Perfume: The Story of a Murderer (2006, Tom Tykwer)

Aşk & Saplantının Doğası Üzerine

“Bir sürü çiçek ama saydırmaya kalkma

Ayrı ayrı kadınlardan koparılmış

Kadınlardan ya hem de bilsen nerelerinden

Kahin-klin kahin-klin

Ben ne kadar öbür çiçekleri denesem

Seninki gül oluyor aralarında.”

(Cemal Süreya, “Türkü”) (1)

Arzu duyan öznenin, arzuladığı haricindekileri dışladığı insansal gerçeği obsesyona (obsession) karşılık gelebilir mi? Tutkuyla saplanılan, varlığın nihaî huzur ve mutluluğu için şiddetle açlık duyulan kişi ve/ya da nesnenin gölgesine iştahla kapılanmak daha derinlerde, yaralayan, bir türlü kavuşulamayan sevgi ve şefkatin dışavurumu olabilir mi?

Kuşkusuz evet. Bu, Patrick Süskind’in Das Parfum (Koku) (2) adlı oylumlu metni için de geçerli bir sorunsaldır. Süskind’in romanı, daha ilk sayfalardan başlayarak sinematografik karşılıkları sezilebilecek ve ilginç temalarıyla içinde kaybolup gidilebilecek bir roman. Yalnız söz konusu sinema olunca ve bunun sinema uyarlaması devreye sokulunca bazen çok da iyi sonuçlar alınamıyor. (3) Çok okunan, büyük tartışmalar yaratan yapıtlar da anında prodüktörlerin ilgi odağı oluveriyor. Söz gelimi İtalyan yazar Umberto Eco’nun Il nome della rosa (Gülün Adı) isimli postmodern anlatısının Jean-Jacques Annaud’un 1986’da çektiği sinema uyarlaması, mezkûr romanın zenginliği, renkliliği düşünüldüğünde çok çekici bir yapıya bürünemiyordu. Philip Kaufman’ın Çek asıllı romancı Milan Kundera’dan uyarladığı The Unbearable Lightness of Being (1988 Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği) ise birçok detayın es geçilmesiyle birlikte kimi özgün ve sinemasal anları içinde barındıran, nadide bir seyirlikti. Evet, Süskind’in romanı da Alman yönetmen Tom Tykwer tarafından Perfume: The Story of a Murderer (2006, Koku: Bir Katilin Öyküsü) adıyla sinemaya uyarlandı ve geçtiğimiz senelerde üzerinde duruldu, konuşuldu ve tartışıldı. Tykwer’ın filmi, büyük bir yapıtın gölgesinde kalma ezikliğini taşısa da görsel (visual) vurgu ve detaylarıyla; detaylandırma açısından sinemasal zaafları bünyesinde barındırsa da Grimm Masalları’nı aratmayan karanlık, masalsı, kuşkulu ve ürkütücü atmosferiyle yine de izlenmeyi ve üzerinde durulup düşünülmeyi hak ediyor. Biz bu incelemede söz konusu sinema filmini temelde aşk sorunsalı olmak kaydıyla, saplantının (obsession) doğası, sevginin kompleks yapısı gibi açılardan okumaya çalışacağız.

“Grenouille’nin bildiği bir şey varsa o da bu kokuyu ele geçirmezse hayatının hiçbir anlamı kalmayacağıydı. En küçük ayrıntısına, en son, en ince dalına kadar tanımalıydı onu; bütünlüğü içinde sırf anısı yetmeyecekti. Bu tanrısal parfümü kara ruhunun hercümercine bir mühür gibi basmak, inceden inceye araştırmak ve bundan böyle bu büyülü formülün kuruluş kurallarına göre düşünmek, yaşamak, koklamak istiyordu.”

