Anasayfa / Sinema / İkonlar & Portreler / Aciz İnsanlığın Soylu Yönetmeni: Akira Kurosawa

Aciz İnsanlığın Soylu Yönetmeni: Akira Kurosawa

“İnsanların kendileriyle ilgili konularda tam bir dürüstlük içinde olmamalarına karşın, kendilerini başka insanların yerine koydukları zaman gerçekten kaçmaları çok daha zordur. İşte o zaman kendilerini bir şey eklemeden ya da çıkarmadan anlatırlar.” | Akira Kurosawa

“Sanat bir iletişim yöntemi değil, ölüme karşı bir dirençtir.” | Akira Kurosawa

1951 Venedik Film Festivali’nde sürpriz şekilde Altın Aslan’ı göğüsleyerek Batı sinemasının at gözlüklü tutumunu paramparça eden Akira Kurosawa, sonraki yıllarda da artarak devam eden başarısını -ve saygınlığını- insan ruhuna ayna tutabilmesine borçlu. Doğduğu coğrafyanın saldığı dirençli köklere tutunarak birçok farklı kompozisyonu sinemasında yeşertti. Japon insanının kültürel ögelerini temel alarak her zaman evrensel dersler çıkartan eşsiz bir sinema dili yarattı. Japon sinemasının imparatoru; ihanet, bilgelik, keder ve umut temalarını işlerken aslında kaçınılmaz tek bir sonuca -istemsiz olarak- ulaşmaktaydı: insanoğlunun acizliği.

akira-kurosawa-filmleri_sanatlog.com-sinema-film-yonetmen-incelemeleri

Filmografisindeki tüm eserlerinde direkt veya dolaylı yoldan işlenen acizlik teması; Ikiru’da patojenik bir hastalık olarak simgelenebileceği gibi, Seven Samurai’da toplumsal bir norm olarak kabul görebilir. Akira Kurosawa’ya göre “acizlik” bir çeşit noksanlıktır. Kurosawa filmografisine kronolojik ve üstünkörü bir bakış atıldığında, “acizlik” temelli düşüncenin sürekli değişim halinde olduğu görülür. Ancak bahsi geçen değişim aslında Uzak Doğu felsefesinde önemli yer tutan “döngü” kavramının içine gizlenmiştir, zira Kurosawa son iki filminde -Ran ve Kagemusha- başladığı noktaya dönecektir.

12. yüzyıl Japonya’sında savaş ve yoksullukla yoğrulmuş toplumu resmettiği Rashomon (1950, Kale Kapısı/Cennet Kapısı), cinayet ve tecavüz suçlamalarıyla yargılanan tanınmış bir haydutun duruşmasını konu alır. “İnsanoğlu zayıftır, o yüzden yalan söyler. Hatta kendine bile! İnsanlar kötü şeyleri unutmak ve yalan da olsa iyi şeylere inanmak ister. Böylesi daha zahmetsizdir.” repliğiyle Kurosawa; acizliğe karşı duyduğu tiksintinin ilk dışavurumlarını yansıtmaya başlar. “Gerçeğin asla kesin olarak bilinemeyeceği ve kişiden kişiye değişkenlik gösterdiği” mesajını seyirciye sunar. Filmin sonlarında en aciz betimlenen karakterin dahi insanoğlunun bencillik ateşini söndüremediği ve hırsızlık yaptığı gerçeğiyle yüzleşilir. Her şeye rağmen finalde film süresince yağan yağmur kesilir ve güneş açar: Kurosawa’nın henüz insanlığa karşı umudu korunmaktadır. Yine de Toshirô Mifune aracılığıyla -birlikte çalıştıkları 16 filmde olduğu gibi- insanoğlunun zayıflıklarına darbeler indirmekten çekinmez. Kurosawa’nın en alt tabakadan -katiller ve tecavüzcüler- başladığı insanoğlu doğası çözümlemeleri, giderek daha üst sınıfları konu edinecektir. Aradığı; Nietzsche’nin müjdelediği Üstinsan’dır (Übermensch), acizliğini aşabilmeyi başarandır. Aksi halde; İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa, karanlığında yok olacaktır.[1]

