebildiğini iddia eder. Yazarın, gündelik hayatta karşılaştığı bir olayın çocukluk deneyimini anımsatması sonucunda zihnindeki olguları kullanarak bir şeyler ortaya koymak istemesi neticesinde sanat eserinin meydana geldiğini ve sanat eserinin sanatçının yaşamı ile doğrudan ilişkili olduğunu dile getiren Freud, bireyselliğin ‘’örtülü’’ bir biçimde ifade edilmesinin sanat yapıtının başarısını etkileyeceğini söylemektedir. Böylece sanatçının bireysel sorunlarını ifade etmesine karşın öyle değilmiş gibi gözüken bir sanat eserine başarılı, bu bireyselliği kapatamayan sanat eserine ise başarısız diyebiliriz. Tüm bu görüşlerden hareketle sanat eserinin incelenmesi konusunda iki tür eleştirmen tipi ortaya çıkmıştır. Bir görüş sanat eserini yaratıcından bağımsız, kendisiyle başlayıp sona eren, tamamlanmış bir nesne olarak görürken, diğeri sanat eserinin kavranması için sanatçının anlaşılmasını gerektiğini, eserin anlaşılabilmesi için yazarın iç dünyasının ve yaşamının bilinmesi gerektiğinde ısrarcıdır. Günümüzde ortaya çıkan üçüncü bir görüş, okuru da sanat yapıtının unsuru olarak görmeye, eseri kendi başına olmaktan çok yazar ile okur arasındaki alışverişin gerçekleştiği bir alan olarak değerlendirmeye başlamıştır.

Önde gelen psikanalitik edebiyat eleştirmenlerinden Norman N. Holland, bir sanat eserini iyi veya kötü olarak nitelendirmenin, tavsiye etmek veya reddetmek anlamına geldiğini ancak bu nitelemenin sözü edilen şeyin ‘’nasıl’’ olduğunu açıklığa kavuşturmadığını ve bu nedenle bir eser hakkında ‘’değer yargısı’’ niteliğinde hüküm veren eleştirmenlerin hatalı davrandığını söylemektedir. Bütün bu değerlendirmelerin ışığında biz burada Blow Up incelemesini yazarından, dönemin sinema kuram ve akımlarından bağımsız kendisiyle başlayıp sona eren ancak toplumsal gelişmeden ve toplumun dönüştürülmesinde yaptığı katkıya göre ele alarak ‘’nasıl’’ olduğunu açıklığa kavuşturmaya çalışacağız.

Bir film incelemesine başlandığında genel geçer gündemden söz açmak, yönetmenin ve oyuncuların önceki işlerinden bahsetmek, filmin anlaşılırlığına katkıda bulunmayacak denli önemsiz çeşitli bilgi kırıntılarını bulup çıkarmak, yapım notları ve röportajlardan alıntılar yapmak bir alışkanlık haline gelmiştir. Böylece eleştirmenin hem uzun bir inceleme yazısı yazması kolaylaşmakta hem de sinema tarihi üzerine bir çift söz edecek ‘’bilgisi’’ olduğu okura hissettirilmektedir. Kararında yapılırsa okuru keyiflendirebilecek bu yazı şekli çoğu zaman filme ait hiçbir şey anlatmadan sona erdiğinde kimse ne olup bittiğini anlamaz.

Yapımcıların ve stüdyoların davetiyeleriyle tek kuruş para harcamadan festivalden festivale koşan profesyonel sinema eleştirmenlerinin çoğunluğu sahip olduğu olanakları yitirmek kaygısıyla yazılarını özel bir titizlikle hazırlamak zorundadır. Gerçek anlamıyla ‘’eleştirebildiği’’ filmler ya ülkemize hiç uğramayanlar ya üzerinde yazı yazmaya gerek duyulmayacak olanlar ya da ön gösterimine davet edilmedikleri olmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda davet edildiği bir filmi eleştiremeyen ünlü bir sinema yazarının ‘’Amerikancılıkla’’ suçlanması meselesi bu konuda aydınlatıcı öneme sahiptir. Oysa internetin ülkemizde yaygınlaşmasıyla gerek gösterime girmeyen gerekse DVD olarak piyasaya sürülmesinin değmeyeceği düşünülen pek çok filme erişilebilmeye başlandığı gibi düzenli bir gazete veya dergide yazma şansına sahip olmayan sinemaseverlerin yazılarıyla birlikte –bloglar vb.- gerçek eleştiri ve inceleme döneminin de ülkemizde başlamış olduğunu söyleyebilirim. Geleneği tamamen reddetmesem de büyük bir çoğunluğunun çer-çöp olduğu gerçektir.

Buradaki sihirli sözcük ‘’bilgi’’dir ve insanın kendi türüne –başka hiçbir şeye değil- olan kesin üstünlüğü bilgiye dayanır. Ülkemizde okullarda öğretilen ilk şeylerden biri ‘’Kalem kılıçtan keskindir’’ olmaktadır. Bilginin kaynağı, özü ve sınırları üzerine araştırmalar ve çeşitli sınıflandırmalar yapılmış, bilginin insan için olanaklı olup olmadığı yolunda birçok görüş ileri sürülmüştür. Doğa’nın kendi kendine iş görebilecek hiçbir makine yapamayacağını, bunun insan eliyle yaratılmış olup insan zihninin araçları, bilginin maddeleşmiş gücü olduğunu söyleyen Karl Marks’a göre bilgi doğada hazır değildir, doğada nesneler ve olaylar vardır ancak bilgi yoktur, bilgiyi yaratan ve üreten insanın kendisidir. Bilgi, soyut bir düşünme işi değil, nesnelere biçim kazandıran bir eylemdir ve değerini praksis’te bulur, praksis’le bağlantılı olmayan bilginin hiçbir değeri yoktur. ‘’Bilginin sona ermesi, sonsuzun sona ermesi demek olur ki olanaksızdır’’ diyen Engels’den hareketle diyebiliriz ki, örneğin sayıların dizisini sonuna kadar saymak nasıl olanaksızsa doğanın bilgisini tüketmek de olanaksızdır.

İnsanlık tarihi boyunca bilgiye sahip olma, ‘’havassa ait olan bilgiyi avamdan koruma’’ her zaman için bilginin kendisi kadar önemli sayılmıştır. Kralların tahta çıkmalarından öldürülmelerine, verimli tarlaların ne zaman sulanacağından gökcisimlerinin hareketlerine kadar pek çok konuda bilgisi olan ‘’sınıf’’, bilgiyi yalnızca kendine mal ederek toplumda ayrıcalıklı bir konuma yerleşmiştir. İnsanlığın ortak ürünü olan bilginin nasıl olup da belirli bir zümrenin eline geçtiği konusunda net bir açıklama bulunmuyor. Ancak savaşlar veya doğal afetler sonucunda tehlike altında kalan ‘’sahip olunan’’ bilgiyi korumak ve kollamak için birtakım tedbirler alındığını, ortalık durulduğunda ise bilgiyi elinde bulunduranların ‘’kendiliğinden’’ sahip olduğu ayrıcalıklı konumu devam ettirme isteklerinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Çeşitli versiyonları bulunmakla birlikte aşağıdaki hikâyeler bilginin geçirdiği süreci anlamak bakımından zihin açıcı özelliğe sahiptir.

Tufan’ın yaklaştığını anlayan ve ellerindeki bilgilerin kaybolmaması gerektiğini düşünen Nuh peygamberin iki kardeşinden biri, bir taş sütun üzerine diğeri içi boş ve suda yüzebilen bir tunç kütlesi üzerine tüm bilgileri işlerler. Bu bilgiler Hermes (İslam’daki karşılığı İdris peygamberdir) tarafından bulunmuş ve böylece çağının bilim ve sanatlarının üstadı olmuştur. Bilgilerin her an yok olabileceği tehlikesinin farkına varan Hermes bir piramit yaparak kendisinden sonra gelecekler için çağının tüm bilgisini bu piramidin duvarlarına yazmıştır. Ancak Hermes de bilgeliğin yetersiz ellere geçmesini engellemek için simgesel yazı kullanmıştır.