( Patrick Süskind, “Koku: Bir Katilin Öyküsü“) (4)

Seksoestetik Jean-Baptiste Grenouille’in (Ben Whishaw) bir ideal uğruna hayatta kalmaya çalıştığını anımsatarak başlayabiliriz. 18. yüzyılın kokuşmuş Fransası’dır bu üzerinde köleliğin ve aristokrasinin birlikte varolduğu coğrafya. Grenouille gençliğini ve kısa yaşamını adayacağı kokunun merkezinde doğduğunda ilk tanıştığı uzam bir balık tezgâhının altıdır. Denizden karaya atılan balık gibi anne karnından dünyaya atılmış, ölüme terk edilmiştir. Bu ölüm-yaşam sınavını köle ordusunun neferi olarak efendisine hizmetini sunarken de verecek olan trajik-kahraman, uğruna yaşamını adayacağı arzu nesnesiyle tam da bu dönemde rastlaşır: Meyve satan güzel mi güzel bir proleter. Tenini koklayıp soluyarak kokusu ve görüntüsünü zihnine kazıyacağı güzel kız. Oscar Wilde’ın, “Herkes sevdiğini öldürür.(5) sözünü doğrularcasına bir kaza eseri bu kokusunu ömrü boyunca unutamayacağı güzel kızı boğan Grenouille için artık salt bir ideal vardır: Kokuyu, insan kokusunu bir parfüm şişesinde saklama, koruma yetisini kazanabilmek. Buradan itibaren muhtelif detayları hızla geçip Grenouille’in idealine yakından bakalım. Onun çabası güzellik ideasının aşamalarını birer birer katedip en ideale ulaşma çabası olarak nitelendirilebilir. Elbette güzellik ideasının aşamaları parfümün katmanlarıyla doğru orantılı. Estetik ve felsefî anlamda güzellik, soyut bir kavram olması nedeniyle yerine koyulacağı bir diğer kavram ya da sözcüğün ne olduğuna dair ikircikleri de beraberinde getiriyor. Güzellik, eğer aşkın ortaya çıkabilmesi için bir gösterge ise, aşkın zorunlu bir önkoşulu ise, doğru yerdeyiz. Öyleyse, aşkın tetikleyici motivasyonu bir gösterge olarak güzelliktir. Biri olmadan öteki tek başına anlamlandırılamaz; birinin varlığı diğerinin varlığını gerektirir. Güzellik ve aşk birbirine içkindir. Grenouille, ideasına yolculuğunda, usta-çırak ilişkisini de bir basamak olarak değerlendirmeye çalışmış olsa dahi, esasen peşinden koştuğu ideaya bireyselliğiyle ulaşacaktır. Bu da güzellik kavramının göreliliği üzerinde durup düşünmemize fırsat tanıyor. Güzellik aşk ve sevgi için, bağlılık için bir önkoşul olsa da aslında görecelidir. Bu nedenle Grenouille de tıpkı bir tüp veya şişede muhafaza edilen parfüm gibi, kokunun kendisi gibi kendi kozasındadır. Bu koza onun kendi obsesyonunun sınırlarını zorladığı uzamdır. Demek ki güzellik ve aşka, sevgi ve tutkuya, arzu ve şehvete eşlik eden kavram obsesyon olarak beliriyor. Alfred Hitchcock’un Vertigo’sundan (1958, Ölüm Korkusu) bilindik bir psikolojik durum. (6)

Grenouille’in idealine bakabileceğimiz ikinci nokta, arzu-nesnesine ulaşılıp ulaşılamayacağı ile ilintili ortajen bir olguya işaret ediyor. Olabildiğince karmaşık (complex) görünen bu psikolojik durum, İspanyol sürrealist Luis Buñuel’in arzu üretimi dolayımında saplantının satıraralarını okuduğu Cet obscur objet du désir (1977, Arzunun O Belirsiz Nesnesi) veya François Truffaut’nun aşk tutkusunun yanında meşum dişiliğin (femme fatale) yerleşik kimliğine de baktığı La sirène du Mississipi’sini (1969, Evlenmekten Korkmuyorum) refere edebileceğimiz ölçüde geniş ve sağlam sinemasal örnekleri akla getiriyor. Yalnız yine detaylandırmadan ve/ama bu filmlerle ortak paydada buluşturarak idealin ikinci noktasına veya madalyonun öbür yüzüne dönelim biz.

Anımsanabileceği üzere Grenouille, (çilesini dolduranlar gibi) sığındığı bir mağarada ilginç ve çarpıcı bir gerçekle yüzleşir. Şu: Evrendeki kokuları tanıyan, birini diğerinden titizlikle ayırt edebilen bu koku uzmanı kendi kokusunun olmadığını keşfetmiştir! Yıkım budur özetle. Kokusunun olmaması kimi açılardan inancının sert kabuğunun da çatlamasında nedensel bir fonksiyon yüklenir; fakat itici bir kuvvet olduğu da ortadadır. Bu da bizi bütün öykü boyunca erkeklerin pis bir koku saçtığı, kadınların ise tertemiz koktuğu tensel bir uzama götürür. Fahişesi, aristokratı, çobanı, hülasa bu uzamdaki bütün kadınlardan birer parça kopararak, farklı bitkilerde konaklayıp nihaî besine ulaşan işçi arı gibi Grenouille de her kadından devşirdiği kokuyu idealini tamamlayıp eserini seyretmek için kullanacaktır. Sonuç gerçekten de çarpıcıdır! Estet Grenouille’in ideali onu elde ettiği mucizenin (artık ona ‘parfüm’ demek yetersiz kalıyor çünkü) kokusunu hissedip de normal kalamayan insanlığın haz ve coşkudan, aşk ve şehvetten kendini alamadığı gerçeğine ulaştırır. İnsanlığı hazzın doruklarında gezindiren ve fakat çok geçmeden dıştaladıkları mucize, Grenouille için de sonun başlangıcı olacaktır.

Bu ilineksel olmayan son semboliktir. Luis Buñuel ve François Truffaut’nun yapıtlarını anmamızın nedenine gelmiş oluyoruz böylece. Yaşamındaki salt gayeye ulaşan Grenouille’in, mucizesinin kendisi için herhangi bir araçsal fonksiyon yüklenmediğini görünce ölümün trajik gerçeğiyle buluşmaması için de bir neden kalmayacaktır. Yaşamın ölümü de içerdiğini hatırlayınca aslında trajik tanımlaması da geçersizleşiyor. Karşıtlık, aynı kişi ya da nesnede birarada bulunuyor aynı zamanda. Varoluşun anlamının sorunsallaştırıldığı gri-alandır bu. Yaşamının anlamını bahis konusu yaptığımız idealin çekici dünyasına kilitleyen Grenouille, idealine ulaştığı andan itibaren de artık yaşamını devam ettirmesi için dayanıklı bir temel inşa edemiyor. Kurduğu bütün dizge idealin yüksek dizgesidir; gayesi de burada düğümlenmiştir. Gayeye ulaşıldığına göre artık ölüm kaçınılmaz bir sonuçtur, handiyse bir çözüm.

Öyleyse son olarak soralım: Arzunun nesnesi ulaşılmaz mıdır? ‘Öteki’ imkânsız mıdır? Ne arzunun nesnesi ne de ‘öteki’ ulaşılmaz değildir; ulaşılamaz olan anne bedenidir. Ulaşılmaz olanı biteviye çoğaltmak, onun gölgesine koşulsuzca sığınmak ise eni sonu dinsel tapınmayı, coşkusal bir ayini çağrıştıran bir edimdir. Eserini tamamlamayanlar için de sorun oluşturmaya aynıyla devam eder.

Notlar

1) Sevda Sözleri - Bütün Şiirleri, Cemal Süreya, Yapı Kredi Yayınları, 1. Basım, Ekim 1995, İst.

2) Koku: Bir Katilin Öyküsü, Patrick Süskind, Çev. Tevfik Turan, Can Yayınları, 13. Basım, 2007, İst.

3) Das Parfum’ün sinemaya uyarlanamayacağı konusunda görüş beyan eden Stanley Kubrick’i de selamlıyoruz bu vesileyle.

4) Koku: Bir Katilin Öyküsü, Patrick Süskind, Çev. Tevfik Turan, Can Yayınları, 13. Basım, 2007, İst.

5) Reading Zindanı Balladı, Oscar Wilde, Çev: Özdemir Asaf, Epsilon Yayınları, 3. Basım, 2006, İst. 

6) Bu filmde nekrofilinin ve dolayısıyla nekrofili psikolojisinin müphem doğası da betimlenmeye çalışılmıştır. Jeffrey’nin (James Stewart) karşı cinse (Kim Novak) duyduğu açlık, temelde Freudyen sembollerle görselleştirilmiştir. Elbette sinemasal imajlar; spiral uzamları, düş ve kâbusları, devasa yapılarıyla baş dönmesinin (vertigo) kaotik ruhsallığına paralel biçimlendirilmiştir.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız. 

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (Tim Burton)

Günümüz İngiltere’sinde, yaşayıp yaşamadığı halen tartışılan, The Demon Barber of Fleet Street (2007; Fleet Sokağı’nın Şeytan Berberi) adıyla efsaneleşen seri katil Sweeney Todd… Rivayete göre, 1700’lü yıllarda İngiltere’nin sefilliği içinde doğmuş olan ve ailesinin onu 12 yaşında terk etmesiyle tek başına yaşam mücadelesi veren Sweeney Todd, bıçak ve ustura imalatçısının yanına çırak olarak girmiştir. Daha sonraları bilinmeyen bir sebepten dolayı da kendini Newgate Hapishanesi’nde bulmuştur. Newgate Hapishanesi, zamanın şartlarına uygun olarak her yaştan suçlunun, parasız ve aç insanların bulunduğu karmaşık bir hapishanedir. Bu kaos içinde yaşam mücadelesi veren 14 yaşındaki Todd, kendini hapishane berberine çırak olarak kabul ettirerek hem hayatını bir nebze olsun kurtarmış, hem de berberlik zanaatı öğrenmiştir. Beş yılın ardından beraat eden Todd, seyyar berberlikle geçimini sağlasa da sevdiği kadına asıldığı için berber koltuğundaki sarhoş bir denizcinin boğazını kesip öldürerek ilk cinayetini işlemiş ve faili meçhul bir cinayetin müsebbibi olarak gazetelere geçmiştir. Bu cinayetten birkaç sene sonra, Fleet Sokağı’nda, üst katında kaldığı iki katlı binada kendi berber dükkânını açmıştır. Bundan sonraki süreçte gerçekleşen olaylar ise bahsedeceğim Hollywood uyarlaması müzikalle aynı doğrultudadır; ama rivayetten farklı bir sona sahiptir: Bayan Lovett, kendilerine insan eti yedirildiğini anlayan müşteriler tarafından linç edilme tehlikesi ile birlikte hakkında açılan dava ile idama gideceği kesinleşmiş ve kendini zehirleyerek öldürmüştür. Todd ise her ne kadar acımasız ve soğukkanlı hareket etse de etkili olamamıştır ve çocukken bir kez girdiği Newgate Hapishanesi’nde, 40 yıl sonra, 2 Ocak 1802’de idam edilmiştir. Yaklaşık 200 yıldır dilden dile dolaşan efsane Sweeney Todd, İngiliz yazar Peter Haining tarafından araştırma konusu olmuştur. Yazar, yoğun araştırmaları sonucunda böyle bir berberin varlığını doğrulayan verilere ulaşmıştır.

Sweeney Todd’un efsanesi 1846 yılında ilk kez roman olarak yayımlanmış, 1936 yılında da ilk kez filme çekilmiştir. Ayrıca 1973 yılında İngiliz oyun yazarı Chistopher Bond tarafından kaleme alınmıştır (anlatılanların yukarıda bahsettiğim rivayetle ilgisi yok). 1979 yılında da Stephen Sondhem ve Hugh Wheeler tarafından Brodway müzikaline dönüştürülmüştür.

Stephen Sondhem’ın 1979 yapımı ödüllü müzikal-gerilimine dayanan ve Tim Burton’ın yönetmenliğinde beyazperdeye uyarlanan 2007 yapımı Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007, Fleet Sokağı’nın Şeytan Berberi) adlı müzikal filmin başrollerinde: Johnny Depp (Benjamin Barker / Sweeney Todd) ve Helena Bonham Carter (Mrs. Nellie Lovett) oynamaktadır. DreamWorks Picture ve Warner Bros Picture işbirliği ile yapımcılığını Richard D. Zanuck, Walter Parkers, Lauire MacDonald ve John Logan üstlenmişlerdir.