Ikiru (1952, Yaşamak) sayesinde, Kurosawa’nın sosyal sınıflar piramidi tırmanışa geçer. İkinci Dünya Savaşı sonrası Tokyo’da yaşayan -daha çok nefes alıp verme eylemini gerçekleştiren- bir devlet memurunun mide kanseri olduğunu öğrenmesi sonucu başlayan varoluşçu sorgulama ekseninde film şekillenir. Kurosawa’nın bir diğer kült oyuncusu Takashi Shimura’nın canlandırdığı Watanabe karakteri; modern insanın sistem karşısındaki “aciz” tutumunu dramatik tarzda sergiler. Dönemin proletaryası ve bürokratik yanlışlarına çeşitli eleştiriler getiren film sayesinde, işçi sınıfının tutarsızlığı -acizliği- aşağılanır.

ikiru_akira-kurosawa_sanatlog

Japonca “yaşamak” anlamına gelen Ikiru; yıllardır ölüden farksız hayat süren bir adamın “yaşama” hikâyesidir. Karlı ve soğuk bir gecede, “Hayat kısa, âşık olun bakireler…” sözleri eşliğinde film -ve modern insan sorgulaması- sona erer.

Seven Samurai (1954, Yedi Samuray), Yojimbo (1961, Koruma) ve Sanjūrō (1962, Sanjuro) filmlerinde merkeze oturtulmuş köylü ve samuray karakterleri sayesinde, “acizlik” sorusu farklı iki sınıfa yöneltilmiş olur. Kurosawa’nın ikonlaşmış taşralı profilleri -düşük omuzlar, kırık dizler ve acı içinde yüzler- sinema tarihinde hiç olmadığı kadar gerçekçi bir tutumla sergilenir. Köylü toplumunun ikiyüzlü hayat anlayışı önceden seyirciye foreshadowing tekniğiyle sezdirilir. Bu dönem filmlerinde düşünceleri olgunlaşma gösteren Kurosawa’nın vardığı sonuç: acizliğin, çevresel faktörlerden bağımsız büyüyüp gelişen, çocukluk döneminde ekilen bir tohum olduğudur. Seven Samurai’da -yine Toshirô Mifune aracılığıyla- alenen alaya alınan köylü toplumunun çıkarcı davranış modelleri, Yojimbo ve Sanjuro filmlerinde daha hafif bir tonlamayla hissedilir. İnsanoğlunun “acizliği” konusunda en saf sorgulamanın yapıldığı bu eserlerin konu edindiği köylü-samuray ilişkisinde, zamanla iki tip karakterin de sınıfta kaldığı gözlemlenir. Toplumun içerisindeki hiçbir sınıftan umduğu sonuçları bulamayan Kurosawa için, piramidin zirvesine -iktidar ve güç sahiplerinin tahtına- çıkma vakti gelmiştir.

seven-samurai_akira-kurosawa_toshiro-mifune_takashi-shimura

Yaşamının son demlerinde çektiği Ran (1980, Kaos) ve Kagemusha (1985, Gölge Savaşçı) filmleri; “acizlik” sorgulayışını sonuca ulaştırmasını sağlayan köprü görevini üstlenirler. Tatsuya Nakadai’nin başrollerini üstlendiği filmlerde, dönemin feodal beylerinin taht mücadeleleri, entrikaları ve iktidarın hükümdarlar üzerinde etkileri irdelenir. Ran; konumunu oğullarına bırakan Hidetora Ichimonji’nin zaman içerisinde başına gelen ihanetleri konu edinirken, Kagemusha; idamına karar verilmiş bir hırsızın, ölen derebeyi Takeda Shingen’in dublörlüğünü yaparak klanı koruma mücadelesini işler.

Oğulları tarafından dışlanan -hatta düşman görülen- Daimyo Hidetora’nın sosyal konumunu kaybetmesi sonucu yaşadığı çaresizlik -acizlik- hali; iktidarın acizliğe ilaç olmadığını, hatta insan ruhuna zarar veren bir yapı olduğunu gösterir. “Şişirilmiş statüler temel alınarak kurulan kişilikler, yıkılmaya mecburdur” görüşü yansıtılır. Kagemusha ise sınıflararası geçirgenliğin ne kadar şeffaf -ve anlamsız- olduğunu anlatır. Aslında sınıflar, egoların yarattığı sis örtüsünün ardına bakıldığında, birbirinin aynıdır. Piramidin zirvesi ve dibi arasında, hırs ve acziyet bakımından en ufak bir fark yoktur.
Kurosawa için acizlik sorgulayışı, aslen Ran filmiyle sona erer. Kagemusha sadece düşüncelerini tescillendirir: İnsanoğlu evrende yalnız kalmış, yönünü kaybetmiş ve tek ışık kaynağı -aynı zamanda acizliğinin kanıtlı ispatı- tanrıyı da uçurumdan aşağı bırakmıştır.