İsa’dan önce altıncı yüzyılda Roma Kralı Tarquinius’un huzuruna çıkan bir rahibe elinde ‘’tüm zamanların bilgeliğini’’ içeren dokuz kitap bulunduğu söyleyerek bu kitapları krala satmak ister. Ancak istediği fiyat o kadar yüksektir ki yapılanın şaka olduğunu düşünen kral gülerek teklifi reddeder. Kitapların üçünü yakarak kalanlar için yine aynı bedeli isteyen rahibenin deli olduğunu düşünen kral, kitapları istemediğini kesin bir dille söyleyerek konuyu kapatır. Ancak rahibenin üç kitabı daha yakması ve kalan üçü için yine aynı bedeli istemesiyle merakı artan ve direnci kırılan kral kitapların içinde ne yazılı olduğunu öğrenmenin tek yolunun istenen parayı vermek olduğunu anlar. Eline alır almaz içindekilere göz atan kral büyük bir hüzünle çok geç kalmış olduğunu anlar ve kitapları derhal koruma altına aldırtır. Capitoline tepesindeki tapınakların gizli odalarında saklanacak olan kitaplara kimse elini sürmeyecek ancak senatonun zamanına ve gerekli olup olmadığına karar vereceği çok büyük tehlikeler karşısında bakılabilecektir.

Tarihe yukarıda bahsedilen her iki olay ışığında bakıldığında yüksek bilgi formlarının asıl görevleri bilginin koruyucusu olan ‘’rahipler kastının’’ eline geçmeye başladığını, tapınağın, medeniyetin beşiği haline geldiğini, ilahi ayrıcalıklarını kullanmaya başlayan rahiplerin, yasa koymaya, yaptırımlar uygulamaya, yöneticileri belirlemeye ve kontrol etmeye başladıklarını görülür. Platon, Devlet Adamı isimli eserinde şöyle yazar: ‘’Mısır’da kral, rahiplere özgü erke sahip olmadıkça yönetme hakkına sahip değildi; eğer başka bir sınıftan gelmiş ve iktidarı şiddetle ele geçirmişse, rahipliğe katılmak zorundaydı.’’

‘’Eski günlerde insanoğlu dehası, sadece bir kesim insana kültürün meyvelerini vermek, öbürlerini ise en asli şeylerden, yani eğitim ve gelişmeden yoksun bırakmak üzere yaratımda bulunuyordu.’’ (Lenin)

Rahipler sınıfının sınıfsal üstünlüklerinin en büyük güvencesi haline gelen evrene ilişkin gözlem ve kayıtlarla biriktirilen bilgi, ‘’dışarı’’ çıkmaması için okült (gizli) dönüşümlere uğratılarak inisiyasyon (erginlenme) denilen sert sınavlar uygulanmaya, yalnızca inisiyasyon aşamasını geçenler ‘’kardeş’’ kabul edilmeye başlanır. Rahipler sınıfından olmayanların anlayamayacağı bir biçimde şifrelenen insanlığın ortak mirası olan bilgi artık havassın elinde tutulacak, avama yalnızca birtakım gereksiz ayrıntılar verilecektir.

Gizem (mystery) kelimesinin etimolojik kökeni, ‘’gözleri ve ağzı kapamak, susmak, sükun bulmak’’ anlamına gelen Grekçedeki ‘’muein’’ kelimesi olarak gösterilmektedir; bu nedenle mecazi anlamda ‘’sır tutmak’’ anlamında kullanılmıştır. Kelimenin gizli erginlenme törenleriyle ilişkisi, onun ‘’erginlenmek’’ anlamındaki ‘’muein’’ kelimesinden geldiğini düşündürmüştür. Bu kelimenin bir türevi olan mustes ‘’erginlenmiş kişi’’ anlamına gelmekte; musterion ise ‘’gizli tören, gizli şey’’ demektir.

‘’Bütün pagan ulusların bir devlet dini vardı, bir de yalnızca filozof seçkinlerin girebildiği başka bir dini. Kadim dünyanın bütün şehirlerinde her yerde halkın tapınması için tapınaklar bulunurdu. Her toplumda ayrıca doğanın bilgisini derinden öğrenmiş felsefeciler ve mistikler bulunurdu.‘’ (Manly P. Hall)

M.Ö.15 yüzyılda Firavun III. Thothmes’in, yaşayan tüm bilginleri, din adamlarını ve düşünürleri biraraya topladığı ve Nil kıyılarındaki Karnak’ta inşa edilen bir tapınakta gizli inisiyeler tarikatı olarak örgütlediğinden bahsedilir. Firavun’un bu örgütünün adı ‘’Büyük Beyaz Kardeşlik’’ti ve amacı Tufan öncesinden kalan bilgelik öğretilerini korumaktı.

Çok sonraları krallıkların gücünü yitirmesi ve burjuva yönetiminin başlamasıyla klasik idealist ve romantik görüş iflas etmeye başlıyordu. Böylece Ortaçağ’da hüküm süren din ve tanrı merkezli toplumsal yapı yerini akıl odaklı düzenlemelere bırakıyor, devletin maaşlı memurlarından oluşan gerçek bir devlet idaresi kuruluyor, metafizik tamamen reddedilerek yalnızca akli olarak kavranabilen şeylerin kabul edilmeye başlanmasıyla aydınlanma fikri yeni bir kavram olarak tarih sahnesinde yerini almaya başlıyordu. 178t’de Mongolfier sıcak hava dolu bir balonla yeryüzünden göğe yükseliyor, 1802’de ilk buharlı gemi, 1803’te ilk buharlı lokomotif, 1809’da ilk telgraf kullanılıyor ve 1839’da Daguerre fotoğrafçılık alanında optik görüntüyü kâğıda geçiriyordu. Fotoğrafın keşfiyle Courbert’in kendisini ‘’ilk realist’’ olarak ilan etmesi aynı tarihe rastlamaktadır.

Aydınlanma ideolojisi gerçeği arıtmayı ve kuvvetlendirmeyi değil, olduğu gibi vermeyi istiyordu. Manzara, bir ruh halini değil, görünen ne ise onu belirtmeliydi. Gerçekçilik, günlük olanın ifadesini ele aldığından, asil değerlere, katharsis denilen temizliğe ve ıslaha, bir idealle yükselmeye, örnek sanata özlemi amaç edinmiyordu. Aydınlanma tarihsel bir motif olarak tarihin başlangıcına kadar ilerletilmiş, zorunluluğu tüm gelecek zamanların temeli diye yükselterek ve aklı idealist bir biçimde zirveye yerleştirip yozlaştırarak burjuva ideolojisinin sözcülüğüne soyunmuştur.

‘’Her çağda egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleridir. Maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçları üzerinde de denetim sahibi olur; zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri genellikle buna bağımlıdır. Egemen sınıfı oluşturan bireyler egemen oldukları bir tarihsel çağı alabildiğine belirlerler. Örneğin krallık, aristokrasi ve burjuvazi, egemenliği ele geçirmek için çarpışmaktaysa yani bu yüzden egemenlik bölünmüşse, burada kuvvetler ayrılığı öğretisi egemen düşünce olarak ortaya çıkmakta ve bu bir ‘’ebedi yasa’’ olarak dile getirilmektedir. Örneğin aristokrasinin egemen olduğu çağda onur, bağlılık gibi kavramların, burjuvazi egemenliğinde özgürlük, eşitlik gibi kavramların egemen olduğunu söyleyebiliriz. Egemen sınıfın kendisi genel olarak bunu böyle hayal etmektedir. Çünkü kendinden önce egemen olan sınıfın yerine geçen her yeni sınıf, sırf kendi amacına ulaşabilmek için kendi çıkarını toplumun bütün üyelerinin otak çıkarı gibi göstermek zorundadır. Bunu yapma olanağı vardır çünkü başlangıçta, kendi çıkarı, egemen olmayan bütün öbür sınıfların ortak çıkarına gerçekten bağlıdır…’’ (Karl Marks, Friedrich Engels - Alman İdeolojisi)

“Hükmedenler kendi budalaca planlarını kimi zaman nesnel zorunluluk olarak tanımlasalar bile böyle bir nesnel zorunluluğa inanmazlar. Dünya tarihinin mühendisleri rolünü oynarlar. Makineleri işletmek için hala gereksinim duyulanların geçimlerinin, çalışma sürelerinin asgari biçimde karşılanması toplumun efendilerinin bir buyruğuna bakar. Bundan sonra artakalan gereksiz insanlar, o devasa kitle, sistemin büyük planlarına malzeme olarak bugün yarın hizmet edecek yedek muhafızlar olarak eğitilirler. Bu kitleler işsizler ordusu olarak beslenir. Dil ve algıya varana dek modern yaşamın her kesitini baştan biçimlendiren idari yapının salt birer nesnesi konumuna indirgenmeleri, onların karşısında hiçbir şey yapamayacaklarına inandıkları nesnel bir zorunlulukmuş gibi yansıtılır. İktisadın en tepedeki komuta kademelerinden en alttaki profesyonel çetecilere dek, süregelen durumun sınırsız devamlılığını sağlayan hizipler ve kurumlar ormanı, birey için nüfuz edilemezdir. Sendika ağasının gözünde proleter türün fazlalık oluşturan örneğinden başka bir şey değildir. Bu arada sendika ağası da bu taraftan bakıldığında kendisinin de bir gün tasfiye edileceği düşüncesiyle titreyecektir.” (Aydınlanmanın Diyalektiği)

Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım ve toplumsal bunalımları us yoluyla çözememekten doğan bir umutsuzlukla, dünyayı saçmaya indirgeyen, her şeyi yok etme, dini, ahlaki görüş, aile anlayışı, milli devlet sistemi gibi tüm değerleri yıkma arzusunda olan usdışı bir düşünce Fransa’da filizlenmeye başlıyordu. Kendilerini gerçek dışı anlamında değil aksine gerçeğin insandaki iz düşümünü arayanlar olarak niteleyen gerçeküstücüler ‘’kutsal deliliğe’’ varmayı amaçlıyorlardı. Uzakdoğulu Budistlerce bakış açıları onaylanmayan gerçeküstücüler kendilerine yakın buldukları Zen düşüncesini her türlü dogma ve kuraldan bağımsız bir aydınlanma deneyimi olarak sunmuş, Zen ile usdışı ve saçmalık arasında bir bağ kurulmuş, Zen, seküler hümanizm, entelektüel anarşizm ve hippilik birbirine karıştırılmış, herhangi bir kural ve ilke yerine içgüdülere dönük bir yaşam süren kimselerin Zen’in gerçeğine varmış aydınlanmış kişiler olduğu iddia edilmiş ve Zen öykülerindeki temalar usçu düşünceye aykırılığın bir delili olarak sunulmuştur. Freud’un etkisiyle Andre Breton tarafından kaleme alınarak 1924’te yayımlanan sürrealist manifesto şöyle diyordu: ‘’Sürrealizm, saf psikolojik iradesizlik olup bunun vasıtasıyla, sözlü, yazılı ya da tamamen başka bir biçimde, gerçek düşünce fonksiyonunun anlatımı tasarlanır. O, her türlü düşüncenin kontrolünden uzak, her çeşit estetik ya da ahlaki koşulların dışında hareket eder.’’ Günümüzde bazı yazarlar tarafından gerçeküstücülük ile tasavvuf arasında koşutluk kurulmaya çalışılmaktadır.

Bir filmin anlaşılabilmesi için nelerin bilinmesi gerekir, nasıl bir okuma yapılmalıdır, bilgi edinmenin bir sınırı var mıdır veya hiçbir şey yapılmazsa filmden alınacak ‘’zevk’’ azalır mı, yoksa filmi izlemeye başlamadan önce ciltler dolusu kitap okumak zorunlu mudur? Bu sorulara verilebilecek tek bir kestirme yanıt yoktur. Kutlu Kişi’nin (Buda) anlattığı ölüm döşeğindeyken tedavisi için cerrah çağrılan zehirli okla vurulan adamın öyküsü ile ifade etmek gerekirse; ‘’Bana bu oku kimin attığını, beni bir kşatriyanın mı yoksa bir brahmanın mı vurduğunu, ailesinin kimler olduğunu, kendisinin büyük mü, küçük mü yoksa orta boylu mu olduğunu, hangi köyden veya kentten olduğunu, bu okun hangi tür yayla atıldığını, yayda nasıl bir kiriş kullanıldığını, oka ne tür tüy takıldığını, okun temreninin ne şekilde yapıldığını öğrenmeden bu okun çıkartılmasına izin vermem.‘’ Kutlu Kişi, ‘’Bu adam bu şeyleri bilmeden ölüyordu.’’ diye devam eder, ‘’Tıpkı şu ya da bu felsefi sorunu çözmeden kutsiyet yoluna girmeyi reddeden kişi gibi.’’

Dans eden kız, elinde fotoğraf makinesi bulunan adam ve neşeli caz müziği ile başlayan filmde bir cipin üzerindeki kızlı erkekli pantomimciler grubu gürültüyle sokaklara dağılırken aynı anda görülen fabrikadan çıkan ve pantomimcilerin aksine tekdüze, yaşlı, renksiz, yoksul, sıradan görünüşlü işçiler dikkat çekmeyecek bir şekilde sokaklara dağılırlar. İşçilerin arasından birinin son model bir arabaya binmesi dikkatleri çekse de kısa süre sonra bu kişinin filmin kahramanı olan fotoğrafçı olduğu anlaşılır. Filmin ‘’…mış gibi’’ yapan pantomimcilerin görüntüleriyle başlaması, gerçekliğe ilişkin şüpheleri olduğunun ilk göstergesi sayılabilir.

Thomas fotoğraf stüdyosunun önüne geldiğinde, devasa bir ‘’39’’ rakamı gözümüze sokulurcasına gösterilir. Burada Hitchcock’un 1935 tarihli, cinayet işlemekten aranan masum bir adamın macerasının anlatıldığı ve gerçeğin her zaman göründüğü gibi olmayabileceği iddiasındaki ‘’The 39 Steps’’ filmine açık bir gönderme olabileceği düşüncesindeyim. Hitchock’un filmi milyonlarca bilgiyi hafızasında tutabildiği iddia edilen ‘’Bay Bellek’’ isimli bir adamın bilgisini ölçebilmek için herkesten istediği soruyu sorması istenerek başlıyordu. John Berger fotoğraf makinesi icat edilmeden önce fotoğrafın yerini neyin tuttuğunu soruyor, kendi sorusuna ‘’bellek’’ yanıtı veriyor ve ‘’Belleğin yitirilmesiyle birlikte, anlamın ve yargının süreklilikleri de yitip gider. Fotoğraf makinesi bizi belleğin yükünden kurtarır çünkü unutulsun diye kaydeder.’’ diye devam ediyordu.

Fotoğraf makinesi ve kameraların yaygınlaşmasıyla deneyimler ve yaşanmışlıklar yalnızca başkaları ‘’görüyorken’’ ya da başkalarının görebilmesi için ‘’kayıt yapılıyorken’’ değerli hale gelmeye başlamıştır. Kayıt ediliyorsa değeri vardır düşüncesi insan deneyimini öldürmüştür (son örneği God Bless America–2011). Katiller cinayetlerini, sıradan insanlar sevişmelerini, sevgililer güneşin batışını, kısaca insan ölümleri, kazaları, yoksulluğu kaydediyor, böylece insanın insana ve doğaya yabancılaşması artarak sürüyor. Kendini çekici bulmanın fotoğrafta güzel görünmek olduğunu ve fotoğraf çekmenin deneyimi gerçeklemenin bir yolu haline geldiğini söyleyen Susan Sontag şöyle diyor: ‘’Her turist kendisi ile olay arasına fotoğraf makinesini sokmaya başlamıştır.  Günümüzde çoğu kişinin içindeki his, karşılaştıkları kayda değer durumlar ile kendileri arasına hemen kamerayı koyuvermektir. Başka türde nasıl tepki vereceklerinden emin olmayan bir ruh haliyle deklanşöre basarlar.’’

‘’Yoksulluk, zenginlikten daha sürreel değildir; iğrenç paçavralar içindeki bir beden, bir balo için özel olarak giyinip süslenmiş bir prensesten ya da el değmemiş bir çıplak kadından daha sürreel değildir. Sürreel olan, fotoğrafın dayattığı -ve kapattığı- mesafedir: toplumsal düzlemdeki mesafe ile zaman içindeki mesafe. Şöhretli insanlar paryalar kadar merak uyandırıcı gelir bize. Fotoğrafların, klişeleşmiş konuları/malzemelerine karşı ironik, zekice bir tutum sergilemeleri gerekmez. Özellikle çoğu geleneksel konuda geçerli olduğu üzere, inançtan gelen, hürmetkâr bir hayranlık da pekâlâ etkili sonuçlar verebilir.’’ (Susan Sontag)

Stüdyoya giren Thomas, uzun süredir beklediği bıkkın yüz ifadesinden anlaşılan model Verushka’nın fotoğraflarını çekmeye başlar. Hem fotoğraf çekmekte hem de üzerindeki işçi kıyafetlerinden kurtulmaktadır. Fabrikadan çıktığı sırada kuru olan ve henüz değiştiremediği gömleği fotoğraf çekerken terden sırılsıklam olur. Zaten fotoğraf çekiminden çok sevişmeyi andıran sahnenin sonunda kadın sırtüstü yerde uzanırken –sanki- doyuma ulaşarak rahatlayan Thomas bitkin bir şekilde kalkarak kendini kanepeye bırakır. Seyirci tam bu esnada sigara yakmasını bekler ama kahramanımız sigara içmemektedir. Fabrikada çektiği resimlerinin ‘’harika’’ çıktığını gördükten sonra artık işine yaramayacak olan kıyafetleri yardımcılarından birine vererek ‘’yakmasını’’ ister. Burjuva toplumsal düzeninin, örtmeye çalıştığı seks ve yoksulluktan ibaret olduğu art arda gelen bu iki sahneyle anlatılmış olur.

Hemen ardından diğer manken grubun çekimleri başlar. Mankenlerin üzerinde ve fotoğraflarda kusursuz bir biçimde görülen elbiselerin fiyat etiketleri görülmeyecek yerlere sokuşturulur, düğmelerin yeterli gelmediği yerlerde asıl işlevleri bambaşka olan mandallar devreye girer ve burjuva ideolojisinin mükemmel olarak sunduğu gerçekliğin aslında o kadar da mükemmel olmadığı gösterilir. Tek tip bir yüz ifadesine sahip ve gülmeyi bile beceremeyen kişiler olarak resmedilen mankenleri bir tecrit edilmişlik halinde yaşadıklarından tek kelime etmezler. Fotoğrafçının gözünde bir nesnedirler, kimlikleri yoktur. Thomas fotoğraf çekiminde birer eşya gibi oynar onlarla. Model kızlardan birinin kafasındaki tavus kuşu tüyleri Thomas’ın kibrini simgelemektedir. Yorulunca, kızlardan gözlerini kapatmalarını söyleyip onları, fotoğraf makinesini masanın üzerine bırakır gibi bırakarak çekip gider. Saatler sonra geldiğinde yardımcısına hala gözlerini kapatmış şekilde bekleyip beklemediklerini soracak kadar kendine güvenmektedir.

Fotoğrafları çekilen model kızlar sahip olunabilecek nesnelerden başka bir şey değildir aslında. İnsan, gücü arttıkça bu gücü uyguladıkları nesnelere yabancılaşır. Thomas’ın insanlara olan tutumunu aydınlanmanın nesnelere olan tutumuyla kıyasladığımızda her ikisinin de insanları güdümleyebildiği ölçüde tanıdığını söyleyebiliriz. Nesneler kendileri için var olmaktan çıkarak onlar için var olmaya başladıkları için yaşanan dönüşüm her defasında egemenliğin dayanağı olur. Parktaki kadının makineyi almak için çabalarken fotoğrafçının tek eli önünde nerdeyse diz çökmesi ve tüm gücünü kullanmasına karşın makineyi almayı başaramamasında da bu süreci tam anlamıyla görebiliriz.

Fotoğraf makinesinin 1839’da Talbot tarafından icat edilmesinin üzerinden kısa bir süre geçmesine karşın fotoğraf polis dosya kayıtları, savaş muhabirliği, askeri istihbarat, pornografi, aile albümleri, kartpostallar, gazete, dergi, ders kitapları ve ansiklopediler için kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca bürokratik işlemlerdeki zorunluluğu –önemli belgelerin üzerinde resim yoksa geçersiz sayılmaktadır- dışında aile albümleriyle en küçük birime kadar girmiş, önemli gün ve toplantılar, tatil günleri, özel yaşamın sünnet, evlilik gibi durakları fotoğrafla canlandırılması beklenen ‘’anılar’’ haline dönüşmüşlerdir.

Ağustos 1839′da Paris’te Daguerreotype’in açıklanışından iki yıl sonra, 15 Ağustos 1841 tarihinde Osmanlı topraklarında yayımlanan Ceride-i Havadis gazetesinde yayınlanan bir haber şöyledir. “Bir mahallin resm-i mücessemini almak için Avrupa’da Daguerre dedikleri zat bir alat icad edüp Daguerre’in basması manasına Dageryotip tesmiye etmiş ve mukaddema kitabı dahi İstanbul’a gelmiş ve tercüme edilmiş olmakla bilenlerin malumudur.” Aynı gazete, 17 Temmuz 1842 tarihli sayısında, açılan ilk fotoğraf stüdyosunun haberini de şöyle vermektedir: “Beyoğlu’nda Mösyö Dager’in şakirdanından Mösyö Kopma, icray-ı sanat eylemektedir. Ressamlar bir adamı resmedecekleri vakit birkaç günler kemal-i sabr-ü sükûnla karşılarına oturtup defa be defa nazar ederek haylü zahmetlü resmederler. Lakin bu alatla resmolunacak olduğu vakitte güneşte altı saniyede ve güneşsiz havada yarım dakikada ol alat vasıtasıyla resmedüp bitirirler.’’

“Kapitalist bir toplum, imgelere dayanan bir kültür gerektirir. Satın almayı hızlandırmak, sınıfsal, ırksal ve cinsel zedelenmeleri uyuşturmak için sonsuz miktarda eğlence sunmak zorundadır. Doğal kaynaklardan sonuna dek yararlanmak, üretimi hızlandırmak, düzeni korumak, savaşlar açmak, bürokratlara iş yaratmak için sonsuz miktarda bilgi toplama gereksinmesi içindedir. Fotoğraf makineleri, gerçekliği ileri sanayi toplumunun işleyişi açısından temel önem taşıyan iki yolla tanımlanır: (kitleler için) bir gösterim ve (yöneticiler için) bir gözetim nesnesi olarak. İmgelerin üretilmesi, aynı zamanda bir yönetim ideolojisi de sağlar. Toplumsal değişimin yerini imgelerin değişimi almıştır.” (Susan Sontag)

Kitle kültürü, kendine ilişkin gerçeği sürekli olarak görme ihtiyacını duyan çağdaş insana, seçkinlerin modern sanat ve edebiyatında var olan öz ve biçimle ilgili güçlüklerle boğuşmak zorunda kalmadan kendi öz sorunlarını tatmin etme aracını ihsan etmiştir. İnsana, hiçbir zahmete katlanmadan elde edebileceği bilgi sunulur. Kendi hayalinin esiri olmaktır bu.

Türkiye Cumhuriyeti iç ve dışta tanıtım amacıyla fotoğrafçılığa önem verir, hatta bu amaçla görevlendirilen Othmar Pferschy (1898–1984) uzun yıllar çalışarak fotoğrafçılığın gelişiminde etkili olur. Suretin günah olduğu düşüncesiyle fotoğraftan kaçınan halk, yasal işlemlerin zorunluluğu ile fotoğraf çektirmeye başlar ve fotoğraf stüdyoları Anadolu’da yaygınlaşır. Örneğin, Padişah Abdülhamid tahta çıkışının 25. yılı nedeniyle affedeceği mahkûmları seçmek üzere bütün mahkûmların fotoğraflarını içeren albümler hazırlatmış ve nihai kararını mahkûmların resimlerine bakarak karar vermiştir. Burada fotoğraf makinesinin ‘’objektifi’’ padişahın ‘’adil’’ karar verebilmesinde doğrudan etkili olmuştur. Güneş ışığı, doğru açı ve biraz gülümsemeyle en azılı mahkûmun serbest kalmasına veya tam tersi durumlara yol açmış, başka bir deyişle padişahın kararını vermesi ve ‘’adaletin’’ sağlanmasında çekilen fotoğrafın kalitesi ve fotoğrafçının profesyonelliği belirleyici olmuştur.

Yalnızca Abdülhamid tarafından değil tüm dünyada fotoğraf makinesinin ‘’gözü’’ her şeyi gören ve ilahi adaleti sağlayan gözle özdeşleştirilmiştir.  İskandinav mitolojisinde hayat, zaman ve kaderin sembolü olan Yggdrasil ağacının Lerad denilen –barış veren anlamına gelir- en üst dalında bir kartal oturur. Kartalın gözleri ortasında Vedfolnir denilen şahin oturur, onun delici bakışları evrende meydana gelen her şeyi kaydeder. Mısır’da Ra’nın (Horus) gözü, görmeden gören ulu Vişnu, bin gözlü Indra, Fransız Devrimi’nin ardından sokakları süsleyen J.J. Rousseau’nun bir güneş gibi ışıklarını saçtığı afişlerde veya hemen her yerde karşımıza çıkan tamamlanmamış piramidin üzerindeki Masonik ‘’her şeyi gören göz’’, vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçamayacağını, insanın iç âlemindeki her niyetini ve yaşamdaki her davranışını gözden kaçırmayan yargıcın keskin bakışını sembolize eder.

Örneğin, Tanya Singer ve ekibi gönüllülerin yer aldığı bir deneyde, deneklere oyun oynayan bir grup insanın yer aldığı görüntü gösterirler. Burada bazı oyuncular hile yaparken diğerleri oyunu kuralına göre oynuyorlardı. Ancak böyle bir ayrıma gidildiğinden ne oyuncuların ne de gönüllü deneklerin haberi vardı. Bir süre sonra gönüllüler, oyuncuların bir kısmına hafif ama canlarını yakan bir elektrik şoku verildiğini izlerler. Hile yapmayan oyunculara elektrik verilirken gönüllülerde empati duygusunun belirdiğini ancak hile yapanlara şok uygulanırken beyinlerinin ödül merkezleri canlandığı görüldü. Başka bir deyişle insanlar, iyilerin başına kötü şeyler geldiğinde –hile yapmayan oyuncular- empati duyarken, kötülerin başına kötü işler geldiğinde –hile yapan oyuncular- bundan belli bir ölçüde, ‘’ilahi adaletin’’ yerine getirildiği düşüncesiyle zevk duyarlar.

‘’Fotoğrafları böylesine trajik ve olağanüstü kılan şey, onlara bakarken bunların generalleri hoşnut etmek, sivil halkın moralini yükseltmek, kahraman askerleri yüceltmek ya da dünya basınını sarsmak için çekilmediklerine inanmasıdır insanın.’’ (John Berger)

Sürrealist geleneğin temsilcilerinden Arbus, “Şimdiye kadar fotoğrafını çektiğim hiçbir konu ya da malzemeyi, üzerinde kafa yorunca bana bir mana ifade etsin diye seçmedim.” demiştir. Thomas da rastlantıları benimsemekte, davetsiz ve dağınık ögeleri aramaktadır. Sokakların fotoğraflarını çekerken kılık kıyafetleri ve rahat tavırlarından zengin olduklarını tahmin edebileceğimiz iki sevgilinin neşeyle parkta dolaştığını gören Thomas gizlice çiftin fotoğraflarını çekmeye başlar. Kadın genç ve cüretkâr, erkek yaşlı ve çekingendir. Fotoğraflarının çekildiğinden habersiz el ele dolaşmakta, gülüşmekte, öpüşmektedirler. Kadın, Thomas’ı görünce, izinsiz çekim yapamayacağını söyleyerek resimleri ister ancak kendisini ciddiye almayan Thomas’ın ukala tavırlarının kadını çıldırtması üzerine makineyi alabilmek için hamle yapar ama başarılı olamaz ve kızgınlıkla oradan uzaklaşır. Bu karışıklık sırasında erkeğin hiç gözükmemesi gariptir ancak evli olabileceğini ve skandal çıkmaması için gözden kaybolduğunu düşünürüz.

‘’Fotoğrafçı -ve fotoğraf tüketicisi- Baudelaire’in modern şiirdeki gözde figürlerinden birisi olan eskilerinin izini takip eder: O, büyük şehrin bir kenara fırlatıp attığı, kaybettiği, ayakları altında ezdiği şeyleri kataloglayıp koleksiyonunu yapar, endüstri tanrıçasının dişleri arasında çiğnenirken faydalı ya da tatlı nesnelere dönüşecek olan süprüntüleri toplar. Kasvetli fabrika binaları ve ilan panolarıyla karmakarışık bir görünüme bürünmüş olan meydanlar –fotoğraf makinesinin gözü sayesinde- kiliseler ve köylük manzaralar kadar güzel görünürler. Modern beğeni ölçüsüne vurulduğundaysa, onlardan daha güzel sayılırlar. Bu noktada, öncü beğeninin tapınağı olarak ikinci el mağazaları kat edenlerin ve bitpazarlarına uğramayı estetik bir hac ziyareti katına çıkaranların sürrealistler olduğunu hatırlamak gerekir. Sürrealist eskicinin keskin zekâsı, başka insanların çirkin buldukları ya da ilgiye değer saymadıkları şeyleri (ıvır zıvır süsleri, çocuksu ya da pop nesneleri, şehrin çerçöpünü) güzel görmeye odaklanmıştı.’’ (Susan Sontag)

Şehrin her türlü yüzünü gösterecek bir fotoğraf albümü (kitap) hazırlayan Thomas kitabının taslağı hakkında görüştüğü yayıncısına şöyle der: ‘’Müthiş bir şey var.  Parkta. Bu sabah çektim. Daha banyo etmedim. Çok sakin. Çok sessiz. Kitap şiddet dolu olacak. Sonuna da huzur dolu bir şey koyalım.’’ Ayrıca Londra’dan uzaklaşmak istediğini, manken resimleri çekmekten bıktığını söyler ve ‘’Keşke çok param olsa, o zaman özgür olurdum.’’ der. Arkadaşı ise tam bu sırada kitap taslağından yoksul, evsiz barksız olduğu her halinden belli bir adamın fotoğrafını göstererek, ‘’Onun gibi mi olmak istiyorsun?’’ diye sorar. Özgür olmak için çok para olması gerektiğini düşünen Thomas’ın film boyunca lüks arabasıyla dolaşması içinde bulunduğu kısırdöngüden çıkmasını sağlayacak bilince sahip olmadığını gösterir. Thomas ‘’özgürlüğünü’’ satın almak için bir aldatmacanın yani modern toplum yaşantısının içine düşmüş olur çünkü aşağıladığı, alay ettiği ve insan yerine koymadığı manken kızların fotoğraflarını çekmeye mahkûm olmuştur. Fabrikaya ve işçilerin yaşamına ilişkin fotoğraf çekebilmek için onların arasına karışacak ve onların kıyafetlerini giyecek kadar ‘’fedakârlık’’ yaptığı kitabının satışından para kazanmayı düşünüyor olmalıdır. Oysa, ‘’Kitap para kazanma yolu değil, bir ifade biçimidir.’’ (Zerkalo, 1973)

Filmde yer alan simgelerden biri de Thomas’ın aldığı pervanedir. Tamamen gereksiz olan pervane nasıl uçakla bağlantısını yitirmiş ve işlevsiz hale gelmişse burjuvanın imgeleri ya da idrak etme mutluluğunu değil, yöntemleri ve başkalarının emeğini sömürmeyi, sermayeyi hedefleyen, her şeyi kuşatan iktisat aygıtının yardımcısı olan akıl da insandan koparılmış ve işlevselliğini yitirmiştir. Aydınlanmanın insan aklının kullanılmasına duyduğu ilgi ile özel sigorta biliminin insan ölümlerine olan ilgisi aynı şeydir diye bir metin okumuştum. Böylece her türlü aydınlanma aslında daha en başından engellenmektedir diyebiliriz. Örneğin, arabayla giderken karşılaştığı eylemcilerden birinin arabasının üzerine bir pankart sıkıştırmasına karşı çıkmayan hatta yardımcı olan Thomas pankartın arabadan düşmesine de aynı kayıtsızlıkla davranır ki bu ‘’aydınlanma ideolojisine’’ kayıtsızlığını gösterir.

‘’Üretim sistemine gerektiği gibi hizmet edebilmesi için insan bedenini çoktan kendine uygun hale getirmiş olan toplumsal, ekonomik ve bilimsel aygıt ne kadar karmaşık ve hassas hale gelirse, bedenin muktedir olduğu yaşantılar da o oranda fakirleşir. Kitlelerin bugünkü gerileyişi duyulmamış olanı kendi kulaklarıyla işitme, dokunulmamış olana kendi elleriyle dokunma becerisinden yoksun olmalarıdır. İnsanlar bütünsel olanın yani tüm ilişkileri ve devinimleri elinde tutan toplumun dolayımıyla, toplumun gelişim yasasının yani benlik ilkesinin karşı çıktığı varlıklar haline getirilirler: tecrit aracılığıyla uygulanan zorlanılma yönetilen kolektiflik içinde birbiriyle aynı, salt türsel varlıklar. Birbirleriyle konuşamayan kürekçilerin her biri; fabrika, sinema ya da kolektif içindeki modern işçininkiyle aynı ritimde kurulmuştur.’’ (Aydınlanmanın Diyalektiği)

İdeal bir karakter olmayan Thomas parkta fotoğrafını çektiği kadını görür gibi olur ve peşi sıra girdiği pasajda kendini bir rock konserinin ortasına bulur. Müziğin hareketli melodisine karşın insanlar tepkisiz, nerdeyse uykulu gözlerle konseri izlemektedir. Ses sisteminde meydana gelen arızaya sinirlenen gitarist gitarını parçaladıktan sonra izleyicilerin arasına atar. Az önceki ruhsuz, hissiz kalabalık birden hareket geçerek kırık parçaya sahip olmak için birbirlerine saldırmaya başlarlar. Bu parça da Thomas’ın satın aldığı pervana gibi asıl işlevini yitirmiştir. Gitarın parçası konserle hiçbir ilgisi olmayan Thomas’ın elinde kalır ve çılgınca üzerine gelen insanlardan koşarak uzaklaşır ancak bir müddet sonra kimsenin kendisini izlemediğini görünce tüm çekiciliğini yitirmeye başlayan elindeki gitar sapını yere atar. Bu sırada yoldan geçmekte olan bir adam merakla yerden alır ve işe yaramaz olduğunu görünce aldığı yere fırlatır. Konser anında uğruna onca insanın arbede çıkardığı gitar sapının dışarıdaki insanlara çöpten başka bir şey ifade etmemesi insanların ‘’popüler kültür’’ bağımlılığı eleştirisidir.

Thomas, cinayeti anlatmak istediği arkadaşını ararken Verushka’nın da olduğu bir uyuşturucu partisine rastlar. “Hani bugün Paris’e gidecektin?”diye sorusuna kadının, ‘’Paris’teyim.’’ yanıtı Paris kaynaklı gerçeküstücü akıma bir selam olarak değerlendirilebilir. Bazı yazarlar usu bastırıp tüm alanı hayal gücüne bırakmak, bilinçdışının derinliklerindeki şeyi yüzeye çıkarabilmek için haşhaş veya çeşitli uyuşturucu madde kullanmayı denemişlerdir. Breton ‘’salt ruhsal özdevim’’ adını verdiği yönetimini şöyle anlatır: ‘’Usun hiçbir denetime, hiçbir töresel ya da estetik tasaya bağlı olmaksızın, düşüncenin kendini olduğu gibi ortaya koyması için, düşüncenizin kendi üstüne kapanmasına en elverişli bir yerde oturun. Bütün bilgilerinizden ve yeteneklerinizden sıyrılın. Önceden bir konu düşünmeksizin, duraksamayarak ve yazdıklarınızı okuyup düzeltmeden, yapabildiğiniz kadar hızlı yazın. Sözcükleri, hiçbir düşünsel düzen katmadan, gelişigüzel art arda sıralayın. Elde edeceğiniz yapıt, gerçeküstücü bir yapıt olacaktır.’’ Kendiliğinden çizimin amacı rasgele hareketler, tesadüfler ve hatalar kullanılarak bilinçaltınıortaya çıkarmaktır. Thomas’ın yanına gittiği ressam arkadaşı yaptığı resmi anlamlandıramadığını şöyle ifade etmektedir: ‘’İlk yaptığımda bir şey ifade etmiyorlar, yalnızca karmaşa, sonradan bir şeyler görüyorum, şunun gibi… Şuradaki bacak gibi… O zaman toparlanıyor ve bir şeye dönüşüyor.’’

Parktaki kadının fotoğrafları alabilmek için onunla yatmaya bile razı olması şaşırtıcıdır. Seyirci kadının bir yasak aşk yaşadığı ve ilişkisinin ortaya çıkmaması için başka bir erkekle birlikte olmasını tuhaf karşılar. Thomas bu teklifi reddeder ancak resimlerde kendisinin göremediği hangi ‘’gerçekliğin’’ bulunabileceğini merak ettiğinden farklı negatifler vererek kadını gönderir ve kadın gittikten sonra fotoğrafları incelemeye başlar. Resimlere bakarken bir şeyler gördüğü hissine kapılır, sanki çalılıkların arasında kadın ve adamı gözleyen, elinde silah bulunan bir adam vardır. Ağaç dalları arasındaki ışığın yansıması, doğru açı ve piksellerin durumlarından yorum yapmaya çalışır. Beyazlar arasından beyaz seçmeye ve anlamlandırma kaygısına düşer.

‘’Her bakma ediminde bir anlam beklentisi vardır. Bu beklenti açıklama yapılması isteğinden ayırt edilmelidir. Hayatta anlam anlık değildir, anlam bağlantı kurulan şeyde keşfedilir, gelişim olmaksızın var olamaz. Bir hikâye yoksa anlam da yoktur. Bir olaya anlam verdiğinizde bu anlam yalnızca bilinene değil bilinmeyene de bir yanıttır. Anlam ve gizem birbirinden ayrılamaz, her ikisi de zamanın geçişi olmaksızın var olamaz. Kesinlik anlık olabilir, kuşkuysa sürem gerektirir, anlam bu ikisinden doğar. Bir fotoğrafı anlamlı bulduğumuzda, ona bir geçmiş ve gelecek atfediyoruz demektir.’’ (John Berger)

İlk anda kadının hayatını kurtardığını düşünürken sonra adamın öldürüldüğünü düşünmeye başlar. Seyirci nasıl kendine gösterildiği kadarıyla kadın ve adam hakkında fikir ileri sürebiliyorsa Thomas da fotoğrafın bir karesine bakarak aynı çabaya girişir. Thomas’ın aklına ilk gelen bir cinayettir. Kadının ve eli silahlı işbirlikçisinin zengin bir adamı baştan çıkarma numarasıyla tenha bir yere götürerek öldürmüş olabileceğini düşünür. Ancak böyle olmuş olsa bile gündüz vakti olması anlamsız gözükür. Belki öyledir, belki değildir. Kendi kurgusunu gözden geçirdikçe iyice çıkmaza girer, nerdeyse hayatının her anında olduğu gibi. Polise gidemeyişi bundandır.

Görüntü, gerçek bir şeye benzediği müddetçe, hakiki; benzerlikten öte bir şeyi temsil etmediği müddetçe, uydurmadır. Olay yerine gittiğinde yerde bir adam yattığını görür. Tuhaf bir ses duyarak korkuyla etrafına bakar. Nedenlerin bilgisinden yoksun olan insanlarda bulunan sürekli korkunun bir benzerini yaşar. Bir gün sonra yeniden parka gittiğinde hiçbir şey bulamaz. Elinde kalan tek şey soyut resimlerdekine benzer, cesedi belli belirsiz gösteren bir fotoğraf karesidir, tıpkı ressam arkadaşının resimlerindeki veya parktaki kadını caddede gördüğünü sandığı gibi.

Filmin sonunda Thomas, parka geri döndüğünde pantomimci gruptan ikisinin hayali bir topla tenis oynadığını görür. İlk anda bir ‘’…mış gibi yaptıklarından’’ emin bir halde bir oyun izlerken algısı değişmeye başlar. Diğer pantomimciler oyunu pür dikkat izlemekte, tezahüratlar yapmaktadır. Seyirci de raketin topa vururken çıkardığı sesleri duymaya başlar ki Thomas’ın da duyduğunu varsayabiliriz. Top sahadan çıkar, Thomas’ın önüne düşer. Herkes durur ve Thomas’ın topu atmasını bekler. Thomas düşünür, olmayan topa bakar, bekler, kendine doğrultulan bakışları görür, olmayan topu yerden alır ve onlara fırlatır. Bir süre sonra kendisi de yemyeşil parkın ortasında birdenbire gözden kaybolur. Belki de hiç var olmamıştır; sanki kadını caddede gördüğünü sandığı veya parkta çektiği resimlerde eli silahlı bir katil gördüğü gibi… Günümüzdeki sıradan insanın karşılaştığı her türlü olay ile arasına fotoğraf makinesinin objektifini soktuğu gibi aydınlanma da her türlü eylemle insan arasına aklı sokmuştur. Bu, aydınlanma ideolojisinin ilerleme adı altında gerçekliğe son vererek, gerçek olmayanı gerçekten daha gerçekmiş gibi göstermesine yapılan vurgudur.

Thomas bir yemek siparişi vermekten acizdir. Fiziki mekân değişiklikleri karakterlerin hapsoldukları ilişkilerin gerçekteki katılığını gizler. Bu dünyada salt zengin veya güzel olmak her şeye sahip olmak için yeterlidir. Hatırlarsak, Thomas para ile manken kızlar ise güzellikleriyle özgürlüklerini satın alabilecekleri yanılsaması içindedirler. İtalyan yönetmenin eleştirileri oklarını filmini İngiltere’de yani aydınlanmanın başladığı yerde çekerek daha en başından atmaya başladığını söyleyebiliriz. Film, içinde yaşanılan dünyanın gerçekliği üzerine bir sorgulama, bir “aydınlanma” eleştirisidir. Teknolojinin ilerlemesi hem özneyi, hem de aklı ortadan kaldırmış, bireyleri “şey”leştirmiştir. Teknolojinin olanakları “Aydınlanma Ütopyası”nın aksine insanlara mutluluğu getirmemiş aksine insan teknolojiyi kullanarak yarattıklarının esiri olmuştur. Peki, kimliğini kaybetmiş, nesne, “şey”leşmiş insan için gerçek nedir? Ya da yaşadığı dünya ne kadar gerçektir? Blowup bunlara bir yanıttır. Uzun bir alıntıyla devam edersek:

“İlkokul ders kitaplarında ‘’Eski insanlar dünyanın bir öküzün boynuzları üzespan style=”font-family: ‘Verdana’,'sans-serif’;”rinde durduğuna inanırlardı’’ dediklerini hep hatırlarım. O çocuk aklımızla uzak atalarımızı küçümsememize neden olan bu ‘’ilkelliğin’’ aslında bahar ekinoksunda güneşin Boğa Burcu hizasına denk geldiği bir dönemi vurgulayan farklı bir ‘’çağ işaretçisi’’ olduğunu çok sonra öğrenecektim. Yine o masum ilkokul günlerimizde ‘’dünyanın bir tepsi gibi düz’’ olduğuna inanan cahil eskiçağ insanlarından söz edilirdi bize. Merkezinde dümdüz bir dünyanın olduğu, güneş, ay ve diğer gök cisimlerinin onun çevresinde döndüğü bir evren anlayışını yıkmak için ‘’aydınlanma çağı’’ bilginlerinin nasıl uğraş verdiği anlatılırdı. Yine dünyanın yuvarlaklığını ortaya koyan en basit göstergenin, kıyıda oturup, uzaktan gelen bir gemiyi gözlemek olduğu söylenirdi. İlkin dumanlar, ardından direkler ve baca, son olarak da geminin gözükmesi, dünyanın yuvarlak olduğunu anlamak için yeterliydi.

Bu güçlü önyargılar ilkokul çağıyla sınırlı kalmayıp günümüz insanının yaşamı boyunca beynine çakılmaktadır. Tarihe ve ‘’uygarlık’’ kavramına bakışımızın ilke ve ölçütlerini belirleyen Batılı düşünce sistemi, günümüzde gelinen noktayı ‘’mümkün olan tek uygarlık’’ olarak görme eğilimini çok güçlü olarak yansıtmaktadır çünkü. Bu görüşe göre uygarlık yolunda ilerleyen insanlık, zorunlu birtakım aşamalardan geçerek ve bilimsel kazanımlarına yenilerini ekleyerek sanki ezelden beri var olan bir merdivenin basamaklarını tırmanmak zorundadır. Bundan üç yüz yıl öncesine dek Kutsal Kitapta anlatılanların, dünyanın tek ve en geçerli tarihini oluşturduğu düşünülüyordu Batı dünyasında. Yüz yıldan biraz fazla bir zaman öncesine kadar da, piskopos James Ussher’ın 17. yüzyılda yaptığı hesaba uygun olarak dünyanın İsa’dan önce 4004 yılında yaratıldığına inanılıyordu.

Ne ilginçtir ki, günümüzden dört bin yıl önce yaşayan antik Hint uygarlığının bilgeleri de evrenin yaşının 4 milyar 320 milyon yıl olduğunu ileri sürmüşlerdi. Beş bin yıl kadar önceyse, Mezopotamya’nın güneyindeki Sümer halkının astronomları, güneş sistemimizin ve göklerin eksiksiz bir haritasını çıkarabiliyorlardı. Peki, ne olmuş, nasıl olmuştu da aradan binlerce yıl geçtikten sonra bilgi ve birikimimizin çok daha ileri bir düzeye erişmiş olması gerekirken, on yedinci yüzyıl sonunda bile yaratılışın İ.Ö. 4004’te olduğunu kabul edebilecek denli gerilere gitmiştik?

Ne oldu da birden insan düşüncesinde dramatik bir değişim oldu ve dünyanın güneş çevresinde döndüğünü söyleyen Galilei, 500 yıl önce engizisyon işkenceleriyle karşı karşıya geldi. 5000 yıl önceki atalarımızın bile farkında olduğu, evrenle ilgili yalın ve temel bilgiler yok edilerek dünya nasıl iki bin yıl karanlıkta bırakıldı. Bunun sorumlusu Hıristiyan Roma’dır. Roma’nın Hıristiyanlığı kabul edip devlet dini haline getirmesiyle başlayan ‘’antik bilginin kaybı’’ süreci, dünyayı karanlığa düşürmüştür.”(Burak Eldem – 2012 Marduk’la Randevu)

Bilgiyi saklamanın sınıfsal üstünlüğe yol açtığının bilinmesinden itibaren neredeyse bütün gizli cemaatler, felsefi ve dini, ortaçağda ise genellikle dini ve siyasi esaslar üzerine kurulmuş, günümüzde ise özellikle Batı ülkelerinde genellikle siyasi kardeşlik örgütlerine dönüşmüşlerdir. Masonluk başta olmak üzere birkaç okulun kadim dini ve felsefi ilkeleri yaşatmaya devam ettiğini yazan ve kendisi de bir mason olan Manly P. Hall ‘’Tüm Çağların Gizli Öğretileri’’ isimli hacimli başucu kitabında şöyle demektedir:

“Zodyak kuşağının on iki burcunun ilk altısının iyicil olduğuna inanılırdı çünkü güneş bu burçlardayken Kuzey Yarımküre’de bulunmaktaydı. İkinci altı burç kötücül kabul edilirdi çünkü güneş Güney Yarımküre’yi dolaşırken Kuzeyde kış yaşanıyordu. Kış gündönümünün gerçekleştiği varsayılan Oğlak Takımyıldızına Ölüm Evi denirdi. Çünkü kışın Kuzey Yarımküre’de bütün hayat en düşük noktasına iner.

Güçlü bir akla sahip bireyler, akıl yürütme melekelerinin kullanılmasını gerektiren bir sorunla karşılaştıklarında dengelerini korur ve soruyla ilgili olguları toplayarak bir çözüme varmaya çalışırlar. Ham bir zihne sahip olanlar ise benzer bir güçlük karşısında ezilirler. Birinci tür insanlar kendi kaderlerinin bulmacasını çözme ehliyetine sahip olabilirken, bu ikinci tür insanlar bir koyun sürüsü gibi güdülmeli ve basit bir dille öğretilmelidir. Fakat ne yazık ki kemale ermiş zihinler az bulunurlar; işte bu yüzden paganların felsefi-dini öğretileri, biri felsefi diğeri hayatın derin gizemlerini idrak etmeden uzak bu iki insan grubunun akli ihtiyaçlarını karşılamak için ikiye ayrılmıştı. Gelişmiş zekalara ezoterik yani ruhani öğretiler açıklanırken yeterli ehliyete sahip olmayanlara sadece lafzi, zahiri ekzoterik yorumlarını öğretmişlerdir.”

Kendilerine kadim bilgeliğin temsilcisi diyen bu güruhun yalnızca güç olarak kullanabilecekleri bilgiyi sahiplendiklerini, nasıl olsa ‘’insan bile sayılmayan’’ ‘’Afrikalıların, Asyalıların, Latin Amerika uygarlıklarının, Müslümanların, Yerlilerin’’ kısaca Batılılar haricindeki herkesin umursanmadığı aşikârdır. Hemen her yerde, filmlerde, kitaplarda, dergilerde, beyaz olmayan insanların ‘’beyaz’’ insana veya ‘’beyaz insanın icadı makineye’’ tanrı muamelesinde bulunduğunu görmeyen yoktur. Beyaz adamın ‘’bildiği’’ ancak diğerinin ‘’bilmediği’’ basit şeylerin tanrısal bilgi olarak görülmesinin komikliği gösterilir. Benzeri pek çok örnek Indiana Jones serilerinde gözümüze sokulmuştur. Tipik bir aydınlanmacı olan ve gerçek hayatta pısırık ancak sahada mükemmel bir şekle bürünen profesörümüz kendi hizmetindeki yerlilerin totemler, mağaralar, sihirli bölgelerle karşılaştıklarında korkup kaçmalarına burun kıvırarak gülüp geçmektedir. Böylece aydınlanmayı başaramayan bu insanların yok edilmesine, sömürülmesine kimse itiraz etmez. Herhangi bir Afrika ülkesindeki açlık ve susuzluk haberi duyulduğunda ilk tepki insancıl değil, sorgulayıcı olmaktadır. Niçin suları yok, yıllardır ne yapmışlar, bir sürü yardım ediliyor hala niçin aynı durumdalar sözleri hemen her yerden işitilir. Dünya üzerindeki yoksulluk ve açlık sorununun çözülmesi için gereken para, silaha yatırılan paranın belki de yüzde biri kadar olduğunu herkes bilir ancak hiçbir şey yapılmaz.

“Zira burada, bu defa, sülükler örneği dillerini kullanır gibi görününce, kendilerini tanrı yerine koyan ve Latince bir nutukta, sözü bilmece haline sokan, birkaç Yunanca sözcüğü yersiz bir şekilde karıştırmayı harikulade bir şey sayan günümüzün retorik bilimi hocalarını taklit etmek istiyorum. Bunlar yabancı bir dil bilmezlerse eskimiş bir kitaptan birkaç kelime çıkarır ve okurların gözünü kamaştırırlar. Bunları anlayanlar, kendi engin bilgilerinden lezzet duymak fırsatını bulurlar. Böylece gururları okşanır; anlamayanlara anlaşılmaz görünmeleri oranında da hayranlık konusu olurlar. Uzaktan gelen şeylere hayran olmak dostlarım için bir zevktir. Eğer bu sonuncular arasında, bilgin geçinmek isteyecek kadar boş olanlar bulunursa, küçük bir memnuniyet gülümsemesi, bir onaylama işareti ve eşeklerinki gibi bir kulak hareketi, cehaletlerini başkalarının gözünden gizlemek için yeterli olacaktır.” (Deliliğe Övgü - Erasmus)

Oysa bu ‘’yeraltı dünyası’’ kavramı Kadim Doğu bilgeliğinde nasıl kullanılıyordu, görelim. Mısırlılara göre Orion takımyıldızı ve Sirius yıldızı, yaz başlarında ‘’yeraltında’’dır çünkü güneşe yakın oldukları bu dönemde geceleri gökyüzünde belirmezler. Yine çoğu toplumların düşüncesinde, güneşin akşamları kaybolarak ‘’yeraltına’’ gittiği düşüncesine rastlanır. Oysa sözcüğün gerçek anlamı yeraltı dünyası değil aşağı dünyadır yani ufkun altındaki dünya. Ancak insancıl bilginin ne olduğundan habersiz Batı dünyası ele geçirdiği tüm bilgiyi kendi tahakkümüne almış, alamadıklarını ise yakmış, yıkmıştır. İskenderiye Kütüphanesi (Plotemy Kütüphanesi) ilk kez M.Ö. 48’de Julius Sezar tarafından ateşe verilmiştir. İkinci kez yeni baştan İskenderiye Kütüphanesi (Kızkardeş Kütüphane) İmparator Teodosius’un emri ile MS. 389 yılında ikinci defa ve tamamen yok edilmiştir.

“Büyük Beyaz Kardeşlik bir bilim ve bilgelik ocağıydı. Birçok ünlü kişi bu örgüt tarafından yetiştirildi: Musa, Homeros, Kral Süleyman, Pitagoras, Solon, Platon, Plotinus, Kral Dagobert, İmparator Charlemagne, Dante, Leonardo da Vinci, Bacon, Shakespeare, Spinoza, St. Germain, Cagliostro, Böhme, Einstein ve sayısız ünlü kişi bu örgütün üyesiydiler. Rozikrusyenizm’in türevi diğer akım ve örgütler arasındaysa Gnostikler, Terapeutler, Esenseler, Druidler, Tapınakçılar, Masonluk ve daha birçokları bulunuyordu. İsa’yı bebekken ziyaret eden üç Büyücü Kral da Büyük Beyaz Kardeşlik üyesiydiler. Hatta İsa’nın kendisi de bir Essene olduğu için Rozikrusyen sayılırdı.” (Lewis H. Spencer)

Yukarıdaki tanım ve listenin nasıl oluşturulduğunu ve buna nasıl bir özgüvenin sebep olduğunu çok merak ediyorum. Ki benzer tanımlar yalnızca gizli örgütler için değil aydınlanmanın önderleri tarafından da, ‘’Felsefe tarihçileri klasik anlamda iki aydınlanmadan söz ederler. Bunlardan biri eski Yunan’da gerçekleşen antik aydınlanma, ikincisi 18. yüzyıl aydınlanmasıdır.‘’ diyerek yapılmıştır. Mısır tapınaklarının inanılmaz zenginliklere sahip olması ve rahiplerin yoksulları sömürmesi tepkilere yol açmış, Helenleşmiş kozmopolit üst sınıfların sürdürdüğü Mısır dinine karşı, Filistin’den gelen Hıristiyanlık yoksulları yanına almayı başarmıştı. Yahudiliğin ise ilk anından itibaren iki katmanlı bir yapıya sahip olduğu bilinmektedir. Örneğin Esensiler, sıradan insanlara hatta Kudüs’teki rahiplere bile verilmeyen bazı bilgilerin sahibi olduklarını iddia ediyorlardı. Daha sonra Hıristiyan Kilisesi de aynı yoldan giderek bilgiyi saklama yoluna gitmede en aşırı örneği sergilemekten çekinmemiştir. Düşünüyorum da, dinlerin ‘’gelmelerinde’’ bilginin saklanması ne kadar etkilidir acaba? İslam’ın ‘’bilgiyi saklayacak’’ ruhban sınıfı barındırmaması bu evrimin bir sonucu mudur?

Dünyanın sefaletine ve insanlığın felaketlerine aldırış etmeyen, elde ettiği bilgiyi insanlığı sömürmek için kullanan, dünya üzerinde faydalı ne varsa kendine mal etmeye çalışan, astronomi terimlerinin nerdeyse tamamı Arapça olmasına karşın bu bilimin kurucusu ‘’geleneğin’’ dünyanın yuvarlak olduğunu bile anlamadığı iddia eden ve Kant’ın ‘’aklını kullanabilme cesareti göster’’ haykırışıyla bütün ilgisini kesmiş bulunan aydınlanma ideolojisinin savunulacak bir yanı olmadığını söyleyerek son veriyorum.

Fotoğraf

Dört kişi parkta çektirmişiz,

Ben, Oktay, Orhan bir de Şinasi

Anlaşılan sonbahar

Kimimiz paltolu kimimiz ceketli

Yapraksız arkamızdaki ağaçlar

(…)

Lakin ben hiç böyle mahzun olmadım:

Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?

Oysa hayattayız hepimiz.

(Melih Cevdet Anday)

Kaynakça

O Ana Adanmış – John Berger

Dünya Sanat Tarihi – Adnan Turani

Sanatın Öyküsü – E.H. Gombrich

Buy.ology – Martin Lindstrom

Fotoğraf Üzerine – Susan Sontag

Fotoğraf (Çerçevedeki Gizem) – Mary Price

Felsefe Ansiklopedisi - Orhan Hançerlioğlu

…İzmler (Sanatı Anlamak) – Stephen Little

Tüm Çağların Gizli Öğretileri – Manly P. Hall

Sanat ve Edebiyat – Sigmund Freud

Gündelik Hayatımızın Tarihi – Kudret Emiroğlu

Modern Sanat Üzerine – Paul Klee

Poetika – Aristoteles

Aydınlanmanın Diyalektiği – Theodor W. Adorno – Max Horkheimer

2012 Marduk’la Randevu – Burak Eldem

Fraternis – Burak Eldem

Psikanalitik Edebiyat Kuramı – Oğuz Cebeci

İlkel Mitoloji – Joseph Campbell

Deliliğe Övgü – Erasmus

Leviathan – Thomas Hobbes

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın öteki incelemeleri için tıklayınız.

Sonraki Sayfa »