Film, Yargıç Trupin (Alan Rickman) tarafından hapse atılan, karısı Lucy’nin ve küçük kızı Johanna’nın intikamını almak için yanıp tutuşan Fleet Sokağı’nın berberi Benjamin Barker (Johnny Depp)’ın, hapiste geçen on beş yılının ardından Sweeney Todd adıyla tekrar Fleet Sokağı’na dönmesiyle başlayan süreci anlatmaktadır. Benjamin Barker, Sweeney Todd kimliğiyle eskiden berber dükkânının bulunduğu yere gelir ve alt katındaki, pek de nezih olduğu söylenemeyen bir pastanenin işletmecisi olan dul Bayan Nellie Lovett ile tanışır. Bayan Lovett, burada yaşamış olan berber ve karısının acıklı hikâyesini Todd’a anlatır. Todd’un Barker olduğunu öğrenmesi üzerine kendisine, karısının, ona olan ihanetinden dolayı kendisini zehirleyerek öldürdüğünü ve küçük kızı Johanna’nın da Yargıç Trupin’in evlatlığı olarak yaşadığını anlatır. Artık Todd’un amacı, o alçak Yargıç Trupin’in elinden küçük kızını kurtarmaktır.

Tekrar mesleğini icra etmek isteyen Todd, İtalyan berber Pirelli’ye (Sacha Baron Cohen) ondan daha iyi olduğunu ispatlamasıyla reklâmını yapmıştır. Müşteri olarak öncelikli hedefi Yargıç Trupin ve onun alçak yardımcısı Beadle Bamford’dur (Timothy Spall). Başarısının gölgelendiğini düşünen Pirelli, Todd’un gerçek kimliğini açıklayacağını söylemesi üzerine Todd tarafından boğazı kesilerek öldürülür. Cesedin ne olacağı konusunda Bayan Lovett, yapmış olduğu turtaların içini insan etiyle doldurmayı çözüm olarak sunar. Böylece turtaların lezzeti daha da artacak ve sallantıda olan pastanesi kurtulup daha iyi bir hayat sürecektir…

Film bundan sonra bu döngüde (Todd, müşterilerinin boğazını kesiyor, cesetlerini de hazırladığı bir düzenekle, dükkânın altındaki mahzene atıyor; sonra mahzende kıyma haline gelen cesetler, Bayan Lovett tarafından turtalarda kullanılıyor…) devam ederken Yargıç Trupin, genç ve güzel Johanna’yı evde hapis tutmakta ve ona yan gözle bakan erkekleri cezalandırmaktadır… Bu durumdan nasibini alan genç denizci Anthony (Jamie Campbell Bower), âşık olduğu Johanna’ya kavuşmak için zamanında denizden kurtardığı Todd’dan yardım ister. Todd, Yargıç Trupin müşteri olarak dükkânına geldiğinde Johanna’ya göz koyduğunu anlaması üzerine genç denizciye yardım edeceğine söz verir ve harekete geçerler. Böylece olaylar ilerlerken gerek Todd’un gerekse Bayan Lovett’in ünü bütün şehre yayılmıştır. İntikamı için yaşayan Todd’un sevgili suç ortağı ve âşığı şeytan ruhlu Bayan Lovett’ın tek hayali Todd ile evlenip yanındaki küçük yardımcısını da evlatlık alarak deniz kıyısında huzurlu bir hayat sürmektir. Todd’a aşkından dolayı ona yalan söylemiştir. Karısının intihar etmediğini, aklını yitirmiş bir dilenci olarak hayatta olduğunu ondan saklamıştır.

Trajik bir sonla biten filmde, Bayan Lovett sevdiği adam tarafından ateşe atılıp can verirken, kahramanımız Todd ise kendi silahının kurbanı olmuştur. Geride kalan ise, bazılarının üstünden eti sıyrılmamış kemikler, üst üste yığılmış sayısız ceset ve çürümüş kafatasları…

The Demon Barber of Fleet: Sweeney Todd, 65. Altın Küre Ödülleri’ne dört dalda aday olmuş, (Müzikal/Komedi -En İyi Aktör Johnny Depp, Müzikal/Komedi En İyi Aktris Helena Bonham Carter, En İyi Yönetmen Tim Burton ve En İyi Sinema Filmi Müzikal/Komedi), En İyi Aktör (Johnny Depp) ve En İyi Müzikal Film dallarında ödüle layık görülmüştür. Ayrıca film, En İyi Erkek Oyuncu (Johnny Depp), En İyi Sanat Yönetimi (Dante Ferretti ve Francesca Lo Schiavo) ve En İyi Kostüm Tasarımı (Colleen Atwood) olmak üzere üç dalda Oscar’a aday olmuş, En İyi Sanat Yönetimi (Dante Ferretti ve Francesca Lo Schiavo) dalında Oscar’ı kazanmıştır.

Yazan: Melike Karagül