Piramidin zirvesindeki iktidar ve güç sahibi kimselerin, en basit insanlardan daha üstün olmadıkları gerçeği; Kurosawa’yı başladığı noktaya döndürür. Yanlış olan sosyal sınıflar veya etnik gruplar değil, insanoğlunun temel doğasıdır. İnsan acizdir, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanında altını hiddetle çizdiği üzere de alçaktır:

“…Alışmışlar da buna… Ağlaya sızlaya da olsa alışmışlar. İnsanoğlu denen aşağılık yaratığın alışamayacağı hiçbir şey yok galiba!..”[2]

Taflan Deniz

demostaflan@gmail.com

[1] Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich Nietzsche, Önsöz.

[2] Suç ve Ceza, Fyodor Dostoyevski, İş Bankası Yayınları, Sf. 51.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Charles François Jalabeat, Antigone Leads Oedipus Out of Thebes (1849)

Edebiyattan Beyazperdeye Koyu Kırmızı Bir Tabu: Ensest

“Her öyküde arzu ile yasa çatışır ki öykünün temelini de bu çatışma oluşturur.” (A.J. Greimas, ...

6 Yorum

  1. Eline sağlık.Gerçekten kaliteli bir yazı olmuş.

    Kurosawa hiç şüphesiz Japon sinemasını dünyaya en çok tanıtmış isim.İnsana ve yaşama dair ne varsa filmlerinin temeline oturtmayı başarıyor.İnsan doğasını temel alıyor ve onu tüm çıplaklığıyla gösteriyor.Hırsları,öfkeleri,çaresizlikleri diyerek liste uzatılabilir.Bunları perdeye aktarma konusunda gerçekten usta.Ve söylediğin gibi insanlık kusurlu ve aciz olduğu için bu yönlerini göstermeyi daha çok seviyor.

    Söz konusu Kurosawa olunca en iyi filmini seçmek ise gerçekten zor insan kararsız kalıyor.Rashomon mu diyelim yoksa Ran mı ya da Shichinin no Samurai.Diğer filmleri de harika sadece bu kadar ünlü değiller.İstisnasız her filmi görülmeli.

    Ayrıca edebiyat düşkünü.Özellikle Shakespeare uyarlamaları konusunda tam bir uzman.Bu eserleri kendi kültürüyle harmanlayarak bize o izlediğimiz başyapıtları sundu çoğu zaman.Japon kültürüne adapte etmesi gerçekten muhteşem.Laurence Oliver ve Orson Welles gibi Shakespeare eserlerinin hakkını sonuna kadar veriyor.

  2. Teşekkür ederim, beğenmiş olmana sevindim.

    Kurosawa öyle bir adam ki; yaşlı anneannem de izlediği zaman kendinden bir şeyler bulabiliyor, ergenliğe yeni girmiş bir çocuk da. Çünkü hangi temayı işlerse işlesin “insanı” her zaman merkeze yerleştiriyor. Ve hepimiz belli yönlerden “eksik” olduğumuz için, seyirciyi yakalamayı başarıyor.

    Sanırım bu doğrultuda bakarsak “en iyi Kurosawa filmi”; izleyenin en ciddi noksanlık yaşadığı duyguyu işlediği filmdir, dolayısıyla kişiden kişiye değişir. Anlattığı konu ve kullandığı sinema dili bakımında Rashomon favorim olmasına karşın, beni en çok etkileyen filmi Ikiru’dur. Gel gör ki taşralı toplumunu Seven Samurai kadar muhteşem resmeden başka bir yapıt da yeryüzünde yoktur.

    Kurosawa -ve kendisi gibi bir avuç yönetmen- filmleri arasında seçim yapmak pek mümkün bir olay değil. 🙂

  3. Gülcem Selçuk masoudijavan

    Tebrik ediyorum, çok yalın ve bir o kadar da derinliği olan bir anlatım. Kurosawa’nın derinliğini farklı bir açıdan görmemi sağlayan bir yazı.☺️

  4. Teşekkür ediyorum. 🙂

  5. Rashomon dünyaya tanıtan film olmuş.Devrim yaratan filmlerden biri gerçekten.Ikiru’yu izlemedim henüz, sıra ona da gelecek, arka arkaya izlemeyi pek sevmiyorum.Tengoku to Jigoku’yu öneriyorum ayrıca.Diğerleri kadar ünlü olmamasına şaşırdığım bir film.

  6. Tengoku to Jigoku kadronun eksiksiz toplandığı az sayıdaki filmden, ben de çok severim. Söylediğin gibi diğer filmlerine oranla pek popüler değil maalesef.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir